Merhum Yazarların Haklarını Korumak İçin Bir Çağrı

Yazar Karin Tidbeck'in Merhum Yazarların Haklarını Korumak İçin Bir Çağrı öyküsü Türkçe olarak yayında!

I

Giriş

Bir yazar ölür. Ardından yeni keşfedilen metinler ortaya çıkmaya başlar. Taslaklar, notlar, bazen tam bir metin bile vardır aralarında. Bir masanın dağınıklığının içinde, yayıncının bilgisayarında ya da yazlıktaki bir sandığın içinde gazeteler ve ölü örümcekler arasında belirirler. Bazen adeta bereket boynuzundan dökülürler (bkz. Tolkien). Bazen yazar hayattayken yayınlanan eserlerinden daha başarılı olurlar (bkz. Kafka). Bulunan eserin özgün olup olmadığı sorgulanır doğal olarak. Ortalık taklitçiler, açgözlü yayıncılar ve aile üyeleri ile doludur ve sahte bir metin yaratmanın pek çok yolu vardır. Ancak, muhtemelen hayal etmeye bile yaklaşamadığınız bir yol var. Şöyle anlatayım: Doğası gereği, “ölümünden sonra yayınlanan” eserler, yazarın vefatının ardından ortaya çıkar. Ama ölüm, bir yazarı çalışmaktan alıkoymayabilir.

Ben, son tarihi olmayan bir gizlilik anlaşması imzaladım. Söyleyeceklerime birinin inanma olasılığı ufacık olsa bile, bu anlaşmayı bozmanın cezası korkunçtur. Yine de, denemek zorundayım. Bu yazıyı okuyanların çoğu bu piyasanın içinde ve bazılarınız az sonra açıklayacağım komplonun çoktan bir parçası oldu bile. Başınıza gelecekleri sahiden anlayıp anlamadığınızı merak ediyorum.

II

Anlaşma

Bir yazar, belirli bir itibara ulaşır ve belli bir niteliğe erişmiş eserler üretirse, o yazarın yolu er ya da geç bir temsilci ile kesişir. Bu temsilci, yazara ölümünün ardından, bedeni uygun durumdaysa yeniden canlandırılma ve yazar basılmaya uygun malzeme üretebildiği sürece çalışmaya devam etme fırsatını sunar. Belli bir standarttaki metin bir yayıncıya satılacak, o da bunu “bulunmuş” ya da “yarım kalmış” eser olarak pazarlayacaktır. Durumun tamamıyla farkında olan yayıncı, eserin haklarını on yıl boyunca elinde bulundurur, daha sonra haklar yeniden yazarın mirasına devredilir. Yazarın temsilcisi yüzde 60 pay alır. Son derece mütevazı telif ücretleriyle birlikte yüzde 30’u yazarın mirasına eklenir.

Bu size bir hayli çılgınca geliyor, değil mi? Bir yazar neden böyle bir şey yapar ki? Cevabı basit. Çünkü bu, yazarın yayınlanmak için son şansıdır. Son sözlerine birkaç sözcük daha eklemek için son şansı.

Ama bu yeniden canlandırılan cesetler, mahvolmuş gözleri ve hissiz parmaklarıyla kendi başlarına yazmakta çok zorlanabiliyorlar. İşte bu yüzden hayalet yazarlar var. Ve kalan yüzde 10’u onlar alıyor.

Hayalet yazarlar genellikle gençtirler ve iş diye kıvranırlar. “Yeni olasılıklar için bir sıçrama tahtası”, “yeteneklerini geliştirmek için bir şans” ve “heyecan verici karşılaşmalar için bir fırsat” gibi basmakalıp sözlerle kandırılırlar – ve tabii bir de ödemelerin ilerde artacağına dair sözlerle. Hayalet yazarların, işe alınana kadar işin şartlarına dair hiçbir fikirleri yoktur. Hayalet yazar, giriş kısmında bahsettiğim gizlilik anlaşmasını imzalar. Bu anlaşma elektrikli bir köpek tasması gibidir. Eğer temsilcinin yaptıklarına dair konuşmayı denersen elektrik şokuna benzer bir hisle çarpılırsın. Buna bir de şiddetli bir endişe hissi ve akla hayale sığmayan aç bir varlık tarafından izlendiğin duygusu eklenirse vay haline. Daha evvel söylediğim gibi, bu gizlilik anlaşmasının bir bitiş tarihi yoktur. İşin kendisi iyi para getirir ama çalışma proje bazındadır ve ne bir ek faydası ne de iş güvenliği vardır. Temsilcilik şirketi, sizin bu işe muhtaç oluşunuza güvenir ve onları sendikaya şikâyet edemeyeceğinizi bilir. Ne de olsa onlar hakkında konuşulamamaktadır. Her şey mükemmel ayarlanmıştır.

III

İşe Alınma

Her şeyimi yazmaya vakfetmeye karar verdiğimde yirmi üç yaşındaydım. Sırf kıçımı kaldırıp bir iş yapmak için Stockholm’ün kuzeyinde bir bölge üniversitesinde, bir yıl süren bir yaratıcı yazarlık kursuna katıldım. İlerleyen yıllarda, dergi ve fanzinlerde birkaç öykümü yayınlamayı başardım, birçok gazetede köşe yazarlığı yaptım ve rol yapma oyunları için kurgular yazdım. Ama işler yavaş yürüyordu. Gerçek bir yayıncı ile bir kitap yayınlamak istiyordum, ama sanki bunun olmasına daha çok vardı ve ben sabredemiyordum. Yirmi beşime basmadan ilk romanımı çıkarma hedefimde başarısız olmuştum (gerçekçi değil belki, ama bunu o zamanlar bilmiyordum). Otuzuma yaklaşırken durum vahim bir hal aldı. Bir medya şirketinde geçici bir işte çalışırken nihayet bir şeyler olmaya başladı. Proje, “hayal ürünü arkadaşlar” olmaları için küçük yapay kişilikler yaratmakla ilgiliydi. Benim görevim, sohbet sırasında hayali bir kişiliği oynamak ve diğer katılımcıların tepkilerini belgelemekti, tüm bunlar projeye geri bildirim sağlıyordu. Eski rol-yapma oyuncusu olduğumdan bu benim için çocuk oyuncağıydı; ait olduğum yerdeydim. Ve tabi ki insanlar bunu fark etti.

Johanna iyi bir arkadaştı. Fin-İsveç pop kültürü muhabiriydi ve yazardı, entelektüel İsveç’in yeni sevgilisi olma yolunda iyi gidiyordu. Aynı ofiste çalışıyorduk, o aynı şirket için başka bir projede görevliydi. Öğle aralarında Buffy the Vampire Slayer izliyor, birbirimize çizgi roman veriyor, deneysel rol-yapma oyunları üzerine konuşuyorduk. Johanna’nın pelüş bir tavşanı vardı, çalışırken başının (ya da benimkinin) üzerine koyuyordu. Şimdiye kadar çalıştığım en güzel iş ortamıydı desem yalan olmaz.

Lakin Johanna’nın beni izlediğinden haberdar değildim. Üzerinde çalıştığım proje bitmeye yaklaşmışken Johanna başka biri adına metin yazma konusuyla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Sevinçten havalara uçtum. Tabii kendi fikirlerimle yazamayacaktım ama yazmaya başlayacaktım sonunda. Bu, işin içine girmek için bir fırsat olabilirdi.

“Bu iş biraz garip,” dedi Johanna, “ama senin tuhaflıklarla pek sıkıntın olmadığını biliyorum.”

“Tabii ki,” dedim. “Anlat bakalım.”

Ağzını açtı ve birden sıçradı, elektrik çarpmış gibiydi (gerçekten de çarpmıştı).

Biraz sonra şöyle dedi: “Bu bir nevi hayalet yazarlık.”

Temsilci şirket, Stockholm’ün kuzey kesiminde sıradan görünümlü bir binada bulunuyordu. Beni karşılayan adam kendisini Henrik olarak tanıttı. IKEA sadeliğinde bir ofis kadar genel bir görüntüsü vardı: beyaz, sarışın, kırklarında, işe uygun ama rahat giyimli. Bana, parıldayan bir espresso makinesinde yapılmış kahve ikram etti; özgeçmişime, örnek çalışmalarıma ve referanslarıma göz attı. Johanna’nın referansı bir hayli işe yaradı. Genel anlamda benden ve iş deneyimimden konuştuk. Ardından bana, pazarlama diliyle ve hayalet yazarları işe almaları dışında kendileri hakkında hiçbir şey söylemeyen kapsamlı açıklamalarla dolu bir söylev çekti. Sonra bana bir kâğıt uzattı. Bir gizlilik anlaşmasıydı bu.

“Bunu imzalamadan size daha fazla ayrıntı veremem.” dedi.

İşin gerçekte ne ile ilgili olduğunu bilmeden bir gizlilik anlaşması imzalamanın tuhaflığı takıldı aklıma; lakin bu işi almaya mecburdum. Benim durumumda bu şart göz ardı edilebilirdi. Henrik bana işimin ne olacağını söylediğinde o daha ağzını kapamadan kabul ettim. Hangi geek kabul etmezdi ki? Gerçek bir büyü. En büyük çocukluk hayalim. Book of the Law ve Necronomicon’u elinden düşürmeyen bir gençken hayal ettiğim her şey. Henrik esas sözleşmeyi getirene kadar aklımdan bunlar geçiyordu.

Sözleşme kısmı hayal kırıklığı oldu. Biri size “Ölmüş yazarları dinleyip notlar alacaksın.” deyince, bir kısmı Latince ya da İbranice yazılmış; bir-iki pentagram içeren; ayin büyüsünden ve gizli topluluklardan bahseden, parşömen üzerine yazılmış bir sözleşme beklemek mantıksız olmaz sanırım. Ama hayır. Diğer sözleşmelerden hiçbir farkı yoktu ve imzayı da sıradan bir kalemle attım. Ama sonra Henrik bir neşter çıkarıp elimi uzatmamı istedi. Sol başparmağımı deldi ve ismimin yanına parmak izimi bastırdı. Kâğıda dokunduğum an, somut varlığı olmayan Bir Şey tarafından izleniyormuşum hissine kapıldım.

“Şirketimize hoş geldin,” dedi Henrik ve tokalaştık.

Hiç pişman olmadım. Sihir gerçekti. Tütsüden çok yeni bir araba gibi kokan yavan bir sihirdi ama gerçekti. Ancak yatmaya gittiğim ve o varlığın beni izlediğini hissettiğim zaman kendimi nasıl bir şeyin içine soktuğumu düşündüm. Ama iş işten geçmişti.

IV

İşe Başlama

İlk işim otuz iki yaşında, gencecikken intihar eden kadın bir müşteriyleydi. Kariyerinin başlarında olmasına rağmen yayınlanmış iki romanıyla birçok ödül kazanmıştı. Kuşağımızın en parlak yazarlarından biri olarak kabul görüyordu. Öldükten günler sonra bulundu. Cenaze şirketi naaşı kaldırıp ardından cenaze töreni yapılana kadar ceset çoktan dağılmaya başlamıştı. Mumyalama işlemi hücreleri yerine sabitleyip diriliş büyüsünün tutunmasını sağlar, ancak çoktan bozulan kısımlar onarılamaz. Büyü, yazarın bozuk sinir yolları boyunca kaydı. Deneme sürecinde birçok tutarsız gevelemeler elde edildiğini söyledi Henrik. Muhtemelen bu tutarsız parçaları, günlükler veya şiir parçaları şeklinde derlemem gerekecekti. Bu, böyle işler için standart uygulamaydı.

Henrik bana loş bir ofis gösterdi. Hava kupkuruydu. Kimyasal ve mide bulandırıcı bir çürüme kokusu vardı. Burası, duvarlar boyunca dizilen kitaplıkları, bilgisayarı, ayarlanabilir bir masası ve saksıda orkideleriyle, pekâlâ, sıradan bir ofis olabilirdi; şayet oda penceresiz ve kırmızı kadife bir dinlenme koltuğunun üzerinde bir ceset uzanmış olmasaydı.

Henrik masaya oturmamı söyledi ve cebinden küçük ahşap bir kutu çıkardı. Kutuyu açıp içinden kırmızı balmumundan bir mühür çıkardı, ikiye böldü. Koltuğa gitti, cesedin ağzını açıp mührün yarısını yerleştirdi. Diğer yarısını da benim dilimin altına koydu. Sonra omzuma hafifçe vurup odadan çıktı. Kapıyı da kilitledi.

İkimiz baş başa kalınca ölü kadın, kafamın içinde konuşmaya başladı. Sesi bir aşığın fısıltısı gibi içten bir şekilde damağımda yankılandı. Kelimeler çağlayarak dökülüyordu. Yetişmek için elimden geleni yaptım. Birkaç saat sonra Henrik beni almaya geldiğinde, öğleden sonramı düzenlemekle geçirdiğim otuz sayfa yazmıştım. Aynı şeyler sonraki gün ve diğer günler de devam etti. İki hafta sonra yazar, bir cümlenin yarısında sessizliğe gömüldü. Henrik bunun sebebini açıkladı. Ölüler özsuları bitene kadar konuşuyordu. Bazen yeniden başlıyor bazense hiç başlamıyorlardı. Benim müşterim tek kelime daha söylemedi. Metni hazırlamam için bir ay verildi.

Elimdeki taslağı şiirsel bir günlüğe dönüştürdüm. Daily News, günlüğü “insanlığın en karanlık yeraltı mezarlarına bir ziyaret” şeklinde övdü. Müşterimin yası tutulmaya devam ediyor. Siyah göz kalemi çekmiş ve yırtık taytlar giymiş genç kızlar Twitter’da müşterimden alıntılar paylaşıyor.

V

Müşteriler

Müşterimin hangi biçimde geleceğini nadiren bilirdim. Şirketin önce bir deneme çalışması yaptığını ve hayalet yazarı buna göre seçtiğini biliyordum sadece. Bazı müşteriler rastgele birkaç sözcük mırıldanır, bu da hayalet yazarın daha çok çalışmasını gerektirir. Bu durumda yazarın tüm eserlerine aşina olmanız ve yazım biçimini taklit edebilmeniz gerekir. O zaman bile tam metne yetecek kadar materyal oluşturamazsanız, bu metinler ya “parçalar” olarak pazarlanır ya da yayınlanmaz. “Yayınlanmaz” demek, o hayalet yazar daha fazla iş alamayacak demektir. Okunabilecek malzemeler üretemeyen insanları işe almak anlamsızdır çünkü.

Bu yüzden, tutarlı hikâyeler ve şiirler üreten açık zihinli bir müşteri bulmak her zaman için iyidir. Tüm yapmanız gereken notlar almak ve yazıya aktardıklarınızı düzenlemektir. Bazı yazarlar öldükten sonra kendilerini bir hayli geliştirirler. Kaybedecek bir şeyleri yoktur, bu yüzden risk alırlar ve hayattayken söylemeye asla cesaret edemedikleri şeyleri söylerler. Daha önce denemedikleri biçimleri ve türleri keşfe çıkarlar. Tabii okurlar her zaman memnun olmazlar bundan. Bazı okurlar, yazarı olduğu gibi hatırlamak isterler, masasının çekmecesinde bulunan deneysel metinlerle değil. Elbette bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyordu. Şirkete para getirecek, okumaya değer bir metin verdiğim sürece paramı alıyordum.

Bu anlaşma birçok yazara teklif ediliyordu ama bazı gruplarla daha fazla ilgileniliyordu. Karşılaştığım ve öğle yemeği sırasında bahsini duyduğum çoğu yazar, sadece “yazar” olarak kalmasına izin verilmeyen insanlardı. Onlar her zaman başka bir şey daha olarak tanımlanırdı: kadın yazarlar, göçmen yazarlar, azınlık yazarları. Bu yazarların tüm insanlığı temsil etmesine izin verilmiyordu; sadece kendi cinsiyetlerini, deri renklerini, inançlarını ya da kökenlerini temsil edebilirlerdi. Yaşarken ne kadar başarılı olduklarının önemi yoktu; ölünce hepsi daha az önemli, daha az evrensel hatta edebiyat dünyasının dışında kalmış gösteriliyordu. Yazar ve oyun yazarı Anne Charlotte Leffler, yaşadığı devirde August Strindberg’e rakip olacak düzeydeydi. Ama okuldayken, hepimiz Strindberg ile fazlasıyla haşır neşir olurken benim Leffler’le ilgili bir şeyler okuma fırsatım olmadı. Karin Boye’un politik tavrı zamanla silindi kültürel hafızadan. Geriye küt kesilmiş siyah saçı ve birkaç melankolik şiiri kaldı. Roman milletine yapılan zulmün Avrupa’da yayılan yeni dalgasına karşı sahip olduğumuz birkaç ilaçtan biri olduğu gerçeğine rağmen, Katarina Taikon’un kitaplarının sadece birinin baskısı var. Daha uzar gider bu liste. Şanslı birkaç kişi kendi gruplarının temsilcileri olarak ölümsüzlüğe seçiliyor. Yitip giden çok fazla kişi var. Büyük isimler bile güvende değil.

Ama herkes taze ceset sever. Yazar yükselişe geçer, temsilci şirketler ve yayınevleri de yazarın yasını tutacak okurlar üzerinden kâr elde edebilecekleri bir zaman aralığı kazanır. Bu işler böyle yürür.

Yaşarken bu sözleşmeyi imzalamayı tercih eden yazarlar, hâlâ söyleyecek bir şeyleri olacağını bilir ya da umut ederler. Veya unutulabileceklerinin şiddetle farkındadırlar. Bu sözleşme hatırlanmanın, hatta yayınlanmanın bile güvencesini vermez aslında. Her şey, şirketin satacağını düşündüğü şeyle ilgilidir. Ama yazarlar tüm riskleri göze alırlar.

Ben her türden yazarla çalıştım. Gazelleri parmaklarımdan telkâri gibi akan şair örneğin: Onunla yaptığımız seanslarda daha parlak ve daha keskin bir dünyaya girerdim. Ya da öfkeli işçi sınıfı yazarı: Öyle hızlı konuşurdu ki yetişemezdim. Kişiliği değişen çocuk kitabı yazarı vardı bir de: Ben yıkılana kadar edepsiz şarkılar mırıldanmıştı. O sözleşme, vakti dolmadan iptal edilmişti.

Vaktinden önce bir sözleşmeyi iptal etmek, diriliş büyüsünü olağan akışını tamamlamadan kapatmak demektir. Öylece kapatılan bilincin yavaş yavaş silinmek yerine keskin bir kopuşa uğrayıp uğramadığını, her nereye gidiyorsa yolunu bulup bulmadığını çok merak ediyorum. Belki de bilinç, tarafsız bir bölgede sıkışıp kalıyordur. Ya da belki sadece elektrikten, etkileşimi kesen sinapslardan, biyolojik bir bilgisayarın kapanmasından ibarettir her şey. Fakat, biyolojik bir bilgisayar gazel yazabilir mi?

VI

Johanna

Çoğu hayalet yazar eninde sonunda başka bir işe geçer. Cesetler için yazmak, kendi yazım gücünüzü emer; eve döndüğünüzde kendi adınıza yazmak için elinizde hiçbir şey kalmaz. Size bir şeyler kalsa bile parmaklarınız çok fazla acıyordur. Ben, bir şekilde, bazı projelerim üzerine çalışmayı başardım ve bana verdiği eğitim için şirkete çok minnettarım. Ölüler adına iki roman, parçalardan oluşan üç derleme, birkaç öykü ve bir şiir derlemesi yazdım. Sonra ilk kitabımı yayınladım, bir öykü kitabı olan Arvid Pekon Kimdir? ve ölü işi almayı bıraktım.

Üç yıl süren sessizlikten sonra şirket, beni 2013 Haziranı’nda aradı. Aynı ilk işimde olduğu gibi bu sefer de ansızın ölen otuzlarında bir kadınla ilgiliydi anlaşma. Ama bu sefer bu kadın Johanna’ydı. Muhtemelen şok geçirmiştim, ama öyle garipti ki, kahkahaya boğulmuştum. Johanna’nın üzerine bir piyano düşmüştü.

Tam tahmin ettiğim gibi Johanna’nın kariyeri büyük bir yükselişe geçmişti. O da bir ölüm-sonrası sözleşmesi imzalamıştı ve şirket bu iş için beni seçti. Johanna’nın ölümü beni o denli üzdü ki neredeyse işi almayacaktım. Ama benden önce kime teklif ettiklerini bilmiyordum (muhakkak ki ilk tercihleri değildim) veya ben hayır dersem kimi seçeceklerini de. Onun eserlerini ve düşünce dünyasını anlamayacak biri olacağına ben olmalıydım.

Cenaze işi ile uğraşan bir akrabam bir keresinde bana şöyle demişti: Sana yardımcı olmayan o bedenlere elbise giydirmek ve onları makyajla oyuncak bebeklerden daha insani hale getirmek o kadar zor ki. Biri Johanna için bir hayli uğraşmıştı. Uzun kollu mavi kokteyl elbisesi ile koltukta uzanıyordu. Belden aşağısı bir yorganla örtülmüştü ve bu, bedeninin alt kısmının olmadığı gerçeğini gizleyemiyordu. Başı zarar görmemişti. O siyah ve ince saçları alnını örten bir dalga halinde taranmıştı. Yanakları utangaç bir kırmızılıkta, dudakları ise mütevazı bir pembelikteydi. Gözleri, bakışlarını hep biraz hüzünlü kılan o büyük kara kuyular, kapalıydı ve muhtemelen çökmemeleri için bir şeyle doluydu. Bunun için şükretmiştim. Eğer çürüyüş halindeki o dipsiz bakışları görseydim bu işi asla başaramazdım.

Johanna hayattayken olduğu gibi ölüyken de üretkendi ve aklında net bir düzeni vardı. Önce bir manganın son bölümünü yazdık, ardından bazı yarım kalmış makaleleri tamamladık ve bir genç-yetişkin romanının yarısına kadar geldik. Sonra tutarsız şeyler söylemeye başladı, eğer gerçekten tutarsızlarsa. Johanna bir anda cümlenin ortasında durdu ve karanlık hakkında konuşmaya başladı. Zihninin karanlık olduğundan. Soğuk olduğundan. Üşüdüğünden ve eve gitmek istediğinden.

Kimse bana yazarların kendilerini nerede sandıklarını söylememişti. Ben onların, seanslar arasında cansız bir şekilde yattıklarını ve biri gelip ağızlarına mührü koyunca geldiklerini düşünüyordum. Johanna’nın söyledikleriyle tüm bu zaman boyunca uyanık olduklarını anladım. Büyü, onların zihin kalıntılarını altüst ederken, onlar o mumyalanmış bedenlerinin içinde; saatler, günler boyunca esir kalıyordu.

“Artık durmak istiyorum,” diye fısıldadı Johanna. “Daha sonra ne olacağı umurumda değil. Gitmek istiyorum.”

Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Ölüm-sonrası anlaşmada yazarın yapabildiği sürece konuşmaya devam etmesi şart koşulmuştu ve benim anlaşmam da devam etmem için beni zorluyordu. Bu yüzden not almaya devam ettim. Ardından, Johanna’nın geride bıraktığı notları düzenlediğimi sanan kocamı arayıp ağlamak için otelime döndüm.

Johanna geride büyük bir boşluk bıraktı. Arkadaşları, Småland’da bir çiftlikte onun şerefine mahşeri bir parti verdi; iki yüz kişi dışarıya çadırlar kurup üç gün boyunca çiftlikte kaldı. Parti bir festivale dönüştü. İzin verilse bile gitmezdim. Tüm gün Johanna’nın ölü bedeniyle konuştuktan sonra insanların gözlerinin içine nasıl bakabilirdim?

Şirket Johanna’yı serbest bırakmadı. Bana da not almayı bırakmam için izin vermeyeceklerdi, çünkü arada sırada Johanna’nın fısıltıları arasından yeni bir malzeme çıkıyordu. Canımı en çok yakan kısımsa asla cevap veremememdi. Johanna sadece, birinin onu dinlediğinin farkındaydı. Ellerinin üzerindeki ellerimi, kulağındaki sesimi hissedemiyordu. Orada yapayalnızdı. Ve bu aylarca böyle sürdü.

Allah’ın belası piyano!

VII

Göreve Çağrı

Hayalet yazarlık sözleşmesinin, işin aslını ortaya çıkarmanızı neredeyse imkânsız kıldığını söyleyerek başladım yazmaya. Ve bu metni bitirmem yaklaşık bir yıl sürdü. Yavaş yavaş yazmak zorunda kaldım çünkü her sözcük, hem gerçek anlamda hem de mecazi anlamda içimi parçalıyor. İçten içe bir şey beni yiyip bitiriyor sanki. Şirket hakkında İngilizce yazmanın daha kolay olduğunu keşfettim (ki bu mantıklı, çünkü sözleşme İsveççeydi). Yine de şu anda çok kötü durumdayım.

Bunu sizin için yapıyorum, meslektaşlarım. Ahlaki değerler için. Bana bir ölüm-sonrası anlaşması teklif edilmedi, ilerde edilip edilmeyeceğini de bilmiyorum. Eğer böyle bir şey olursa, hayır demek çok zor gelecek. Ama şartlar makul olmalı. Çoğu yazar çok gülünç miktarlarda para için çalışıyorlar; kullanılıyorlar, bir kenara atılıyorlar, unutuluyorlar. Teklif alan bu yazarlar anlamadıkları bir anlaşmayı imzalıyorlar, çünkü yok olmak istemiyorlar. Sonra bedenlerinin içinde hapsolmuş bir şekilde oraya uzanıyorlar ve neden sonra anlıyorlar ki edebi anlamda son sözlerini söyleyene dek özgür olamayacaklar. Şirket ne zaman isterse o zaman ölmeye izinleri var. Hayalet yazarlar içinse bir ceset adına yazmak, psikolojik olarak sarsıcı. Birine bunu yaptırıp daha sonra bu yaşadıklarını sindirmesi için yardımcı olmadan, onu öylesine sokağa fırlatamazsınız.

İnsanlar öldüğü sürece ve kimi yazarlar, tarihte hiç yokmuş gibi kabul edildikleri sürece, ben bu şirketin işi bırakacağından şüpheliyim. İşte bu yüzden Yazarlar Birliği; bir ölüm-sonrası dalı oluşturmalı ve merhum yazarlarla onlar adına yazan hayalet yazarlar için standart bir sözleşme belirlemelidir.

Ben hayalet yazarlardan ve ölüm-sonrası anlaşması imzalayanlardan şunu istiyorum: Bunun hakkında konuşun, acıtsa bile konuşun. Aranızda bu konuda daha evvel hiçbir bilgisi olmayanlardan ise şunu istiyorum: Yayıncılarınıza sorular sorun. Onlara anlaşmayı sorun, şirketi sorun. Çaresiz kalmayı göze alamayız.

Daha aydınlık bir gelecek umuduyla,

Karin Tidbeck


Çeviri, BÜLENT ÖZGÜN
Editör, YOSUN ERDEMLİ

Öykünün orijinal hali için tıklayın.

Edebiyat ve sinema hayranı (bazen hangisini daha çok sevdiğini kendisi de bilmiyor), İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, öğretmen; yazmayı, okumayı, konuşmayı, öğretmeyi ve bunların hepsi üzerine düşünmeyi seven bir ademoğlu. Bir hayaledici. Ne yazık ki hep böyle kalacak.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Merhum Yazarların Haklarını Korumak İçin Bir Çağrı

Yazar Karin Tidbeck’in Merhum Yazarların Haklarını Korumak İçin Bir Çağrı öyküsü Türkçe olarak yayında!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün