Bir Çeviri Karşılaştırması: Eşekarısı Fabrikası

esekarisi fabrikasi ceviri karsilastirmasi

Yayınlandığı andan itibaren okurları sarsan kült kitap Eşekarısı Fabrikası, bildiğiniz üzere, Koridor Yayıncılık tarafından yeniden basıldı. İlk baskısı 1996 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan çıkmıştı. Bu efsane eserin 2. baskısı yapılmadığı için zamanla nadir bir kitaba dönüştü. Okurlar ona ulaşmak için bin bir çaba gösterip, yüklü meblağlar ödediler.

Ve sonunda Koridor Yayıncılık, harika bir şey yaparak, kitabı muhteşem bir kapak ve yeni bir çeviriyle Kasım ayında yayınladı. Rahmetli Iain Banks’in yayınladığı ilk kitap olan Eşekarısı Fabrikası 19 yıl sonra hasretle bekleyen okurlarıyla buluştu.

Biz de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Aslı Biçen çevirisiyle Koridor Yayıncılık’tan çıkan Zübeyde Abat çevirisini karşılaştırmak istedik. Tabi bu, hangi çevirinin daha iyi olduğunu ortaya koyan bir karşılaştırma ya da hata dedektifliği değil. Bu yazı, görünmez kahramanlar, çevirmenlerin hakkını teslim etmek niyetiyle girişilen iyi niyetli bir çaba.

Biliyoruz ki çevirmenlerin işi çok zor, binlerce kelimeyi çok kısa sürelerde çevirmek zorunda kalabiliyorlar. Bu binlerce sözcüğün içinde elbette ufak tefek yanlışlıklar olacaktır. Herhangi başka bir çeviri eseri şu an yaptığımız incelemeye tabi tutsak mutlaka hatalar görülecektir. Dahası bu hataları fark etme görevi düzeltiyi ve son okumayı yapan kişilerin görevidir daha çok. Yanlışların faturası sadece çevirmene kesilmemelidir.

Çevirmenlerimizin haklarını layıkıyla teslim edebilmek için karşılaştırmada kullanılan metinler, kitabın içinden rastgele seçilmiştir. Çeviri seçimlerine dair belirttiğimiz küçük noktalar dışında nesnel bir karşılaştırma yapmaya çalıştık. Ayrıca, kitabı henüz okumayanların keyfini kaçırmamak için eserin sürprizlerini açık etmeyecek parçalar seçmeye çalıştık. Çeviri tercihleri arasındaki belirgin farkların altını çizerek veya italik yaparak daha görünür kıldık.

Umarız bu yazı, çevirmenlerin ne denli önemli bir sanat icra ettiğine dair farkındalık yaratır ve onların değerini her daim hatırlamamızı sağlar.

 

Başlayalım:

ALINTILAR

1.

Özgün Metin:

“I hope you weren’t out killing any of God’s creatures.”

I shrugged at him again. Of course I was out killing things. How the hell am I supposed to get heads and bodies for the Poles and the Bunker if I don’t kill things? There just aren’t enough natural deaths. You can’t explain that sort of thing to people, though.

 

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

“Umarım Tanrı’nın yarattığı o şeyleri öldürmüyorsundur.”

Ona bir bakış atıp omuz silktim. Elbette onları öldürüyordum. Hem öldürmesem Kazıklara ve Sığınağa koyacak kafaları ve gövdeleri nereden bulacaktım? Kendi kendilerine ölmüyorlardı ki… Bunu insanlara açıklayamazsın bile.

 

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

“Tanrının yarattığı mahlûklardan birini haklamamışsındır inşallah.”

Yine omuz silktim. Tabii ki haklamıştım. Onları öldürmesem Kazıklara ve Sığınağa koyacak kafalarla gövdeleri nereden bulacaktım? Doğal ölümlere pek sık rastlanmıyor. Gel de bunu millete anlat.

Yorumumuz:

İki çeviri de anlamı eksiksiz okura taşıyor. Biçen, altı çizili kısım için hoş bir yerlileştirme yapmış.

 

2.

Özgün Metin:

Only these little bits of bogus power enable him to think he is in control of what he sees as the correct father-son relationship. It’s pathetic really, but with his little games and his secrets and his hurtful remarks he tries to keep his security intact.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Bu küçük sahte güç, ona üzerimde kontrol sahibiymiş gibi hissettiriyor olmalı. Aramızdakinin doğru baba oğul ilişkisi olduğunu sanıyor. Gerçekten acınası bir durum. Eğer o küçük oyunları, sırları ve incitici sözleri olmasa çevresinde onu koruyan o duvarın yıkılacağını düşünüyor.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Kafasındaki baba-oğul ilişkisine hâkim olduğunu düşünmesini sağlayan yegâne şey bu sahte güç parçacıkları. Gerçekten de acınası bir durum; ama bütün o küçük oyunları, sırları ve beni inciten sözleriyle güvenliğini korumaya çalışıyor.

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz. Abat, cümleleri bölerek anlaşılırlık düzeyini arttırmış.

 

3.

Özgün Metin:

I felt nothing amiss; all seemed well. My dead sentries, those extensions of me which came under my power through the simple but ultimate surrender of death, sensed nothing to harm me or the island.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Her şey olması gerektiği gibi yerli yerindeydi. Ölü muhafızlarım, ölümün basit ancak nihai teslimiyeti ile kontrolüm altına giren o uzantılarım, ne bana ne de adaya zarar verecek bir şeyler sezmişti.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Her şey yerli yerindeydi, ölü nöbetçilerim, ölümün getirdiği basit; ama nihai teslimiyetle gücüm altına aldığım uzantılarım bana ya da adaya zarar verebilecek hiçbir şey hissetmiyorlardı.

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz. Abat’ın çevirisi daha akıcı.

 

4.

Özgün Metin:

Once I tied a wasp to the striking-surface of each of the copper-coloured bells on the top, where the little hammer would hit them in the morning when the alarm went off. I always wake up before the alarm goes, so I got to watch.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Bir keresinde saatin bakır tonlarındaki her iki ziline birden birer eşekarısı bağlamıştım, sabahları saat çaldığında o küçük çekiç her ikisini de ezerek öldürüyordu.

Ve ben de alarm çalmadan uyanıp onları izliyordum.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Bir keresinde bakır rengi zillerinin ikisine de birer eşekarısı bağlamıştım, böylece sabah saat çaldığında o küçük çekiç ikisini de ezecekti. Hep saat çalmadan önce uyanırım, izlemek zorunda kalmıştım.

Yorumumuz:

Biçen’in çevirisi sorunsuz, anlam layıkıyla taşınmış. Abat’ın çevirisinde zaman kipi sorunu göze çarpıyor. Anlatıcının “Bir keresinde” diyerek anlattığı olayı sürekli gerçekleşiyormuş gibi aktarmış.

 

5.

Özgün Metin:

I sucked at the little trickle of blood from my finger. My catapult, my pride and joy, the Black Destroyer, itself destroyed by a rabbit!

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Parmağıma bulaşan ince kan çizgisini yaladım. Sapanım, medarı iftiharım, Kara Yok Edicim bizzat bir tavşanın hezimetine uğramıştı.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Parmağımdan sızan kanı emdim. Sapanım, gururum ve neşem, Kara Zalimim, bir tavşanın gazabına uğramıştı!

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz. Abat’ın “medarı iftiharım” karşılığı ve Biçen’in “Kara Zalimim” karşılığı metne lezzet katmış.

 

6.

Özgün Metin:

She’s ancient, and sexless the way the very old and the very young are, but she’s still been a woman, and I resent that, for my own good reason.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Buralarda eski sayılır. Zaten çok yaşlı ve çok genç tipler gibi cinsiyetsiz bir hali var. Ama yine de bir kadın ve bu beni kızdırması için yeterli.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Nuh nebiden kalma bir kadın ve ancak çok genç ve çok yaşlı insanlarda görülen bir cinsiyetsizlik var onda, ama yine de eskiden kadınmış ve bu da canımı sıkmaya yetiyor.

Yorumumuz:

Anlam iki çeviride de başarıyla aktarılmış. Biçen’in “Nuh nebiden kalma bir kadın” karşılığı hoş bir tercih.

 

7.

Özgün Metin:

Often I’ve thought of myself as a state; a country or, at the very least, a city. It used to seem to me that the different ways I felt sometimes about ideas, courses of action and so on were like the differing political moods that countries go through. It has always seemed to me that people vote in a new government not because they actually agree with their politics but just because they want a change.

Sometimes the thoughts and feelings I had didn’t really agree with each other, so I decided I must be lots of different people inside my brain.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Pek çok kez kendimi bir devlet, bir ülke ya da en azından bir şehir olarak düşünmüşümdür. Fikirler ve eylem aşamaları hakkında kimi zaman farklı hissediyor olmam sanki ülkelerin de maruz kaldığı farklı politik eğilimlere benziyor. İnsanların yeni hükümetlere oy verirken bunu aslında onların politikalarını destekleri için değil, bir değişiklik arayışında oldukları için yaptıklarını düşünüyorum.

Bazen düşüncelerimle hislerimin birbiriyle çeliştiği zamanlar oluyor, bu yüzden kafamın içinde pek çok insan olduğuna karar verdim.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Sık sık bir devlet olduğumu düşünürdüm; bir ülke ya da en azından bir şehir. Düşünceler, eylemler hakkında değişen hislerim ülkelerin uyguladığı değişik politikalara benziyormuş gibi gelirdi. İnsanların yeni bir hükümete politikasını beğendikleri için değil, sadece değişiklik istedikleri için oy verdiklerini düşünmüşümdür hep.

Bazen düşüncelerim ve duygularım birbiriyle uyuşmazdı, ben de beynimin içinde birçok insan olduğuna karar verdim.

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz.

 

8.

Özgün Metin:

The rising tower of debris blossomed and drifted, starting to fall as the shockwave pulsed at me from the dune. I was vaguely aware of a lot of small sandslips along the drying faces of the nearby dunes. The noise rolled over then, a twisting crack and belly-rumble of thunder. I watched a gradually widening circle of splashes go out from the centre of the explosion as the debris came back to earth. The pillar of gas and sand was pulled out by the wind, darkening the sand under its shadow and forming a curtain of haze under its base like you see under a heavy cloud sometimes as it starts to get rid of its rain. I could see the crater now.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Göğe doğru yükselen enkaz kulesi çiçek gibi büyüyor ve havada asılıymış gibi duruyordu. Bir şok dalgası gibi kum tepesine kadar yayılıp bana ulaşmasıyla havaya fırlayan her şey dökülmeye başladı. Yakınlardaki kum tepelerinin kuru yüzeyleri boyunca pek çok sayıda ufak kum kaymalarını belli belirsiz seçebiliyordum. İşte o anda öyle bir kuvvetli ses duydum ki bir şeyin ortadan ikiye ayrılması gibi, insanın belini büken cinsten bir gök gürültüsü. Tortular yeniden toprağa karışırken patlamanın merkezinden dışarıya doğru sular fışkırmaya başladı. Gaz ve kum sütunu rüzgârın etkisiyle ufak ufak dağılıyor, gölgesinde kalan kumları koyu bir renge bürüyor, az ötede yağmurdan paçayı kurtarmış olan yüklü bir bulutun altında görülebilecek bir sis perdesi oluşturuyordu. Krater artık net bir şekilde görülür olmuştu.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Yükselen tortu kulesi bir çiçek gibi açarak bir an havada asılı kaldı, sonra şok dalgasının kum tepesini aşıp bana ulaşmasıyla her şey yere dökülmeye başladı. Yakın kum tepelerinin üzerinden kumların kaydığının hayal meyal farkındaydım. Ses tam o sırada patladı işte, kuru bir çatırtı, dehşetli bir gök gürültüsü. Havaya yükselenler yere düşerken patlamanın merkezinden başlayarak dışarıya doğru sular yukarı sıçramaya başladı. Gaz ve kum bulutunu rüzgâr dağıtmaya başladı, altındaki kumlar kararmış, bazen uzaklarda yağmur bırakan bulutların altından sarkan perdeye benzer bir sis perdesi olmuştu altında. Artık krateri görebiliyordum.

Yorumumuz:

Biçen’in çevirisi doğru anlamı taşıyor. Abat’ın çevirisinde ufak aksaklıklar var. Cümleleri bölmeden aktarmaya çalışması bu sorunları ortaya çıkarmış gibi görünüyor. Altı çizili kısımdaki “belly-rumble of thunder” ifadesinin karşılığı “gök gürültüsünün karın gurultusu”. Biçen bu karşılığı kullanmayıp cümlenin genel anlamını aktarmış, bu tercihi anlaşılır buluyoruz. Abat ise ifadeye zorlama bir karşılık bulmuş.

Son cümlede Abat özneyi değiştirerek daha şiirsel bir ifadeye ulaşmış.

 

9.

Özgün Metin:

The lead singer had a Mohican haircut and lots of chains and zips. He grabbed the microphone while the other three started thrashing their respective instruments and screamed:

“Ma gurl-fren’s leff me an ah feel like a bum, Ah loss ma job an when ah wank ah can’t cum….”

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Solistin Mohikan sitilinde saçları vardı ve baştan ayağa zincirler ve fermuarlar takmıştı. Mikrofonu eline aldı ve diğerleri pek kıymetli enstrümanlarına sarılıp çalmaya başladıklarında o da var gücüyle böğürerek şarkısını söyledi:

“Kız arkadaşım beni terk etti, ah halim berbat.

İşimi de kaybettim ve artık çavuşu tokatladığımda gelemiyorum.”

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Solistin Mohikanlı gibi saçları, bir sürü de fermuar ve zinciri vardı. Diğer üçü aletlerini gıcırdatmaya başlayınca o da mikrofona yapışıp böğürmeye koyuldu:

“Sevgilim çekti gitti bok gibi oluyom İşimden atılalı beri kuşumu kaldıramıyom…”

Yorumumuz:

Abat’ın çevirisi daha sadık. Özgün metindeki her sözcüğü Türkçe’ye layıkıyla taşımaya çalışmış ama altı çizili kısımdaki şive bozukluğundan kaynaklanan biçim farklılığını aktarmamış. Biçen zaman zarfını başa alarak iki kez zamir kullanmaktan kaçınmış ve daha rahat bir okuma sağlamış. Ayrıca altı çizili kısımdaki ifadeleri bire bir taşımasa da biçimi korumayı seçmiş. Abat’ın kitabın genelinde karşılaştığımız şiveli konuşmaların biçimini aktarmayı tercih etmediği görülüyor. Bu konuda daha hassas olmasına rağmen Biçen de bu tür ifadelerin bazılarını Türkçe’ye şiveli olarak aktarmamış.

 

10.

Özgün Metin:

I got to the island eventually. The house was dark. I stood looking at it in the darkness, just aware of its bulk in the feeble light of a broken moon, and I thought it looked even bigger than it really was, like a stone-giant’s head, a huge moonlit skull full of shapes and memories, staring out to sea and attached to a vast, powerful body buried in the rock and sand beneath, ready to shrug itself free and disinter itself on some unknowable command or cue.

The house stared out to sea, out to the night, and I went into it.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Nihayet adaya vardığımda ev karanlığa gömülmüş gibiydi. Bir süre öylece durup baktım. O çok silik ay ışığında daha heybetli görünüyordu. Taştan dev bir canavar gibiydi, şekiller ve anılarla dolu kocaman bir kafası vardı. Güçlü vücudu alttaki kuma ve kayaya gömülmüş halde, bir emir ya da işaretle her an silkinip mezarından çıkabilirmiş gibiydi.

Ev denize bakıyordu, geceye. Birazdan beni de içine alacaktı.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Sonunda adaya vardım. Ev karanlıktı. Karanlıkta durup ona baktım. Yarımayın güçsüz ışığında ancak belli olan silueti onu olduğundan daha da büyük gösteriyordu, taştan bir canavar başı gibi arkadaki kum ve kayaların altına gömülmüş; bilinmez bir emir ya da işaret üzerine silkinip mezarından çıkmaya hazır uçsuz bucaksız güçlü bir gövdeye bağlı, denize bakan, üzerine ay vurmuş, şekiller ve anılar dolu dev bir kafatası.

Ev denize bakıyordu, geceye bakıyordu, ben de içine girdim.

Yorumumuz:

İki çeviri de genel anlamı sorunsuz aktarmış. Biçen’in çevirisi hem daha sadık hem de şiirsel. Özgün metnin şiirselliğini layıkıyla aktarmış. Abat’sa daha sade ve kırpılmış bir karşılığı tercih etmiş. Altı çizili kısımda Abat özneyi değiştirerek daha şiirsel bir aktarım yapmış. Bu şiirselliği alıntının tamamında korumasını tercih ederdik.

 

11.

Özgün Metin:

It would have been nice if it had been a decade to the day since the dog died that I exhumed its skull, but in fact I was a few months late. Nevertheless, the Year of the Skull ended with my old enemy in my power; the bone jug pulled from the ground like a very rotten tooth indeed one suitably dark and stormy night, by torchlight and Stoutstroke the trowel while my father was sleeping and I should have been, and the heavens shook with thunder, rain and gale.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Köpeğin ölümünün üzerinden kemiklerinin gün ışığına çıkması için on yıl gibi bir süre gerekmişti, belki birkaç ay da ben geç kalmış olabilirim. Her neyse, Kafatası Yılı eski düşmanımın gücüm karşısından yenik düşmesiyle son bulmuştu; kemikleri duruma uygun şekilde karanlık ve fırtınalı bir gecede cesur darbelerimle topraktan çürük bir diş gibi çıkardığımda babam uyuyordu ve benim de o saatte uyuyor olmam gerekirdi. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura gök gürültüleri ve rüzgâr eşlik ediyordu.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Köpeğin kafatasını gün ışığına çıkarışım ölümünden on yıl sonraya rastlasa iyi olacaktı, ama aslında bir iki ay gecikmiştim. Yine de, Kafatası Yılı eski düşmanımın gücüme teslim olmasıyla sona erdi; gerektiği üzre karanlık ve fırtınalı bir gecede fener ışığında, küreğim Cesurvuruşla kemiği çürük bir diş gibi topraktan çıkardığımda babam uyuyordu, ben de uyuyor olmalıydım ve gökyüzü gök gürültüsü, yağmur ve rüzgârdan sarsılıyordu.

Yorumumuz:

Abat altı çizili kısmı bambaşka bir anlamda çevirmiş; Biçen özgün anlamı layıkıyla taşımış.

Romanın başkişisi Frank, kullandığı aletlere özel isimler takıyor, özgün metindeki “Stoutstroke” ifadesi de bu isimlerden biri. Abat bu kısmı “cesur darbelerimle” şeklinde çevirmiş; Biçen ise olması gerektiği gibi “Cesurvuruş” ismiyle karşılamış. Abat, kitabın genelindeki bu tip takma isimleri Türkçe’ye uygun biçimde aktarmış aslında, sadece bu alıntıda gözden kaçırdığını düşünüyoruz.

 

12.

Özgün Metin:

” ‘Us’ being all us Joe Punters,” Jamie said.

“Aye, or everybody. The whole species. If we’re really so bad and so thick that we’d actually use all those wonderful H-bombs and Neutron bombs on each other, then maybe it’s just as well we do wipe ourselves out before we can get into space and start doing horrible things to other races.”

“You mean we’ll be the Space Invaders?”

“Yeah!” I laughed, and rocked back on my stool. “That’s it! That’s really us!”

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

“Bizler, hepimiz milletin enayisiyiz,” dedi Jamie.

“Evet, hepimiz tüm canlılar. Eğer gerçekten birbirimize o müthiş hidrojen ve nötron bombalarını atacak kadar acımasız ve kötü davranıyorsak o zaman uzaya gidip başka ırklara da korkunç şeyler yapmaya başlamadan önce kendimizi yeryüzünden silsek iyi olur.”

“Yani biz uzay işgalcileri mi olacağız?”

“Evet,” dedim gülerek. Sandalyemde geriye doğru yaslandım. “Aynen öyle. Uzay işgalcileri olacağız!”

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

“Biz yani Joe Punter’lar,”* dedi Jamie.

“Hı, ya da herkes. Bütün tür. Madem birbirimizi o harika hidrojen ve nötron bombalarıyla gebertecek kadar kötü ve acımasızız, uzaya açılıp da diğer ırklara korkunç şeyler yapmadan kendi kendimizi imha etsek iyi olur.”

“Sence Uzay İşgalcileri biz mi olacağız?”

“Evet!” Güldüm ve taburemden geri doğru eğildim. “Tabii! Biz olacağız!”

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz. Altı çizili ifade İngilizcede “herhangi biri” anlamında kullanılıyor. Kullandığımız alıntının öncesinde anlatıcı, siyasi figürlerin gözünde halkın hiçbir öneminin olmadığından yakınıyor. Bu bağlam göz önüne alınınca Abat’ın tercih ettiği “milletin enayisi” karşılığı göze batmıyor ama aynı ifade sayfa boyunca dört kere kullanıldığı için bu karşılık kulak tırmalayıcı hale gelmiş.

Biçen ifadeyi aynen koruyup dipnot vermeyi tercih etmiş:

*Türkçe bir karşılık olarak “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” denebilir belki. (ç. n.)

 

13.

Özgün Metin:

I know who I am and I know my limitations. I restrict my horizons for my own good reasons; fear — oh, yes, I admit it — and a need for reassurance and safety in a world which just so happened to treat me very cruelly at an age before I had any real chance of affecting it.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Kim olduğumu ve limitlerimi gayet iyi biliyorum. Ben kendime ufukları sınırlıyorsam bu yine kendi iyiliğim için; korktuğum – ah, evet, kabul ediyorum – ve rahatlığımı, güvenliğimi düşündüğüm için. Daha hiçbir şeye zarar verme şansı elde edemediğim bir yaşta dünya bana çok zalimce davrandığı için.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Kim olduğumu ve sınırlarımı biliyorum. Ufkumu daraltmak için iyi nedenlerim var; korku -tamam kabul ediyorum- bir de ben onu değiştirmeye fırsat bulamadan, çok küçük bir yaşta bana çok zalimce davranan bu dünyada güvenceye duyduğum ihtiyaç.

Yorumumuz:

İki çeviri de sorunsuz. Abat ikinci cümleyi bölerek daha rahat bir okuma sağlamış; altı çizili kısımda “affect” sözcüğünü “zarar vermek” şeklinde çevirmesini Frank’in genel ruh halini yansıttığı için tercih ettiğini varsayıyoruz.

 

14.

Özgün Metin:

Then he had his unfortunate experience which, unknown to me and my father, came on top of other things, and it was enough to kill even the altered person I knew.

He reminded me of a hologram, shattered; with the whole image contained within one spear-like shard, at once splinter and entirety.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Sonra o talihsiz olayı yaşadı. Babam da ben de olanları sonradan öğrenmiştik. Bu, diğer her şeyi solda bırakabilecek bir deneyimdi. O tanıdığım ama değişime uğramış insanı bile öldürmeye yetti.

Bana dağılmış bir hologramı anımsatıyordu; mızrağa benzeyen kırık bir çömlek parçası içinde mükemmel bir şekilde dağılmış bütün bir resim gibi.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Sonra, başına gelen o talihsiz olay bardağı taşıran son damla oldu; babamla benim sonradan öğrendiğimiz o olay, tanıdığım o değişmiş adamı da öldürmeye yetti.

Paramparça olmuş bir hologramı çağrıştırıyordu bana; mızrak şeklinde bir kılıfın içine tıkılmış bir imge, hem tuzla buz olmuş hem bir arada.

Yorumumuz:

İki çeviride de altı çizili kısmın genel anlamı sorunlu aktarılmış.

Bu kısım, çevirmenin sözcük bilgisi dışında başka bilgilere de hakim olması veya erişebilmesi gerektiğine dair güzel bir örnek.

Anlatıcının bahsettiği hologram, bir tür görüntü kaydetme biçimi. Bu şekilde kaydedilen görüntü parçalanırsa, parçaların her birinde özgün görüntünün aynısı görülmeye devam eder.

Bu bağlamda Frank, abisinden bahsederken onun paramparça olduğunu ama hala eski halini az da olsa yansıttığını belirtiyor.

Altı çizili kısmın yaklaşık çevirisi şöyle olabilirdi:

“Bana paramparça olmuş bir hologramı anımsatıyordu. Mızrak gibi sivri her parça içinde bile asıl görüntüyü taşıyordu. Aynı anda hem paramparça hem bir bütündü.”

 

15.

Özgün Metin:

I picked my way through the dump, savouring its rotten, slightly sweet smell. I kicked at some of the rubbish, turned a few interesting things over with one booted foot, but could see nothing worthwhile. One of the things I had come to like about the dump over the years was the way that it never stayed the same; it moved like something huge and alive, spreading like an immense amoeba as it absorbed the healthy land and the collective waste.

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

Çöplüğe yaklaştıkça burnuma çürümüş, hafif tatlı bir koku geliyordu. Yürürken bir çöp yığınını tekmeledim, ters dönmüş bir çizme dışında dikkate değer bir şey yoktu. Çöplükle ilgili yıllardır sevdiğim bir şey varsa o da asla aynı kalmadığı, devasa bir amip gibi yayılarak sağlıklı bir arazinin kanını emerek ve herkesin atıklarını biriktirerek sürekli büyük ve canlı bir şeye dönüştüğüydü.

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

Çöplüğün çürük, tatlımsı kokusunu içime çekerek yürümeye başladım. Birkaç şeye tekme attım, bazı ilginç şeyleri ayakkabımla ters çevirdim, ama bir şey çıkmadı. Çöplüğü sevmemin nedenlerinden biri sürekli değişmesiydi; sağlıklı toprakları ve dağ gibi atıkları yutarak yayılan dev bir amip gibiydi, devasa, canlı, hareketli bir şey.

Yorumumuz:

Biçen özgün metnin anlamını layıkıyla taşımış. Abat’ın çevirisinde altı çizili kısımda sorun var: “with one booted foot” ifadesi bambaşka bir anlamda aktarılmış.

Koyu olarak belirtilen kısım çevirmenlerin yorum farkına güzel bir örnek.

 

16.

Özgün Metin:

“M’m? Hello?”

“‘allah-oh, zet Frenk?” said a very English voice.

“Yes, hello?” I said, puzzled.

“Heh-heh, Frankie boy!” Eric shouted. “Well, here I am, in your thorax of the woods and still eating the old hot dogs! Ho ho! So how are ye, me young bucko? Stars going OK for you, are they? What sign are you, anyway? I forget.”

“Canis.”

“Woof! Really?”

“Yeah. What sign are you?” I asked, dutifully following one of Eric’s old routines.

“Cancer!” came the screamed reply.

“Benign or malignant?” I said tiredly.

“Malignant!” Eric screeched. “I’ve got crabs at the moment!”

 

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

“Mm? Alo?”

“Alou, sen Frenk misin?” dedi biri İngiliz aksanıyla.

“Evet, merhaba?” dedim şaşırarak.

“He-he, Frankie oğlum!” diye bağırdı Eric. “İşte bak buradayım, senin ormanın tam kalbinde ve hala yaşlı hot dog yiyorum. Sen nasılsın, küçük çaylak? Yıldızlarla aran nasıl? Senin burcun neydi ya? Unuttum.”

“Köpek.”

“Havhav mı! Gerçekten?”

“Evet. Senin burcun ne?” diye sordum Eric’in o eski rutin konuşma tarzına ayak uydurmaya çalışarak.

“Yengeç!” diye bağırdı cevap olarak.

“İyi kalpli olanlardan mı kötü kalpli olanlardan mı?” dedim bezmiş bir şekilde.

“Kötü kalpli olanlardan,” dedi Eric tiz bir sesle. “Şu an kasıklarım kaşınıyor! Yengeç mi dolaşıyor acaba, ne dersin?”

 

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

“Alo?”

“Alu-alu, Frenk’len mi görüşüyorum?” dedi şiveli bir ses.

“Evet buyrun,” dedim şaşkın şaşkın.

“Hah-ha, Frankie oğlum!” diye bağırdı Eric. Hâlâ ormanın bağrında şu sevimli dostlarımızı yiyorum. Ho ho. Nassın bakalım küçük çaylak? Talih yüzüne güldü, ha? Ne seyrediyorsun televizyonda?”

“Dizi,” dedim yorgun bir sesle. Eric klasik esprilerinden birini yapacaktı. “Peki ya sen?”

“Dirseği.”

 

Yorumumuz:

Belki de çevirmenleri en çok zorlayan kısımlardır sözcük oyunları. Kimi çevirmenler dipnot vererek bu zorluğu aşarlar, kimi çevirmenlerse benzer bir oyunu Türkçede yaratmaya çalışırlar.

Bu alıntıda her iki çevirmen de ikinci yöntemi uygulamaya çalışmış. Abat yeni bir sözcük oyunu yaratmak yerine özgün kelimelerden şaka üretmeye çalışmış ama yetersiz karşılıklar bulmuş. Biçen’se Türkçe’deki bazı sözcük benzerliklerinden faydalanarak yeni bir şaka yaratmış. Çok daha doğru bir seçim.

Alıntıdaki sözcük oyunları sırasıyla şöyle:

hot dog: “sosisli sandviç” anlamına gelen bu kelimeyi Eric, yaktığı köpekler için de kullanıyor.

canis: hem “köpek” anlamına geliyor hem de bir takımyıldızının adı.

star sign: “burç” anlamına gelen bu kelimeyi Eric ikiye bölerek kullanıyor “stars” ve “sign”. Böylece hem yıldızlardan hem burçlardan bahsetmiş oluyor.

cancer: hem “yengeç burcu” hem de “kanser” anlamına geliyor. Frank “iyi huylu mu kötü huylu mu?” diye bu yüzden soruyor.

crabs: hem “yengeç” kelimesinin çoğulu hem de “kasıklardaki kaşıntı” anlamına geliyor. Eric bir anda “kanser” anlamından “kaşıntı” anlamına geçiyor.

 

17.

Özgün Metin:

… with the same memories and the same deeds done, the same (small) achievements, the same (appalling) crimes to my name.

Why? How could I have done those things?

Zübeyde Abat (Koridor Y.):

… hatıralarım aynı, eylemlerim aynı, (küçük) başarılarım aynı, ismime karşı işlenen (korkunç) suçlar aynı.

Neden? Bunca şeyi nasıl yapabildim?

Aslı Biçen (Ayrıntı Y.):

… anılarım aynı, yaptıklarım ortada, başarılarım (az da olsa) ve suçlarım (bütün ağırlığıyla) hâlâ benim.

Neden? Nasıl yapabildim bütün bunları?

 

Yorumumuz:

Biçen, tüm ifadeleri sorunsuz çevirmiş. Abat, altı çizili kısmı sözcük anlamıyla çevirmiş ve anlamı karmaşık hale getirmiş: “to my name” ifadesi “sahip olduğum” anlamında kullanılmaktadır.

 

SONUÇ

İki çeviri hakkında genel olarak şunları söyleyebiliriz:

Aslı Biçen “mahluk” ve “abus” gibi kısmen eski sözcükleri ve ayrıca yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe karşılıklarını kullanmayı tercih etmiş. Biçen, sözcükleri birebir çevirmektense okurla dost akıcı bir çeviriye ulaşmaya çalışmış ve bunu yaparken anlamı layıkıyla taşımış. Ayrıca çok hoş yerlileştimeler yaparak metni zenginleştirmiş.

Zübeyde Abat’ın çevirisi çok sadık fakat bu sadakat bazen okuma güçlükleri yaratıyor. Abat, zaman zaman yaratıcı karşılıklar bulsa da bunu metnin tümüne yansıtmıyor, sözcük seçimlerinde genellikle ilk akla geleni kullanmayı tercih ediyor. Sadakatten ödün vermiyor.

Özet olarak, Aslı Biçen eserin ruhunu yakalamaya çalışırken Zübeyde Abat, metni başarılı bir şekilde dilimize aktarmaya çalışmış.

Not: Koridor Yayıncılık baskısının sonunda diğer baskıda olmayan bir ek var: Yazarın Notu. Bu kısımda Iain Banks eseri nasıl yayınladığından bahsediyor ve kitaba dair yorumlarını paylaşıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir Çeviri Karşılaştırması: Eşekarısı Fabrikası

Ve sonunda Koridor Yayıncılık, harika bir şey yaparak, kitabı muhteşem bir kapak ve yeni bir çeviriyle Kasım ayında yayınladı. Rahmetli Iain Banks’in yayınladığı ilk kitap olan Eşekarısı Fabrikası 19 yıl sonra hasretle bekleyen okurlarıyla buluştu.

Biz de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Aslı Biçen çevirisiyle Koridor Yayıncılık’tan çıkan Zübeyde Abat çevirisini karşılaştırmak istedik. Tabi bu, hangi çevirinin daha iyi olduğunu ortaya koyan bir karşılaştırma ya da hata dedektifliği değil. Bu yazı, görünmez kahramanlar, çevirmenlerin hakkını teslim etmek niyetiyle girişilen iyi niyetli bir çaba.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün