Dune: İyi Bilimkurgu İyi Edebiyattır

Frank Herbert'ın ölümsüz eseri Dune'u kurgusal yapısından ilham aldığı gerçeklere, tarihi ve dini açılardan bizim dünyamızla gösterdiği paralelliklere ve uyarlamalarından yan kitaplarına dek tüm yönleriyle, kapsamlı bir dosya hâlinde ele aldık.

Uyarı: Okumakta olduğunuz bu dosyada Dune serisi hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bu nedenle bu yazı, kitabı henüz okumamış olanlar için çok sayıda sürprizbozan (spoiler) içermektedir.

Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanabilecek başka bir kitap yok.
– Arthur C. Clarke

Frank Herbert’ın Dune adlı bilimkurgu serisi eşine az rastlanır türden bir başyapıt. Sadece bilimkurgu türü içinde değil, genel olarak edebiyat tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bu eser, üzerine ciltler dolusu tezler yazılabilecek bir derinliğe sahip. Dune, bilimkurgunun başyapıtlarından biri olsa da bu türün alışılagelmiş eserlerinden çok farklı olup bilimkurguya dair basmakalıp düşünceleri yıkacak cinsten.

İlk bölümü 1965’te yayımlanan Dune insan doğasından cinselliğe, dinden bilime, sosyolojiden psikolojiye, siyasetten ekonomiye kadar çok geniş kapsamlı çözümlemeler içermekte olup önemli bir etki yarattı. O bir insanın zekâsının derinliklerinden neler çıkabileceğinin eşsiz bir örneği. Ben, Dune serisini okurken ince bir şekilde işlenmiş her bir karaktere ve onların zekâsına hayran kaldım ama tüm bunların tek bir kişinin (Frank Herbert) kafasından çıkmış olması asıl şaşırtıcı olandı.

Başlamadan önce bir dipnotu sizlerle paylaşalım: Dune sözcüğü Dûn şeklinde okunur. İngilizce bir sözcük olup kumul anlamına gelmektedir.

ALIŞILMIŞIN DIŞINDA BİR BİLİMKURGU

Bilimkurgu hakkında basmakalıp düşünceleri olanlar bu türü uzayda geçen sahneler, robotlar, yapay zekâ, zamanda yolculuk ve yüksek teknolojiyle eşdeğer tutmaktadırlar. Dune bu kalıbın bir hayli dışında kalan bir bilimkurgu eseri. Robotlar, zaman yolculuğu, bilgisayar teknolojileri, yapay zekâ gibi şeyler Dune’da yok. Evet, Dune’da bir evren var ama onu bile pek sık görmeyiz. Uzayda geçen sahneler yok denecek kadar az. Diğer bilimkurgu eserlerinde gördüğümüz şeylerin sadece bir kısmı Dune’da görülür.

Dune’u okurken bazen eserin bilimkurgu türünde olduğunu bile unutabilirsiniz ama onu sınıflandırmaya kalktığınız anda başka hiçbir kalıba girmeyeceğini anlar ve bilimkurgu olarak kabul etmek zorunda kalırsınız. Frank Herbert böylece insanların kafasındaki yanlış bilimkurgu imajını yıkar. Bilimkurgu; patlayan silahlar, uzay savaşları, robotlar ve benzeri şeylerden ibaret değil. Bilimkurgunun bir ruhu ve bir felsefesi var. (Sad Puppies’e duyurulur)

Herbert’ın bu tutumu yeni bir bilimkurgu yaklaşımının başlıca örneklerinden olup yeni bir çağ açtı. Serinin ilk kitabı, bilimkurgu edebiyatının en büyük iki ödülü olan Hugo ve Nebula’yı aynı anda kazanmayı başardı.

BAHARAT

Dune, günümüzden binlerce yıl sonrasını anlatıyor. İnsanlık evrene yayılmış, pek çok gezegene yerleşmiş. Galaktik bir imparatorluk yönetimi hâkim. Her ne kadar başkentin bulunduğu gezegen olmasa da Dune adıyla da bilinen Arrakis gezegeni insan uygarlığının kalbidir. Çünkü imparatorluğu bir arada tutan baharat sadece bu gezegende üretilebilmekte.

Baharat, bildiğimiz anlamda baharat değildir. Arrakis gezegenindeki dev kumsolucanları tarafından üretilmekte olan bu madde bağımlılık yapar. Eğer bir kişinin gözleri mavi mavi parlıyorsa onun baharat bağımlısı olduğunu anlayabilirsiniz. Baharatın özelliği hem ömrü uzatması hem de kişinin algılarını sonuna kadar açması, farkındalığını arttırması ve geleceği görmesini sağlamasıdır.

Hiç şüphesiz geleceği görme gücü paha biçilemez bir şey ama Dune evreninde bundan da fazlası. Dune evreninde bilgisayarlar Butleryan Cihadından beri yasak. CHOAM adlı ticaret loncasının uzay gemilerinde bu nedenle seyrüsefer cihazları bulunmaz. Seyrüsefercilerin uzayda yol bulabilmek için baharatı kullanmaktan başka çaresi yok. Yani galaktik imparatorluğu bir arada tutan tek şey baharattır. Aksi takdirde uzayda seyahat olanaksız hâle gelir, geleceği görme gücünden yoksun kalan Padişah İmparator ve hanedanlar hiçbir şeyi yönetemez. Tüm hanedanlar yıldızlararası seyahat olanağı nedeniyle CHOAM’a muhtaç olabilir ama o da baharata muhtaçtır.

Dune evreninde baharatı yöneten evreni yönetir. Baharatın üretildiği gezegen olan Arrakis gezegeniyse Harkonnen Hanedanı’nın egemenliğinde. İşte öykümüz tam olarak bu noktada başlar. Padişah İmparator IV. Shaddam, gezegenin egemenliğini Atreides Hanedanına vermeye karar verir. Harkonnenların bu durumdan memnun olmayacağı açıktır. Padişah İmparator birtakım komplolar peşinde görünmektedir. Yıldızlararası ticareti elinde tutan CHOAM da dolaylı bile olsa baharat üzerinde egemenlik kurmak istemektedir. Ve bir de gezegenin yerli halkı olan Fremenler vardır ve onlar da kendi hedeflerine sahiptir.

Bu arada Bene Gesserit Rahibeleri de Kuisatz Haderah adlı bir erkek Bene Gesserit üretme amacıyla nesillerdir devam eden bir dölleme programına sahiptir. Bu isim İbranicede “yolun kısaltması” anlamına gelir. Eğer Kuisatz Haderah’ı ortaya çıkartılabilirlerse bu adam kendisinden önceki nesillerin belleğine sahip olabilecek, geleceği öngörebilecek, uzay ve zaman arasında bir köprü kurabilecektir. Bu da Bene Gesseritleri olağanüstü bir güce kavuşturacaktır. Fakat ortada bir sorun vardır; Dük Leto Atreides’in cariyesi olan rahibe Jessica kendisine verilen emirleri görmezden gelmiş, Dük’ün arzusunu yerine getirmek için erken davranarak bir kız çocuğu yerine bir erkek çocuğu doğurmuştur. Rahibeler bu davranışın dölleme programını tehlikeye attığını düşünseler de doğan çocuğun, yani Paul Atreides’in gerçekten de Kuisatz Haderah olma olasılığı vardır.

Bu noktada şunu sorabilirsiniz: Neden baharatı yönetmek için bu kadar uğraşıyorlar? Bilgisayar kullanımı serbest bıraksalar daha kolay olmaz mı? O kadar basit değil. Dune evreninde bin yıl önce bilgisayarların, robotların ve yapay zekânın kullanımda olduğu bir dönem varmış aslında. Fakat makinelerle insanlar arasında büyük bir savaş çıkmış. İnsanlık gerçekten de yok olma ya da tamamen köleleştirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. “İnsan gibi düşünen makineler yapmayacaksın” sloganıyla Butleryan Cihadı ilan edilmiş. Makineler yenilgiye uğratılmış ve bilgisayarlar yasaklanmış. Bilgisayarların yerini mentat denilen, kafası bilgisayar gibi çalışan özel eğitimli insanlar almış.

Tehlike geçtikten sonra bile yasağın devam etmesinin nedeni sadece insanlığı korumak için tedbirli olunması değil elbette. Yukarıda sözünü ettiğimiz herkes baharat üstünde ya güç sahibi ya da dolaylı yoldan bir etkiye sahip. Baharat, hem verdiği geleceği görme gücü nedeniyle önemli hem de çok iyi para kazandırmakta. Hâl böyleyken hiç kimsenin Butleryan Cihadının yasaklarını kaldırmak istememesi şaşırtıcı değil.

Erik Shoemaker

TARİH, SOSYOLOJİ VE SİYASET

Dune, insanlık tarihinin tek bir kısmını sembolik olarak anlatan bir eser değil. Onun içerdiği her bir olay birden fazla tarihsel noktaya gönderme yapıyor. Kitabı inceleyen herkes farklı bir tarihî dönemle paralellik kuracaktır. Dune’da yaşanan olaylar hem 20. yüzyılın ilk yarısındaki Avrupa’yı, hem 20. yüzyıldaki Ortadoğu’yu, hem İslamiyet’in ilk zamanlarındaki Arap Yarımadası’nı, hem de 19. yüzyıl Kafkasya’sını temsil edebilmekte. Her bir noktanın aynı anda bu kadar çok şeyi temsil edebilmesi Frank Herbert’ın dehasının işareti olsa gerek.

Önce Avrupa kısmına bakalım. Frank Herbert’ın Dune’u yazarken 20. yüzyılın ilk yarısındaki gelişmelerden esinlendiğini söyleyebiliriz. Dune evreninde çok sayıda hanedan olsa da büyük güç konumunda üç hanedan var:

  • Corrino Hanedanı: Hikâyenin başlangıcında en güçlü hanedan. Padişah İmparator IV. Shaddam bu hanedana mensup. Gerçek dünyadaki Latin Avrupa’ya benzemekte.
  • Harkonnen Hanedanı: Arrakis gezegenini elinde tutmakta. Acımasızlığı ve tabiri caizse mide bulandırıcılığıyla öne çıkmakta. Nazi rejiminden esinlenilmiştir.
  • Atreides Hanedanı: Bu hanedan kendisini Yunanlılara dayandırsa da gerçek hayattaki karşılığı Anglosaksonlardır. Muad’Dib ve II. Leto bu hanedana mensuptur.

Serinin başında Herbert, ABD ve İngiltere’yi Atreideslerin üzerinden yüceltiyormuş gibi görünür. Çünkü askerlerine ve halkına sadık, onlara karşı cömert bir hanedandır bu. Harkonnen Hanedanın tam tersi. Hatta Baron Vladimir Harkonnen’ın da Adolf Hitler’i temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan Atreides Hanedanı’nın, Corrino ve Harkonnen Hanedanlarını yenmesi de ABD ve İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve İtalya’yı yenmesine benziyor. Muad’Dib ise burada ideal lider görünümünde.

Fakat Herbert, Atreides Hanedanı’nın yozlaşmasını da gösterir. Özellikle de Dune Tanrı İmparatoru’nda II. Leto her ne kadar iyi bir amaçla yola çıkmış olsa da gelmiş geçmiş bütün diktatörleri gölgede bırakacak bir kişiliğe dönüşür.

Dune evreninde elbette hanedanlardan başka önemli güçler de vardır. Bene Gesserit Rahibeleri, CHOAM Ticaret Loncası, Butleryan Cihadının getirdiği yasakların sınırında dolaşan teknolojileriyle Lxliler ve biyoteknoloji üstadı Tleilaxlılar. Hepsi de gerçek dünyadaki bir şeyleri temsil ediyor.

Dune evreninde galaktik bir imparatorluk olsa da feodal bir düzen görülür. Hanedanlar farklı gezegenlerin derebeyleri konumundadır. İlk başta kulağa saçma geliyor. Hem galaktik bir imparatorluk kuracak kadar ilerlemiş bir uygarlık var hem de Orta Çağ’a benzeyen feodal bir düzen. Herbert Dune Çocukları’nda buna açıklama getiriyor: Bu feodal düzenin varlık nedeni insanlığın galakside yayılmasını sağlamaktır. Bu amaç uğruna galaktik imparatorluğun feodal olması en uygunudur, işe yaramaktadır.

Dune, soğuk savaş yıllarında yazılmış bir eser olarak nükleer silahlar konusuna da değiniyor. Bu evrende pek çok hanedanın elinde nükleer silah var ama kullanılmamakta. Çünkü nükleer silahlar sert bir şekilde yasaklanmış. Eğer bir hanedan insanlara karşı nükleer silah kullanırsa bütün hanedanlar ona karşı birleşirler ve o hanedanın gezegenini yok ederler. Yeterince caydırıcı bir ceza. Öyleyse nükleer silahlar neden ortadan kaldırılmıyor? Çünkü insanlık bir gün yabancı ve güçlü bir uygarlıkla tanışıp savaş durumuna düşerse lazım olur diye düşünülüyor.

Serinin bütün kitaplarında insanlığa dair derin çözümlemeler var. Özellikle Dune Tanrı İmparatoru’ndan itibaren bunun dozu katlanarak artıyor. Savaş, askerlik, insan doğası, demokrasi ve diktatörlük, cinsiyet dinamikleri, cinsel yönelim, ekonominin politikayla ilişkisine dair sayfalar dolu tezler bulunuyor ve okuyucuya akıcı bir dille sunuluyor. Hem de öyle bir dille sunuluyor ki okurken gerçekte pek katılmadığım şeyler bile bazen bana mantıklı görünür oldular. Bunların bir kısmını bile burada incelemeye kalksam herhâlde kalın bir kitap yazmak zorunda kalırdım.

FREMEN KÜLTÜRÜ

Herbert, okuyucusuna ekonomi dersi vermeyi de ihmal etmez. Dune evreninin her yerinde baharat her şeyden değerli, su ise ucuzdur. Baharatın üretildiği yer olan Arrakis gezegenindeyse işler öyle değildir. Özellikle de gezegenin yerlisi Fremenler açısından. Fremenler için baharat elbette değerlidir ama kolay bulunur bir şeydir. Su ise nadir bulunur ve her şeyden değerlidir. Bütün Fremen kültürü suyu korumak üzerine şekillendirilmiştir.

Herbert, baharat üzerinden petrol için yapılan politikaları ve savaşları yazıyordu. Arrakis gezegeni aşağıda söz edeceğim üzere Ortadoğu’yu da temsil ediyor. Baharat ise petrolü. Ortadoğu’da petrol üzerinde egemenlik kurmak için savaşlar yapılırken sıradan insanların asıl gereksinim duyduğu şey sudur. Evet, doğru bildiniz, Fremenler de Ortadoğu halkına benziyor.

Fremen yaşam tarzı katı bir disiplin üzerine kurulu. Coğrafyanın kültür üzerine etkisinin iyi bir örneği olarak görülmeli. Arrakis gibi bir yerde başka türlüsü zaten olanaklı değil. Fremenler damıtıcı giysiler giyerler. Bu giysiler kişinin ter, idrar vs. gibi kaybettiği bütün suyu mükemmel bir biçimde arındırarak ona geri verir. Böylece Arrakis’in aşırı sıcak çöl ikliminde hayatta kalabilirler. Bu giysilerin ağız kısmı bile kişinin nefes alıp verirken ağzından çıkan nemi toplayarak geri verir. Çünkü suyun tek bir damlası bile kaybedilemeyecek kadar değerlidir. Fremenler, siyeç adını verdikleri mağaraların dışında kaldıkları gecelerde de yine damıtıcı çadırlar kurarlar.

Fremen kültürü çöl şartlarına göre şekillenmiştir. Onların yaşam tarzı az miktardaki suyu koruyabilmek, çöl şartlarında savaşıp hayatta kalabilmek ve baharat üzerine kurulmuştur. Savaşçı bir kültüre sahip olup çocuklarını savaşçı olarak yetiştirirler. Göçebe bir yaşam sürüp, dev kumsolucanlarına binerler. Kumsolucanlarına değer verirler ve baharatın kaynağının kumsolucanları olduğunu bilirler. Çöldeki en büyük kumsolucanına bir tanrıymış gibi saygı gösterirler ve ona “çölün yaşlısı” anlamına gelen Şeyh Hulud derler. Fremenler kendi topluluklarında cinsiyet eşitliği olduğu düşünseler de bence düpedüz ataerkil bir kültüre sahipler. Erkekler kadınları sahiplenir ve birden fazla kadınla evlenebilirler. Her siyeçin başında bir erkek naip bulunur. Yine de kadınlar çok edilgen değiller ve savaşlar da dahil olmak üzere toplum içinde birtakım önemli rollere sahipler. Örneğin, kabilenin bütün hafızasını taşıyan kişi bir rahibe anadır ve ona Seyyidina denir.

Fremenlerin gelenek ve görenekleri onların suya verdikleri değerin ifadesidir. Birisi sizi yere tükürerek selamlarsa bunun kaba bir hareket olduğunu düşünür, hatta hakaret kabul edersiniz. Gezegene yeni gelen Atreidesler de öyle düşünüyorlardı. Gerçekteyse bu çok büyük bir saygının ifadesidir. Düşünsenize bir Fremen yere tükürerek her şeyden çok değer verdiği beden suyunun küçücük de olsa bir kısmını boşa harcıyor. Bundan daha büyük bir saygı ifadesi olabilir mi?

Ölen bir kişinin arkasından gözyaşı dökmek de öyledir. Bir insan bunu yapıyorsa o ölüme çok üzülmüş olsa gerek. Fremenler buna “ölüye su vermek” derler ve bu onların gözünde hayranlık uyandırıcı bir şeydir. Bu ne büyük bir sevgidir ki kişi sahip olduğu en değerli şeyi boşa harcıyor; bedenindeki suyu. Bu gözyaşları gölgeler dünyasına verilen bir armağandır ve kutsaldır.

Arrakis’te suyun, altından değerli olduğunu Fremen kadınlarının takılarında görebilirsiniz; bazı Fremen kadınları su halkaları takarlar. Su halkaları, içinde su bulunan parçalardan oluşan kolyeler ve bilezikler gibi takılardır. Aklınızda bulunsun, bir gün bir Fremen kadınına hediye vermek isterseniz vereceğiniz en değerli hediye budur. Altın, gümüş, hatta baharat bile onun gözünde sudan daha değerli bir şey değildir.

Fremenlerde bir kişi öldüğü zaman hemen alet edevatı toplayıp onun beden suyunu alırlar. Bir Fremen, öldüğünde ve suyu alındığında halkıyla yaşamaya devam eder. Bu, onun için büyük bir lütuftur. Bir insanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir. Çok ağır suç işlemiş kişilerinse suyu alınmaz ve çöle dökülür. Fremenler su gibi aşırı değerli bir şeyi ondan almayarak çok büyük bir ceza vermiş olurlar. Örneğin, su çalmak çok büyük bir günahtır. Bunu yapanlar öldürülür ve suları alınmaz, çöle dökülür. Fremenlerin savaşlarda elde ettiği en değerli ganimetse elbette sudur. Öldürülen her bir düşman askerinin beden suyu en büyük ganimettir.

Dune serisinin ilk kitabını okuduğumda çok etkilenmiş, kendimi evdeki su tüketimini azaltmaya çalışırken bulmuştum. Dünyanın içilebilir su kaynaklarının tükenmekte olduğunu ve gelecekte su savaşlarının başlayacağını göz önünde bulundurursak belki de her birimiz suyu koruma konusunda bir Fremen gibi davranmalıyız.

Eduardo Pena

CİNSİYETE DAYANAN ROLLER

Herbert’ın, kadın ve erkeğin sosyal ve siyasal alandaki rolleri üzerine düşünceleri ayrıca değerlendirilmeli. Dune evreninin neredeyse her köşesinde ataerkil kültürler var gibi görünüyor. Evreni erkekler yönetiyor, kadınlar geri planda kalıyor gibi görünüyor. Hatta evreni yöneten bu erkekler bile bu duruma inanıyorlar. Gerçekteyse her şeyi kadınlar perde arkasından yönetiyorlar. Muad’Dib bunun istisnası sanılabilir ama o da imparatorluğu kadınların yoğun etkisi altında yönetiyor.

Fremenleri ele alalım. Fremenler tam anlamıyla bir ataerkil kültür sahibi. Her siyeçin bir erkek yöneticisi var. Bir erkek, birden fazla kadınla evlenebiliyor. Kadınlar, erkeklerin hizmetkârı ve eşi konumundayken, erkekler de kadınların sahibi ve koruyucusuymuş gibi görünüyor. Fakat biraz derinlemesine inceleyince kadınların bu kadar edilgen olmadığı görülüyor. Her şeyden önce, Fremen toplumunda en tepedeki kişi bir kadın. Allah’ın dostu anlamına gelen Seyyidina unvanını taşıyan bir kutsal ana var ve bütün kabilenin kalıtsal belleğini kendi içinde taşıyor. Diğer Fremen kadınları da olan biten her olayda bir şekilde söz sahibi oluyorlar ve savaşlara katılıyorlar.

Bene Gesserit Rahibelerine bakalım. Serinin en başından en sonuna kadar ayakta kalan, her zaman varlığını koruyan başlıca oluşum onlardır. Hanedanlar zamanla yıkılırken, yeni güç odakları eskilerinin yerini alırken bile vardılar. Koskoca Lonca bile bu kadar dayanıklı değildi. Tamamen kadınlardan oluşan bu tarikat Butleryan Cihadından çok önce vardı, Muad’Dib ve II. Leto’nun zamanında da vardı, onlardan binlerce yıl sonra dahi varlığını sürdürdü. Onlar bir devlet değiller, hanedan değiller ama yine de büyük bir siyasi güce sahipler. Her hanedanın içinde bir Bene Gesserit Rahibesi var. Her olaya bir şekilde yön veriyorlar ve diğer her grup isteyerek veya istemeyerek onların dölleme programına hizmet ediyor.

Dune serisinin her bir kitabında kadınların rollerinin artarak devam ettiğini görüyoruz. İlk kitapta Jessica, Chani ve Bene Gesseritler Muad’Dib’in kararlarına etki ediyorlar. İkinci kitapta Muad’Dib her ne kadar imparatorluğu kendi egemenliğine almış olsa da her şeyi çevresindeki kadınlar yönetiyor ve bütün entrikalar bunların arasında yaşanıyor. Yönetim erkeklerin elinde ama kadınların perde arkasındaki gücü artmış. Jessica, Chani, Alia ve Irulan arasında iktidar mücadelesi yaşanıyor. Üçüncü kitaptaysa kadınların perde arkasından çıkıp doğrudan yönetmeye başladıklarını görüyoruz. Muad’Dib çöllerde yok olmuştur. Diğer erkeklerse ya çocuk yaştalar ya da bu kadınların hizmetkârı. İmparatorluk, Alia tarafından Muad’Dib adına yönetilir ama karşısında Jessica ve Irulan vardır. Sadece Atreides değil, Corrino hanedanı da bir kadının (Wensicia) yönetimindedir.

Dördüncü kitaptan itibaren cinsiyet üzerine tezlerin açıktan işlendiğini görüyoruz. Tanrı İmparator 3000 yıldır iktidardadır. Fakat onun iktidarını koruyanlar, Balıklarla Konuşanlar adlı kadın askerlerdir. Çünkü Tanrı İmparatora göre erkeklerin askere gönderilmesi geleneği, üreme olanağı olmayan erkeklerin içlerindeki enerjiyi başka yerlere göndermeleri ve kendi toplumlarına saldırmamaları için binlerce yıl önce başlatılmıştır. Fakat bir sorun vardır; düşmansız kalan ve erkeklerden oluşan bir ordu nihayetinde kendi halkına saldıracaktır. Tanrı İmparator, kadınla erkek arasında hayati bir fark olduğunu düşünmektedir. Ona göre erkeklerin doğasında yıkıcılık vardır. Erkekler yok etmeye eğilimlidir. Öldürürler, yani yaşamı yok ederler. Kadınların doğasındaysa yaratıcılık vardır. Kadınlar doğurgandır. Onlar yaşam yaratmaya ve yaşamı korumaya eğilimlidir. Bu nedenle Tanrı İmparator, kadınların Altın Yol için daha uygun olduğuna karar vermiş ve kadın askerlerden bir ordu yaratmıştır.

Serinin devamında da kadınların rolü artmaya devam ediyor. Hatta erkekler tamamen geri plana düşüyor. Son iki kitap galaksideki iki kadın örgütlenmesi arasındaki savaşın hikâyesidir. Bu iki grup Bene Gesseritler ve Şerefli Analar’dır.

Yeri gelmişken cinsel yönelim konusunda da birkaç söz söyleyelim. Dune Tanrı İmparatoru adlı dördüncü kitapta Herbert, eşcinselliği ele alıyor. Balıklarla Konuşanlar adlı kadın askerler içinde eşcinsel ilişkilere şahit olan Duncan Idaho, bunu öfkeyle karşılayıp Tanrı İmparator’un buna neden göz yumduğunu öğrenmeye çalışır ve Moneo ile aralarında bir tartışma yaşanır. Moneo, eşcinselliği insan cinselliğinin doğal bir parçası olarak görmez. Ona göre genç yaştaki kimselerin meraktan ötürü denediği bir şeydir bu ama yasaklanmasına da karşıdır. Çünkü bunu yasaklamak hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Hatta teşvik edici olmuştur. Eşcinsellik yasaklarla ortadan kaldırılamaz. Moneo böyle düşünmektedir, her ne kadar eşcinselliği doğan bir şey olarak tanımlamaktan kaçınsa da.

DUNE EVRENİNDE DİN

Dune, bir siyasi kurgudur ve siyasi bir kurguda din olmazsa olmazdır. Çünkü din çağlar boyunca ve günümüzde daima siyasal olaylarla iç içe geçmiştir. Fakat Dune evreninde günümüz dünyasında var olan dinler bulunmaz ya da kıyıda köşede az sayıda kişi tarafından benimsenir. Bildiğimiz dinlerin hepsi aradan geçen binlerce yıl içinde değişmiş ve kaynaşmıştır.

Dune romanlarının her bir satırında dinin nasıl bir rol oynadığını görürüz ama dinlerin geçmişini öğrenmek istiyorsak ilk kitabın sonundaki Dune Dini adlı ek bölüme göz atmalıyız. Herbert, birbirinden son derece farklı olan dinlerin bile kaynaştığını, bazı dinlerin yeniden doğduğunu anlatır. Fakat insanlık tarihinde yaşanmış olan bir olayı her şeyin önüne koyar ve bütün inançları değiştirenin o olay olduğunu söyler: Uzay Yolculuğu. Önem sırasına göre diğerleriyse Butleryan Cihadı ve Turuncu Katolik İncili’dir.

Pek çok din her ne kadar aksini iddia etse de Herbert hiçbir dinin değişmez olmadığı fikrini işlemiştir. Onun düşüncesinde bütün dinler ve inananların dini algılayışı sürekli değişir. Bunun yanı sıra yeni mezhepler ve yeni dinler, mevcut dinin içinden türer. Dinleri uzlaştırmaya çalışan düşünceler de vardır elbette ve onlar da yeni dinler doğururlar. Coğrafi şartlar, toplumun yaşam tarzı, kırılma noktası teşkil eden önemli olaylar vb. şeyler dinde bu değişimleri yaratır.

Dinlerde ilk ve en önemli değişimleri yaratan olay, insanlığın uzay yolculuğu yapması ve evrene açılması sürecidir. Bu süreçte bir ticaret loncası tekeli yoktu. Gezegenler arası iletişim ve ulaşım zordu. Bu yüzden çarpıtmalar, gizemci düşünceler ve söylentiler yaygınlaşmaya başladı. Zensünni, Budislam, Nava Hristiyanlığı vb. yeni kaynaşmış kadim öğretiler bu dönemde ortaya çıktı.

Daha sonra insanlık tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biri yaşandı: Butleryan Cihadı. İnsanlık, 200 yıl boyunca makinelere karşı var olma mücadelesi verdi. Ortak düşmana karşı savaş insanları ve inançları yakınlaştırdı, dinler arası diyaloğu arttırdı.

İnanan kişi sayısı bir milyonu geçen dinler Dünya gezegeninde tarafsız bir adada bir toplantı yaptılar. Lonca ve Bene Gesseritler de bu girişimi desteklediler. Burada bütün dinlerin tek gerçek din olma iddialarına karşı mücadele edilmesi kararı alındı. Fakat insanlar bundan memnun kalmadılar. Kaç insan inandığı dinin tek gerçek din olmadığını duymaktan hoşlanır ki?

Bu süreç yeni bir dini ve yeni bir kutsal kitabı (Turuncu Katolik İncili) doğurdu. Bu andan itibaren yaşananlar, pek çok dinin tarihiyle benzerlik gösterir. Bir din, büyük iddialarla hayata gözlerini açar. Çok şiddetli bir direniş görür. Bu dini ortaya çıkaranlar, yayanlar ve ona inananlar şiddete maruz kalırlar, fakat nihayetinde direniş kırılır, din yayılır ve çok sayıda takipçisi olur. Dünyadaki bazı büyük dinlerin tarihinde bu olay görülmüştür. Öte yandan yeni din de eleştirdiği şeye dönüşür. Ekümenik Çeviri Kurulu’nun ortaya çıkardığı yeni kutsal kitap, “İşte insanoğlunun, Tanrı’nın eksiksiz bir yaratısı olduğunu anlamasının bir yolu” olarak tanıtılır. Bir nevi tek gerçek din olma iddiasında bulunarak eleştirdiği şeye dönüşür.

Vollhov

DUNE VE İSLAM

Konusu ve teması gereği Dune serisi pek çok dinle ilgili göndermeler ve alıntılar içeriyor, fakat tüm bu dinlerin içinde İslam’ı ayrı bir yere koymak gerekiyor. Çünkü İslam hakkında birkaç gönderme ve alıntıdan fazlası var. Özellikle ilk üç kitapta Herbert’ın İslam’dan çok etkilendiğini görüyoruz. Ortadoğu’da yıllarca gazetecilik yapmış olan Frank Herbert, bu süre içinde Arapları, Ortadoğu coğrafyasını, tarihini ve İslam dinini yakından tanıma fırsatı buldu. Eserlerinde, burada öğrendiklerine geniş oranda yer verdiğini görüyoruz.

Arapça, Farsça, İbranice ve Türkçeden tanıdık gelen bazı sözcüklere Dune’da sık sık rastlıyoruz. Bazıları olduğu gibi kullanılırken bazılarının da anlamı değişmiş. İlk göze çarpan tabii ki galaktik imparatorluğun başındaki kişinin Padişah unvanını kullanması. Fıkıh, hadis, hicret, mehdi, cihat, takva, seyyidina ve şeriat gibi sözcükler anlamları değiştirilerek de olsa Dune’da yer alır. İlk kitabın sonunda bir sözlük bulunmakta. Buradan anlamları öğrenilebilir. İsimler de bize tanıdık: Ganimet, Tarık Ali, Harikulade

Fremenlerin dilindeki bazı sözcükler de ya Arapça ya da Arapçaya benziyor. Örneğin, Fremenler çöldeki en büyük solucana “çölün yaşlısı” anlamına gelen Şeyh Hulud diyorlar. Fedaykinlerin savaş çığlığı ise “Yaşa Şüheda”dır. “İhvan Bedeviyân” sözcüğü ise çöldeki Fremenlerin kardeşliğini anlatıyor. Fremenlerin bazı selamlaşmaları da doğrudan Araplardan alıntı. Örneğin üçüncü kitapta II. Leto, Vaiz’i çölde “ehlen ve sehlen” diye selamlıyor.

Fremenler ile Araplar birbirlerine oldukça benziyorlar. Fremenler bir çöl gezegeni olan Arrakis’te yaşıyorlar, Araplar ise genellikle çöllerden oluşan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da. Her iki halkta da bedevi yaşam tarzı ya görülüyor ya da tarihin bir döneminde görülmüştür. Fremenlerin dinsel pratikleri de İslam’ı andırıyor. Daha sonra Muad’Dib’in getirdiği yeni din de kısmen İslam’a benziyor.

İslam’daki cihat anlayışını da Dune serisinde görmekteyiz. Dune serisinde din adına yapılan savaşların hepsine “cihat” adı verilmiştir. İlk akla gelen cihat örneği yukarıda söz ettiğimiz Butleryan Cihadıdır. Bir başka cihat örneği de aşağıda yer verdiğimiz, Fremenlerin yeni dini yaymak için yaptığı cihattır.

İslam terminolojisindeki bazı sözlerin biraz değişiklikle Dune’da da bulunduğu görülüyor:

“Ben de hizmetkârım… Efendim ise Rahman ve Rahim olan Allah’tır.”

“Kadın senin tarlandır. O hâlde tarlana git ve onu sür.”

Bir Bene Gesserit Rahibesi olan Jessica Atreides’in ibadet öncesi ritüeli ise namaza benziyor: Jessica, avuçlarını yanaklarına koydu, duyguları yatıştıran ve zihni arındıran ritüeli uygulamaya başladı; ardından vücudu zihnin isteklerine hazırlayan ibadet egzersizi için belini kırarak öne doğru eğildi…

Benzerlikler bunlarla sınırlı değil elbette. Gerek Muad’Dib’in gerekse de Fremenlerin yaşadıkları, İslam peygamberi Muhammed ile Müslümanların yaşadıklarına paralel bir şekilde ilerlemekte. Özellikle ilk üç kitapta yaşanan olaylar, İslam tarihinin bir kopyası. İlk ve en çarpıcı benzerlik ise isimlerdir. Başroldeki Muad’Dib’in ismi Muhammed’in ismini andırmaktadır. Diğer benzerlikleri ise karşılaştırmalı olarak ele alalım.

  • İslam’ın doğduğu topraklar bir çöl ülkesi olan Arabistan’dır. Burada yaşayan Araplar ise o zamanlar çölde yaşayan bedevilerdi. Muad’Dib’in dininin doğduğu Arrakis de bir çöl gezegenidir. Gezegenin yerlisi Fremenler de çölde yaşayan bedevilerdir.
  • İslam’dan önce Mekke’de paganların yanı sıra farklı inançları benimseyenler de vardı. Bu gruplardan biri Hanif dinine inananlardı. Haniflerin inancı İslam inancına benzerdi ve İslam’ı benimsemeye en hazır topluluktular. Bu da yeni dinin ilk zamanlarında yayılmasını hızlandıran bir etken oldu. Dune’da ise Muad’Dib’in yeni bir din yaratmasından önce Arrakis gezegeninde Fremenler arasında Bene Gesseritler, Missionaria Protectiva politikasının bir gereği olarak birtakım inançlar yaymışlardı. Fremenler bu nedenle zaten yeni bir peygamber bekliyorlardı. Bu da Muad’Dib’in işini kolaylaştırdı.
  • Muhammed, peygamber olmadan önce bile dürüstlüğü, cömertliği, zekâsı, adaletli ve ahlaklı olmasıyla Mekke’nin en dikkat çeken gençlerinden birisiydi ve herkes tarafından tanınan bir kişi olmuştu. Gelecekte çok büyük işler başaracağına kesin gözüyle bakılıyordu. Muad’Dib ise Paul Atreides iken bile Arrakis’in en dikkat çeken genci oldu. Gezegene geldiği andan itibaren bütün gözler onun üzerindeydi ve beklenen mehdi olduğuna inanılıyordu.
  • İslam’ın Mekke’de doğuşundan itibaren ilk Müslümanlar çok büyük bir baskı altında kaldılar. Mücadelelerini kısa vadede kaybettiler ve Medine’ye hicret ettiler. Medine halkına sığındılar. Dune’da ise Atreidesler, Harkonnenlarla olan savaşı kaybettiler ve uzaklaşıp Fremenlere sığındılar.
  • Medine halkı İslam’ı benimsedi ve Muhammed’i lider olarak kabul etti. Burada yeni bir düzen ve bir ordu kuruldu. Dune’da ise Fremenler Muad’Dib’in dinini benimserken onu da lider olarak kabul ettiler. Muad’Dib burada bir ordu yetiştirdi.
  • Bazı dinlerin peygamberlerinin çevresinde peygamberle tanışma, onunla dostluk kurma şerefine nail olmuş insanlar vardır. Örneğin İsa’nın havarileri, Muhammed’in sahabeleri vardır. Muad’Dib’in de fedaykinleri vardır. Bunlar sadece Fremen intihar komandoları değildir. Fedaykinler aynı zamanda Muad’Dib’le dost olma şerefine nail olmuş kişilerdir. Bir fedaykinin ne zaman başı sıkışsa Muad’Dib onun çağrısına kulak verir.
  • İslam ordusu, Muhammed’in komutası altında Mekkelilerle Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarda karşılaştı ve çoğunlukla zafer kazandı. En sonunda Mekke de düştü. Muad’Dib’in fedaykinleriyse onun komutası altında Harkonnenlar ve Sarduakarlarla karşılaştı ve çoğunlukla zafer kazandı. En sonunda Arrakeen şehri de düştü.
  • Bütün Arap Yarımadası İslam’ı benimsedi. Bedevi kabileler arasında kan davaları sona erdirildi. Güçlerini birleştiren Arap kabileleri İslam bayrağı altında cihada başladılar. Müslümanlık önce Kuzey Afrika, Ortadoğu, Orta Asya ve sonra da başka bölgelere yayıldı. Dune’da ise bütün Arrakis gezegeni Muad’Dib’in dinini benimsedi. Fremen kabileleri arasında kan davaları sona erdirildi. Fremenler Atreides bayrağı altında cihada başladılar. Böylece Muad’Dib’in dini evrene yayıldı.
  • O günlerden beri dünyanın her yerinden Müslümanlar Mekke ve Medine yöresine hacca gelmeye başladılar. Bunun sayesinde bu bölge zenginleşmeye ve gelişmeye başladı. Dune’da ise cihattan sonra evrenin her yerinden yeni inançlılar, Arrakis gezegenine hacca gelmeye başladılar. Bu sayede Arrakis zenginleşti ve gelişti.
  • İslam tarihinde de peygamberin vefatından sonra dini kendi çıkarları için kullanan yöneticiler ve mezhep çatışmaları görüldü. Çözüm olarak dinin özüne dönüş çağrısı yapan yeni vaizler ortaya çıktı. Kimi etkili oldu ama sonra onun getirdiği mezhebi de istismar edenler ortaya çıktı, kimiyse dinin düşmanı ilan edildi ve öldürüldü. Bu durum sadece İslam değil, neredeyse bütün dinlerin tarihinde görülür. Dune’da ise Muad’Dib’in çöle gidişinden yıllar sonra bir vaiz ortaya çıktı. Muad’Dib’in dininin özüne dönüş çağrısı yaptı. Etkili de oldu ama dini sömüren Naiplik Hükûmeti onun dine hakaret ettiği görüşündeydi.

ORİJİNAL SERİ

Dune serisini iki kısma ayırabiliriz: Orijinal seri ve genişletilmiş evren. Orijinal seri, Frank Herbert’ın kaleme aldığı altı kitaptan oluşuyor. Aslında yedinci kitap da olacaktı ama Frank Herbert bu kitabı tamamlayamadan vefat etti. Daha sonra Brian Herbert ve Kevin J. Anderson tarafından yazarın notlarından yola çıkılarak tamamlandı ama orijinal serinin bir parçası sayılmıyor. Ondan da bu yazının genişletilmiş evren kısmında söz edeceğiz.

Orijinal serideki altı kitabın Türkçe baskısı daha önce Mavi Ada, Sarmal ve Kabalcı yayınevleri tarafından yapıldı. İthaki Yayınları ise şu ana kadar ilk dört kitabı yayımladı, kalan iki kitabı da yayımlamayı planlıyor. Gelin kısa kısa serideki bütün kitaplardan söz edelim.

Dune: 1965’te yayımlandı. Serisinin ilk kısmı olan bu kitap kimi yayınevleri tarafından sadece Dune ismiyle yayımlanırken kimi yayınevleri de Çöl Gezegeni Dune ismiyle yayımladı. Bu kitap Atreides Hanedanı’nın Arrakis’e gelişini, Harkonnen Hanedanı ile mücadelesini, Paul Atreides’in Muad’Dib’e dönüşümünü ve Padişah İmparatorluğa yükselişini, kısacası evrenin kaderini değiştiren olayların başlangıcını konu ediniyor. Serinin temellerinin atıldığı bu kitap oldukça uzun ve ek bölümlerle de desteklenmiş. Dune’un sinema uyarlamaları da bu kitabı esas alıyor.

Dune Mesihi: 1969’da yayımlandı. Diğerlerine göre daha kısa olan ikinci kitabın bir geçiş kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Fremenlerin cihat ile yeni dini evrene yaymasını, Arrakis’te yeni bir düzenin kurulmasını konu ediniyor. Muad’Dib’in işi, Kuisatz Haderah ve Padişah İmparator olmasına rağmen kolay değildir. Bene Gesserit rahibeleri, Lxliler, Tleilaxlılar, diğer hanedanlar, hepsi kendi planlarına sahiptir. Bunun yanı sıra Fremenler arasında da huzursuzluk vardır. Bu arada Muad’Dib hâlâ bir varise sahip değildir. O, hâlâ tehlikededir ve kurtuluşu kendi içinde ve çöllerde arayacaktır.

Dune Çocukları: 1976’da yayımlandı. Üçüncü kitap. Muad’Dib’in çöle gidişinin üzerinden dokuz sene geçmiştir. Dune gezegeni yavaş yavaş yeşillenmeye, daha yaşanılabilir bir yer hâline gelmeye başlamışken baharat üretimi de artmaktadır. Fremenler çölleri ve eski gelenekleri terk etmektedirler. Muad’Dib’in kız kardeşi Alia, yozlaşmış bir yönetime önderlik ederken imparatorluğu elinde tutmaya çalışmaktadır. Bu arada Muad’Dib’in çocukları II. Leto ve Ganimet yeni mehdiler olarak yetiştirilmekte olup kendi planlarına sahiplerdir. Öte yandan çölden gelen bir vaiz Alia’nın başını ağrıtacak vaazlar vermekte ve taraftar toplamaktadır.

Dune Tanrı İmparatoru: 1981’de yayımlandı. Dördüncü kitap. Bu kitapla birlikte serinin değişime uğradığını ve 3500 yıl ileri sardığını görüyoruz. Buna rağmen Herbert’ın ustalığı sayesinde okur hiçbir yabancılık çekmeden öyküye alışabilir. Üçüncü kitabın sonunda II. Leto kendi bedenini kum balıklarıyla kaplamıştı. Böylece biyolojisi değişime uğramaya başlamıştı. O, binlerce yıl yaşayacaktı ve bu süre içinde bir kumsolucanına dönüşecekti.

II. Leto’nun amacı Altın Yol’du. Yani insanlığın varlığını sürdürmesini sağlamak. II. Leto, Butleryan Cihadının “insanın yeri doldurulamaz” anlayışından etkilenmiş olabilir. Altın Yol, nihai amacı itibariyle insanlık için iyi olabilir ama onun uygulanması insanlığı pek de mutlu edecek türden değildir. Arrakis gezegeni tamamen değişmiştir. Evrende 3000 yıldır barış hüküm sürmektedir, fakat hiç kimse özgür değildir ve baharat da Tanrı İmparator II. Leto’nun tekelindedir. Leto, evreni tam bir diktatör gibi yönetmektedir. Fremenler eski yaşam tarzlarından tamamen kopmuş, büyük hanedanlar gerilemiş, Bene Gesserit Rahibeleri baharat için yalvarır hâle gelmiş, Tleilaxlılar imparatoru ortadan kaldırmayı planlamaya başlamışken Lxliler de Butleryan Cihadının yasaklarını aşmaya başlayan teknolojiler geliştirmektedirler.

Tanrı İmparator, Altın Yol’un sonunun gelmesini engellemek için Siona’yı yaratmıştır ama o dahi Siona’yı gelecek öngörülerinde görememektedir.

Dune Sapkınları: 1984’te yayımlandı. Beşinci kitap. Tanrı İmparator’un ölümünden 1500 yıl sonrasını konu ediniyor. İnsanlık Altın Yol’u izlemeye devam etmiş ve evrenin uzak köşelerine yayılmıştır. O uzak köşelere gidenler fethetme arzusuyla geri dönecektir. Altın Yol’u anlayanlarsa sadece Bene Gesseritlerdir ve Altın Yol’u korumak ya da kendi yaşam mücadelelerine devam etmek arasında seçim yapmak zorunda kalırlar.

Dune Rahibeler Meclisi: 1985’te yayımlandı. Orijinal serinin altıncı ve son kitabı. Bene Gesseritler hâlâ Altın Yol’u sorgulamakta ve imparatorluğu ele geçirmeye çalışan Şerefli Analar’ın saldırılarına karşı koymak zorundadırlar.

GENİŞLETİLMİŞ EVREN

Frank Herbert’tan sonra seri onun oğlu Brian Herbert ile Kevin J. Anderson tarafından devam ettirildi. Bu eserlerin kimi orijinal serinin devamı olarak kaleme alınırken kimi de orijinal seriden önceki dönemleri anlatıyor. Brian Herbert ve Kevin J. Anderson sayesinde Dune, kendine ait bir genişletilmiş evrene sahip oldu ve günümüze kadar yeni Dune kitapları yayımlandı. Son kitap 2016’da yayımlandı. Bu eserlerin sadece bir kısmı Kabalcı tarafından dilimize kazandırıldı. İthaki ise forumumuzdaki soru hattında gelen cevaba bakılırsa sadece orijinal seriyi yayımlama niyetinde.

Devam Kitapları: Frank Herbert’ın tamamlayamadığı seriyi tamamlamaktadır. 2006’da yayımlanan Hunters of Dune (Dune Avcıları) yedinci kitap, 2007’de yayımlanan Sandworms of Dune (Dune Kumsolucanları) sekizinci kitap olarak kabul edilmektedir. Her iki kitap da dilimize çevrilmedi.

Hanedan Üçlemesi: Bu üçleme, Dune serisindeki başlıca üç hanedanın öyküsünü anlatmaktadır ve Kabalcı tarafından dilimize kazandırılmıştır. Kitaplara kısa kısa göz atalım.

  • Dune: Atreides Hanedanı: 1999’da yayımlandı. Atreides Hanedanı’nın Arrakis’e gelmesinden önceki zamanları konu edinmektedir. Arrakis, Baron Vladimir Harkonnen’ın yönetimi altındadır. Baron, baharat üretimini arttırmak ve önemli bir kısmını kendisine saklamak düşüncesindedir. Bu sırada kendisine ait bir rüyası olan gezegenbilimci Pardot Kynes Fremenlerin arasına karışır. Caladan gezegeninde yaşayan Dük Leto Atreides ise iktidarı ele geçirmeye hazırlanmaktadır.
  • Dune: Harkonnen Hanedanı: 2000’de yayımlandı. Pardot Kynes’ın oğlu Liet Kynes da bir gezegenbilimci olarak yetişmesinin yanı sıra bir Fremen savaşçısı olmuştur. Arrakis’te Harkonnen zulmü hüküm sürmektedir. Leto’nun yanındaysa artık iki sadık savaşçısı vardır: Duncan Idaho ve Gurney Halleck. Bu arada Bene Gesseritler, Leydi Jessica’yı kutsal bir görev için Caladan gezegenine gönderirler. Evrenin her bir köşesinde entrikalar havada uçuşur.
  • Dune: Corrino Hanedanı: 2001’de yayımlandı. Sentetik bir baharata sahip olduğunu sanan Padişah İmparator IV. Shaddam, Büyük Baharat Savaşını başlatmıştır ve Arrakis’e gereksinimi kalmadığına inanmakta olup gezegeni ortadan kaldırma planları yapmaktadır. Bene Gesseritler Kuisatz Haderah’ı ortaya çıkarmaya çok yakın olduklarına inanıp buna göre planlar yaparken Jessica da oğlu Paul’ü korumak için her şeyi yapmaya hazırdır.

Cihat Üçlemesi: Dune serisinde sık sık adı geçen bin yıl önceki Butleryan Cihadı dönemlerini konu edinmektedir. Bu üçleme de Kabalcı tarafından dilimize kazandırılmıştır.

  • Dune: Butleryan Cihadı: 2002’de yayımlandı. İnsanlık makinelerin boyunduruğunda yaşamaktadır. Arrakis gezegenindeki baharatın değeri henüz anlaşılmamıştır. Zensünni gezginleri bu gezegenin zorlu koşullarında yaşam mücadelesi vermektedir. Ve Serena Butler adlı tutkulu bir insan, makinelere karşı insanlığın özgürlüğü için mücadele verecektir.
  • Dune: Makinelerin Seferi: 2003’te yayımlandı. Butleryan Cihadı tüm yıkıcılığıyla sürmektedir. Bir bilgisayar olan Ebedizihin Omnius, yönetimi ele geçirerek bin yıl sürecek olan egemenliğini başlatmıştır. İnsanlık en kurnaz düşmanına karşı yaşam ve özgürlük mücadelesi vermektedir. Serena Butler’ın oğlu İblis Ginjo, bu savaşı her şeye rağmen sürdürmekte kararlıdır. Bu arada Arrakis’teki baharatın önemi artmaktayken Solucansüvari Selim, Şeyh Hulud’un hazinesini koruma telaşındadır.
  • Dune: Corrin Savaşı: 2004’te yayımlandı. İnsanlık bu kez Vor önderliğinde cihada devam etmekteydi. Corrin Muharebesi, bu uzun savaşı sona erdirecek bir dönüm noktası olacaktı. Yüzyıldır sürmekte olan Butleryan Cihadı, korkunç bir hamleyle sona ermek üzereydi.

Dune Kahramanları Serisi: Bir üçleme olarak planlanmıştı ama iki kitap olarak yayımlandı. 2008’de yayımlanan Paul of Dune (Dune Paul’ü), orijinal serinin ilk iki kitabı arasında kalan olayları anlatmaktadır. 2009’da yayımlanan The Winds of Dune (Dune Rüzgârları), orijinal serinin ikinci ve üçüncü kitapları arasında kalan olayları konu edinir. Her iki kitabın da Türkçeye çevirisi bulunmamakta.

Büyük Dune Okulları Üçlemesi: Bu seri, Dune evrenindeki uzay gemicileri, Bene Gesseritler ve mentatlar gibi okulların öykülerini anlatıyor. Cihat üçlemesini hanedan üçlemesine bağlıyor. 2012’de yayımlanan Sisterhood of Dune (Dune Kızkardeşliği), 2014’te yayımlanan Mentats of Dune (Dune Mentatları) ve 2016’da yayımlanan Navigators of Dune (Dune Gemicileri) adlı romanlardan oluşur. Bu serinin de Türkçeye çevirisi bulunmamakta.

Kısa Öyküler: Dune evreni, romanlar dışında kısa öykülere de sahip. Bu öyküler de dilimize hiç çevrilmedi. Bu öykülerden Eye (Göz) adlı koleksiyon 13 öyküden oluşup bizzat Frank Herbert tarafından kaleme alınmıştır ama orijinal serinin parçası sayılmamıştır. Bunun dışındaki öykülerse Brian Herbert ve Kevin J. Anderson’ın eseridir. Bu öykülerin sadece isimlerini anacağız.

  • A Whisper of Caladan Seas (Caladan Denizlerinin Fısıltısı)
  • Hunting Harkonnens (Harkonnenları Avlamak)
  • Whipping Mek (Mek’i Kırbaçlamak)
  • The Faces of a Martyr (Şehidin Yüzleri)
  • Sea Child (Deniz Çocuğu)
  • Treasure in the Sand (Kumdaki Hazine)
  • Wedding Silk (Düğün İpeği)
  • Red Plague (Kızıl Veba)

DUNE UYARLAMALARI

Dune’un sinemaya uyarlanması ilk olarak 1971’de gündeme geldi. APC şirketi bir yandan senaryo hazırlarken bir yandan da yönetmen arayışındaydı. Fakat girişimin başındaki Arthur P. Jacobs’ın 1973’teki ölümüyle birlikte rafa kalktı.

Jodorowsky’nin Dune’u: İlk büyük girişimse 1974’te başladı. Alejandro Jodorowsky, on saatlik bir eser ortaya çıkarmak için kolları sıvadı. Ekibinde Salvador Dali, Orson Welles, Alain Delon, Gloria Swanson, David Carradine gibi tanınmış isimler de vardı. Senaryo yazıldı ama 14 saatlik bir iş ortaya çıktı. Oyuncu kadrosu da belirlenmişti, ciddi miktarda para harcamaya başlamışlardı ama mali destek sona erince proje suya düştü. Dağılan ekipten bazı senaristler farklı Dune senaryoları ürettilerse de hiçbiri sonuca ulaşamadı. Bu girişimin öyküsü 2013’te Jodorowsky’nin Dune’u ismiyle belgesel yapıldı.

Dune (1984): Dune’un ilk sinema uyarlaması 1984’te yayımlandı. Yönetmen koltuğunda David Lynch, başroldeyse Kyle MacLachlan vardı. Filmin 40 milyon dolara mâl olduğu duyuruldu. Büyük tanıtımlarla vizyona girdi. Hatta o yıl kitabın senaryosu romanlaştırıldı (yani uyarlamanın uyarlaması). Bir Dune Ansiklopedisi yayımlandı. National Lampoon’s Doon adlı bir parodi romanı da yayımlandı.

Bütün bunlara rağmen film gişede hüsrana uğradı. Eleştirmenlerden olumsuz not aldı. Filmi izlediğimde ben de eleştirmenlerin olumsuz görüşlerine hak verdim. Filmin çok ciddi sorunları var. Oyuncuların performansları yetersiz. 1984 yılının teknolojik olanaklarının gerisinde kalan görsel efektler var. Film hiç akıcı değil, izleyiciyi bunaltıyor. Olaylardan çok iç seslere yoğunlaşılmış ama yanlış noktalardaki iç sesler tercih edilmiş. Çok önemli ayrıntılar atlanmış. Hepsinden önemlisi, konuyu işleyememişler. Kitabı okumamış birinin filmi anlaması olanaksız.

Filmdeki hoşuma giden ayrıntılar ise Paul Atreides’in başlardaki hâlinin kitaptaki ile uyumlu olması, filmin giriş şarkısı ve bir de Gurney Halleck rolünde Patrick Stewart’ın oynamasıydı.

Dune (2000): Dune, 2000’de Sci-Fi Channel’da bir mini dizi olarak yayımlandı. Her biri yaklaşık bir buçuk saatlik üç bölümden oluşan bu mini dizinin 1984’teki filmden çok ama çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.

John Harrison’ın yönettiği, Alec Newman’ın başrolde oynadığı mini dizi, süresi sayesinde daha fazla ayrıntıya yer veriyor. Oyuncu performanslarından mekân tasarımlarına ve görsel efektlere kadar pek çok konuda daha başarılı. İç seslere fazla yer vermeyip doğrudan olayların kendisine odaklanmışlar. Bu da filmi daha akıcı hâle getirmiş. Öte yandan bazı olayların nedeninin anlaşılmasını az da olsa zorlaştırmış. Filmde en sevdiğim ayrıntıysa, Arrakeen şehrinin her gösterilişinde ezana benzeyen belli belirsiz seslerin duyulmasıydı.

Dune Çocukları (2003): 2000’deki mini dizinin üç yıl sonra Children of Dune adlı devamı yayımlandı. Bu mini dizi de her biri bir buçuk saat olan üç bölümden oluşuyor ve serinin ikinci kitabı Dune Mesihi ile üçüncü kitabı Dune Çocukları’ndan uyarlanmış.

Greg Yaitanes’in yönettiği dizide Alec Newman bir kez daha Muad’Dib rolündeyken James Mcavoy da II. Leto’yu canlandırmış. Dune Çocukları, Dune dizisi ile benzer bir tarza sahip ve kötü diyemeyeceğim bir eser. Özellikle Alia’nın içinde kopan fırtınaları gösterme noktasında çok başarılı. Fakat gözden kaçan pek çok ayrıntı, eserin anlaşılmasını zorlaştırmış ve güzelliğini azaltmış. Ayrıca eserin sonunun biraz değiştirilmesi, II. Leto ve Ganimet’in olması gerekenden daha büyük yaşta gösterilmesi (kitapta dokuz yaşındalar, dizideyse ergenlikten çıkmak üzereler), Altın Yol’un sadece ismen anılıp doğru düzgün anlatılmaması sorun saydığım noktalar. Yine de keyifle izledim.

Gelecek Dune Uyarlaması: Dune’un uyarlamaları bununla sınırlı kalmayacaktı elbette. Dune gibi bir başyapıtın Hollywood tarafından sömürülmemesi düşünülemezdi. 2008’de Paramount tarafından Dune’un sinema hakları satın alındı ama bir türlü çekimlere başlanamadı. Sinema hakları 2016’da Legendary Entertainment’ın eline geçti ve sinemaya uyarlanması için ciddi adımlar atılır oldu. Yazarlarımızdan Burak Mermer Kayıp Rıhtım sayfalarında bu gelişmeleri sizlere aktardı.(1, 2, 3.) Şu ana kadar bildiklerimiz; Brian Herbert’ın da yapımcı kadroda olduğu, yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve’ün oturacağı ve senaristin Eric Roth olacağı.

Açıkçası ben bir sinema uyarlamasından pek umutlu değilim. Çünkü Dune’un sinemaya uyarlanmaya müsait bir eser olmadığını düşünüyorum. Olsa olsa TV dizisi olabilir ki o bile kitabı yeterince yansıtamayacak ama bir nebze olsun katlanılabilir olacaktır. Bunun nedeni Herbert’ın, roman yazma sanatını sınırlarının sonuna kadar kullanmasıdır. Sinema ise farklı bir tekniğe sahip bir sanat ve Dune bu tekniğe uygun olacak şekilde tasarlanmadı.

Dune romanlarının her bir bölümü çok sayıda ayrıntıyla dolu. Üstelik bu ayrıntılar romanın ana unsuru. Elbette romanın ana gövdesini oluşturan bir öykü var ama Dune’u Dune yapan şey, bu öyküyü sarıp sarmalayan ayrıntılar. İki ya da üç saatlik bir sinema filminin pek çok ayrıntıdan fedakârlıkta bulunması gerekir ki 1984’teki sinema uyarlamasının başarısızlığının başlıca nedenlerinden biri buydu. 2000 ve 2003’teki mini dizilerin çok daha güzel eserler olmasının nedeniyse bence daha çok ayrıntıya yer verebilmeleriydi. Bu nedenlerle ben, Dune’un sinema değil de dizi olarak uyarlandığını görmek isterdim.

SON SÖZ

Bu yazıda dilim döndüğünce Dune’u masaya yatırdım ama belirtmeliyim ki Dune üzerine ne kadar yazarsam yazayım onun hakkını vermem olanaksız. Çünkü bu eseri bırakın incelemeyi, onu tam olarak anlayabildiğimi bile sanmıyorum. Bu nedenle bu yazıdaki kusurlar için affınıza sığınıyorum. Dune’un her bir satırında ayrı bir simgesellik, ayrı bir gönderme ve apayrı bir fikir var. Hatta çoğu zaman aynı satırda birden fazlası var.

Dune edebiyatın, tarihin, sosyolojin ve felsefenin muhteşem bir bileşimi. Nice başyapıt vardır, kusursuzluğa yaklaşmış ama ona erişmeyi tam olarak başaramamıştır; mutlaka bir nazar boncuğu vardır. Dune’a gelince, o benim açımdan kusursuz romanın tanımıdır. Dune bir roman serisini güzel yapan her şeye sahip. Bu şeylerden birini elde etmek için diğerlerinden fedakârlık yapmadan hepsini bir araya toplamayı başarmıştır.

Dune sadece bilimkurgu severlerin değil, herkesin okuması gereken bir seri. Eğer bugüne kadar hâlâ okumadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz.

1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

PORTAL YORUMLARI

  1. Mert Özden dedi ki:

    Artık mahalledeki kasap Hayri abi bile Dune’u övdüğünden dolayı alıp okumak farz oldu 🙂

    1. Okan Akıncı dedi ki:

      Hayri Abi’ye selamlar. 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Dune: İyi Bilimkurgu İyi Edebiyattır

Frank Herbert’ın ölümsüz eseri Dune’u kurgusal yapısından ilham aldığı gerçeklere, tarihi ve dini açılardan bizim dünyamızla gösterdiği paralelliklere ve uyarlamalarından yan kitaplarına dek tüm yönleriyle, kapsamlı bir dosya hâlinde ele aldık.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün