Şartlı Sevgi – Felicity Shoulders

İlk kez Ocak 2010’da Asimov’s Science Fiction dergisinde yayımlanmış ve 2010 Nebula Kısa Öykü Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

ŞARTLI SEVGİ

Felicity Shoulders

Çeviri, Samet Atdağ
Editör, M. İhsan Tatari

* * *

Copyright: Felicity Shoulders 2010. Tüm hakları saklıdır.

Orijinal Metin: http://felicityshoulders.com/fiction/conditional-love/

* * *

Yeni hasta beş ya da altı yaşında, erkek, Kafkas asıllı ve her zamanki gibi bir John Doe’ydu.[1] Grace hastanın yatağındaki sensörlerden kendi tabletine yollanan hayati verileri kontrol etti ve çocuğun uykuda olduğu sonucuna vardı. Sonra da 408 numaralı kapıyı aralayıp içeri girdi.

Çocuğun kafası yastığından kaymış, kahverengi kıvırcık saçları alnının ön tarafına dökülmüştü. Uykunun yanaklarında oluşturduğu kırmızılıklar nedeniyle tahmin ettiklerinden daha genç görünüyordu. Göze çarpan herhangi bir bozukluğu olmayan, sağlıklı bir görünümü vardı; eğer görünüşü için optimize edildiyse işe yaramıştı. Grace onu “meleksi” diye tanımlayabilirdi. Ama kusurlu bir yanı olmasaydı onu sokağa atmazlardı. Grace psikolojik durumunu incelemek için ona doğru yaklaşırken kendini çocuğu rahatsız etmemek adına parmak uçlarında yürürken buldu.

“Onu uyandırırım diye çekinme, oldukça derin uyur.”

İrkilen Grace diğer yatağa doğru döndü. “Selam Minnie.”

Kız yüzünü buruşturdu. “Artık adımın uzun halini kullanıyorum Dr. Steller.” Grace hafızasını tazelemek adına tabletine baktı ama kız, “Minerva” dedi. “Odaların kapasitesini iki katına çıkardıklarını unutmuş muydun?”

“Evet, beni fena yakaladın.”

“Bu optimize olanların sayısındaki artış yüzünden mi? Yoksa teslim olanların ya da tutuklanan ebeveynlerin sayısı mı arttı?”

“Tanrım, Minn-Minerva, bilmiyorum. Büyüdüğünde bir muhabir olmayı mı planlıyorsun?”

“Hayır, bir bilim insanı olmak istiyorum,” diyerek gülümsedi Minerva. Bu sorunun sorulmasına memnun olmuş gibi görünüyordu.

“Peki neden böyle zor sorular soruyorsun?”

“Sadece kampanyamın bir şeyleri değiştirip değiştirmediğini merak ediyorum,” dedi Minerva, başını pencereden tarafa sallayarak. Genetiği Değiştirilmiş Çocuk Hastalar Merkezi’nin (GEPIC) karşısındaki reklam panosunda, sisler arasında bir uyarı ışığı yanıp söndü, sonra sanal gerçeklik gözlükleri hakkında bir kamu spotu geçti. Ama Grace, panonun sabit bir resim gösterdiği zamanları hatırladı: Minnie, 1 yaşında, kollarındaki ve bacaklarındaki bozuklukları gösteren pembe bir yazlık elbise giymiş. <Bebekler üretilmemelidir, doğmalıdır.> Reklam Minnie sekiz yaşına basana dek, yani annesiyle babasının onu GEPIC’e teslim etmesinin üzerinden üç yıl geçene kadar orada kalmıştı. Belli ki Minnie reklamı görmüştü. Şimdi on iki yaşındaydı, ciddi bakan gözleri ve koyu sarı, gevşek bağlanmış bir atkuyruğu vardı.

“Yeni gelenleri mi muayene ediyorsun?” diye sordu Minevra.

“Evet” diye cevapladı Grace, John Doe’nun dosyasına bakarken.

“Bu senin rütbeni düşürmek olmuyor mu? Bundan rahatsız olmadın mı?”

“Ben iyiyim,” dedi Grace. “Bakıyorum da geliştirici-banyolar işe yaramış.”

Kız konunun değiştirilmesine müsaade etti. Eksiksiz görünen ancak yaralarla kaplı sağ kolunu kaldırdı. “Biri gitti, kaldı üç.”

“Seni tedavi eden ekibin bir parçasıyken başarabileceğimizi düşündüğümden bile daha iyi.”

Minerva omuzlarını silkti. “Çok heyecanlılar. Dediklerine göre düzenleyici genlerim tam bir bilmeceymiş. Kolumun büyümeye başlayıp sonra durması. Büyümemesi gereken şeyler bazen büyümeye başlaması.” Üzerine birkaç beden büyük gelen, Doğa Tarihi Müzesi’nden alınma, dinozor desenli tişörtünün kolunu yukarı kaldırdı. Bu kolu bileğine kadar bulanık bir jele batmıştı ve dirseğinin kıvrıldığı noktadan bir başparmak çıkmıştı.

“Yakında biteceğinden eminim” dedi Grace ve kızın sağ elinin üstünü, yara şişliklerinin arasındaki bebek yumuşaklığındaki cildini okşadı.

Minerva gülümseyerek başını kaldırdı, sonra da odanın karşı tarafına bakarak dudaklarını büzdü. “Yeni çocuk uyanıyor. Bunu seveceksin.”

Grace o tarafa döndü ve pencereden giren ışığı eliyle yarım yamalak kapatmaya çalışan çocuğun sahiden de kıpırdandığını gördü. Gözlerini kırpıştırırken mavi gözbebekleri göründü, sonra da onları çizgi filmleri andıracak şekilde kocaman açtı. “Sen kimsin?” dedi Grace’e, sanki karşısındaki kişi henüz kahvesini içmemiş bir doktor değil de Pinokyo masalındaki Mavi Peri’ymişçesine.

Minerva’nın tüm bu olanları dikkatle izlediğini bilen Grace, çocuğa sıcak ve tatlı bir tebessüm etti. “Ben Dr. Steller, fakat çocukların çoğu bana Dr. Grace der,” demeyi başardı. “Nasıl hissediyorsun?”

“İyi!”

“Durumunu kontrol etmek ve iyi olmanı sağlamak için buradayım, anlaştık mı?”

Çocuk başını olumlu anlamda salladı, Grace de bunun ardından önce nabzını ölçtü, sonra da nefesini dinledi. Bu ritüelin çoğu hastane yatağındaki sensörler tarafından yerine getirilse de hâlâ varlığını koruyordu. Hastayı rahatlatmanın bir yolu, diye düşündü Grace, ya da belki doktoru. GEPIC’e yeni gelenlerin çoğu huysuz, korkmuş, genlerinin ya da ailelerinin yarattığı nevrozlara hapsolmuş çocuklar olurdu; Grace rahatsızlıklarının ne olduğunu raporlamak üzere onları muayene etmeden önce bir çoğuna sakinleştirici verilmiş oluyordu. Ama bu yeni çocukta farklı bir şeyler vardı. Stetoskopun temasına kıkırdayarak tepki veren başka hiçbir hastasını hatırlayamıyordu.

Grace çocuğu standart bir muayeneden geçirdi ancak karşılaştığı bulguların hiçbiri standart değildi: Sokaklardan getirilen Doe’larda rastladığı bozuklukların, çürüklerin ya da kesiklerin hiçbiri oğlanda yoktu. Çocuk kötü beslendiğini itiraf etmişti, fakat serum tedavisi bunun çaresine bakmıştı. Polis dosyası için fotoğraflanacak hiçbir şey yoktu, hatta alışılmadık herhangi bir şey bile yoktu; tabii oğlanın arkadaş canlısı olması ve ortalamanın üzerindeki sevimliliği dışında.

“Adını bilmiyorsun demek?” diye sordu Grace, ufaklığın siyah saçlarını karıştırırken.

“Özür dilerim” dedi çocuk, büyük beden pijamasının içinde küçülen omuzlarını silkerek.

“Sorun değil tatlım.” Bundan sonrası onun işi değildi ama yine de devam etti. “Neler hatırlıyorsun?”

“Uyandığımı hatırlıyorum. Sen buradaydın.”

Grace başını iki yana salladı ve gen laboratuvarı için bir kan örneği şişesi aldı. “Bu birazcık acıtacak,” diye uyardı.

“Tamam,” dedi çocuk. İğne batarken gülümsemesi yok oldu.

“Hadi bakalım, bitti bile.” Grace onun parmağını mor bir bandajla sararken çocuk da bunu büyülenmiş bir şekilde izliyordu.

“Dr. Steller?” diye geldi bir ses, hemşire merkezine bağlı interkomdan. “2147’nin muayenesini bitirdiyseniz ziyaretçiniz var.”

Grace tabletini kontrol etti ve bu Doe’nun 2147 olduğundan emin oldu, bu esnada dosyada acil ibaresi olduğunu fark etti. “Ziyaretçiyi yukarı gönder.” Gitmek için arkasına döndü, fakat hastası önlüğünün eteğine tutundu.

“Ben de gelebilir miyim?”

Grace yumuşak eli çözdü, çömeldi ve gülümsedi. “Şimdi olmaz ama yakında tekrar geleceğim.”

Çocuk başını olumlu anlamda salladı. Kadın kapıyı açtığında da, “Güle güle,” dedi.

“Yakında geri geleceğim.”

“Güle güle Dr. Grace,” dedi Minerva.

Grace bir yandan asansörlere doğru yola koyulurken diğer yandan da tabletindeki fotoğrafları ve istatistik kutucuklarını parmağıyla çekip sürükleyerek John Doe 2147’nin raporunu yazmaya başladı. Asansörün o kata vardığını belirten ses duyuldu. Bakışlarını kaldırdığında GQ modelleri gibi giyinmiş, uzun boylu, iri yapılı ve tanıdık bir adamla karşılaştı. “Kafouri.”

“Selam Grace. Hangi cehennemdeyim? Daha önce hiç ikinci katın ötesine geçmemiştim.”

“Kapasitemizi aştık. Yeni gelenleri kronik hastalar ile uzun dönem bakım hastalarının arasına sıkıştırıyoruz.”

“Lanet olsun! Tedavisi sırasında bedeninden küçük et parçacıkları kopup dökülen bir oda arkadaşı gibisi yoktur.”

“Bob, lütfen yapma.”

“Haklısın, et parçacığı dememeliyim. Ama küfretmemin bir sakıncası yok, değil mi?” Grace’in sırtına hafif bir şaplak attı. “Neyse, seni görmek güzel. Bir-iki yıl oldu, değil mi?”

Grace ona bir bakış attı. Bob, Macauley olayı sırasındaki son karşılaşmalarını hatırlıyor olmalıydı; fakat neşesini korumaya karar vermiş gibi görünüyordu. Artık siyah saçlarının arasında, gülümsediğinde ya da gözlerini kıstığında her zaman ortaya çıkan o kırışıklara yakışan griler belirmişti. Grace’in saçlarında da birkaç gri tel vardı. “Onun gibi bir şey. Sonunda depresyona girdiğini ve rahatlamak için cinayet bölümüne transfer olduğunu düşünmüştüm.”

“İmkanı yok doktor. Günün birinde emekli teğmenlerin gittiği şu pansiyonlardan birini deneyeceğim, fakat emeklilik dosyamın tepesinde ’kahraman polis’ yazdırmadan olmaz.”

“Bu etiketi genelde ölmüş polislere takmıyorlar mıydı?”

“Ha ha. Ben ne yaptığımın farkındayım. Şu çocuğu bir göreyim bakalım.”

“Acil emrini veren sensin anlaşılan,” dedi kadın, koridora geri dönerken.

Kafouri bir adım arkasından onu takip etti. “Psikiyatri henüz gelmedi mi? Onunla ne yapmayı planlıyorlar?”

“Hayır, neden ki? Ne yapmalarını bekliyorsun?”

Kafouri ona dik dik baktı. “Fark etmedin mi?”

“Bilmece gibi konuşma Bob.”

“Hangi odada?”

“408. Çocuğun sorunu ne ki?”

“Göreceksin. Önden buyur.”

Grace kaşlarını çattı, sonra da kapıyı iterek açtı.

Çocuğun ağzı bir karış açıldı ve çiğnenmiş bir şeftali dilimi açığa çıktı. “Sen de kimsin?” Az önceki kadar büyülenmiş ve huşuya kapılmış görünüyordu; Grace bu kadar çabuk unutulmuş olmaktan dolayı ufak bir sızı hissetmeden edemedi. Kafouri içeri girdikten sonra Grace çabucak başka tarafa döndü ve kocaman bir yemek tepsisinin üzerinden kendisini süzen Minerva ile göz göze geldi.

Yeni hasta, dedektife şaşkınlık içinde baktı. “Adın ne senin?”

“Arkadaşın Bob’u hatırlamıyor musun Danny? Neden şaşırmadım acaba?” Diğer yatağa baktı ve Minerva’nın tepsisindeki etrafı meyve salatası kaseleriyle çevrili jambon ve yumurta yığınının miktarını karşısında şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı.

“Seni daha önce görmüş olsam hatırlardım,” dedi oğlan.

“Tabi ki hatırlardın kaplan. Hey, Dr. Steller’ı tanıyor musun bakalım?”

Grace sakin bir gülümseme takınıp onlara baktığı sırada mavi gözler de ona odaklandı. “Hayır, merhaba,” dedi çocuk, kibar bir ilgisizlik içinde.

“Al bakalım ufaklık, sana bir şey getirdim.” Kafouri ceketinin içinden küçük bir ayıcık çıkarıp kulağındaki fiyat etiketini söktü.

Çocuk oyuncağı alıp ona sıkıca sarıldı. “Teşekkür ederim!”

“Görüşürüz Danny.” Kafouri çocuklarla vedalaşmadan odadan çıkan Grace için kapıyı tuttu. Kapıyı kapattıktan sonra da “Kahve?” diye sordu.

Grace başını olumlu anlamda salladı. Çocuğun rahatsızlığı içini hiç beklenmedik şekilde acıtmıştı fakat yürürlerken kinayeli biçimde gülümseyip bir kaşını kaldırarak, “Ayıcıklar ha, Bob?” dedi.

“Ufaklığı gördün. Eminim bu hediyeyi önce sen düşünmüş olmayı dilerdin.”

“Ona neden Danny diyorsun?”

“Polis merkezinde ona Danny adını taktık. Ona uygun görünüyordu. Fakat danışmadaki cadaloz kadın bir J.D.’nun sadece bir J.D. olduğunu ve ona bir evcil hayvanmışçasına isim veremeyeceğimizi söyledi.”

“Böylece sadece iki çeşit bebek üreten bir oyuncak fabrikası gibi sadece Jane ve Johnlardan oluşan bir hastanemiz var,” dedi Grace, dördüncü kattaki havası kahve kokan locanın kapısını açarken. Kafouri ceketini köhne bir koltuğun üzerine atıp oturdu.

Grace iki fincan kahve doldururken dedektife yan yan baktı. “Daniel’in muayene kağıdına sırf tatlı bir çocuk olduğu için acil ibaresi koymadığını umarım.”

“Onun tatlı bir çocuk olduğunu düşündüğümü de çıkardın? Senin annelik saatinin tıkırtıları tüm koridor boyunca duyulabiliyor.”

Grace gözlerini yuvarladı ve kanepeye kuruldu. “Neler oluyor ve bu olanların senin gündüz düşlerindeki kahraman polise ne faydası var?”

“Tüm yollar Kahraman Polis Bob Kafouri’ye çıkar. Ezelden beri bu et parçacığı çöplüğü üzerinde çalıştığımı biliyorsun. Çıldırmış ya da çarpık doğmuş bacaksızları sorgulamak, izmarit yanıklarını fotoğraflamak, birilerinin babasının ilk suçunu işlediğini ummak ve DNA’larını toplayıp bilgisayara girmek… Bazen de bazı sefil ebeveynleri yakalarsın. Tam bir eziyet.”

“Ayrıca adını manşetlere de taşımıyor.”

“Doğru. Adını oraya yazdıracak şey laboratuvarlardan birini basmak.”

“Daha önce de optimizasyon doktorlarını tutuklamıştın.”

“Evet, boktan doktorları. Akıllı olanlar, ebeveynlere ilmeği sıkacak kadar ip vermiyorlar. Ve ben de akıllı olanları istiyorum, optimizasyon işlerini planlayanları. Betty Crocker’ı istiyorum, keki pişiren herifi değil.[2] Sektöre odaklanacağım.”

“Bu işlerin bu kadar organize olduğundan emin misin Bob? Her optimizasyon doktorunun kendisi için çalıştığını düşünüyordum.”

“Hem de nasıl. Bu işte öyle çok para dönüyor ki sonsuza kadar merdiven altı üretimi şeklinde kalamazlar. Her neyse, korkarım yeni pazarlara açılıyorlar.”

“Yeni pazar mı…? Ne demek istiyorsun? Yeni optimizasyon çeşitleri mi yani?”

“Sadece ebeveynlerle iş yapmıyorlar diyorum. Bu yüzden Daniel’i hemen muayene etmeni istedim. Herhangi bir istismar belirtisi bulabildin mi?”

Grace’in benzi attı. “Tanrım… hayır, görebildiğim kadarıyla gayet iyi. Onun gerçekten şey için mi tasarlandığını düşünüyorsun…”

“Bu sadece benim tahminim, ama ya ondaki bu hafıza garipliği özellikle oluşturulduysa? Ne zaman yeni birini görse hafızası sıfırlanıyor. Bu şekilde normal bir hayat yaşamanın yakınından bile geçemez.”

“Fakat istismarcısından korkmasına neden olacak kadar şey de hatırlayamaz. Tanrı aşkına.“ Grace fincanını iki eliyle kavrayarak öne doğru eğildi. ”Bob, bunu bilmemizin bir yolu yok. Bir hata olmuş olabilir; burada genetik optimizasyonun bir kumar olduğunu kanıtlamaya yetebilecek beş kat dolusu hasta var. Talihsiz bir yan etki ile üretilmiş bir fiziksel optimizasyon olabilir. Ya da berbat edilmiş bir çeşit zihinsel optimizasyon…”

“Olabilir. Fakat bu dediğim eninde sonunda olacak. Çirkin bir dünyada yaşıyoruz.”

Grace kahvesini masaya koydu. O söyleyebilecek bir şeyler bulmaya çalışırken Dr. Langford kapıdan kafasını uzattı. Esmer bir cildi ve somurtkan dudakları olan bu kadın GEPIC’te sadece 2 yıldır çalışıyordu.

“İşte buradasın Steller. Senin kabul ettiğin hastalardan birini şimdi gördüm. John Doe, numara…” Nöropsikiyatrist tabletinin kilidini açmaya davransa da Grace onu böldü:

“Ona Daniel de, böylesi daha kolay. Değerlendirmeni bitirdin mi?”

Langford zarif kaşlarını havaya kaldırdı. “Sadece ön değerlendirmeyi. Bu dosyada acil ibaresi vardı.”

Kafouri ona hoş bir tebessüm etti. “Acil ibaresini isteyen bendim. Biz polisler biraz sabırsız insanlarız. Bob Kafouri.”

“Thea Langford.” Kahve makinesinin yanındaki tezgâha yaslandı. “Eh, anladığım kadarıyla çocuk ’mühürlüyor.’”

“Mühürlüyor,” diye tekrarladı Kafouri.

“Bir hayvanın, annesini ilk kez gördüğünde oluşturduğu ilkel bağlantı.”

“Anladım, ördek yavruları gibi. Fakat bu çocuk bir ördek ya da köpek yavrusu değil. En azından bana söylendiği kadarıyla…”

“Başka türlerde de görülebilen bir durum. Örneğin maymunlarda. Fakat sorun şu ki, olmaması gereken bir şey bu. O bir ördek yavrusu ya da bir bebek değil, fakat ne zaman yeni bir yetişkin görse mühürlüyor ve her defasında hafızasını kaybediyor.”

“Bazı şeyleri hatırlıyor,” dedi Kafouri. “Tamamen silinmiş gibi görünmüyor.”

“Hafızasının ’benlik belleği’ dediğimiz kısmını kaybediyor. Anlamsal bilgilerini ise koruyor: Bir pencerenin ne olduğunu biliyor, yeni kelimeler öğrenebilir. İnceleme sonuçlarını görmeden yargısal yetenekleri hakkında fazla bir şey söyleyemem, fakat o kısımlar beynin başka bir bölümüne ait, dolayısıyla testleri başarıyla geçeceğini tahmin ediyorum.”

“Hafıza problemi, yanlış bir optimizasyon sonucu oluşmuş olabilir mi?” diye sordu Grace.

“Bunun kendi kendine mi oluştuğunu, yoksa genlerin değiştirilmesine mi bağlı olduğunu bilmiyorum, o yüzden bir şey söyleyemem. Hafızasını kaybetmesinin dışında oldukça normal görünüyor, hatta tekrar mühürleyinceye kadar zekası ortalamanın üzerinde.”

“Tamamen normal mi?” diye sordu Kafouri.

“Şey, hayır. Beş yaşındaki bir çocuğun ya da aşağı yukarı aynı derecedeki mantıklı bir varlığın mühürlemesi normal bir davranış değil. Elinden oyuncağını veya şekerini alsanız bile buna öfkelenmez. Hatta tahminimce ona vursanız dahi size sevgi göstermeye devam eder.”

Kafouri, Stellar’a bir bakış attı. “Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz,” dedi kadın. “Belki de mühürleme optimizasyon yoluyla yerleştirilmiştir ama hafıza problemleri istenmeyen bir durumdur. Bana optimizasyon yaptıran o aşağılık ebeveynlerin onları sorgusuz sualsiz seven bir çocuk sipariş etmeyeceğini söyleyemezsin. Ayrıca, eğer haklıysan neden senin şu köle tacirlerin onu sokağa atsın ki? Hafıza kaybı ve mühürleme bir aile için katlanılamaz olsa da onlar için biçilmiş kaftan.”

Kafouri omuzlarını silkip nöropsikiyatriste döndü. “Onu bulduğumuzda çocuk perişan hâldeydi. Şehir merkezinde hüngür hüngür ağlıyordu. Yani sen şimdi karşılaştığı her yeni kişide şu ördek şeyini bir daha mı yaptığını söylüyorsun.”

“Öyle görünüyor. Kalabalıklar onun için kafa karıştırıcı olsa gerek.”

Grace genzini temizledi. “Ona ne olacak? Becerikli olduğunu kendin söyledin.”

“Ara sıra.”

“Ne yani? Sadece belgelerini doldurup işleme koyacak, adli genetik laboratuvarının dosyasına bakmasını bekleyecek, sonra da onu uzun dönemli hastaların yanına mı yatıracağız?”

“Evlat edinilmesini tavsiye edemem Dr. Steller. Hafıza güçlüğü çeken bir çocuğun kötüye kullanılma ya da kaçırılma riski çok fazla.”

“Diğer çocuklarla arası nasıl?”

“Oda arkadaşına sorulursa gayet iyi. Minnie içeriye yeni bir yetişkin girene dek hiçbir şeyi unutmadığını söylüyor.”

“Minerva,” diye düzeltti Grace. Diğer kadın ona şaşkın şaşkın baktı. “Artık Minerva adını kullanıyor. Bak, Langford, Daniel yerleşik bir koğuşta perişan olur. Pratik olarak saf bir çocuğu her gün sil baştan bir grup dengesiz, kaçık çocuğun arasına atıyormuş gibi olacaksın. Ya da her saat başı.” Grace’in sesi giderek azaldı; Langford ona cevap vermedi. İki kadın bir müddet karşılıklı bakıştı.

“Hadi ama Grace, ufaklıktan ben de hoşlandım ama onu koğuşa yatırmanın kalıcı bir zararı yok,“ dedi Kafouri.

“Evet, kendini temizliyor,“ diye mırıldandı Grace, sonra da Langford’un yanından geçip kahvesini sert bir şekilde lavaboya boşalttı. “Zaman ayırdığınız için teşekkürler Dr. Langdford. Bob, artık ne aradığını bildiğime göre hastayı ikinci kez kontrol edeceğim.“

“Bir kanıt olsaydı görürdün,” dedi Kafouri, bir omuz hareketiyle ceketini oturtup kravatını düzeltirken. “Bundan sonrası genetikçilerin işi.”

* * *

Grace, 408 numaralı odanın kapısında dikilip camdan içeri bakıyordu. Parmağıyla izleme ekranının butonuna dokundu ve Minerva’nın çatalının arada bir tabağına çarparken çıkardığı tıkırtıları dinledi. Daniel görünürde yoktu, fakat Grace oğlanın vinil zemine basarken çıkardığı ayak seslerini duyduğunu düşündü.

“Ben olsam yapmazdım,” dedi Minerva.

“Jimmy’yi bulmak istiyorum” diye yanıtladı Daniel.

Kız kafasındaki vizörü geriye itti. “Bulamayacaksın. Burası büyük bir hastane ve bizim gibi et yığınlarının ortalıkta dolaşmasından hoşlanmıyorlar.”

“Et yığını nedir?”

“Benim. Sensin. Birilerinin yanlış tasarladığı oyuncaklar.”

Daniel, Grace’in görüş alanına girdi ve Minerva’nın yatağının ayakucunda dikildi. “Oyuncak derken neyi kastediyorsun?”

Kız önündeki dana strogonof tepelerinin kenarından çatalıyla bir parça aldı. “Sana bunu daha önce de açıkladım ama aradan çok zaman geçtiği için yine unuttun. Sadece ’et yığını’ sözcüğünü öğren. Güzel bir sözcük değil ama bizi ifade ediyor.”

Oğlan pencerenin önünde parmak uçlarına yükselirken pembe topukları çuval gibi pantolonunun içinde görünmez oldu.

“İstersen benim yatağıma oturabilirsin. Oradan daha iyi görebilirsin.”

Daniel kapıya bir göz attı, ardından yatağa tırmandı ve dizlerinin üzerine oturup dışarı baktı. “Jimmy geri dönecek mi?”

“Muhtemelen. Çoğu günler öğlen ve akşam yemeklerini o getirir.”

“Geri gelmezse ne yaparım ben?”

“Alışacağına eminim.”

Grace’in kapıyı açmasıyla birlikte izleme ekranı çabucak kapandı. Daniel kimin geldiğini görmek için geriye döndü vesabırsız görünen yüzü mutlulukla doldu. “Merhaba! Senin adın ne?”

“Dr. Grace,” dedi kadın yeniden, hüzünlü bir gülümsemeyle.

“Geri mi döndünüz?” dedi Minerva. “İlk muayenesi tamamlandı sanmıştım.”

“Mesaim bitti, ama bakıyorum da olan biten her şeyden haberin var.”

Kız bilgisayarının kulaklığına tıkladı. “Başka nasıl olabilirdi ki?”

Grace Minerva’nın yatağının etrafındaki okunmuş dergilerden kesilmiş resimlerle dolu duvarlara baktı. Bir çitanın koşusunu aşama aşama gösteren uzun bir poster, pencerenin altındaki havalandırmaya boylu boyunca yapıştırılmıştı ve pırpır edip duruyordu. Televizyonun altındaki duvara National Geographic haritaları yığılmıştı. Daniel’in tarafı ise tam aksine boştu. Hastane işi giysilerinin içindeki çocuk, hastane işi battaniyesinin altında öyle yeni görünüyordu ki… Akşam yemeğine dokunmamıştı. Grace, Brandon Macauley’in odasını hatırlamaya çalıştı, aklına bir kısmı Sargent’e ait olabilecek bir sıra sanatsal kartpostal ve Alhambra’nın avlularıyla katedral bahçelerini gösteren fotoğraflar geldi.

Minerva, Grace’in düşüncelerini böldü. “Daniel’in serum iğnesinin çıkarılmasını söylediğinden beri odadan çıkan insanların peşinden gitmeye kalkıyor.”

“O halde odanın kilidini otomatiğe getireceğim, anlaştık mı?”

“Ben bir yere gitmiyorum.”

“Ona kitap okusam rahatsız olur musun?”

“Keyfine bak ama seni yine de uyarayım, orijinaliğine olan ilgisini çabucak kaybedecek.”

“Orijinal nedir?” diye sordu Daniel.

“Beklenmedik, yeni şeyler. Yani senin için hemen hemen her şey.”

Grace oturdu, tabletini çıkardı ve genzini temizledi. Oğlan yatağının üzerine dirseklerini dayayarak pür dikkat kesildi. Minerva ise her iki kulaklığını aşağı doğru katladı ve vizörünü gözlerinin üzerine indirdi. “Hikayenin adı Charlotte’un Sevgi Ağı,” diyerek başladı Grace. O okurken Daniel da hikayeye kendini kaptırmış her çocuk gibi ağzını kapatmayı unutarak, çıplak ayaklarını havada birbirine vura vura dinledi.

“Fern gözlerini minik domuzcuktan alamıyordu,” diye okumaya devam ediyordu Grace, kapı bir tıkırtı eşliğinde içeri doğru açıldığında. İkisi de o tarafa baktılar ama tek görebildikleri hemşire Biggs’in kapının arkasında dururken görülen uçak desenli önlüğünün kolu oldu. “Şuna bakın hele. Tam anlamıyla mükemmel,” diye devam etti Grace, koridordan gelen homurtuları bastırarak .

“Hayır, Dr. Das iki gün daha dedi,” diye seslendi hemşire, yüksek sesle.

Daniel gözlerini Grace’in yüzünden ayırmadı ve o okurken gülümsedi. “Kutuyu dikkatlice kapattı. Önce babasını, sonra annesini öptü. Sonra da kapağı tekrar açtı-”

“Öyleyse ona biraz merhem sürün!” Hemşire Biggs bunu söyledikten sonra telaşla odaya girdi, kapının arkasından kapanmasına izin verdi ve bir yara bandının koruyucu kağıdını söküp çıkardı. Oğlan başını kaldırıp Biggs’in yüzüne gülümseyerek baktı. Grace kaldığı yeri parmağıyla işaretlerken duraksadı ve Daniel’in odadaki adamı süzmesini izledi.

“Baştan başlaman gerekecek elbette,“ dedi Minerva, Biggs onun kolunu büyütme solüsyonundan çıkarmamak için dikkatle hareket ederek yara bandını yapıştırdığı sırada. “Öğlen yemeğinden sonra o kitabın bir bölümünü ona okumuştum.”

Grace tabletini kilitleyip ayağa kalktı. “Gitmem gerekiyor. İkinize de iyi günler.” Kapının ağzında durakladı.

Daniel güçlükle yatağından inip çıplak ayaklarla Biggs’e doğru yürüdü. Adamın önlüğünü çekiştirirken Minerva kaçınılmaz olana bakarak, bıkkın bir şekilde iç geçirdi. “Sen de kimsin?”

* * *

Birkaç gün sonra, Grace kadın soyunma odasında yalnızdı. Başını dolabının soğuk metaline yaslamıştı ve stetoskopunun uçlarını çekiştirirken düğümün gerginliğini ensesinde hissediyordu.

Kapı tiz bir sesle gıcırdadı. Grace başını kaldırdığında gece vardiyası için erken gelmiş gibi görünen Langford’la karşılaştı. “Zor bir gün müydü?” diye sordu kadın. Grace başını olumlu anlamda salladı. “Ne yazık. Çok güzel bir gündü. Yaz günü kadar aydınlık ama yaz günü kadar sıcak değil.”

“Pencereden birkaç defa bakıp görebildim.”

“Aklına düşürdüğüm için üzgünüm.”

“Havalar güzelken teslim edilen çocukların sayısındaki artışı fark ettin mi? Optimizasyonla çocuk sahibi olmuş ebeveynlerin güzel havalarda çocuk bakmak zorunda olmasaydılar nasıl da eğleneceklerini fark ettiklerini düşünüyorum.”

“Bu epey sert oldu,” dedi Langford, çantasını dolabına tıkıştırırken.

“Optimizeciler, özel bakıma ihtiyaç duyan bir çocuğun sahip olabileceği en kötü ebeveyn tipi. Kolaya kaçıp hayatın onlara verdiğine razı olabilselerdi illegal optimizasyon için kırk takla atmazlardı.”

“İnsanların çocuk sahibi olmak için başka nedenleri de olabiliyor.”

Grace yüzünü buruşturmamak için kendini zor tuttu. “Tabii ki. Mükemmeliyetçilerin yanı sıra, engellenmiş rüyalarını yaşamaya çalışan taklit ebeveynler de var.”

Langford ona dikkatle baktı. “Çok sert konuşuyorsun.”

“On bir yıldır buradayım Langford. Herhangi birini sert konuşturabilecek kadar uzun bir süre bu.” Ayağa kalktı, dolabını açtı ve önlüğünü çıkarmaya başladı. “Ya da bugünkü gibi optimize edilmiş bebeklerini ‘düzgün’ olmadığı için gönüllü olarak teslim eden, ama daha sonra optimizasyonun kusursuz olduğu anlaşılan ve ağladığında onu sarstıkları için çocuklarının beynine zarar verdikleri ortaya çıkan bir çiftin geldiği tek bir gün bile yeterlidir.” Langford’un bakışlarından kaçınarak ayakkabılarının bağını çözdü. Ardından derin bir iç geçirdi. “Geçen gün hakkında konuşabilir miyiz Thea? Daniel konusunda sana fazla sert çıkmış gibi hissediyorum.”

“Sen de fark ettin demek?”

“Evet, belki de sana bir özür mocha’sı ısmarlamalıyım. Sadece birilerinin ona iyi bakmasını istiyorum.”

“Nereye giderse gitsin iyi bakılacaktır.”

“Çocuklar koğuşu onu sağlıklı tutmaya yetebilir ama ona bir yaşam alanı sağlamayı, ona bir hayat vermeyi denemeyecekler.”

Langford buklelerini arka tarafta topladı ve kıvırarak bir topuz yaptı. “Çocuk bir burs için iyi bir konu olacaktır. Belki de bu ona kendi ortamını ve özel bakımını sağlayabilir.”

Grace ayakkabısının teki ayağından sallanırken ona bakakaldı.

“Kendi bölümüme bundan bahsedebilirim, bakalım birilerinin ilgisini çekebilecek miyim. Ne de olsa araştırma buradan çıkıp gitmeyi sağlamanın en iyi yolu.” Langford dolabını kapattı ve elini kulptan çekmeyerek bir müddet orada durdu. “Bilirsin, buradayken ne zaman önem vermen gerektiğini bilmelisin. Ne kadar önem vermen gerektiğini de.” Ardından kapıyı iterek açtı ve koridorda gözden kayboldu. “Kendine dikkat et,” diye seslendiğini duyar giibi oldu Grace. Langford’un onu şikayet edip etmeyeceğini merak etti, şimdiye kadar etmediyse tabii. Psikiyatri uzmanının şikayetini dikkate alırlardı ve Grace’in dosyasında yeni bir yönetimsel uyarı için yer yoktu.

Kıyafetlerini değiştirmeyi bitirdi üstündeki giysilere şöyle bir baktı: iyi yerleştirilmiş ceplere sahip özel dikim bir pantolon, düğmeli bir gömlek… ve kim olmaya çalıştığını, sabah akşam trenlerde ne aradığını, bu Grace’in izin günlerinde ne yaptığını merak etti. Çıkışa yöneldi, fakat son anda bir içgüdüyle yolunu değiştirip merdivenlere açılan kapıdan geçerek nefes nefese kalmış halde dördüncü kata çıktı. 408 numaralı oda sessizdi ve içeride tek bir yatak vardı.

“Bugün çocuk koğuşunun otobüsü geldi,” dedi Minerva. “Endişelenme, onu götürdüler demiyorum. İkinci katta bazı yerler boşaldı, hepsi bu.”

“Zaten seni görmeye gelmiştim,” diye yalan söyledi Grace.

Minerva kulaklığının mikrofonunu ve vizörünü yukarı kaldırdı. “Oturabilirsin.”

Grace kendisine söylenileni yaptı ve uzun yatağın bir battaniyeyle örtülmüş boş ayak ucuna kuruldu. “Kulaklığının tel tokalarla tutturulduğu günleri hatırlıyorum.”

“Evet, ellere sahip olmayı tercih ederim.”

“İki numara ne alemde?”

Minerva cırtcırtlı bir kayışı açarak sol kolunu serbest bıraktı. Sonra da üzerinde 5 parmak tomurcuğu bulunan, tam olarak şekillenmiş, parlayan bir avuç içini ve dirseğinin kıvrımındaki baş parmağı göstermek için onu salladı.

“Tebrik ederim!”

“Neredeyse tamam.” Minerva elini yeniden yapışkan sıvıya batırırken yüzünde kısa ve gergin bir gülümseme vardı.

“Memnun değil misin?”

“Evet, çoğunlukla. Oldum olası ellerimin olduğunu hayal etmişimdir; fakat şimdi de ayaklarımın olmasını istiyorlar.”

“Bu seni şaşırttı mı?”

“Yapmak istemiyorum. Bunları büyütüp yetiştirmek iki yılımı aldı. Koca koca porsiyonlar yemek, sürekli serum almak, bacaklarım yapışkan bir sıvının içindeyken yatmak ve her hafta küçük ameliyatlar geçirmek.” Sağ elini kaldırdı. “Umurumda olan tek şey bu. Bir şeyleri kaldırmak, butonlara basmak ve kendimi bir sandalyeden kaldırmak için ihtiyacım olan sadece bu ikisi.”

“Fakat yapabileceğin onca şeyi düşün. Yürümek, koşmak, oyunlar oynamak…”

“Değmez.” Minerva elini Grace’in elini okşadı. “Organ büyütmek canımı acıtıyor. Kemik büyütmek ise en kötüsü. Çok nadiren uyuyabiliyorum. Bazen büyütücü banyo almasam dahi hayali ağrılarım oluyor. Sonra bir de yanlış adımlar, yanlış büyüyen parçaların kesilip alınması, fazladan yemek zorunda olduğum yemekler var. Bu kol için fazladan 7.5 kilo almak zorunda kaldım, biliyorsun. Yıllarımı bu şekilde harcayamam. Bu odadan çıkmam gerek.” Kadının parmaklarını sıktı; gözlerinde yalvaran bir ifade vardı.

Grace kızın yeni sağlık uzmanının kim olduğunu, ekiptekilerden herhangi birinin ona ne istediğini sorup sormadığını merak etti. Çocuğun eline baktı; cildi yeni açılan ya da kapanmak üzere olan yaralarla doluydu, parmakları şimdiden bilgisayarlı kontroller yüzünden nasır tutmuştu.

Charlotte’un Sevgi Ağı hikayesini eskiden bana da okurdun, hatırladın mı?”

“Sen buraya bırakıldıktan sonra, evet. Tabii ki.”

“Bir et yığınına okumak için eğlenceli bir hikaye. Sonrasında neden ağladığımı biliyor musun?”

“Anne babanı özlediğini düşünmüştüm.”

“Birazcık. Ama çoğunlukla anladığım için. Beş yaşındaydım ama anlıyordum. Annemle babam ben iki yaşındayken devlet yardımı alabilmek için suçlarını kabul etmişlerdi. Cezanın büyük kısmını erteletmek için kamu spotlarında yer aldılar. Sonra beklediler. Eğer ev bakımını üstlenip ’iyi niyet çabası’ gösterirsen daha büyük bir ceza almadan çocuğunu devlet bakım evine teslim edebiliyorsun. ’İyi niyet çabası’ 3 yıl sürüyor. Beni tam üç yıl ve bir gün geçtikten sonra devlete teslim ettiler.”

“Daha beş yaşındayken bile çok zeki bir kızdın.”

“Zihinsel optimizasyon işe yaramış.”

İkisi birden pencereden dışarı baktı; Rapid İstasyonu’ndan çıkan trenin ışıkları alacakaranlıkta parıldıyordu.

“Seni özlemiştim” dedi kız.

* * *

Grace “Cleveland Bölgesel Genetiği Değiştirilmiş Çocuk Hastalar Merkezi” tabelasının yanından geçerken bir kordonla boynuna asılı olan kimlik kartını çekip çıkarttı. Plastik kartı ceplerinden birine sokuşturup fermuarını kapattı, sonra da aceleyle meydanın karşısındaki Rapid durağına geçip kendine oturacak bir yer buldu.

Meslektaşlarının bir çoğu kendilerine işleri hakkında soru sorulmasından rahatsız olmazdı. Hatta bazıları dramatik anılarını anlatma fırsatının tadını çıkarıyor gibi görünüyordu. Fakat Grace yolculardan birisi soru soramasın diye hastane önlüğünü değiştirmiş ve istasyonun trenin görüş açısı dışında kalan tarafına yürümüştü. Teoride GEPIC çalışanları, halkı yasa dışı gen mühendisliğinin tehlikeleri hakkında bilinçlendirme fırsatlarını değerlendirmeliydiler. Fakat bu sorulara memnuniyetle cevap vermeleri gerektiğini bilmeleri, kötü hastalıklar ve ölüm meraklısı sorular karşısında dayanmalarını kolaylaştırmıyordu: “Karşılaştığın en kötü hastalık neydi?” “Hastaların çoğu ölüyor mu?” “Şu iki ağızlı çocuk sizin hastanede mi, hani şu reklamlarda gösterdikleri?” Bu hastanedeki işe, tıp fakültesini bitirdikten sonra Meksika’daki gönüllü kliniğe olduğu gibi başvurmuştu, yani pırıl pırıl bir umutla dolu biçimde. Aradan on bir yıl geçmesine rağmen insanların kulaktan dolma fantezilerini sükunetle dinlemek hâlâ zordu.

Grace tabletinden Plain Dealer gazetesini okudu. Kendini amatör bir detektifmişçesine yerel suçlar bölümünde çocuk kaçakçılarının izlerini ararken buldu. Tabletini kapatıp GEPIC ile evi arasında kalan üç durak boyunca çiziklerle dolu camdan dışarıyı seyretti.

Dairesi altıncı kattaydı ve pek rağbet görmeyen, kısıtlı bir göl manzarası vardı. Çantasını kapının yanına atıp ayakkabılarını çıkardı. Bacaklarını karnına çekip kendini meşgul edecek bir şeyler bulmak için etrafına bakınırken kanepedeki göçük onu her zamanki gibi sarmaladı. Okuyup bitirdiği kitapların üzerini toz kaplamıştı; seyahat kitapları, öğretmenlerin, insan bilimcilerin ve biyologların hatıralarını içeren kitaplar. Televizyonun önünü kirli bir tabak yığınını kapatıyor, mutfakta gözüne çok daha cazip görünen meyve sinekleri uçuşuyordu.

Bakışları hastalarından gelen hediyelerin olduğu bir sehpaya takıldı. Sarsak bir origami vinci ve kilden yapılma, küçük tuhaf bir tasarımı eline aldı. Arkadaki ilan tahtasındaki katman katman fotoğrafların ve pastel boya resimlerin üzerinde asılı duran tahta boncuk dizilerini parmağıyla kurcaladı. Hastalarına ne faysası olmuştu? Yanında yeterince uzun bir süre kaldığı takdirde Daniel’in onun için bir şeyler çizip çizmeyeceğini merak etti. Steller ailesine ait şömine saati çaldı, midesi de buna guruldayarak yanıt verdi. Kendini toparladı ve Brandon Macauley’in belli belirsiz gülümsediği fotoğrafa ya da onun arkasındaki, acı dalgaları arasında çizilmiş kendi resmine bakmamaya çalışarak mutfağa doğru gitti.

Telefonunun zili kulak tırmalayacak şekilde çaldı, ekranda B. Kafouri yazıyordu.

“Senin melek çocuk konusunda iyi haberlerim var.”

“Daniel mı? Neler oluyor? Ebeveynlerini mi buldun?”

“Hayır, ama dediklerine göre genlerinin arasında doğada normalde görülmeyen, belirgin bir iz bulmuşlar. Bir laboratuvar tekniğinin bir yan ürünü olabilirmiş ve bunun bir başka yüksek teknolojili teknikle eşleşebileceğini düşünüyorlar.”

“Bu Daniel için ne anlam ifade ediyor?”

“Daniel ülkenin ilk yüksek teknolojili laboratuvar baskınının bir parçası olabilir! Dinle, bir şeyler bulursak seni arayacağım; böylece emin olup manşetlere bakabilirsin.”

Grace’in bir şey deyip demeyeceğini beklemeden kapattı. Telefonun ekranı karardı ve Grace ahizeyi fırlatma isteğine karşı koyarak onu yavaşça yerine yerleştirdi. Sonra da kitapçıdayken gözüne daha çekici görünmüş olan kalın tarih romanını eline aldı, oturdu ve nefesini düzenlemeye, sayfaya odaklanmaya çalıştı. Bir dakika mı yoksa on dakika mı geçtiğini anlamadan kelimelere baktı. Derken ani bir hareketle onu fırlatıp attı. Kitap mutfağın eşiğine kadar savruldu ve sayfaları darmadağın olmuş bir halde durdu. Ardından sanki iç çekiyormuş gibi kendi ağırlığının altında ezilip sayfalarını buruşturarak kapanırken Grace onu memnuniyetsiz biçimde izledi.

* * *

Ertesi hafta Minerva yanardöner altın rengi, hafif bir tekerlekli sandalyeyle eskiden Daniel’in yatağının olduğu yerdeki çiziklerin etrafında turlarken, “Rengi sen mi seçtin?” diye sordu Grace.

“Ne?”

“Tekerlekli sandalyenin rengini.”

Minerva kafasını iki yana salladı. “Ama sadece on parmağım çıktı ve bir fazlalık yok.” Kız sol elini havaya kaldırıp karşı binadan yansıyan ışığa tuttu ve beş yeni parmağını genişçe açtı. Parmakların derisi, tekerlekleri çevirdiği için kızarmıştı ve dirseğinde bir dikiş izi vardı. “Dün beni görmeye geldiğini söylediler. Lazerli kesim operasyonuma mı girdin?”

“Uyarı ışığını görmemişim.”

“Seni göz operasyonum için mi göndermişlerdi?”

“Sadece kontrole gelmiştim.”

“Yıllar önce bir göz operasyonuna girmek zorunda kalmıştım. Bana olması gerekenden az narkoz vermişler, lazerli kesim operasyonlarının birinin ortasında uyandım. Mide bulandırıcı bir rüyadan çıkıp kırmızı plastik başlıklar takan insanlarla çevrili bir yatakta uyandım. Galiba o kadar çok korkmuştum ki lazer yakıcısının üzerinde çalıştığı yerime bakamadım bile.”

“O günden beri gözlerin sorunsuz mu peki?”

“Evet. İyi hissettiğim günden beri onlara gözlerimin acımadığını söyleyip duruyorum. Gözümün arkasında sinirler olmadığı için farkından olmadan bir retinal yanık durumu oluşabileceğini söylediklerinde onlara inanmamıştım. Halen gözlerimin yan taraflarında sinirler olduğunu düşünüyordum.”

“Yani hepsi bu kadar mı?” dedi Grace. “Bütün istediğin bu mu?”

“On parmak ve bir tekerlekli sandalye, evvet.”

“Ama onlar durmak istemiyor?”

Minerva sandalyesini kadının hemen yanındaki boşluğa doğru sürdü ve yüzünü pencereye döndü. Pembe-beyaz renkli bir tüy, bankların ve sundurmaların üzerinde uçuştu; etrafta çiçeklerini döken kiraz ağaçları olmalıydı. “Bazı günler haberlerdeki o başlığı değiştirmek için uğraştıklarını düşünüyorum: ’Kolları ve bacakları olmayan o bebeğe ne oldu dersiniz?’ Kaba olmadığım zamanlardaysa ellerinden geleni yapmış gibi hissetmek istediklerini düşünüyorum.”

Grace atkuyruğunu salıverdi ve saçlarını savurdu. “Büyüdüğünde ne yapmak istiyorsun? Bir bilim insanı olmak istediğini söylemiştin, peki hangi alanda çalışmak istiyorsun? Bir gün gelip de yürümek isteyeceğini, belki de yürümeye ihtiyaç duyacağını düşünmüyor musun?”

“Dinozor kemiklerini temizleyip onların üzerinde çalışmak istiyorum. Bir laboratuvarda. Bunu yapan insanlar gördüm, hepsi de çalışırken daima oturuyordu.” Güldü.

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Bunun senin için daha iyi bir hayat olacağına emin gibi görünüyorsun, ama ya yanılıyorsan?”

Minerva’nın yüzü asıldı. “Brandon Macauley’e inandın.” Grace’in saçlarına götürdüğü elleri yarı yolda donup kaldı. “Hayatının daha da iyi olamayacağından nasıl emin olabildin? Ya da mucizevi bir tedavi geliştirilemeyeceğinden? Fakat onun kendi seçimini yapmasına izin verdin. Ona güvendin.”

Doktor bakakaldı ve konuşmaya başlayınca sesi çok yüksek çıktı. “Ben- bunu yapan ben değildim. Temize çıktım.”

“Tabii ki. Yeni bir ilaç denerken dozu konusunda ’bir hata yaptın’. Fakat onun ölmek istediğine inanmıştın. O böyle söylediğinde ona inandın.”

Grace omzunun üzerinden kapıya baktı. “Evet. İnandım.”

“Tüm söylediğim, bacak istemediğim.” Minerva’nın gülümsemesi solgundu; dudakları neredeyse sarkmıştı.

“O senden daha büyüktü.”

“Onun üniversitenin son yıllarında olduğunu okumuştum.”

“Bu-bilmiyorum Minerva.”

“Normal bir hayat istiyorum, hastalıkla geçen bir ömür değil.”

Grace bir süre çenesini sıkarak pencereden dışarı baktı, sonunda kızın sandalyesinin yanına diz çöktü ve onu kucakladı. Minerva da gözlerini kapatarak ona karşılık verdi.

“Bunu konuşmak için mi gelmiştin?” diye fısıldadı.

“Hem evet, hem hayır. Daniel hakkında konuşmak istiyordum. Az önce onu ziyaret ettim.”

Minerva yavaşça başını salladı. “O iyi bir çocuk. Kendisi olmayı başarabildiği kısa anlarda ondan hoşlanıyorum.”

“Daha önce hiç çocuk koğuşunda bulunmadın, değil mi?”

“Psikiyatri bölümünde mi? Hayır. Ama duyduklarıma bakılırsa bulunmak da istemezdim.”

“Orası bir depo. Hepsi bu. Bir-” Durup iç geçirdi. “Bir araba satın aldım.” Minerva’nın kaşlarının aniden kalktığını gördü. “Yıllardır arabam yoktu.”

“Sevindim.” Kız pervasız bir neşeyle gülümsedi ve yeni eliyle Grace’inkini kavrayıp pürüzsüz teninin ötesinde, şaşırtıcı bir kuvvetle sıktı. “Yardım edebilirim.”

Grace nefesini tuttu. “Ne demek-” Kapıya, gizli bir kamera ile mikrofonun bulunduğunu bildiği yere tekrar baktı.

Minerva ona tekrar sarılarak fısıldadı. “Harita okuyabilirim, haberleri takip ederim. Bilgisayarlarla aram çok iyi. Aradığımız şeyleri bulabilirim…”

“İyi olacağım,” dedi Grace. “Benim için endişelenme.” Geri çekildi ve ayağa kalktı. “Mesaim başlamak üzere.”

“Biliyorum. 3:15.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Personel çizelgelerindeki şifreleme doğru düzgün çalışmıyor. Dediğim gibi, bilgisayarlarla aram çok iyi.” Hafifçe gülümsedi.

Grace gitmek için arkasını döndü fakat Minerva sandalyesini ona doğru sürdü ve laboratuvar önlüğünü tek eliyle yakaladı.

“Minerva-”

“Yarın beni görmeye gel. Hemşireler yataktan tekerlekli sandalyeye geçmemden hoşlanmıyorlar, çünkü omurgamı sarsıyormuş fakat şimdiden bunu kendi kendime yapabiliyorum. Neyse, 3’teki vardiya değişimi sırasında onlar birbirlerine rapor verirken sen işten çıkıyorsun.” Kız sırıttı. “Bu odadan çıkabilirim.”

Minerva’nın bakışları Grace’in griye çalan, yorgun, ela gözlerine baktı, sonra da parmaklarını gevşetip önlüğü bıraktı.

“Görüşürüz Minerva.”

Minerva döndü. “Yarın görüşürüz Dr. Grace.”

* * *

Grace gökyüzünün rengi ağaç tepelerinde çivit mavisine dönerken arabasını kenara çekti. Kentucky Ormanı’ndan geçen tali bir yola sapmıştı; camını indirip arabayı durdurduğunda ağaçların hışırtısı ve aracın homurtuları dışında başka bir ses duyamadı.

Dışarı çıktı, tekrar dinledi ve yaklaşan gecenin serinliğinin ellerinin arka kısmındaki tüyleri ürperttiğini hissetti. Ağaçlar loş ışıkta öyle zarif ve yeşil bir biçimde yükseliyorlardı ki insanın gözlerini zorluyorlardı. Çiçeklenen erguvanın belli belirsiz pembe rengi gölgeler arasında parıldadı. Minerva’nın hiç böyle bir ormana gelip gelmediğini, bu havayı teneffüs edip etmediğini merak etti.

GEPIC’ten çıkıp arabasıyla uzaklaşmaya başladığından beri durmaksızın düşüncelerini işgal eden Minevra’yı aklından uzak tutmaya ve huzurunu kaçırmasını engellemeye çalışmıştı. Ama artık bunu başaramıyordu ve tozlu arabasına yaslanırken kızın odasında tek başına olduğunu, tekerlekli sandalyesiyle daireler çizdiğini görebiliyordu. Belki de yalnız değildi… belki de güvenlik tuhaf teklifini duymuştu ve şu anda sorguya çekiliyordu.

Grace göğsünde sanki ciğerleri boşalmışçasına, hasta edici bir baskı hissetti. Minerva onu beklemiş miydi? Gerçekten kaçmak istemiş miydi? Bir poster çocuğu olduğunu, yüzünün unutulmayacağını, dışarı çıkmasının korkunç bir risk olduğunu biliyor olmalıydı. GEPIC ona bir gelecek sunmuştu; Grace’in bu şansı onun elinden çekip alacağını düşünmüş olabilir miydi? Minerva böyle bir şey beklenmeyecek kadar zeki bir kızdı. Fakat zekası bunu arzulamasına engel olabilir miydi?

Grace derin bir nefes verdi. Gündüz ışığını israf ediyordu.

Bir butona bastığında bagaj kapağı yavaşça açıldı. Daniel kıpırdamadı bile. Sakinleştiricinin etkisi geçiyor olmalıydı, yine de Minerva haklıydı; oğlanın uykusu ağırdı. Daniel bir yastıktan bir kalenin ortasına yerleştirilmiş, para ve giysi dolu kutulardan, bir yerlerde yeni bir hayata başladıklarında ihtiyaç duyacakları eşyalardan korunmuştu.

Grace çocuğun nefesini dinlemek için öne eğildi; suçluluk hissi ve kafa karışıklığının son kalıntıları da eriyip gidiyordu. “David,” diye fısıldadı, “uyan bakalım.” Çocuğun alnındaki saçları yavaşça geriye doğru attı ve eline dokunarak onu hafifçe sarstı. “David.”

Çocuk uykusunda döndü, ardından gözlerini açtı ve gülümsedi. “Uykum var.”

“Biliyorum, sonra tekrar uyuyabilirsin ama şimdi uyanman gerek.”

Daniel, ya da yeni adıyla David, doğrulup esnedi. Grace çocuğu çenesinden kavradı ve gözlerine büyütücü damla damlattı. Grace başına kırmızı plastik bir başlık geçirirken David kıkırdadı.

“Şimdi parlak bir ışık gelecek. Doğrudan ona bakmanı istiyorum, tamam mı?”

“Tamam.” Kara göz bebekleri irislerinin parlak mavisini kenarlara itti. Uzandı ve Grace’in GEPIC’in taşınabilir lazer kesicisini tutan, artık titremeyen ellerini tuttu. “Sen kimsin?”

Grace arabanın aynasından kendi yansımasına bakarken ürperdi. Sahi kimdi o? Minerva’yı uykusundan uyandıran kabuslardaki yüzü olmayan ve parça parça olmuş o figürlere benzeyen Grace kimdi? Bulanıklaşan görüşünü düzeltmek için kızaran gözlerini kırpıştırdı. “Ben senin annenim.” Lazerin düğmesine bastı ve ‘Ben göreceğin son insanım tatlım,‘ diye düşündü.

© Felicity Shoulders 2010

Editörün notları:

[1] John Doe: Kimliği belirsiz erkeklere verilen genel bir takma ad.

[2] Dr. Oatker benzeri, ünlü bir kek malzemesi zinciri.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şartlı Sevgi – Felicity Shoulders

İlk kez Ocak 2010’da Asimov’s Science Fiction dergisinde yayımlanmış ve 2010 Nebula Kısa Öykü Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün