Azrail’i Aramak – Nick “Nasr” Pierce

İslam kültürü ile bilimkurguyu birleştirmeyi hedefleyen Islamicates adlı antolojinin ilk sayısı geçtiğimiz ay yayınlanmıştı hatırlayacağınız üzere. İşte bizler de bu duruma sessiz kalmak istemedik ve "İslami bilimkurgu nasıl olur?" sorusuna cevap olması için antolojiden bir öyküyü sizler için çevirdik. Nick “Nasr” Pierce'ın kaleme aldığı "Searching for Azrail" huzurlarınızda...

Hani, cam kubbeli odada oturmayı severdi. Devasa kemerli pencereler, zemin boyunca dizilmiş geniş havuzlara ışık saçardı. Hani, bu havuzların içinde uzanır ve yavru kedi Mişe’den gördüğü gibi sıcacık öğle uykularına yatardı. Fakat bugün, kapının yanındaki büyük kilimde oturdu ve oyuncak adamlarıyla oynadı. Bu oyuncaklar, verniklenmiş pürüzsüz ahşaptandı ve hatta kolları ile bacaklarını bükebilir, başlarını çevirebilirdiniz. Hani, anlamsız yüzlerine küçük kumaş parçaları yapıştırmaktan hoşlanırdı. Böylece sakalları ve Baba ile arkadaşlarının taktıkları gibi sarıkları olduğunu hayal ederdi.

Müftü, Hani’nin oyuncak adamlarını gerçek insanlar gibi giydirmesinden hoşlanmazdı ama Baba ona Hani’nin oyuncak adamlarıyla ne yapmak isterse yapabileceğini söylemişti.

Hani, zaman zaman sert olabilse de Müftü’yü severdi. Müftü’nün oldukça büyük bir sakalı vardı ve Allah hakkında konuşurken veya Allah’a dair hikâyeler anlatırken hep gözleri ışıldardı. Hani, Baba’nın Müftü’yü çok korkutmadığını umdu ancak bir yandan da oyuncak adamlarının sarıklı kalabilmesinden memnundu.

Hani, Azrail’in Baba’yı ondan aldığı günden beri cam kubbeye gitmemişti. O gün Ömer, Baba’nın favori kâhyası, onu almaya geldiğinde Hani, yavru kedi Mişe ile birlikte pencerelerin altında uyukluyordu. Ömer, onu Baba’nın neredeyse bir haftadır kaldığı yatak odasına taşıdı. Hani onu son gördüğünde Baba bitkin görünüyordu ancak o gün, uyanık kalmakta bile zorlanıyormuş gibi bir hali vardı.

Azrail geldiğinde böyle olur, uzun bir süre uyumak üzere gözlerini yumarsın.

Ömer, daha sonraları kucağında ağlayan Hani’yi bağrına basarken anlatmıştı bunu.

Ömer, ruhunu uykuya götüren bir melek olduğunu söylemişti ve o meleğin adı Azrail’di. Müftü meleğin adını kimsenin bilmediğini, bunun yalnızca zayıf bir hadis olduğunu, dinde yeri olmadığını söylemişti ama Hani bu meleğe başka ne diyeceğini bilmiyordu. Ömer, eğer iyi biriysen Azrail’in ruhunu bedeninden sürahiden akan su gibi nazikçe çekeceğini, ancak günahkâr biriysen Azrail’in ruhunu doğruca boğazından sökeceğini söylemişti.  Günahkârlar, her zaman Azrail’le mücadele ederlermiş. Bedenlerinde kalmak için tırnaklarıyla debelenirlermiş.

Alnı açık, yüzü ak olanlar huzur içinde uyurken; o günahkârlar ilahi adaletten kaçmaya çalışırlarmış.

Hani, Mişe ve Müftü’yü severdi ama içlerinde en çok sevdiği Ömer’di. O, Baba’nın en kadim dostuydu. Ömer, Baba’yla tanıştığında Hani’den bile küçüktü ve o zamandan beri dosttular. Ömer, her zaman misk ve sigara kokardı ve Baba onun yanında kendini hep iyi hissederdi. Hani, bu yüzden Ömer’i severdi. Ayrıca Ömer hikâyeler anlatırdı – uzaydan hikâyeler, komik hikâyeler, müstehcen hikâyeler ve Müftü’nün sevmeyeceği türden hikâyeler. Yine de Baba, dinlemesine izin verirdi.

Bundan iki hafta önce Ömer, Hani’yi yatak odasına taşımıştı. Oldukça soğuk, karanlık ve normalden farklıydı. Uşaklar pencerelere kalın perdeler çekmişlerdi. Müftü kısık bir sesle; “Ona daha çok acı çektirmemek için Baba’nın gözlerini ışıktan korumak gerekiyor.” demişti. Hani, Baba’nın neden kalkmadığını, neden ona doğru yürüyüp yere çömelip onunla tokalaşmadığını bilmiyordu. Ne zaman Hani ve Baba bir süre birbirlerini görmemiş olsalar Baba onu bu şekilde selamlardı, sert ve koyu gri gözlerinin hemen ardında bir pırıltı ile.

“Bir adamın imtihanı kendi ellerindedir.” derdi Baba, Hani’nin minik ellerini sert avucunun içinde kavrayarak. Fakat o gün, Baba kalın yorganının altında ara sıra hareketlenmek dışında hiç bir şey yapmıyordu. Müftü bu durumun Baba’nın yiyeceğine veya içeceğine gizlice konmuş bir zehir yüzünden olduğunu söylemişti. Hani diğer her şeyle beraber bunu da anlamadı.

Ömer, Hani’yi yavaşça Baba’nın yatağına bıraktı ve Hani babasının yanına kıvrılıp yattı. Baba’nın uyumasını istemiyordu, Azrail’in gelmesini istemiyordu, sadece Baba’nın uyanık kalmasını istiyordu.

O anda Hani çok korktu. Normalde Baba diğer adamları ürkütürdü. Hani bir keresinde Ömer’in de bunu söylediğini duymuştu. Bazı insanlar babasını severdi, bazıları da ona saygı duyardı fakat istisnasız herkes ondan korkardı. Hani hariç elbette. Baba her zaman Hani’ye gülümserdi ve onu bir meşe ağacı gibi sağlam ve Mişe’yle uyudukları öğle uykuları gibi sıcacık bağrına basarak severdi. Bazen Baba onu kaldırır, etrafında döndürür ve birlikte kahkaha atarlardı. Baba onu yere bırakınca Hani’nin başı döner sallanarak yürürdü. Sonra Baba Hani’ye, onun nasıl da rahmetli eşini hatırlattığına dair bir şeyler mırıldanırdı. Ancak o gün, Baba farklıydı. Soğuk ve hareketsiz, keten çarşaflar gibi bembeyaz.

Karşısındaki, Hani’nin hatırladığı Baba değildi.

Hani tören günlerinde, filonun büyük savaş gemileri hisarın üstündeki yörüngede alçaktan uçarken, babasının görkemli tahtında oturmuş, aşağıda toplanan milyonlarca insanı izler halini hatırlıyordu. Hani bazen onun yanına otururdu, bazen de Müftü’nün yanına.

Latif evdeyse, Baba’nın yerine tahta o otururdu, ancak Hani buna yalnızca bir defa şahit olmuştu.

Bu Balık Adamlar’ın savaşı başlatmasından, Baba’nın hasta olmasından ve General İsmail’in kaçmasından önceydi. Hani’nin General İsmail hakkında bir şey bilmemesi gerekirdi ama bir keresinde mutfaktaki çalışanların kaynayan kazanların ardında onun hakkında konuştuklarına kulak misafiri olmuştu. Küçük Hani bile kısa, keskin fısıldaşmalarındaki endişeyi sezebiliyordu.

Baba göçeli iki gün olmuştu, ama Hani’ye meleğin ağabeyi için de geldiğini söylemelerinin zamanı gelmemişti. O an geldiğinde haberi Ömer değil, Müftü vermişti ve yaverler Hani’nin kıyafetlerini çıkarıp onu gül suyu ve leylaktan bir küvette yıkadılar.

Hani onu yıkayan kadınların, saçındaki ilmekleri açarken sakince konuştuklarını duyuyordu.

Balık Adamlar ağabeyi Latif’i Yeni Jaffa’daki bozgundan sonra filoyu geri getirirken yakalamışlardı. Kadınlar onun yiğitçe savaştığını ve gidişatı tersine çevirip savaşı kazanabilecek gibi göründüğünü söylediler. Fakat komuta ettiği yüce gemiler, ne kadar güçlü ve hızlı olsalar da Balık Adamlar’ın filosundan daha güçlü veya hızlı değildi.

Sonradan, Hani bir akşam avluda bir sütunun arkasına saklanıp yeniçerilerin konuşmalarını dinlemişti. Yeniçeriler, General İsmail’in Latif’ten veya Hani’nin babasından hiç hazzetmediğini ve bu yüzden şehzade Latif saldırmayı emrederken General’in filoya geri çekilmeyi emrettiğini söylüyorlardı.

Yüzleri titrek meşale ışığında bir an için zalim ve merhametsiz görünüyordu ve bu Hani’yi korkuttu.

Hani ağabeyini pek hatırlamasa da onu seviyordu. Latif hep bir uzak yıldızdan bir başka uzak gezegene koşturur dururdu. Ama nadir de olsa geri geldiğinde, Hani’nin saçlarını bozar, gülümser ve onu bir hediye ile şaşırtırdı.

Bir keresinde Siraküza’da yetişen çamdan yontulmuş dans eden bir deve getirmişti. Bir başka seferinde Küçük Pencap’taki zanaatkârlar tarafından yapılmış bir müzik kutusu. Son gelişinde ise, Hani’nin kafası kalındığında kitaplardan mürekkep bir kitap yığınıydı hediye, Yeni Bağdat’taki İmparatorluk Medresesi’ndeki âlimler tarafından armağan edilmişti.

Hani sonuncuyu o kadar da sevmemişti ama bu son hediye Mütfü’nün keyifle sırıtmasını sağlamıştı.

Ağabeyine gitmemesi için yalvardığında, “İnsanın görevleri hiç bir zaman beklemez küçük kardeşim. Yakında öğreneceksin.” derdi Latif, yorgun bir gülümseme ile.

Böylece her zaman pelerinini omzuna atar, yine uzaklara uçardı.

“Filodakilerin akılları karıştı”, askerler karanlıkta fısıldadı, “ama Latif ve ölüm yerine İsmail ve yaşamı tercih ettiler.”. Azrail ağabeyini bu yüzden aldı, uzayın karanlığında bir başına, düşmanlarıyla yiğitçe dövüşürken.

Hani meleğin nazik davrandığını ümit etti.

O gün, leylak banyosu yaptığı gün, Müftü ona kaliteli bir zümrüt yeşili tunik giydirdi ve başının etrafına sıkıca altın sarısı bir sarık bağladı. Müftü onu hisarın içinden Baba’nın sıradan halkı kabul edip şikâyetlerini dinlediği eflatun divana götürdü.

Yerdeki büyük sedire yaklaştığı her adımda çiçekler kar taneleri gibi süzülerek alçaldı. Hani’den pek de büyük olmayan kızlar, ellerinde beyaz gül yaprağı dolu sepetlerle balkonlarda koşuşturuyorlardı. Hani gözlerini Müftü’den kaçırmaya korkarak kızları görmek için alelacele yukarı baktı.

Sedire vardığında, Müftü onu kalabalığa doğru çevirdi ve Osman Kılıcı’nı, Baba’nın ve onun da Baba’sının kılıcını, Hani’nin beline kuşandırdı. Kılıç, Hani’nin boyundan daha uzundu ve Hani kılıcın ağırlığının pantolonunu aşağı çekeceğinden endişelendi. Müftü avuçlarını havaya açtı ve Kur’an’ın ilk kısmı olan Fatiha Suresi’ni okudu.

Hani, Müftü’nün ezberden Kur’an okuyuşunu duymayı çok severdi, ama o gün okuduğu surede pek de huzur bulamadı. Müftü sureyi okumayı bitirdiğinde, sarayın duvarları boyunca sıkı saflar halinde doluşmuş olan kalabalık hareketsiz kaldı.

“Osman oğlu Mustafa oğlu Ahmet oğlu Cafer oğlu Hani, o ki bundan böyle Dördüncü Adbülmecit’tir adı, Osman’ın Kılıcı’nı kuşandı!” diye haykırdı Müftü, sesi biraz olsun titremeden.

“Çok yaşa Müminlerin Emiri. Hakimiyetini ve sülalesini Allah muvaffak etsin, karısını ve çocuklarını Allah muhafaza etsin. Amin.” diye hep bir ağızdan toplanan kalabalık yanıtladı.

Müminlerin Emiri? Hani, gözlerinin kenarlarında yaşlar toplanırken düşündü. Baba Müminlerin Emiri idi. Baba iman edenlerin koruyucusu idi. İnananların koruyucusu Baba iken, nasıl ben olabilirim?

Hani ağlamaya başladı. Baba’yı çok özlüyordu, ve pek görmese de ağabeyi Latif’i, ve hatta hiç tanımamış olmasına rağmen annesini de özlüyordu.

Hani Ömer’i tekrar görmediği için de endişeliydi. Yaşlı kahya ilk günden beri ortalıkta görünmüyordu, Azrail’in Baba için geldiği günden beri. Hani, Ömer her neredeyse Azrail’in ona ilişmediğini ümit etti.

Baba her zaman, herkesin Osman’ın Kılıcı’nı taşımanın gerçekten ne anlam ifade ettiğini bilmedikleri halde kılıcı istediklerini söylerdi. Hani, eğer Azrail’le karşılaşacak olursa Baba’ya götürmesi için kılıcı ona verebileceğini düşündü. Bu düşünce onun hıçkırarak ağlamaya başlaması için yeterliydi. Hani’nin göz yaşları yanaklarından aşağı inip saten kumaştan sediri ıslatırken kalabalık gruptaki insanlar hüzünlü bir şekilde iç çektiler.

Müftü sevgi dolu ve üzgün gözlerle yanına diz çöktü.

“Gel ufaklık, seni üst kata götürelim.” diye çocuğun kulağına fısıldadı ve bu sırada Hani onun yanaklarında da gözyaşları gördüğünü sandı.

Ondan sonra Hani’yi yalnız bıraktılar. Mişe’den başka ona arkadaşlık edecek kimse olmadan onu odasına kilitlediler. Ona yemek ve su götürüyorlardı, bazen ise Müftü gelip bir ya da iki dakika endişeli gözlerle hiç bir şey konuşmadan onun yanında oturuyordu.

Bu sabah diğer günlerden farklıydı. Yeniçeriler onu cam kubbeye getirdiler ve kapının dışında dikilip seslerini alçak tutarak tartıştılar. Bunun üzerine Hani oyuncak adamlarını alıp aceleyle kapının yakınına doğru yöneldi. Askerlerin neler söylediğini dinlemek istiyordu. Fakat onun kapıya birazcık yaklaştığını gördüklerinde kapıyı çarparak kapattılar. Hani, kulağını kapıya ne kadar sert bastırırsa bastırsın, kalın maun kapının ardından askerlerin ne tartıştıklarını çıkaramadı.

Öğle vaktine yakın, Hani pencerelere baktı. Şehir boyunca yayılmış minareler her an namaz çağrısına başlayabilirdi. Ömrünün şimdiye kadar tamamını hisarda geçirmiş olması, müezzinin söylediği ezgiyi Hani’nin günlük hayatının bir parçası yapmıştı. Şehrin kasvetli tepeleri ve vadilerini izleyerek rahatlamayı da alışkanlık edinmişti.

Ezan yerine, korkunç bir siren sesi camları tıngırdattı.

OuuuuuuuuuuuuuuuuAAAAA

    Hani, şimdi askerleri duyabiliyordu, boğuk sesleri alarmın ardında bağırıyordu.

O anda, kapı gürleyerek açıldı ve kemik beyazı miğferiyle bir yeniçeri kolunu uzattı “Bana gel çocuk! Çabuk!” diye emretti, askerin gözleri masmavi ve yabancıydı.

Hani, askerin emrine itaat etmek üzereydi ama sağır edici bir patlama yeniçeriyi sırtından deldi. Askerin göğsü yırtılmıştı, patlamanın zırhı delip geçen gücü zemine kan kırmızı bir tortu ve kemik parçaları saçmıştı.

“Hani! Buraya evlat!”

Ömer, elinde dumanı tüten çirkin bir tabanca ile kapının eşiğinde dikiliyordu.

“Ömer Amca!” diye çığlık atan Hani; kilimin üstüne düşmüş, kanlar sızdıran yeniçerinin üzerinden atladı. Ömer’e koştu ve yaşlı pilotun bacaklarına sarıldı, korkudan ağlayamıyordu bile.

“Haydi oğlum, gitmeliyiz.” dedi Ömer, Hani’yi kaldırıp omzuna alırken. Artık Hani Ömer’in yalnız olmadığını görebiliyordu, bir grup yeniçeri de onunla birlikteydi. Hepsi biraz önce Ömer’in Azrail’le tanıştırdığı askerle tıpatıp aynı giyinip kuşanmışlardı fakat Hani bu gruptakileri önceden tanıyordu.

Yeşil gözlü ve kızıl saçlı Bassam, mor sedirin arkasında dikilip ona her zaman ikramlar uzatan Lütfi ve Baba’nın kapısında geceleri nöbet tutan Ekrem ile Seyyit. Bunların hepsi Baba’nın kişisel muhafızlarının üyeleriydi ve kutsal Kur’an üzerine Baba’yı ve Hani’yi canları pahasına koruyacaklarına yemin etmişlerdi.

Azrail Baba’yı almak için geldiğinde neredeydiler? Bu düşünce Hani’yi öfkelendirdi. Şimdi askerlerin taş gibi durağan yüzlerinin ilerisini görebiliyordu, hemen aşağıda açık havadaki bahçeyi.

Yeniçeriler… ateş ediyorlar.

    Hani, sütunların ve mermer taraçaların arkasında siper aldıklarını görebiliyordu; lazer silahları bahçe boyunca kırmızı ölüm ışınları saçıyordu. Lazer ışınları geniş ve uzun bir alanda ışıldıyordu ve avluda oradan oraya rastgele sıçrıyorlar gibi görünüyordu. Tam bir kaostu.

Ömer koşmaya başladı ve muhafızlar da tüfekleri hazır halde onun hızına ayak uydurdular.

Ömer bir köşeyi döner dönmez, Hani keskin kırmızı bir ışının hedefini buluşunu izledi. Vurulan yeniçeri, bir elektrik dalgası onu karnından yakalayıp ikiye böldüğünde bir sütundan diğerine koşuyordu. Asker yere yuvarlandı ve altındaki pürüzsüz mermer zeminde kaygan bir kan şeridi bırakarak kaydı.

Birbirlerine ateş ediyorlar.   

    Ömer bir kapıyı tekmeleyerek açtı ve çabucak dışarı çıktılar, kumtaşı geçit boyunca hisarın imparatorluk sarayından yıldız gemisi hangarına doğru koşuyorlardı. Şimdi Hani, Ömer’in omzunda, kalenin kıpkırmızı siluetini ve onu çevreleyen metropolü görebiliyordu. Geçitten, sarayın pencerelerinde parlayıp sönen kırmızı ışıklar görülüyordu. Yeniçeri kışlasından yükselen dumanlar Hani’nin dikkatini çekti. Ayrıca hala o berbat siren sesini duyuyordu.

Adamlardan biri “Sübhanallah” diye figan etti, tam kafalarının üzerine bakmak üzere durdu.

Tepelerinde savaş gemilerinin parlak silüetleri uzak yörüngede patladı. Hani patlayan gemileri her yeri karartan gökyüzüne rağmen seçebiliyordu. Gemilerin ateş ettiklerini ve silahlarına enerji yüklediklerini görebiliyordu, her biri diğerine muazzam kırmızı ışık mızrakları gönderiyordu. Birbirlerine ateş ediyorlardı.

“Azrail meşgul olmalı.” diye düşündü binlerce kilometre öteden Hani.

Kötü yeniçeriler o sırada peşlerindeydi, onları kovalıyorlardı, Ömer’in kırarak açtığı kapıdan akın akın geliyorlardı.

Ömer, “Hangara girin!” diye bağırdı ve adamları onu takip ettiler.

Hangar küçük bir gemi hariç boştu, kraliyet seyahat uzay gemisi eski moda bir yer otobüsünden çok da büyük değildi, şekli de bir otobüse benziyordu.

Geminin kapağı kayarak açıldı ve bir biniş rampası çelik tel örgü zemine doğru alçalıp yere indi. Müftü rampadan aşağı süzülürken, ayaklarındaki siyah deri mestler parlatılmış çeliğin üzerinde kayıyordu. Ömer Hani’yi kabaca Müftü’nün kollarına attı. Arkasını dönünce Hani hangarın kapısını ve iki sıra halinde dizilmiş iyi yeniçerileri gördü. Öndeki sıra yere diz çökmüştü, arkadaki sıra ayaktaydı ve hepsi kapıya doğru nişan almış, hazır bekliyorlardı.

Hani’yi rampadan yukarıya çekerken, “Ömer, çabuk, gemiye bin!” diye bağırdı Müftü.

Müftü çocuğu bir koltuğa alelacele yerleştirip kemeri bağladı ve geminin giriş bölmesine döndü.

“Ömer, gel artık!”

“Çocuğu kurtar!” diye haykıran Ömer kapının dış mandalına kuvvetle vurdu. Geminin kapısı kayarak kapanmaya başladı ve Hani kapanmasını durdurmak için Müftü’nün kapakla cebelleştiğini gördü.

“Şeyhim,” dedi Ömer geminin pencere camından içeri bakarak, “sultan olmadan saltanat var olamaz. Oğlanı kurtar.” dedi yeniden. Ondan sonra Hani ateş ettiklerini duydu, kapıya doğru saldırıya geçtiklerini ucu ucuna görebiliyordu, birbirleri üstüne çıkmış yeniçeriler, kimisi ateş ediyor, kimisi habis kılıçlarını saplıyorlardı.

Otomatik pilotta olduğu belli olan gemi, motorlarını çalıştırdı ve havalanmaya başladı. Hani koltuğunu çevirdi ve küçük seyahat gemisi dönüp çıkışa doğru ilerlemeye başladığı anda arkasında duran pencereden dışarı göz attı. Ömer, elinde korkunç tabancası, orada durmuş emirler yağdırıyordu ve tetiği üst üste defalarca çekiyordu. Hani, ilk kırmızı ışının göğsünü sırtına kadar kesişini izledi, sonra bir başka ışın karnını deşti, üçüncü bir tanesi bacağını ve son olarak dördüncü bir ışın doğrudan gözünü delip geçti. Gemi hangardan dışarı yalpalarken Ömer yere yığıldı.

Müftü endişeyle koltuğunun kolçağındaki telsizi kurcaladı, frekansları değiştirip durdu ve iletişim kanalları içinden konuşma parçaları yakaladı, “La ilahe illallah… la ilahe illallah..” ve “Sultanımız çok ya-” kesik mesajlar arasında Hani’nin işitebildiği yegane şeylerdi.

Ufak gemi ufkun hemen ötesindeki uzayın siyahlığına doğru fırlamışken, Hani devasa bir zırhlı savaş gemisinin atmosferi yardığını, şehre doğru helezonlar çizerek indiğini gördü. Düşerken havaya kan ve ateş saçıyordu. Kendi gemileri bunun yanında cüce gibi kalmıştı ve Hani savaş gemisinin gövdesinin aşağısına hüsn-ü hat sanatıyla yazılmış ismini zar zor gördü. Hani’nin Hediyesi… bu benim ismim, diye düşündü.

Savaş gemisi, evinin kubbelerine ve kulelerine çakılırken Hani seyretti. O kadar yukarıda, kilometrelerce ötede ve hızla uzaklaşırken bile kendi küçük gemileri darbenin etkisiyle şiddetle sarsıldı. Hani, patlamanın hisarı donuk, mavi, nükleer bir ateşle sarmasını izledi. Yüzünü pencereye sıkıca bastırdı.

Müftü sessizce “Ne yapıyorsun çocuğum?” diye sordu, yorgun sesinde hiç bir duygudan eser yoktu.

“Arıyorum.” dedi Hani.

“Kimi arıyorsun, genç adam?” diye sordu Müftü, kendi yüzünü de cama bastırırken.

Hani fısıldayarak cevapladı:

“Azrail’i”.


Yazar, Nick “Nasr” Pierce
Çeviri, Emre Canbulut
Düzelti, Bülent Özgün

1996 yılında Aksaray’da doğdum. Ankara Fen Lisesi’nde okumak üzere on dört yaşımdayken Ankara’ya yerleştim. O yıllarda, şimdi aramızdan ayrılmış olan bir oda arkadaşımın verdiği kitaplar sayesinde fantastik ve bilimkurguya merak saldım. Şu anda ODTÜ’de Havacılık ve Uzay Mühendisliği bölümüne devam ediyorum. Kendini başka dünyalara kaptırmayı çok seven bir hayalperestim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Azrail’i Aramak – Nick “Nasr” Pierce

İslam kültürü ile bilimkurguyu birleştirmeyi hedefleyen Islamicates adlı antolojinin ilk sayısı geçtiğimiz ay yayınlanmıştı hatırlayacağınız üzere. İşte bizler de bu duruma sessiz kalmak istemedik ve “İslami bilimkurgu nasıl olur?” sorusuna cevap olması için antolojiden bir öyküyü sizler için çevirdik. Nick “Nasr” Pierce’ın kaleme aldığı “Searching for Azrail” huzurlarınızda…

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün