Elric Destanı ve Fantazyaya Etkileri

Tolkien’in paleti renklerle bezeli bir dünya yarattı, Michael Moorcock onu griye boyadı.

Elric ile tanışın.

Akraba Katili Elric… Kadın Katili Elric… Beyaz Kurt…

Melnibonélu Elric, fantazyadaki anti-kahraman olgusuna öncü olarak bizleri selamlıyor. Elric öyle bir karakter ki ne yakışıklı prensler, ne güçlü savaşçılar ne de karizmatik kötüler onunla denk düşebilir. O hasta, aciz, imparator, büyücü, savaşçı ve her şeyden öte yönettiği halkın sonunu getirecek yegâne kişi. O öyle bir karakter ki, ikiye böldüğünüzde bir adet Drizzt ve bir adet Raistlin karşınıza çıkıyor. Nasıl mı? Gelin, bunu beraber görelim.

Melniboné’un son imparatoru ve aynı zamanda hem büyücü hem de savaşçı olan Elric, zayıf bünyeli bir albinodur. Soluk teni, beyaz saç ve tüyleri, kırmızı gözleri ve hayatta kalabilmek için bağımlı olduğu ilaçlarıyla güçlü olmaktan oldukça uzaktır. Efendim? Raistlin mi dediniz? Ah, ona sonra değineceğiz.

Ancak Elric aynı zamanda kafası karışık da bir imparatordur. Bir yanda binlerce yıl dünyaya hükmetmiş fakat sonra gücünü kaybedip bir adayla sınırlı kalmış Melniboné, diğer yanda işkenceleriyle ün salmış, bencil ve kendileri dışındaki hiçbir şeyi düşünmeyen halkı yer almaktadır. İşte böyle bir ortamda Elric “ahlâk” kavramını ve kendi halkıyla ülkesinin tarihine bakıp, neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu sorguluyor. Onu yanlış anlamayın, Elric “iyi karakter” olmaktan çok uzak. Ve hayır, bahsettiğimiz kişi Drizzt değil…

Sadece bu anlatılanlarla bile modern fantastik dünyasının en çok bilinen ve sevilen iki kahramanı olan Ejderha Mızrağı’ndaki büyücü Raistlin ile Unutulmuş Diyarlar’daki drow savaşçı Drizzt üzerindeki etkisini görmek mümkün. Dahası, herhangi bir etkiden öte esin kaynağı olduğu aşikârdır. Zayıf bünyeli, hasta ve ilaçlarla hayatta kalan Raistlin bu bakımlardan öncüsü Elric’ten hiç de farklı değildir. Ayrıca, Elric’in hem savaşçı hem de büyücü olduğunu hatırlayacak olursak ve bir imparator olarak halkının geri kalanına oranla daha fazla irfana sahip olduğunu vurgularsak, aslında ne kadar muazzam bir büyü gücüne sahip olduğunu da bu şekilde anlatabiliriz. Krynn dünyasının efsane büyücüsü Raistlin Majere de bu konuda ondan geri kalmamakta, Elric’in bir parçası olarak yerini almaktadır. Ancak bu kadarla da kalmıyor. Eğer Raistlin ve Elric’in resimlerine bakacak olursanız fiziksel görünüşlerinde de ciddi bir benzerlik yakalayabilirsiniz. Yorum sizin.

Öte yandan Elric’in Drizzt üzerindeki etkisiyse tartışmaya yer bırakmayacak cinstendir; öyle ki, pek çok kaynak Drizzt’in Melnibonélu Elric’in bir kopyası olduğunu bile iddia eder. Onları kim suçlayabilir? Elric, Drizzt gibi iyi kahraman kategorisine girmese de öyle şeyler başına geliyor ki, Drizzt’te görmeye alıştığımız vicdan azaplarının temelleri Elric’te atılıyor, acılar dile geliyor. Çünkü Drizzt, Elric’e göre çok daha şanslı bir kahraman ve Elric’in dünyasında yeri olmayan mutlu sonlar onun dünyasında mümkün. Gri bir dünyada mutlu sonu kim arar ki?

Kötücül drow ırkına isyan edip onlara kafa tutan, gerektiğinde onlarla çarpışan Drizzt tıpkı Elric gibi kendi halkına sırtını dönmüştür. Drizzt bir yandan içindeki drow özüyle savaşırken diğer yandan yaptıklarının bedelini ruhen öder ve sürekli bir vicdan azabı içinde sürüklenir. Ancak Drizzt’in yaratımından yıllar önce Elric, kendi kötücül ve bencil halkının değerleriyle iç çatışmalar yaşamış ve imparatorları olmasına rağmen çöküşlerini getirmiştir. Ve böylece, Elric’in isyankâr, sorgulayan ve yüzyıllardır süregeleni kabul etmeyip yaptıklarının sorumluluğunu da kendi sırtına yükleyen yapısı yıllar sonra Drizzt adlı bir drowda tekrardan ortaya çıkıyor.

Elric’in içsel acılarından ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmesinden bahsettik, ancak şu ana kadar ‘ondan’, yani ona bunları yaşatan en büyük ödül ve aynı zamanda lanetten hiç bahsetmedik. Fırtınayaratan’ı duymuş muydunuz? Duymamış olsanız iyi olur…

İmparator Elric hasta ve aciz olabilir, ancak onu bu durumdan kurtaracak şey de daha sonra ellerine ulaşılıyor, çözüm onun muazzam büyü gücüyle geliyor. Bu öyle bir çözüm ki, o ana kadar aciz olarak gördüğümüz Elric’in aslında ne kadar da mantıklı davranıp büyü gücünü boş yere harcamadığını ve gerektiğinde gerçek gücünü nasıl ortaya koyduğunu da kanıtlıyor. Çünkü o yüzyıllardır yapılamayanı yapıp ‘ona’, Fırtınayaratan’a uzanacak geçitleri bir bir açıyor. Ve böylece kaosun ellerinde yatan siyah, rün bezeli kılıç Fırtınayaratan, Elric’in hem gücü hem de laneti olarak hikâyedeki yerini alıyor ve daha önce söylendiği gibi Drizzt üzerinde büyük etkisi olan vicdan azaplarının da kökü olarak karşımıza çıkıyor.

Drizzt ve Raistlin

Fırtınayaratan, dendiği gibi kaosun güçlerinden yapılmış, rünlerle bezeli kara bir kılıçtır. Ancak onun asıl özelliği saplandığı bedenlerdeki ruhları emip sahibine aktarmaktır. İşte tam bu noktada Elric’in zayıflığına derman olarak beraber öldürdükleri her düşmanın ruhunu emip, gücünü Elric’e aktararak onunla çift taraflı fayda sağlayan bir birliktelik içine girmiş oluyor. Böylece albino savaşçı-büyücü yorulmuyor, zayıf düşmüyor, durdurulamıyor! Fakat unutmayın sevgili okurlar, Fırtınayaratan aynı zamanda bir lanettir de. Çünkü o akla ve iradeye sahip bir kılıç, onu hafife almayın. Demirden dövme silahlara benzemez; o sahiplerinin sevdiklerine ve dostlarına aç bir silahtır. İşte bu nedenle, Elric’in kontrolünden çıktığı zamanlarda -ya da iradesi onunkini yendiği durumlarda- aç bir kurt gibi albinonun sevdiklerine atlıyor ve onların bedenlerinden ruhlarını çekip bağlı olduğu kişiye aktarıyor. Ne kadar acıdır ki, kendi elleri bu öldürme işine alet olan Elric bir de öldürdüğü sevdiklerinin enerjisini alarak, yeniden yorulana dek güçlenmiş oluyor. Bir yanda sevilenin kaybı, diğer yanda ölümüne üzülemeden, istemsizce onu sömürmenin katlanılmaz acısı… Ve böylece Elric’in melankolisine şahit oluyoruz. Ama merak etmeyin, Elric mızmızın teki değil. Her sevebilen ve mantıklı insan gibi sevdiklerinin arkasından vicdan azabı çekiyor ancak bu onu yapacaklarından alıkoyuyor demek değil. Ne de olsa Elric ışığın kutsallığıyla yıkanmaktan çok uzak bir karakter.

Sanmayın ki Michael Moorcock ve onun Elric’inin fantazyaya etkileri bunlarla sınırlı. Eğer böyle düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içerisindesiniz, çünkü daha saymaya yeni başlıyoruz.

Genelde fantastik edebiyatın ustaları düşünüldüğünde akla ilk olarak büyük üstat Tolkien gelir. Ancak Michael Moorcock fantastiğe öyle şeyler katmıştır ki, onu da ustalar arasında anmamak büyük bir yanlış olur. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde iyi ve kötünün ezeli mücadelesini anlatırken, Moorcock o dönemler yapılmayanı yapmaya çalışmıştır. 1955’te “Kralın Dönüşü” ile tamamlanan “Yüzüklerin Efendisi”nin iyi ve kötünün birbirinden kesin hatlarla ayrılan sınırlarının aksine, 1961’de yazılan ilk Elric öyküsüyle Moorcock bu iki kavramı birbirine geçirmiş, siyah ve beyazın ayrı kaplarda bulunduğu boyaları fırçasıyla birbirine karıştırmıştır. Moorcock öyle bir dünya yaratmıştır ki, ne iyiler iyidir ne de kötüler kötü. Başkahramanı Elric’ten de belli olan bu durum sadece onun gibi bir ölümlüyle sınırlı kalmaz, kara kılıç Fırtınayaratan’ın Elric’in ellerinde doğru kabul edilebilecek amaçlarda savruluşuna rağmen kendi arzuları için aldığı masum canlarda da ve hatta Moorcock’ın dünyasındaki Yasa ve Kaos denilen iyilik ve kötülüğün tanrılarında da gözler önüne serilir.

Yasa ve Kaos’tan bahsetmişken onların Moorcock’un evrenindeki yerini de belirtmek gerekir. Bu iki zıt güç, kazananın asla belli olmayacağı ve sadece savaşlarının dünyaya yön verdiği ebedi bir mücadele içinde çarpışmaktadır. Mutlak düzenin sembolü ve değişim karşıtı Yasa kısmen iyiliği, kargaşa ve bencilliğin sembolü olan Kaos ise kısmen kötülüğün temsili olarak karşımıza çıkmakta. ‘Kısmen’ diyorum, çünkü onlar sandığınız üzere bilindik iyi ve kötünün başka bir evrende farklı bir adla sunulması değillerdir. Onlar tamamen gri bir dünyanın tanrıları -tanrı demek bile onları tam karışlamıyor- olarak evrendeki yerlerini almış büyük güçlerdir. Hatta Yasa ve Kaos’a hizmet eden öyle karakterler görüyoruz ki, Yasa’nın ne parlak zırhlı şövalyeleri çıkıyor karşımıza ne de Kaos’un kendini tamamıyla kötülüğe adamış büyücüleri. Buna en iyi örnek yine Elric’in kendisinden gelecektir, çünkü kendisi de Kaos’un bir hizmetkârıdır. Melniboné halkı binlerce yıldır Kaos’a tapmış ve Kaos’un tanrılarıyla büyü güçleri üzerine anlaşmalar imzalamıştır; Elric de Kaos’tan aldığı güçle bu karanlık gücü doğru sayılabilecek amaçlar için kullanmayı tercih etmiştir. Hatta zor durumlarda yalvardığı yegâne ve en güçlü Kaos Lordu da (Arioch) ne gariptir ki, onun yardımına gelir. Ancak yine de bir şeyi unutmamak lazım, o da Kaos’un düzensizliğin ve dengesizliğin kelime anlamı olduğudur. Bu da demek oluyor ki, Elric ölmek üzereyken yardım istediğinde Arioch her zaman yardımına gelmez, bazen “meşgul” olduğunu söyler. Kaprislidir ve bencildir de.

Şunu da unutmamak gerekir; insanlar halen daha klasik iyi ve kötünün savaşını yazmaya devam ederken grinin çarpıcı, kafa karıştırıcı ve belirsiz tonunu hikâyelerinde/kitaplarında yaşatanlar diğer gruptakiler kadar fazla değildir. Bunlardan yakın zamanda adını duyurmuş ve en ünlüsüyse “Witcher” serisinin yazarı Andrzej Sapkowski’den başkası değildir. Daha sonra oyun olarak da karşımıza gelen “Witcher”da bu atmosfer başarıyla korunmuştur. Ancak onda da bir Elric izi görmemek mümkün değil. Witcher Geralt’ın lakabını Beyaz Kurt olması ve Elric gibi bir anti-kahraman olarak karşımıza çıkması ister istemez Elric’in tozlarını üzerinde görmemize neden oluyor.

Michael Moorcock’ın ustalığından bahsetmeye devam ederken ortaya attığı “çoklu evren” sistemine değinmemek ona büyük haksızlık olur. Eşine az rastlanır ve fantastiğe büyük katkı sağlayan bu sistemi, birbiriyle alakasız sayısız dünyayı bir araya getirmesinden meydana gelmektedir. Elric Destanı’nı okurken serinin 2. kitabından itibaren bunu görmeye başlıyoruz ve Elric, başka dünyalarda, kendiyle aynı amaçlarda ama bambaşka kişilerle yüz yüze gelebiliyor. Bir yanda anti-kahraman Elric varken, örneğin, diğer yanda tipik bir iyi karakter olan Hawkmoon karşımıza çıkıyor. Moorcock’ın bir güzelliği de tam bu noktada devreye giriyor ve Elric’te bize ucundan gösterdiği evrenlerle başkahramanlarının serilerini yazarak onları sadece bir seride geçen karakterler ve dünyalar olarak bırakmıyor. Aslında çoklu evrenden kastım da tam olarak bu. Moorcock, bahsettiği her evren ve karakter için bir seri yazmış durumda. Ustalığına şapka çıkardığımız an ise bu değil; çünkü şu ana kadar bu geniş çoklu-evrenin ve kahramanlarının ortak özelliklerinden bahsetmiş değilim. Bu birbirinden tamamen farklı sistemlerin, evrenlerin ve onların hiçbir şekilde benzeşmeyen kahramanlarının aslında tek bir ortak özelliği var: Onlar aynı bütünün parçası. Elric gibi diğer kahramanlar da Moorcock’ın oluşturduğu Ebedi Şampiyon kavramının birer kolu ve hepsi bir araya geldiklerinde, yani başka diyarların farklı kahramanları birleşip tek vücut olduklarında, Ebedi Şampiyon’u oluşturuyorlar. Kısacası, her bir kahraman aslında yaptıklarıyla birbirlerinin dünyasını etkileyen, yüzeyde görünmeyen ancak çok güçlü bağlarla birbirlerine bağlı bir ağın iplikleridir.

Bu çoklu evrenlerin bir başka özelliğinden bahsedecek olursak, Elric dünyasındaki tanrılar başka dünyalarda eğer varlarsa (olmaya da biliyorlar) Elric’teki bir güçsüz tanrı başka bir evrende en güçlü olarak karşımıza çıkabiliyor. Ancak ne kadar üzücü ki, Elric Destanı’nın piyasada bulunmadığı şu günlerde bu diğer kahramanların serilerinden sadece Hawkmoon’unki dilimize kazandırılmış durumda. O da Elric ile aynı kaderi paylaşıp, tükenmiş halde okuyucularından uzak kalıyor. Oysa Moorcock’ın çoklu evren sistemi dilimize hiç çevrilmemiş daha pek çok seriyi de kapsıyor. Ve tıpkı Ebedi Şampiyon’da olduğu gibi, bu kitaplar da aynı büyük döngünün parçalarını oluşturuyor.

Michael Moorcok ve Elric’i, yukarıda sayılan tüm bu nedenlerle fantazyaya ciddi anlamda katkı sağlamıştır. Ustalığını karmaşık evren sisteminde ve alışılmışın dışında kahramanıyla ortaya koyan Moorcock, Tolkien’den sonra herkes elf ve cücelerin peşinde koşarken bunları göz ardı etmiş ve Melniboné gibi bir milleti ve hatta “ara ırkı” yaratarak Elric ile “anti-kahraman” olgusunu ortaya atmayı seçmiştir. Melniboné’un bir ara ırk olduğunu söylemişken hemen ona dair de bilgi verelim ve Moorcock’ın farklı bakış açısını bir de buradan ele alalım. Melniboné bir ara ırktır, çünkü onlar ne tam olarak insandır ne de kendilerinden önce yaşamış milletlere benzerler. Hatta bu yüzden Elric Destanı’nın arka planındaki konusu “değişimdir” de denebilir.

Okuduğunuz bu yazı ucu bucağı olmayan bir okyanus, sonu gelmeyen düşlerin mekânı olan fantazyanın adı ülkemizde yeterince bilinmeyen ustalarından sadece birini anlatmıştır. Ve bahsi geçen o usta, alışılmışın dışındaki kurgusu ve aydınlık yerine karanlık düşlerini kullanarak fantazyaya ters açıdan bakmayı tercih etmiştir. Böylece iyi ve kötünün keskin hatları Moorcock’ın ellerinde bulanmış ve o Elric’i yaratmıştır.

Etiketler:  
Genel Yayın Editörü
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Elric Destanı ve Fantazyaya Etkileri

Tolkien’in paleti renklerle bezeli bir dünya yarattı, Michael Moorcock onu griye boyadı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün