Fantastik Yaratıkların Edebiyatta Bıraktıkları İzler

Ejderhalar, vampirler, hayaletler ve daha nicesi... Birbirinden ünlü fantastik canlıların edebiyattaki yerlerine göz atıyoruz.

Kanımızı emen, mezarlarından çıkıp kentlere ve kasabalara korku salan, bedenlerini arkalarında bırakıp gelen, bazen de güzellikleri ve zekâlarıyla ölüme götüren, yataklarımızın altında bizi korkutmak için bekleyen ve bazen de diplomasi ve doğa yetenekleriyle insanlara yol gösteren ünlü fantastik canlıların edebiyattaki yerlerini hiç merak etmediniz mi? Merak ettiyseniz bu küçük rehbere göz atabilirsiniz.

Elbette burada konuyla ilgili tüm kitapları sıralayamadık, ancak şu an adı duyulan ve önemli listelerde kendilerine yer edinebilmiş çoğu kitabı bulabilirsiniz. Keyifli okumalar.

VAMPİRLER

Vampir benzeri yaratıklar sayısız kültürde yetişkinleri ve çocukları korkutmuş olmasına rağmen, modern vampirler Hollywood’a Doğu Avrupa ve Balkanlar’dan John Polidori ve Bram Stoker gibi İngiliz ve İrlandalı yazarlar yoluyla geldi.

Genç kızların sevgilisi haline gelmeden önce vampirler kendilerinden korku duyulan ve çoğu inanışa da girebilmiş yaratıklardır. Tüm vampir mitlerinin paylaştığı ortak noktalar, insan kanı ya da ruhuna susuzluk duyan, ölü, kötü niyetli yaratıklar oldukları inancıdır.

Vampirlerin kökeninin eski ve antik bir yaratık olan daha çok İbrani inanışında yer etmiş ve Babillerin yazıtlarında da geçen Lilith’e dayandığı varsayılmaktadır. Lilith, kökeni “Adem ve Havva”dan öncesine dayanan avlanmak için hamile kadınları ve çocukları seçen şeytan ruhlu bir dişi, bir femme fetale olarak tasvir edilir.

Lilith’den sonra ise Yunan Mitolojisi’nde adı geçen Lamia çıkar sahneye. O da tıpkı Lilith gibi dişi bir iblis, düşmanlarını yiyen ve kanlarını içen bir canavardır.

Hindistan, Meksika, Çin ve Peru da dâhil dünyanın pek çok bölgesinde de ilk çağlardan kalma vampir inanışına dair izler görülmektedir.

Orta Çağ’da ise vampirler Avrupa halkı tarafından tanınan ve birçok doğal fenomenin (veba gibi) kendilerine bağlandığı canavarlardır. Bunun yanı sıra vampirizmin engellenmesi adına bir çok batıl inancın doğduğu çağ da yine Orta Çağ’dır. Kiliselerin de “vampir avı” adı altında vampir mitini kabul ettiği görülmektedir. Kalbe saplanan kazık, haç, sarımsak, güneş ışığı, ölülerin ters gömülmesi gibi birçok yöntemi ortaya çıkarmıştır.

19. yy’da ise Bram Stoker “romantik, karizmatik ve cinselliği ön planda” bir vampir olan Dracula’yı yaratarak vampir mitlerine yeni bir bakış açısı getirmiştir.

Elbette ki bu ufak tanıtım vampir efsanelerinin tümünü irdeleyebilmiş değildir. Ancak günümüzdeki modern vampirlerin, gerçek vampir mitleriyle karşılaştırıldığında geçmişten günümüze bu inancın ne kadar farklı şekillerde kendini gösterdiğini görebiliriz.

Vampirlerin edebiyattaki yerine gelecek olursak konunun son dönemlerde artan popülerliğini göz önünde bulundurarak birçok farklı eserle karşılaşmak kimseyi şaşırtmayacaktır. Alacakaranlık’la yeniden bir nevi hortlayan vampirler, çoğu kitapta eski vahşi, şehvetli ve çoğu zaman da kibirli duruşlarından vazgeçip romantik, yakışıklı erkek arkadaş rolüne soyunmuşlardır. Kitabın konusuna gelirsek kısaca zihin okuyabilen, geleceği görebilen, süper güçlere sahip vampirlerin olduğu günümüzde, şehre yeni taşınan Bella Swan’ın bir vampire âşık olmasını konu alan vampirlerden çok aşk konusuna meyil vermiş bir roman var karşımızda.

Elbette ki kökeni oldukça eskilere dayanan bu mitin bir nevi “modernleşmesi” bir kesimi oldukça memnun ederken, geleneklere daha bağlı bir diğer kesimin ise oldukça tepkisini çekti. Her neyse! Yine de fantastik edebiyata belki de diğer bütün canavarlardan çok yapıt kazandırmış bu tür hakkında daha birçok başka örnek vermek mümkün.

Gelenekçi yapıtlara göz atarsak bunların başında elbette gözümüzde bu kategorinin mihenk taşı olan Bram Stoker’ın Dracula’sı gelir. Asil, çekici, kibirli ve bir o kadar da karanlık ruhlu bu vampir her kadının hayali ve aynı zamanda en büyük korkusuydu.

Bram Stoker’dan sonra ise bir diğer önemli isim de Anne Rice’dır elbetteki. Gotik edebiyatın kraliçesinin iki vampirin kesişen hayatlarını anlattığı Vampir Günlükleri serisinin ilk kitabı Vampirle Görüşme özellikle oldukça ilgi toplamış ve 1994 yılında Brad Pitt, Tom Cruise, Antonio Banderas gibi bir kadroyla sinemaya da uyarlanmıştır.

Şu aralar özellikle NTV Yayınları’nın çizgi roman serisini çıkarttığı kült dizi Buffy The Vampire Slayer da 16 yaşındaki Buffy Anne Summers’ın bir vampir avcısı olduğunu öğrenmesi ve bunun üzerine yaşadığı maceraları konu alır.

Vampir avcılarından konu açılmışken Anita Blake’ten söz etmemek fantastik edebiyata ayıp etmek olur. Laurell K. Hamilton yarattığı bu genç kadın, vampirleri, kurt adamları ve diğer fantastik yaratıkları avlayan özel bir ekipte çalışmaktadır. Sonrasında bu hikâye genişleyerek koca bir evreni oluşturmuştur.

Bir diğer vampir serilerinden biri de Charlaine Horris’in Güneyli Vampirler serisidir. Yaklaşık yedi kitaptan oluşan bu serinin “True Blood” adı altında dizi versiyonu da hayranlarının beğenisine sunuldu. Vampirlerin varlığının bilindiği günümüz dünyasında vampirlerle başını derde sokan ve başını da bir türlü bu dertlerden kurtaramayan genç garson kızımız Sookie’nin maceralarını konu alır bu seri de.

Modern vampir hikâyelerimizden biri de hepimizin oldukça yakından tanıdığı, çekimleri devam eden Hobbit’in senaristi ve vizyona girdiği günden itibaren oldukça beğeni toplayan Pan’ın Labirenti’nin yönetmeni Guillermo del Toro’nun ve onun kalem arkadaşı Chuck Hogan’ın yazdığı Ölümcül Tür Üçlemesi. İlk iki kitabı Ölümcül Tür ve Düşüş olan serinin konusu ise, bir tür vampir virüsünün insan bünyesinde değişikliklere yol açıp, kurbanlarını vampir benzeri yaratıklara dönüştürmeleridir. Kısaca ilginç, orijinal ve ürkütücü bir vampir serisi var karşımızda.

Fantastik bir evren baz alınarak yazılmış sağlam bir fantastik seri olan Ravenloft’u da unutmamak lazım. Özellikle seri içerisindeki iki kitap Sislerin Vampiri ve Bir Vampirin Anıları vampirlerin kol gezdiği kitaplardır. Bu karanlık güçlerin kontrolü altındaki karanlık evrende ne dilediğinize dikkat edin diyor, vampirleri de tabutlarına geri yolluyoruz.

ZOMBİLER

Zombi inanışı aslen Haiti ve Batı Afrika’nın vodoo inanışının bir ürünü olarak doğmuş ve sonrasında tıpkı vampirler gibi Hollywood’un ilgisinden nasibini almıştır. Zombi vodoo kültüründe ölü canlıların kara büyü sonucu diriltilerek onu dirilten kişinin isteklerini yapan canavarlar olarak geçerler. Modern “et yiyen zombi” konulu filmlerse konularını, filmde hiç zombi kelimesi geçmemesine rağmen George Romero’nun, 1968 tarihli klasiği “Night of the Living Dead”ine borçludurlar. Böylelikle çoğumuzu geceleri uykusuz bırakan Resident Evil serisinin ve günümüzün dizi fenomenlerinden birine dönüşmüş “The Walking Dead”in doğuşuna katkıda bulunmuştur.

Edebiyatta ise karşımıza çıkan sağlam örneklerden biri J. L. Bourne’un Günbegün Mahşer’idir.  Ölülerin mezarlarından kalkarak dehşet saçtıkları ve besin zincirini yeniden yapılandırdıkları dünyada insanlar hayatta kalabilmek için büyük bir mücadele vermek zorunda kalırlar.

Stephen King’in Cep’i de akıllarda yer etmiş romanlardan birisidir. Kitap, cep telefonlarından yayılan sinyaller nedeniyle insanlığın akıllarını yitirerek delice bir katliam başlattıkları bir zamanda hayatta kalabilen birkaç şanslı insanın yaşam mücadelelerini anlatır. Tam olarak ölüm ve kara büyüyle diriltilme konusunu barındırmasa da, zihin kontrolü ve vahşet eğilimi bakımından zombi romanlarını oldukça yakın giden bir kitaptır Cep.

Max Brooks’un kitabı Zombi Savaşı ise Çin’den yayılan bir vürüsün insanları yaşayan ölüler haline getirişi ve insanlığın büyük savaşını konu alır.

Zombilerin cirit attığı bir başka kitabımız ise R.A. Recht’in Cehenneme Sığmayanlar’ı. Kurbanlarını önce delirterek öldürüp sonra yeniden diriltip hastalığı yayacak yeni bedenler bulmaya zorlayan bir hastalık dünyaya yayılmaktadır. Bir yandan hayatta kalmanın bir yandan da bu hastalığı yenmenin yolunu arayan insanların hikayesidir bu kitabın konusu.

Ayrıca son günlerde oldukça adı duyulan ve diziye de uyarlanan Buz ve Ateşin Şarkısı serisi de küçük bir kısımda da olsa zombilere ev sahipliği yapmaktadır. Buna oldukça korku salan ve Sur’daki muhafızların başına epey işler açan Akyürüyenler adı verilen canavarları örnek gösterebiliriz.

MUMYALAR

Mumyalama da hepimizin bildiği üzere Antik Mısır’da Ahiret inancı sonucu ortaya çıkan ve bedeni sonraki hayat için taze tutmayı amaçlayan bir defnetme yöntemidir. 1932 yapımı ve Karl Freund’un imzasını taşıyan “The Mummy” mumya mitinin elle tutulur olarak ilk sinemaya aktarılışı kabul edilir.

Sonrasında ise mumyalar da modern fantastik edebiyatta her ne kadar sinema versiyonları kadar revaç görmemiş olsalar da, bezlerle sarılmış, ölümünün ardından canlanan ve insanları korkutmayı amaçlayan yaratıklar olarak kendilerine bir yer edinmişlerdir.

Konuyla ilişkili olarak aklımıza gelebilecek kitaplardan ilki, bu yıl özellikle Kitap Fuarı’na da katılan Giovanni Scognamillo’nun Mumya’nın Mezarı adlı eseri olacaktır. Kitap bir araştırma ekibinin yıllardır açılmamış bir mumya mezarını açması ve intikam peşinde bir mumyayı uyandırmasını konu alır.

Edgar Allan Poe’nun Bir Mumya İle Küçük Bir Hasbihal’ında, birbirinden farklı öyküler arasındaki kitapla aynı adı taşıyan öyküde ise bilimkurguyla mumya temasının ilgi çekici bir karışımı sunulmuştur okuyucuya.

PERİLER/ELFLER

Periler birçok farklı kültürün inanışında yer etseler de aslen İrlanda Galler, İskoçya gibi Kelt ülkelerinden geldikleri düşünülmektedir. Çoğu zaman insanlara yardımcı olan küçük, sihirli yaratıklar olarak ortaya çıkan periler masallardaki peri annelerden, Dedekorkut Masalları’na kadar geniş kıtalar ve uygarlıklar üzerinde yer edinmişlerdir.

Aynı zamanda Yunan Mitolojisi’nde Nymphalar olarak adlandırılan periler de mevcuttur. Bunlar doğa, bereket ve büyümeyle bağlantılı, ölümsüz olmasalar da çok uzun yıllar yaşayan perilerdir. Orman Nymphaları ve Su Nymphaları olmak üzere iki kola ayrılırlar.

Elfler ise çoğu fantastik evrenin baş tacı niteliğindeki ırklarından biridir. Mağrur, çevik, doğa konusunda becerileri saymakla bitmeyen bu uzun ömürlü ırk, İskandinav ve Alman Mitolojisi’nin bir ürünü olmakla beraber, okuyucu kitleleri tarafından Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi evreniyle fark edilmeye başlamışlardır. Ayrıkvadi, Kuytuorman, Lothlórien Yüzüklerin Efendisi serisinde elflerin topluca yaşadıkları yerlerden bazılarıdır. Aynı şekilde Legolas, Arwen ve Galadriel de seride adı sıklıkla geçen elf kahramanlarından bazılarıdır.

Yüzüklerin Efendisi serisini geride bırakırsak elfleri konuk eden bir diğer eser ise R. A. Salvatore’un Unutulmuş Diyarlar’ı, özellikle de kara elflerin yani drowların konu alındığı Karaelf Üçlemesi’dir. Burada da drowların anaerkil toplumları, hiyerarşik düzenleri ve ahlaki yapılarıyla örülmüş oldukça zekice bir kurguyla karşımıza çıkıyor Salvatore. Özellikle de diğer bir çok kitabında da karşımıza çıkan Drizzt Do’Urden’in hikâyesini anlatıyor bir yandan da.

Ejderha Mızrağı evreninde yer alan ve yakın zamanlarda Türk okurların beğenisine sunulan Elf Ulusları Üçlemesi ise Krynn’da geçer ve liderlerini kaybetmiş, politik karışıklıklar içerisindeki bir elf toplumundan yeni bir elf ulusunun doğuşunu konu edinir.

Genç yazar Christopher Paolini olan Miras Döngüsü serisi de elflerin bolca aktif rol oynadığı serilerden bir diğeridir. Elflerin ülkesi Ellesméra ve başlarda Saphira’nın koruyucusu olan Arya kitaptaki elf varlığının anahtar kelimeleridir.

Burada yazmadığımız daha birçok fantastik seride de elflerin adına rastlamak mümkün.

HAYALETLER

Hayaletler genel olarak evrensel bir kültürün ürünüdür. Dünyanın her yerinde hayalet inanışı geçmişten günümüze mevcudiyetini korumaktadır. Çocukken annelerin çocuklarını adlarını ağızlarına alarak korkuttuğu, ölü ruhlar olan hayaletler modern fantastik akıma pek ayak uyduramamış olsa da hâlâ korku ve paranormal olay dendiğinde akla gelen ilk yaratıklardandır.

Edebiyatta hayaletlerle ilgili olarak, öncelikle çoğumuzun fantastik edebiyata adım atmamızda en büyük katkıyı sağlamış olan Harry Potter serisinden bahsetmek istiyorum. Her binanın kendini ait simgelerinden biri olan hayaletleri vardı hatırlarsanız. Gryffindor Binası’nın hayaleti Neredeyse Kafasız Nick, Hufflepuff’unki Şişman Keşiş, Ravenclaw’ın ki Gri Leydi ve Slytherin’in de Kanlı Baron’du. Ayrıca şakacı ve hınzır hayalet Peeves de kitapta yer alan bir diğer hayalettir.

Hayaletleri temeline oturtmuş bir diğer başarılı fantastik yapıt ise, Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı’dır hiç kuşkusuz. Annesi ve babası kendisi küçükken öldürülmüş ve bir mezarlıkta hayaletler tarafından büyütülen Bod’dur hikayemizin baş kahramanı. Neil Gaiman’ın sade ama etkileyici diliyle yazılmış kitap şaşırmak ve eşsiz bir hayalgücünün içerisinde kaybolmak isteyenler için birebir.

Dünya çapında sevilerek okunan Jim Butcher’ın kaleme aldığı Dresden Dosyaları serisinin üçüncü kitabı Hayalet Tehlikesi’nde ise kahramanımız Harry Dresten polisin paranormal olaylar karşısında kapısını çaldığı bir büyücü. Ve serisinin üçüncü kitabında da Harry’nin başı bu sefer de hayaletlerle belada. Mizah, iyi bir kurgu ve sağlam karakterler arıyorsanız bu seriyi şiddetle tavsiye ediyoruz. Ayrıca hatırlatmadan geçmeyelim, serinin  yurtdışında çıkmış olan 13. kitabı Ghost Story (Hayalet Hikâyesi) de okurları oldukça heyecanlandıracak yepyeni gelişmeler ve değişimlerle dolu.

Bir diğer hayalet hikâyemiz ise Jonathan Caroll’un kaleme aldığı Âşık Hayalet’tir. Kitap ise bir adamın karda kayıp kafasını yere vurarak ölmesiyle başlar. Tabii ki olaylar bu şekilde son bulmaz, üstelik daha da sarpa sarar. Bu kahraman aslında ölmemiştir ve onu öteki dünyaya götürmek için gelen hayalet ise bu durum karşısında epeyce şaşırır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise hayaletin, adamın kız arkadaşına âşık olmasıyla işler iyice içinden çıkılmaz bir hal almaya başlayacaktır.

Son olarak da Stephen King’in Medyum’una da değinip hayaletleri mezarlarında ya da her nerede insanları korkutmaktaysalar orada rahat bırakalım. Kişisel olarak bakarsam Stephen King’in beni ürkütmeyi en iyi başarabilmiş eserlerinden birisidir Medyum. Karakterlerin ruhsal analizleri, tasvirler, diyaloglar, hepsi kitabın ürkütücü havasına iyice tavan yaptırtan artılardır. Kitapta olaylar ise baş kahramanımız Jack Torrence’in kışın, sezon sonu olduğu için kapanan bir otelin bakımın işini yapmak için ailesiyle oraya taşınmasıyla başlıyor. Cinayet ve benzeri şiddet olaylarına da sahne olmuş, kanlı bir geçmişe sahip olan bu otelin sırlarını sahip olduğu özel bir yetenek yüzünden sadece Jack’in oğlu, beş yaşındaki Danny görebilmektedir. Otelin hayaletli yüzü bir zaman sonra insanları değiştirecek, kitap asıl korku-gerilim kimliğini kazanacaktır.

EJDERHALAR

Ejderhalar hiç kuşkusuz birçok fantastik yapıtın mihenk taşlarıdır. Asil, oldukça zeki ve çoğu zaman da bir o kadar tehlikeli olan bu ateş nefesli, uçabilen yaratıklar fantasik akımdaki popülerliklerini neredeyse hiç kaybetmemişlerdir. Köken olarak kendilerini Çin mitolojisinden, Türk Destanlarına kadar çeşitli Doğu kültüründe rahatlıkla görebiliriz. Ancak ejderhaların Avrupa’da popüler olmaları biraz daha uzun sürmüştür çünkü belli bir döneme kadar ejderhalar Avrupa ülkelerinde uğursuzluğu ve belayı simgelemişlerdir.

Modern fantastik edebiyatta ejderha kurguları denince öne çıkan iki isme rastlıyoruz; Margaret Weis ve Tracy Hickman. Bu iki yetenekli yazar elbette ki Ejderha Mızrağı destanının yaratıcılarıdırlar. Başta bir frp oyunu olarak yaratılan bu dev evren -gerçekten de dev, içerisinde sayısı yüzü aşan kitap barındırmakta- birçok alt seriye daha ev sahipliği yapmaktadır. Elbette bütün serileri Weis ve Hickman yazmadı. Birçok farklı yazarın da kitapları bulunmakta seri dahilinde. Ben şimdilik burada Ejderha Mızrağı Evreni’nin temelini oluşturan ve Weis ile Hickman tarafından yazılan dört seri, bir üçleme ve iki kitabı sıralayacağım. Sırayla gidecek olursak bunlar; Ejderha Mızrağı Destanı Serisi, Efsaneler Üçlemesi Serisi, İkinci Nesil, Yaz Alevi Ejderhaları, Ruhlar Savaşı Serisi, Karanlık Havari Serisi ve Kayıp Tarihçeler Üçlemesi

Bu evren, Raistlin, Fizban, Tanis Yarımelf gibi oldukça tanınmış karakterlerin yanısıra ejderha türleri açısından da oldukça zengin bilgiler barındırmakta. Metalik Ejderhalar, Kromatik Ejderhalar, Gölge Ejderhaları ve Deniz Ejderhaları gibi pek çok tür bu evrenden doğmuştur. Büyü kullanabilen ve çoğu türü olağanüstü zeki olan bu yaratıklar Ejderha Mızrağı evreninin temeline de tahtlarını sarsılmaz bir biçimde kurmuşlardır.

Margaret Weis ve Tracy Hickman’la devam edersek karşımıza çıkan bir diğer seri de Ejdergemileri serisi olacaktır. Günümüzde iki kitabı yayımlanmış bu serinin geçtiği evrende yeni tanrılar eski tanrılara meydan okumaktadır. Yeni tanrıların istedikleri güce kavuşabilmeleri ya da eski tanrıların bu yeni istilacıları durdurdurabilmeleri için tek umutları olan Vektia Ejderhaları’nın ruhkemiklerini bulmak için yarış başlar.

Margaret Weis’in yazdığı ve oldukça ilgi toplayan bir diğer serimiz ise Dragonvarld Üçlemesi. Kitapları sırayla Ejderhaların Sahibesi, Ejderhaların Oğlu ve Ejderhaların Efendisi olan seri yalnızca insanlar ve ejderhaları barındıran bir evrende kurgulanmıştır. Ejderhalar, insanlara korku saçmakta, köyleri tahrip etmekte ve hayvanları öldürmektedir. Onları insanlara saldırmaktan alıkoyan tek şey ise Ejderha Meclisi’nin aldığı kararlardır. Ancak bu kararlar da yavaş yavaş ihlal edilmektedir. Bu kaos ortamında bir baş rahibenin mücadelesi ve bir casusun planları ilk kitaptan itibaren konu üzerinde etkili olacaktır. Weis’i bu kitapta cesur, kışkırtıcı ve sıradışı bir üslup kullanırken buluyoruz.

Ursula Le Guin’in fantastik bir evrenin yanı sıra büyümeye, kadın-erkek ilişkilerine, ölüme, bilinçaltına ve insanın kendi iç yolculuğuna değindiği Yerdeniz serisi de içerisinde ejderhaları barındıran önemli bir seridir. Seride ejderhalarla konuşabilen ve “Ejderha Efendileri” olarak adlandırılan ve o evrende sayıları oldukça az olan bir kesim bulunmakta. Yerdeniz’de genel olarak ejderhaların görkemli ve özgürlükçü duruşlarıyla sık sık karşılaşmaktayız.

Bunun dışında Yüzüklerin Efendisi evreninde ejderhalar bir zamanlar varolmuş yaratıklardır ancak şu an filmi yapım aşamasında olan Hobbit’te özellikle bir ejderha öne çıkar, o da Smaug’dur. Bu evrende türünün son örneği olan Smaug, diğer çoğu ejderha gibi parlak taşlara ve hazinelere karşı büyük bir tutku taşır ve cüce şehri Erebor’a korku salar. Daha sonra bu ejderhanın el koyduğu büyük cüce hazinesini çalma görevi kahramanımız Bilbo Baggins’e verilir. Kitap da bu hobbitin maceraları üzerine kuruludur.

Uzun zamandır dördüncü kitabının çıkmasını bekleyen hayranları tarafından ilgiyle okunan bir başka seri ise Miras Döngüsü’dür. İlk üç kitabı Eragon, Eldest ve Brisingr’da konu çiftçi olarak çalışan ve sıradan bir genç olduğunu düşünen Eragon’un bir ejderhanın yumartasını bulması ve o yumurtadan çıkan ejderha tarafından süvarisi seçilmesini konu alıyor. Serinin yazarının da Cristopher Paolini olduğunu unutmadan söyleyelim.

Bu yazıda daha önce bahsettiğimiz bir seriden yeniden bahsetmek istiyorum. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi de ejderhaların yer edindikleri bir seri. Kısaca bu yeri özetlemek gerekirse, başta Targeryen Ailesi’nin tarihi göz önünde bulundurarak ejderhaların bu evrende bir zamanlar var oldukları söylenebilir. Efsanelere göre ilk Targeryanlar Yedi Krallık’a ejderhaların sırtında gelmişlerdir ve yaklaşık üç yüz yıl boyuca bu diyarı ejderha sırtında yönetmişlerdir. İlk kitapta bilinen son ejderhanın Kral 3. Aegon döneminde ölen Dragonbane olduğu geçer. Sonrasında ise Daenerys’e düğün hediyesi olarak verilen ejderha yumurtaları ve taht odasını süsleyen ejderha kafatasları bu seride ejderhaların varlığına vurgu yapan önemli ipuçlarıdır.

Temeraire serisi de ejderhaları ana temasına yerleştirmiş serilerden biri. 1800’lu yıllarda İngilizlerin ele geçirdiği bir Fransız gemisinde çatlamak üzere bir ejderha yumurtası bulunur. Geminin kaptanı ve yumurtadan çıkan ejderha arasında kısa sürede doğan dostluk, birlikte atlattıkları maceralarla daha da büyür.


Kaynaklar:

http://www.life.com/gallery/66261/image/3172268/where-monsters-come-from#index/0
http://www.monstrous.com
– Mitoloji, NTV Başvuru Kitapları, 2010, sy: 266
– Mitoloji, NTV Başvuru Kitapları, 2010, sy: 172
– Kayıp Dünyalar, Howe John, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, sy:84

Editör

1996 yılının Ekim ayında İstanbul’da doğdum. Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nde başladığım eğitim hayatımı Galatasaray üniversitesi Karşılaştırmalı Dilbilim bölümünde sürdürmekteyim. Fantastikle Harry Potter sayesinde tanışıp, okuma sevgisi kazanmış çocuklardanım. Aktif olarak Kayıp Rıhtım’da yer almaya ve irili ufaklı yazılar yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fantastik Yaratıkların Edebiyatta Bıraktıkları İzler

Ejderhalar, vampirler, hayaletler ve daha nicesi… Birbirinden ünlü fantastik canlıların edebiyattaki yerlerine göz atıyoruz.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün