Zümrüt Soruşturma – Neil Gaiman

Zümrüt Soruşturma 2003 yılında, H.P. Lovecraft ve A. Conan Doyle’un evrenlerini bir araya getiren, “Baker Sokağı Üzerindeki Gölge” isimli kısa hikaye derlemesi için kaleme alınmış bir çalışma. Cthulhu mitosunun ve Sherlock Holmes efsanesinin şaşırtıcı derecede başarılı ve bir o kadar da heyecan verici bir karışımı olan öykü aynı zamanda 2004 yılında Hugo Ödülü’ne de layık görülmüş.

————————————————————————————–

Vol 43 No 156 YENİ ALBİON PAZAR, 28 HAZİRAN 1914 HER KESİMİN GAZETESİ ÜCRET 1 PENİ

HUGO ÖDÜLÜNÜ KAZANAN KISA ÖYKÜYÜ SUNAR

————————————————————————————–

ZÜMRÜT SORUŞTURMA

YAZAN: NEIL GAIMAN, İllüstrasyonlar: Jouni Koponen

1. Yeni Bir Dost

Sanırım bu sonsuzluk. Derinlerde yatan şeylerin muazzamlığı. Rüyaların karanlığı.

Fakat anlatmaya ortasından başladım. Beni affedin. Bir edebiyatçı değilim.

Kalacak kiralık bir yere ihtiyacım vardı. Onunla bu sayede tanıştım. Odaların kirasını benimle paylaşacak birini arıyordum. St. Bart’ın kimya laboratuarlarında ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştırıldık. “Anladığım kadarıyla Afganistan’daymışsınız,” dedi bana ve ağzım bir karış, gözlerimse faltaşı gibi açıldı.

“Hayret verici,” dedim.

“Pek değil,” dedi beyaz laboratuar önlüğü içindeki, dostum olacak yabancı. “Kolunuzu tutuş şeklinizden yaralandığınızı anlayabiliyorum, hem de belirli bir şekilde. Esmer bir teniniz var. Aynı zamanda askeri bir tutuma da sahipsiniz ve Kraliyet toprakları içerisinde bir ordu mensubunun hem güneşten yanacağı hem de – omzunuzdaki yaranın durumu ve mağaralarda yaşayan Afgan halkının alışkanlıkları göz önüne alındığında – işkence görebileceği çok az yer var.”

Bu şekilde dile getirildiğinde absürtlük derecesinde basitti elbette. Aslına bakılırsa her zaman öyleydi. Tenim bir fındıkkabuğu kadar kahverengiydi. Ve onun da gözlemlediği gibi işkence görmüştüm.

Afganistan’ın tanrıları ve insanları acımasızdı: Beyaz Saray’dan, Berlin’den hatta Moskova’dan yönetilmek istemiyor ve bunun için de bir sebep göremiyorlardı. ___ncı birliğe bağlı olarak o tepelere gönderilmiştim. Savaş vadilerde ve dağlarda sürdükçe kafa kafaya mücadele etmeye devam ettik. Fakat çatışmalar mağaralara ve karanlıklara indiğinde çizmeyi aştığımızı fark ettik – ki çoktan aşmıştık – ve boyumuzun ölçüsünü aldık.

Yeraltı gölünün ayna gibi parlayan yüzeyini asla unutamam, ya da gölün içinden çıkan şeyi… Gözleri açılıp kapanıyor ve dünyalar kadar büyük sineklerin vızıldamalarını andıran uğultulu fısıltılar o şey doğrulurken etrafında dönerek ona eşlik ediyordu.

Hayatta kalmam bir mucizeydi, ama kaldım ve sinirlerim mahvolmuş bir halde İngiltere’ye döndüm. O sülük benzeri ağzın bana temas ettiği yer, yani çürüyen omzumun derisi ise kurbağa beyazı bir renk alarak sonsuza kadar damgalandı. Eskiden bir keskin nişancıydım. Şimdiyse elimde dünyanın-altındaki-dünyaya duyduğum panik benzeri his haricinde hiçbir şey yoktu. Bu öyle bir histi ki ordunun bana verdiği emekli maaşıyla geçinmeme rağmen bir peni karşılığında yeraltı treniyle seyahat etmektense altı peni ödeyip memnuniyetle faytona binebilirdim.

Yine de Londra’nın sisleri ve karanlıkları beni rahatlatmış, beni içine çekmişti. Kiraladığım ilk daireyi kaybetmiştim, çünkü geceleri çığlık atıyordum. Bir zamanlar Afganistan’daydım; artık değil.

“Geceleri çığlık atarım,” dedim ona.

“Benim de horladığımı söylerler,” dedi. “Aynı zamanda saatlerim düzensizdir ve şömineyi sık sık atış talimi için kullanırım. Müşterilerimi ağırlamak için oturma odasına ihtiyacım olacak. Bencil, içine kapanık ve çabuk sıkılan biriyimdir. Bunlar sizin için problem olur mu?”

Gülümsedim, başımı iki yana salladım ve elimi uzattım. Tokalaşarak anlaştık.

Baker Sokağı’nda bizim için bulduğu odalar iki bekâr erkek için fazlasıyla iyiydi. Dostumun yalnız kalma arzusu hakkında söylediği her şeyi aklımda tuttum ve hayatını idame ettirmek adına ne yaptığını sormaktan kaçındım. Yine de merakımı cezbedecek pek çok şey vardı. Devamlı ziyaretçisi olurdu. Geldikleri vakit oturma odasını terk edip yatak odama çekilir, tüm bu insanların dostumla ne işi olabileceğini düşünürdüm: tek gözü kemik beyazı olan solgun bir kadın, seyyar satıcıları andıran küçük bir adam, kadife ceketli iri bir züppe ve diğerleri. Bazıları devamlı ziyaretçilerdi, bazılarıysa yalnızca bir kez gelir, onunla konuşur ve dertli ya da mutlu bir vaziyette ayrılırdı.

Adam benim için tam bir muammaydı.

Bir sabah ev sahibemizin o muhteşem kahvaltılarından birini ederken dostum zili çalarak o iyi kadını çağırdı. “Yaklaşık dört dakika içinde bir bey bize katılacak,” dedi. “Masada başka bir tabağa daha ihtiyacımız olacak.”

“Pekâlâ,” dedi kadın. “Izgaraya birkaç sosis daha atarım.”

Dostum sabah gazetesini dikkatle inceleme işine geri döndü. Bense giderek artan bir sabırsızlıkla bir açıklama beklemeye başladım. Sonunda daha fazla dayanamadım. “Anlamıyorum. Nasıl oluyor da dört dakika içerisinde bir ziyaretçimiz olacağını bilebiliyorsunuz ki? Hiçbir telgraf ya da ona benzer bir mesaj gelmedi.”

Hafif bir tebessüm etti. “Birkaç dakika önceki at arabası takırtısını duymadınız mı? Buradan geçerken yavaşladı – büyük ihtimalle sürücü kapımızı belirlediği için – sonra hızlandı, bizi geçti ve Marylebone Yolu’na doğru gitti. Yolcularını demiryolu istasyonlarında ve balmumu fabrikalarında indiren at arabalarının ve taksilerin bir takırtısı vardır: bu gidende, müşterisini görülmeden indirmeyi dileyen birinin takırtısı vardı. Oradan buraya yürümek sadece dört dakika alır…”

Cep saatini çıkarıp baktı ve tam o bunu yaparken kapının dışında bir ayak sesi duydum.

“İçeri gel Lestrade,” diye seslendi. “Kapı aralık ve sosisin ızgaradan çıkmak üzere.”

Lestrade olduğunu düşündüğüm bir adam kapıyı açtı ve arkasından dikkatle kapadı. “Yememem gerekir,” dedi. “Ama doğruyu söylemek gerekirse bu sabah kahvaltı edecek vakit bile bulamadım. Ve kesinlikle o sosislerden birkaçının hakkını verebilirim.” Daha önce birkaç kez gözlemleme şansı bulduğum ve lastik oyuncak ya da kocakarı ilacı tüccarına benzeyen o küçük adamdı bu.

“Bunun bir ulusal güvenlik meselesi olduğu açıkça görülüyor,” dedi dostum, ev sahibemiz odayı terk edene dek bekledikten sonra.

“Yıldızlar aşkına,” dedi beti benzi atan Lestrade. “Haberler kesinlikle bu kadar hızlı yayılmış olamaz. Yayılmadığını söyleyin.” Tabağını sosis, tütsülenmiş fileto, balık etli pilav ve tostlarla ağzına kadar doldurmaya başladı fakat elleri hafifçe titriyordu.

“Elbette hayır,” dedi dostum. “Geçen bunca zamandan sonra at arabanızın tekerlek gıcırtılarını tanıyorum artık: yüksek bir do üzerinden titreşen bir sol diyez. Ve eğer Scotland Yard’dan Müfettiş Lestrade, Londra’nın tek danışman dedektifinin salonuna görünmeden ve kahvaltı bile etmeden geliyorsa, ki her halükarda geliyor, ben de bunun sıradan bir dava olmadığını anlarım. Dolayısıyla bu da olayın başımızdakileri de kapsadığı ve ulusal bir mesele olduğu anlamına geliyor demektir.”

Lestrade peçetesiyle yanağındaki yumurta sarısını sildi. Ona boş boş baktım. Benim kafamdaki polis müfettişi tipiyle alakası yoktu. Ama öte yandan dostumun da bir danışman dedektife benzer bir yanı yoktu – o her ne demekse…

“Belki de bu konuyu özel olarak tartışmalıyız,” dedi Lestrade, bana bakarak.

Dostum yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi ve başı, kişisel bir şakaya güldüğünde olduğu gibi omuzları üzerinde hareket etti. “Saçmalık,” dedi. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Ve bana anlatılan şey ikimize de anlatılmış demektir.”

“Eğer rahatsız ediyorsam –” dedim huysuzca, fakat beni bir el hareketiyle susturdu.

Lestrade omuzlarını silkti. “Benim için fark etmez,” dedi bir dakika sonra. “Eğer olayı çözerseniz bir işim var demektir. Çözemediğiniz takdirde de işsizim. Kendi metotlarınızı kullanın derim ben. İşler daha da kötü hale gelemez ya.”

“Eğer tarihin bize öğrettiği bir şey varsa o da işlerin daima daha kötü hale gelebileceğidir,” dedi dostum. “Shoreditch’e ne zaman gidiyoruz?”

Lestrade çatalını düşürdü. “Bu berbat bir şey!” diye bağırdı. “Konu hakkında her şeyi bilmenize rağmen oturmuş benimle dalga geçiyorsunuz! Utanmalısınız –”

“Hiç kimse bana bu konu hakkında bir şey anlatmadı. Bir polis memuru ayakkabılarında ve pantolonunun paçalarında tuhaf, hardal sarısı bir tona sahip taze çamur izleriyle odama geldiğinde o kişinin yakın zamanda Hobbs Lane lojmanlarında, Shoreditch’te yürüdüğünü tahmin edebilirim. Yani şu hardal renkli balçığın Londra’da bulunabileceği tek yerde…”

Müfettiş Lestrade utanmış görünüyordu. “Böyle anlattığınız zaman,” dedi, “çok bariz görünüyor.”

Dostum tabağını iterek kendinden uzaklaştırdı. “Tabii ki öyle,” dedi hafif kızgın bir tavırla.

Bir faytonla şehrin doğusuna gittik. Müfettiş Lestrade at arabasını bulmak için Marylebone Yolu’na gitmiş ve bizi yalnız bırakmıştı.

“Yani şimdi siz gerçekten de bir danışman dedektif misiniz?” diye sordum.

“Londra’da, hatta belki de dünyada tek,” dedi dostum. “Dava almam. Onun yerine danışmanlık ederim. İnsanlar bana çözülemez problemlerini getirir, onu tarif eder ve bazen onları çözerim.”

“O halde size gelen o insanlar…”

“Genel olarak polis memurları ya da dedektifler, evet.”

Güzel bir sabahtı fakat sallana sallana St Giles’in kenar mahallelerinin köşesine yani Londra’nın üzerinde sevimli bir çiçek satıcısının yüzündeki kanser gibi oturan hırsızların ve boğaz kesicilerin yatağına gelmiştik ve faytonun içerisine sızan yegâne ışık loş ve zayıftı.

“Beni yanınızda istediğinizden emin misiniz?”

Dostum cevap olarak gözlerini kırpmadan bana baktı. “İçimde bir his var,” dedi. “Birlikte olmanın bizim kaderimiz olduğuna dair bir his. Bilmiyorum ama geçmişte ya da gelecekte bir amaç için yan yana savaştığımızı hissediyorum. Ben akılcı bir adamımdır fakat iyi bir yoldaşın değerini de bilirim ve sizi gözüme kestirdiğim andan beri size de en az kendime güvendiğim kadar güvenebileceğimi biliyorum. Evet. Sizi yanımda istiyorum.”

Yüzüm kızardı, ya da saçma sapan bir şeyler söyledim. Afganistan’dan beri ilk defa bu dünyada bir işe yaradığımı hissettim.

2. Oda

Shoreditch’teki ucuz bir pansiyondu. Ön kapıda bir polis memuru vardı. Lestrade onu adıyla selamladı ve önümüze düştü. Ben girmeye hazırdım fakat dostum kapının ağzında çömeldi ve paltosunun cebinden bir büyüteç çıkarttı. İşlenmiş demirden yapılma bot kazıyıcının üzerindeki çamuru inceledi ve işaret parmağıyla biraz dürtükledi. Ancak sonuçtan tatmin olduğu zaman içeri girmemize müsaade etti. Üst kata çıktık. Suçun hangi odada işlendiği çok açıktı: iki cüsseli memur tarafından polis nezaretine alınmıştı.

Lestrade adamları başıyla selamladı, onlar da kenara çekildi. İçeri girdik.

Söylediğim gibi, ben profesyonel bir yazar değilim ve kelimelerimin yetersiz kalacağını bildiğimden o yeri tarif etmekle ilgili tereddütlerim var. Yine de bu anlatıyı kaleme almaya başladığıma göre korkarım devam etmem gerekiyor. O küçük kiralık odada bir cinayet işlenmişti. Vücut ya da ondan geriye kalanlar hâlâ orada, zeminin üzerindeydi. Onu gördüm, fakat her nasılsa, ilk başta değil. İlk gördüğüm, kurbanın boğazından ve göğsünden fışkıran ve taşan şeydi: safra yeşilinden çim yeşiline kadar değişen bir rengi vardı. Havı dökülmüş halı tarafından emilmiş ve duvar kâğıdına sıçramıştı. Bir anlığına bunun cehennemlik bir ressamın işi olduğunu düşündüm, zümrüt yeşili bir çalışma yapmaya karar veren bir ressamın…

Yüzyıl gibi gelen bir süre boyunca yerdeki bedene baktıktan sonra -kasap tezgâhının üzerinde göğsü yarılıp açılan bir tavşan gibiydi- ne gördüğümü anlamaya çalıştım. Şapkamı çıkarttım, dostum da aynı şeyi yaptı.

Diz çöküp kesik ve yarıkları inceleyerek bedeni teftişe başladı. Sonra da büyütecini çıkartıp duvara doğru yürüyerek kanlı irin ve damlaları inceledi.

“Bunu zaten yaptık,” dedi Müfettiş Lestrade.

“Öyle mi?” dedi dostum. “O halde bundan ne mana çıkardınız? Zannedersem bir kelime bu.”

Lestrade dostumun durduğu yere ilerleyip yukarı doğru baktı. Lestrade’in başının azıcık üzerinde, solmuş sarı duvar kâğıdı üzerine yeşil kanla ve büyük harflerle yazılmış bir kelime vardı. “Rache…?” dedi Lestrade, kelimeyi yüksek sesle telaffuz ederek. “Görünüşe göre Rachel yazmak istemiş ama bitirmesine müsaade edilmemiş. Öyleyse – bir kadın aramalıyız…”

Dostum hiçbir şey söylemedi. Tekrardan cesede döndü ve önce ellerinden birini sonra da ötekini kaldırdı. Cesedin parmak uçlarında hiç irin yoktu. “Sanırım bu kelimenin majesteleri tarafından yazılmadığını kanıtlamış olduk –”

“Hangi şeytan –?”

“Sevgili Lestrade. Lütfen benim de bir beynim olduğuna inanın artık. Cesedin bir insana ait olmadığı çok açık – kanının rengi, eklemlerinin sayısı, gözleri, yüzünün pozisyonu… Tüm bunlar kraliyet kanına delalet ediyor. Hangi kraliyet ailesine mensup olduğunu söyleyemesem de onun bir veliaht olduğunu iddia etme riskini göze alabilirim, belki… hayır, tahtın ikinci varisi… Alman eyaletlerinden birinin.”

“Bu inanılmaz.” Lestrade önce tereddüt etti, ardından konuştu. “Bu Bohemya Prensi Franz Drago. Albion’da Majesteleri Victoria’nın bir konuğu olarak bulunuyordu. Tatil için ve de biraz hava değişikliği…”

“Tiyatrolar, fahişeler ve kumar masaları için demek istiyorsun.”

“Eğer siz öyle diyorsanız.” dedi Lestrade, bakışlarını kaçırarak. “Her neyse, Rachel denen şu kadın hakkında bize iyi bir ipucu verdiniz. Yine de onu kendi çabalarımızla bulabileceğimizden şüphem yok.”

“Şüphesiz,” dedi dostum.

Birkaç kez, polislerin çizmeleriyle ayak izlerini nasıl belirsizleştirdiği ve bir önceki gece yaşanan olayları tahmin etmeye çalışan birinin işine yarayabilecek bazı şeyleri nasıl yok ettiği hakkında iğneleyici yorumlarda bulunarak odayı biraz daha inceledi.

Yine de kapının arkasında bulduğu bir parça çamur ilgisini çekmiş gibi görünüyordu. Şöminenin yanında da küle ya da kire benzer bir şeyler buldu.

“Bunu gördünüz mü?” diye sordu Lestrade’a.

“Kraliyet Polisi,” diye cevapladı Lestrade, “bir şöminenin içinde kül bulduğunda heyecanlanmamaya özen gösterir. Bu zaten külün bulunması gerektiği yerdir.” Ve kıkırdadı.

Dostum bir tutam kül alıp bunu parmakları arasında ezdi ve kalıntılarını kokladı. Sonra da o şeyin kalanını topladı, cam bir tüpün içine yerleştirdi, ağzını bir tıpayla kapattı ve paltosunun iç ceplerinden birine yerleştirdi.

“Ya ceset?” diye sordu ayağa kalkarken.

“Saray kendi adamlarını gönderecek,” dedi Lestrade. Arkadaşım başıyla bana bir işaret yaptı ve birlikte kapıya doğru yürüdük. Dostum iç geçirdi. “Müfettiş. Bayan Rachel hakkındaki soruşturmanız başarısızlıkla sonuçlanabilir. Her şeyden önce Rache, Almanca bir kelime. İntikam anlamına gelir. Sözlüğünüzü kontrol edin. Başka manaları da var.”

Merdivenlerden aşağı inip sokağa çıktık. “Bu sabaha kadar kraliyet ailesinden hiç kimseyi görmemiştiniz, değil mi?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Eh, eğer hazırlıklı değilseniz görüntüleri sinir bozucu olabilir azizim – titriyorsunuz!”

“Üzgünüm. Birkaç dakika içinde kendime gelirim.”

“Yürümek iyi gelir mi dersiniz?” diye sordu ve eğer yürümezsem çığlık atmaya başlayacağımdan emin olduğumdan kabul ettim.

“Batı’ya o halde,” dedi dostum, sarayın karanlık kulesini işaret ederek. Ve yürümeye başladık.

“Yani,” diye başladı dostum, bir müddet sonra, “Avrupa kraliyet ailelerinden hiçbiriyle şahsen karşılaşmadığınızı mı söylüyorsunuz?”

“Hayır,” dedim.

“O halde çok yakında karşılaşacağınızdan gayet eminim,” dedi bana. “Üstelik bu kez bir cesetle değil.”

“Azizim, bunu da nereden – ?”

Yanıt olarak bizden kırk metre uzaklıktaki siyah bir faytonu işaret etti. Siyah bir pardösü giyen ve aynı renkte silindir bir şapka takan bir adam açık vaziyette tuttuğu fayton kapısının önünde sessizce bekliyordu. Faytonun kapısında Albion’daki her çocuğun ezbere bildiği altın renkli bir arma vardı.

“İnsanın geri çeviremeyeceği davetler vardır,” dedi dostum. Adama şapka çıkarttı, sanırım kutu benzeri boşluğa tırmanırken gülümsedi ve yumuşak deriden yastıklara sırtını yaslayarak rahatladı.

Saraya giden yolda onunla konuşmaya çalıştığım zaman işaret parmağını dudaklarına götürerek beni susturdu. Ardından gözlerini kapattı ve görünüşe göre derin düşüncelere daldı. Bense Alman Krallığı hakkında bildiklerimi anımsamaya çalıştım fakat Kraliçe’nin düşüp kalktığı Prens Albert’ın bir Alman olduğu dışında pek de bir şey bilmediğimi fark ettim.

Elimi cebime sokup bir avuç bozuk para çıkarttım – kahverengi ve sarı, siyah ve bakır yeşili. Her birinin üzerinde bulunan kraliçemizin basılı portresine uzun uzun baktım ve hem vatansever bir gurur hem de şiddetli bir korku hissettim. Kendime bir zamanlar bir ordu mensubu ve korkuya yabancı bir adam olduğumu hatırlattım ve bir zamanlar bunun yegâne gerçek olduğunu anımsadım. Bir anlığına iyi bir atıcı -ya da düşünmeyi sevdiğim şekliyle keskin bir nişancı- olduğum zamanları hatırladım fakat sağ elim sanki felçliymişçesine titredi, bozuk paralar şıngırdayıp şıkırdadı ve hissettiğim tek şey pişmanlık oldu.

3. Saray

Uzun bir gecikmenin ardından Doktor Henry Jekyll, dünyaca ünlü “Jekyll’ın Pudrası“nın piyasa sürülüşünü açıklamaktan gurur duyar. Artık yalnızca ayrıcalıklı kesim için değil. İçinizdeki sizi ortaya çıkarın. İçsel ve dışsal temizlik için. ÇOK FAZLA KİŞİ, hem kadın hem de erkek, RUHSAL KABIZLIK yüzünden acı çeker. Rahatlama ise ucuz ve anında – Jekyll’ın pudralarıyla! (Vanilyalı ve orijinal mentollü formülleri mevcuttur.)

Kraliçenin hayat arkadaşı olan Prens Albert, etkileyici bir palabıyığı ve açılan bir alın bölgesi olan iri bir adamdı ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tamamıyla insandı. Bizi koridorda karşıladı, her ikimizi de başıyla selamladı ve ne adımızı sormaya ne de elimizi sıkmaya yeltendi.

“Majesteleri çok mutsuz,” dedi. Aksanlı konuşuyor, S’leri Z şeklinde telaffuz ediyordu. Majezteleri. Mutzuz. “Franz en çok sevdiklerinden biriydi. Bir sürü yeğeni var. Fakat Franz onu çok güldürürdü. Bu işin sorumlularını bulacaksınız.”

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım,” dedi dostum.

“Makalelerinizi okudum,” dedi Prens Albert. “Danışılması gereken kişinin siz olduğunu onlara söyleyen bendim. Umarım doğru olanı yapmışımdır.”

“Ben de öyle,” dedi dostum.

Ardından büyük kapı açıldı ve karanlıkların içinde Kraliçe’nin huzuruna kadar eşlik edildik.

Yedi yüzyıl önceki savaşta bizi yendiği için ona Victoria[1] diye hitap ediliyordu, görkemli olduğu için de Gloriana[2]. Ve de Kraliçe deniyordu ona, insanoğlunun ağzı gerçek ismini telaffuz etmeye elverişli olmadığından. Dev gibiydi, hatta düşlediğimden çok daha devasa. Karanlıkların içinde çömelmiş bir vaziyette oturur ve aşağı doğru, bize bakarken hareketsizdi.

Buuu işş çççözzzülmeli. Kelimeler gölgelerin içinden çıkıp geliyordu.

“Kesinlikle hanımefendi,” dedi dostum.

Bir kol kıvrılarak beni işaret etti. İleri çççık.

Yürümek istedim. Bacaklarım kımıldamıyordu.

O anda dostum yardımıma yetişti. Dirseğimden tutarak beni majestelerine doğru yaklaştırdı.

Korrrkmasssın. O değerrrli. O yoldaşşş olacak. Bana söylediği şey buydu. Çok tatlı, hafif vızıltılı kontralto bir sesi vardı. Derken kol açıldı, uzandı ve omzuma dokundu. Bir anlığına, ama sadece bir anlığına bugüne dek tecrübe etmediğim derecede güçlü ve derin bir acı hissettim. Ardından her yanıma bir rahatlık hissi nüfuz etti. Omzumdaki kasların rahatladığını hissettim, Afganistan’dan beri ilk defa acı çekmiyordum.

Sonra dostum ileri çıktı. Victoria onunla konuşmaya başladıysa da sarf ettiği sözleri duyamıyordum; kelimelerin kraliçenin zihninden dostumunkilere direkt olarak gidip gitmediğini, bunun tarih kitaplarında okuduğum Kraliçe’nin Nasihati olup olmadığını merak ettim. Dostum yüksek sesle cevap verdi.

“Elbette hanımefendi. O gece, Shoreditch’teki o odada, kuzeninizle birlikte iki adamın daha olduğunu söyleyebilirim. Ayak izleri belirsiz olsa da bundan şüphem yok.” dedi. Sonra da, “Evet. Anlıyorum. Öyle sanıyorum. Evet,” diye devam etti.

Saraydan ayrıldığımızda dostum sessizdi ve Baker Sokağı’na dönüş yolu boyunca tek bir kelime bile etmedi.

Karanlık çökmüştü. Sarayda ne kadar vakit harcadığımızı merak ettim. Kurumla kaplı sisin parmakları, yolu ve gökyüzünü boydan boya örmüştü.

Baker Sokağı’na döndüğümüzde odamdaki aynada omzumu kaplayan kurbağa beyazı derinin hafif pembemsi bir renk aldığını gördüm. Bunu benim hayal etmediğimi, yalnızca pencereden sızan ay ışığının bir oyunu olmadığını umdum.

4. Oyun

Dostumun bir kılık değiştirme uzmanı olması beni şaşırtmamalıydı, fakat yine de şaşırttı. On gün boyunca birbirinden tamamen farklı bir sürü insan Baker Sokağı’nın kapısından içeri girdi – Çinli bir ihtiyar, genç bir zampara, bir önceki işinin ne olduğu hakkında şüpheye yer bırakmayan kızıl saçlı bir kadın ve ayakları sargılı, saygı uyandıran ihtiyar bir perdahçı. Her biri dostumun odasına giriyor ve müzikallerde üzerini çabucak değişen artistlere taş çıkarırcasına bir hızla içeriden çıkan kişi dostum oluyordu.

Bu seyahatleri esnasında neler yaptığına dair tek kelime bile etmiyor, rahatlamayı, boşluğa bakıp düşüncelere dalmayı tercih ediyor ve ara sıra eline geçen her kağıt parçasına notlar alıyordu. Açık konuşmak gerekirse, benim hiçbir anlam veremediğim notlar. Büsbütün kaygılı görünüyordu, çok geçmeden kendimi onun sağlığı için endişelenirken buldum. Ve sonra bir gün, akşama doğru, eve kendi kıyafetleriyle geldi. Yüzünde huzurlu bir sırıtış vardı, tiyatrodan hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu.

“Hemen herkes kadar,” dedim.

“O halde opera gözlüklerinizi yanınıza alın,” dedi bana. “Drury Lane’e gidiyoruz.”

Bir çeşit operet veya o tarz bir şey bekliyordum fakat bunun yerine kendimi Drury Lane’in en kötü tiyatrosunda buldum. Kendisine kraliyet meydanının ismini vermesine rağmen üstelik – dürüst olmak gerekirse Drury Lane’de bile sayılmazdı. Shaftesbury Caddesi’nin sonuna, St. Giles mahallesiyle birleştiği yere kurulmuştu. Dostumun tavsiyesiyle cüzdanımı sakladım ve onu taklit ederek yanıma kalın bir baston aldım.

Yerlerimize oturduğumuzda (seyircilere satış yapan sevimli kadınların birinden sudan ucuz bir portakal aldım ve beklerken onu mideye indirdim) dostum sessizce, “Batakhanelere veya genelevlere gittiğimde bana eşlik etmek zorunda olmadığınız için kendinizi şanslı saymalısınız,” dedi. “Ya da tımarhanelere – öğrendiğim kadarıyla Prens Franz’ın ziyaret etmekten hoşlandığı bir başka mekân. Fakat hepsine sadece bir kez gitmiş. Yalnızca –”

Orkestra çalmaya başladı ve perdeler yükseldi. Dostum sessizliğe büründü.

Kendi çapında güzel yanları olan bir gösteriydi. Üç tane tek sahnelik oyun sergilendi. Oyunlar arasında komik şarkılar söylendi. Başrol oyuncusu uzun, ağır hareket eden bir adamdı ve oldukça iyi bir sesi vardı; başrolü oynayan kadın zarif biriydi ve sesi tüm tiyatroyu kaplıyordu; komedyen ise komik şarkılar konusunda yetenekliydi.

İlk oyun kişilik karmaşası konulu, belden aşağı esprileri olan bir komediydi: başrol oyuncusu daha önce hiç karşılaşmayan, fakat bazı talihsiz olayların ardından kendilerini aynı kadınla evli bulan bir çift ikizi canlandırıyordu – komik bir şekilde kadın kendisini tek bir adamla evli sanıyordu. Aktör kılıktan kılığa girerken kapılar savrularak açılıp kapanıyordu.

İkinci oyun, karlar altında aç bilaç sera menekşesi satmaya çalışan kimsesiz bir kızın üzücü öyküsüydü – sonunda büyükannesi onu tanıyor ve on yıl önce haydutlar tarafından kaçırıldığına dair yemin ediyordu. Fakat artık çok geçti, donan küçük melek son nefesini vermişti. İtiraf etmem gerekir ki birkaç kez gözyaşlarımı keten mendilimle silerken buldum kendimi.

Oyun, heyecan verici tarihi bir anlatıyla sona erdi: tüm oyuncular, günümüzden yedi yüz yıl önce okyanus kıyısında yer alan bir köyün erkek ve kadınlarını canlandırıyordu. Uzakta, denizin içinden yükselen şekiller gördüler. Kahraman neşeli bir şekilde köylülere bunların gelecekleri önceden haber verilen Eskiler olduğunu, R’lyeh’den, Loş Carcosa’dan ve Leng’in düzlüklerinden bize geri döndüklerini beyan etti. Uyudukları veya bekledikleri ya da ölüyken zamanlarını geçirdikleri yerlerden geliyorlardı. Komedyen, köylülerin çok fazla tart yiyip çok fazla bira içtiğini, bu yüzden de kafalarından şekiller uydurduklarını söyledi. Roma Tanrısının rahiplerinden birini canlandıran cüsseli bir adam, denizdeki şekillerin iblislere ve canavarlara ait olduğunu ve mutlaka yok edilmeleri gerektiğini söyledi.

Oyunun doruk noktasında kahraman, pederin kendi haçıyla adamı ölümüne dövdü ve Onların gelişini karşılamak için hazırlıklara başladı. Kadın kahraman, hayret verici bir projeksiyon makinesi hilesi eşliğinde akıldan çıkmayan bir arya söyledi. Sahnenin arkasındaki gökyüzü boyunca Onların gölgelerinin geçtiğine şahit olduk: Albion Kraliçesi ve Mısır’ın Siyahı’nı (neredeyse bir insan şeklindeydi) sırasıyla Kadim Keçi, Bin Kişinin Atası, Tüm Çin’in İmparatoru, Cevaplanamayan Çar, Yeni Dünyaya Başkanlık Eden, Atlantik Ücralarının Beyaz Leydisi ve diğerleri takip etti. Her bir gölge sahneyi geçerken ya da sahnenin üzerinde belirdiğinde galerideki herkesin boğazından istemsiz, yeri göğü titreten bir, “Hurra!” yükseldi. Ay, boyalı gökyüzü üzerinde belirdi ve yükselirken rengi dramatik bir şekilde değişti. Eski hikâyelerde anlatılan donuk sarıdan, bugün üzerimizde rahatlatıcı bir şekilde parlayan kan kırmızısına…

Oyuncular bizleri eğilerek selamladı, kahkaha ve tezahüratlar eşliğinde tekrar sahneye çağrıldı, perde son bir kez indi ve oyun sona erdi.

“İşte,” dedi dostum. “Nasıl buldun?”

“İyi, çok iyi,” dedim. Ellerim alkışlamaktan acıyordu.

“Sadık dostum,” dedi gülümseyerek. “Haydi, sahne arkasına geçelim.”

Dışarı çıktık ve tiyatronun yanındaki bir ara sokağa girerek sahne kapısına doğru yürüdük. Yanağında ur olan zayıf bir kadın kapının yanında örgü örmekle meşguldü. Dostum ona bir ziyaretçi kartı gösterdi. Kadın bizi binaya aldı ve birkaç basamak çıktıktan sonra ortaklaşa kullanılan küçük bir soyunma odasına girdik.

Yağ lambaları ve mumlar lekeli aynaların önüne oluklar açmıştı. Erkekler ve kadınlar cinsiyet ayrımına özen göstermeden makyajlarını silip kostümlerini çıkarıyordu. Gözlerimi kaçırdım. Dostum hiç istifini bozmamış gibi görünüyordu. “Bay Vernet’le konuşabilir miyim?” diye sordu yüksek sesle.

İlk oyunda kadın başrol oyuncusunun en iyi arkadaşını, son oyunda da arsız hancının kızını canlandıran bayan odanın arkasını işaret etti. “Sherry! Sherry Vernet!” diye seslendi.

Cevap olarak ayağa kalkan adam eğri duruşlu, geleneksel olarak sahnede göründüğünden daha az yakışıklı bir adamdı. Sorgulayan gözlerle baktı bize. “Daha önce tanıştığımızı sanmıyorum…?”

“İsmim Henry Camberley,” dedi dostum, konuşmasını bir şekilde ağırlaştırarak. “Adımı duymuş olabilirsiniz.”

“Bu şerefe nail olmadığımı itiraf etmem gerek,” dedi Vernet.

Dostum aktöre kabartmalı bir kart uzattı. Adam karta samimi bir ilgiyle baktı. “Bir tiyatro girişimcisi? Yeni Dünya’dan? Bak bak… Ve bu bey?” diye sordu, bana bakarak.

“Bu benim bir arkadaşım Bay Sebastian. Bu işlerle alakası yoktur.”

Gösteriden aşırı derecede keyif aldığıma dair bir şeyler mırıldandım ve aktörle el sıkıştım.

“Yeni Dünya’yı ziyaret ettiniz mi?” diye sordu dostum.

“Bu onuru henüz yaşayamadım,” diye bildirdi Vernet. “Bununla birlikte her zaman en çok istediğim şeylerden biri olmuştur.”

“Pekâlâ iki gözüm,” dedi dostum, Yeni Dünyalıların lakaytlığıyla. “Belki de dileğiniz kabul olur. Şu son oyun. Daha önce onun gibi bir şeyi hiç görmemiştim. Siz mi yazdınız?”

“Heyhat, hayır. Oyunun yazarı iyi bir arkadaşımdır. Fakat projektörlerle yaptığımız gölge oyununu akıl eden bendim. Bugünlerde sahnelerde daha iyisine rastlayamazsınız.”

“Bana oyun yazarının adını verebilir misiniz? Belki de şu arkadaşınızla direkt olarak görüşmeliyim.”

Vernet başını iki yana salladı. “Korkarım bu imkânsız. Profesyonel bir adamdır ve sahne bağlantılarının açıkça bilinmesini istemez.”

“Anlıyorum.” Dostum cebinden bir pipo çıkartıp ağzına yerleştirdi. “Üzgünüm,” diye başladı, “Tütün kesemi yanımda getirmeyi unutmuşum.”

“Çok keskin bir kara tütün kullanırım,” dedi aktör. “Fakat eğer itirazınız yoksa –”

“Yok!” dedi dostum, içtenlikle. “Aslına bakarsanız ben de keskin tütün kullanırım.” Piposunu aktörün tütünüyle doldurdu ve dostum, Manhattan adasından başlayıp kıtanın güney ucunun uzak köşelerine kadar Yeni Dünya’nın tüm şehirlerini dolaşan bir oyun hakkındaki hayalini anlatırken karşılıklı tüttürmeye başladılar. İlk oyun, izlediğimiz son piyes olmalıydı. Sonraki oyunlar Eskilerin, insan ırkının ve onların tanrılarının üzerine kurduğu hakimiyetten, hatta belki de hürmet etmemiz gereken Kraliyet Aileleri olmasa neler olabileceğinden bahsedebilirdi – bir barbarlık ve karanlıklar çağı – “Fakat oyunun yazarı sizin şu gizemli profesyonel adamınız olmalı ve ne olacağına sadece kendisi karar vermeli,” diye araya girdi dostum. “Oyunumuz onunki olmalı. Fakat seyircilerinizin hayallerinizin dahi ötesinde olacağını ve kapı hasılatından hatırı sayılır bir pay alacağınızı garanti edebilirim. Yüzde elli diyelim.”

“Çok heyecan verici,” dedi Vernet. “Umarım bir pipo hayali[3] olarak kalmaz.”

“Hayır efendim, kalmayacak,” dedi dostum ve piposunu üfleyerek adamın şakasına güldü. “Yarın sabah yazar arkadaşınızla birlikte Baker Sokağı’ndaki odama gelin, kahvaltıdan sonra, şuna on diyelim. Kontratları hazırlamış bekliyor olacağım.”

Aktör, sandalyesine güçlükle tırmandı ve ellerini çırparak sessizliği sağladı. “Bayanlar baylar, bir duyuru yapmak istiyorum,” dedi, yankılı sesi odayı doldururken. “Buradaki bey Henry Camberley bir tiyatro girişimcisi ve bizi Atlantik Okyanusu’nun ötesine taşımayı, bize şan ve servet kazandırmayı teklif ediyor.”

Birkaç tezahürat duyuldu. “Eh, ringa balığı ve lahana turşusu açısından değişiklik olacak,” dedi komedyen ve ekiptekiler buna güldü. Biz tiyatroyu terk edip sisli sokaklara çıkarken hâlâ gülümsüyorlardı.

“Azizim,” dedim. “Bu da ne demek –”

“Tek kelime daha etmeyin,” dedi dostum. “Şehirde pek çok kulak var.”

Bir fayton durdurup bininceye ve Charing Cross Yolu’na doğru yola çıkıncaya kadar tek bir kelime etmedik. O zaman bile dostum bir şey söylemeden önce piposunu ağzından çıkarttı, yarı yarıya içilmiş muhteviyatını küçük bir tenekeye boşalttı, tenekenin ağzını sıkıca kapattı ve onu cebine kaldırdı.

“İşte,” dedi. “Eğer Uzun Adam’ı bulmadıysak ben de Arap olayım. Şimdi umalım da Topallayan Doktor’un açgözlülüğü ve merakı yarın sabah onu bize getirmeye yetecek kadar fazladır.”

“Topallayan Doktor mu?”

Dostum burnundan soluyarak güldü. “Ona böyle hitap ediyorum. Ayak izlerine ve diğer şeylere bakarsak Prens’i gördüğümüz odada o gece iki adam olduğu çok açıktı: uzun boylu bir adam -ki eğer yanılmıyorsam bu az önce tanıştığımız kişinin ta kendisiydi- ve Prens’in bağırsaklarını tıbbi bir eğitime işaret eden bir profesyonellikle boşaltan daha kısa ve topal bir adam.”

“Bir doktor mu?”

“Kesinlikle. Bunu söylemekten nefret ediyorum, ama tecrübelerime bakılırsa pis bir caniden daha iğrenç ve daha karanlık bir yaratık varsa o da kötü yola düşen bir doktordur. Mesela Huston vardı, asit-banyosu adam. Ve Campbell, Procrustes’in Yatağı’nı Ealing’e getirmişti.” Yolculuğun geri kalan kısmında bu tip olaylardan bahsedip durdu.

Fayton kaldırıma yanaştı ve indik. “Bir şilin on peni ediyor,” dedi faytoncu. Dostum ona bir florin[4] fırlattı. Adam parayı havada yakaladı ve yıpranmış şapkasının içine attı. “Her ikinize de minnettarım,” dedi, nal sesleri eşliğinde sislere dalarken.

Kapımıza doğru yürüdük. “Garip. Faytoncumuz köşedeki adamı almadı,” dedi dostum, ben kapıyı açarken.

“Vardiyaları bittiğinde böyle yaparlar,” diye belirttim.

“Elbette yaparlar,” dedi dostum.

O gece gölgeli rüyalar gördüm, güneşi gölgeleyen engin gölgeler. Ümitsizlikle onlara seslendim fakat beni dinlemediler.

5. Kabuk ve Çekirdek

İlk gelen, Müfettiş Lestrade oldu.

“Adamlarınızı sokağa yerleştirdiniz mi?” diye sordu dostum.

“Evet,” dedi Lestrade. “İçeri giren herkese müsaade etmeleri ama dışarı çıkan herkesi tutuklamaları için kesin emir verdim.”

“Kelepçeleriniz yanınızda mı?”

Lestrade cevap olarak elini cebine daldırdı ve yüzünde vahşi bir sırıtışla bir çift kelepçe çıkarttı. “Şimdi efendim,” dedi. “Hazır beklerken neden bana neyi beklediğimizi anlatmıyorsunuz?”

Dostum cebinden piposunu çıkarttı fakat ağzına götürmek yerine önündeki masaya bıraktı. Sonra da cebinden bir gece önceki tenekeyi, ardından da Shoreditch’teki odadan hatırladığım cam tüpü çıkardı.

“İşte,” dedi. “Efendi Vernet’in tabutuna çakacağımız çivi.” Duraksadı. Sonra cep saatini çıkartıp açtı ve dikkatle masaya bıraktı. “Onlar gelmeden önce birkaç dakikamız daha var. Restorasyoncular hakkında ne biliyorsunuz?” dedi bana dönerek.

“Pek de iyi şeyler değil,” dedim.

Lestrade öksürdü. “Eğer bahsettiğinizi düşündüğüm şeyden bahsediyorsanız,” dedi, “belki de burada kesmelisiniz. Bu kadarı fazla bile.”

“Artık çok geç,” dedi dostum. “Bizim düşündüğümüzün aksine Eskilerin aramıza gelişinin iyi bir şey olmadığına inanan insanlar var. Hepsi de anarşisttir. Eski usullerin geri döndüğünü görmek istiyorlar – ya da eğer böylesini tercih ediyorsanız, kendi kaderini kendi kontrol eden insanoğlunun diyelim.

“Bu isyankar sözleri daha fazla dinleyecek değilim,” dedi Lestrade. “Sizi uyarıyorum –”

“Asıl bu kadar ahmak olmamanız için ben sizi uyarıyorum,” dedi dostum. “Çünkü Prens Franz Drago’yu öldürenler Restorasyoncular’dı. Efendilerimizin aramızdan ayrılıp bizi karanlıklar içinde bırakması için öldürür, cinayet işlerler. Prens bir rache tarafından öldürüldü – bu av köpekleri için kullanılan eski bir terim müfettiş. Sözlüğünüze baksaydınız bunu siz de bilirdiniz. Aynı zamanda intikam anlamına da gelir. Ve avcı cinayet mahallindeki duvar kâğıdının üzerine imzasını bırakmıştı. Tıpkı bir ressamın eserini imzaladığı gibi… Fakat Prens’i öldüren o değildi.”

“Topallayan Doktor!” diye bağırdım.

“Çok güzel. O gece orada uzun boylu bir adam vardı – kelime göz hizasına yazıldığından boyunun ölçüsünü söyleyebilirim. Bir pipo içiyordu – kül ve tütün kalıntısı yanmamış bir şekilde şöminenin içindeydi ve adam piposunun içindekileri şömine rafına rahatça boşaltmıştı. Daha kısa bir adamın yapamayacağı bir şekilde… Tütün alışılmamış bir karışımdı. Odadaki ayak izlerinin çoğu adamlarınız tarafından bozulduysa da, kapının arkasında ve pencerenin yanında birkaç temiz iz vardı. Pencerenin yanında biri bekliyordu: adımlarına bakılırsa ağırlığını sağ bacağına veren daha kısa bir adam. Dışarıdaki yolda birkaç temiz ize ve bot temizleme demirinde de farklı renklerde çamura rastladım ve bunlar bana daha fazla bilgi verdi: uzun boylu bir adam Prens’e odalara kadar eşlik etmiş sonra da dışarı çıkmıştı. Gelmelerini bekleyen kişi ise Prens’i etkileyici bir biçimde dilim dilim eden adamdı.

Lestrade kelimeye dökemediği rahatsız edici bir ses çıkarttı.

“Majestelerinin adımlarını geriye doğru takip etmek için günlerce uğraştım. Pipo içen adamımızla arkadaşını bulmak için bir kumarhane cehenneminden geneleve, bir yemekhaneden tımarhaneye dolaşıp durdum. Prens’in son aktiviteleri hakkında bir ipucu bulabilmek amacıyla Bohemya gazetelerini kontrol etmeyi akıl edene kadar bir gelişme kaydedemedim. Böylece İngiliz asıllı bir tiyatro topluluğunun geçen ay Prag’da bulunduğunu ve Prens Drago önünde sahne aldığını öğrendim.

“Ulu Tanrım,” dedim. “Öyleyse Sherry Vernet denen şu adam…”

“Bir Restorasyoncu. Kesinlikle.”

Kapı çaldığı sırada dostumun zekâsı ve gözlem yeteneği karşısında şaşkınlıkla başımı iki yana sallıyordum.

“Bu bizim avımız olmalı!” dedi dostum, “Dikkatli olun!”

Lestrade elini cebinin derinliklerine, şüphesiz silahını tuttuğu yere daldırdı. Sinirli bir tavırla yutkundu.

“Lütfen içeri girin!” diye seslendi arkadaşım.

Kapı açıldı.

Gelen ne Vernet ne de Topallayan Doktor’du. Bu bir ekmek kırıntısı karşılığında ayak işleri yapan o sokak Araplarından biriydi. Ben gençken söylediğimiz gibi: “Bay Sokak ve Bay Yaya’nın emrinde.”

“Lütfen efendiler,” dedi. “Burada bir Bay Henry Camberley var mı? Bir bey ona bir not iletmemi istedi.”

“O benim,” dedi dostum. “Altı peni karşılığında sana bu notu veren bu adam hakkında neler anlatabilirsin?”

Adının Wiggins olduğunu kendi rızasıyla söyleyen genç adam, altı peni ortadan kaybolmadan önce parayı ısırdı, ardından ona bu notu veren neşeli adamın uzun boylu ve siyah saçlı biri olduğunu söyledi ve pipo içtiğini ekledi.

Not hâlâ bende ve onu buraya aktarma imtiyazını kullanıyorum.

Sevgili Bayım,

Size Henry Camberley diye hitap etmeyeceğim, çünkü bu hak iddia edebileceğiniz bir isim değil. Kendinizi gerçek adınızla tanıtmadığınıza şaşırdım. Üstelik hayli iyi ve size itibar kazandıran bir adınız var. Fırsat bulduğum zamanlarda makalelerinizden birkaçını okumuştum. Hatta iki yıl önce Bir Astroidin Dinamikleri isimli makalenizdeki bazı teorik aykırılıklar hakkında sizinle mektuplaşmıştık.

Dün akşamki buluşmamız beni eğlendirdi. Birkaç ufak ipucu şu anda çalıştığınız işte sizi gelecekte karşılaşabileceğiniz bazı zahmetlerden kurtarabilir. Birincisi, pipo içen biri cebinde hiç kullanılmamış bir pipo taşıyabilir, tütünü de olmayabilir ama çok düşük bir ihtimal bu – en az suskun bir emekli çavuşla (yanılmıyorsam Afganistan’dan) dolaşan bir tiyatro girişimcisinin olağan gümrük vergileri hakkında hiçbir fikri olmaması kadar düşük. Aklıma gelmişken Londra sokaklarının kulakları olduğu konusunda haklıydınız. Gelecekte karşınıza çıkan ilk faytona binmemeniz sizin yararınıza olabilir. Çünkü faytoncuların da kulakları vardır, eğer onları kullanmayı seçerlerse elbette.

Tahminlerinizin birinde kesinlikle haklısınız: melez yaratığı Shoreditch’teki o odaya çeken kişi bendim.

Eğer içinizi rahatlatacaksa, eğlence tercihlerini biraz öğrendiğim için ona Cornwall’daki bir manastırdan kaçırılan bir kız temin ettiğimi söyledim. Daha önce hiç erkek görmediğini, sadece onun dokunuşunu kabul edeceğini ve ilk onun yüzünü göreceğini anlattım. Kusursuz deliliğe sürüklenmek için…

Eğer o kız gerçek olsaydı, melez yaratık ona sahip olurken deliliğiyle ziyafet çekecekti. Tıpkı bir insanın sulu bir şeftaliyi emerek yemesi ve geride bir kabuk ve çekirdekten başka bir şey bırakmayacak olması gibi. Bunu yaptıklarını gördüm. Çok daha kötüsünü yaptıklarına şahit oldum. Ve bizim barış ve refah için ödediğimiz bedel bu değil. Bu, bir bedel için çok fazla.

İyi doktor -benim inandıklarıma inanan ve seyirciyi memnun etme konusunda bazı yetenekleri olduğundan gerçekten de küçük oyunumuzu kaleme alan- bıçaklarıyla bizi bekliyordu.

Bu notu bir çeşit ‘sıkıysa yakala’ alayı için göndermiyorum, çünkü biz, değerli doktor ve ben, çoktan yola çıktık ve bizi bulamayacaksınız. Fakat doğruyu söylemek gerekirse sadece bir dakikalığına da olsa değerli bir rakibim olduğu bilmek güzel bir duyguydu. Çukurun ötesindeki insanlık dışı yaratıklardan çok daha değerli.

Korkarım İp Cambazları kendilerine yeni bir başrol oyuncusu bulmak zorunda.

Notumu Vernet olarak imzalamayacağım ve av tamamlanıp dünya eski haline getirilinceye kadar beni sadece şu adla düşünmenizi rica ediyorum,

Rache.

Adamlarına seslenen Müfettiş Lestrade koşarak odadan çıktı. Genç Wiggins’ten adamın notu ona verdiği yeri göstermesini istediler. Aktör Vernet piposunu tüttürürken onları orada bekleyecekmiş gibi… Dostum ve ben pencereden onların koşuşturmalarını izledik ve başımızı iki yana salladık.

“Londra’dan harekete geçen her treni, Albion’dan kalkıp Avrupa’ya ya da Yeni Dünya’ya doğru yola çıkacak olan her gemiyi durdurup arayacaklar,” dedi dostum. “Uzun boylu bir adam ve ona refakat eden daha kısa, tıknaz ve hafif topal bir doktor arayacaklar. Limanları kapatacaklar. Ülkeden çıkan her yol kapatılmış olacak.”

“Onu yakalayacaklarını düşünüyorsunuz o halde?”

Dostum başını iki yana salladı. “Yanılıyor olabilirim,” dedi. “Fakat bahse girerim ki o ve arkadaşı şu anda sadece bir ya da iki mil uzaklıktadır. St. Giles’in kenar mahallelerinde. Polisin bir düzineden fazla adam göndermeyeceği yerde. Ve gürültü patırtı bitinceye kadar da orada saklanacaklardır. Sonra da kendi işleriyle ilgilenmeye devam ederler.”

“Neden böyle söylüyorsunuz?”

“Çünkü,” dedi dostum, “onun yerinde biz olsaydık ben de aynısını yapardım. Bu arada o notu yakmalısın.”

Kaşlarımı çattım. “Fakat bu kesinlikle bir delil,” dedim.

“İsyankar bir saçmalık bu,” dedi dostum.

Ve notu yakmalıydım da. Lestrade döndüğünde yaktığımı söyledim elbette ve o da sağduyumdan dolayı beni tebrik etti. Lestrade işine devam etti ve Prens Albert dostumu tümdengelimleri için tebrik eden, fakat sanıkların hâlâ serbest olmasından dolayı da üzüntüsünü dile getiren bir not gönderdi.

Sherry Vernet ya da gerçek adı her neyse henüz yakalanmadı. Tereddütle de olsa ordu emekli cerrahı John (ya da belki de James) Watson olarak anılan katil suç ortağından da hiç iz yok. İlginç bir şekilde onun da Afganistan’da görev yaptığı açığa çıktı. Karşılaşıp karşılaşmadığımızı merak ediyorum.

Kraliçenin dokunduğu omzum gelişme göstermeye, etle dolmaya ve iyileşmeye devam ediyor. Çok yakında bir kez daha keskin bir nişancı olabileceğim.

Birkaç ay önce, yalnız olduğumuz bir gece, dostuma Rache denen adamın bize gönderdiği notta bahsettiği mektuplaşmayı hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Dostum gayet net hatırladığını söyledi. ‘Sigerson’ın (o zamanlar aktör bu ismi kullanıyor ve İzlandalı olduğunu iddia ediyormuş) dostumun denklemlerinden birinden ilham aldığını ve arkadaşlıklarını ilerletmek adına kütle, enerji ve ışığın kuramsal hızı hakkında bazı çılgın teorilerde bulunduğunu anlattı. “Saçmalık elbette,” dedi dostum, gülümsemeden. “Fakat esinlenmiş ve tehlikeli bir çılgınlık şüphesiz.”

En sonunda saraydan Kraliçe’nin dostumun davadaki başarısından memnun olduğu haberi geldi ve olay orada kapandı.

Yine de dostumun bu işin peşini bırakacağını sanmıyorum, ikisinden biri diğerini öldürene kadar da kapanmayacak.

Notu sakladım. Olayın bu yeniden anlatımı sırasında söylememem gereken şeyler söyledim. Eğer aklı başında bir adam olsaydım tüm bu sayfaları yakardım fakat arkadaşımın da bana öğrettiği gibi küller bile sırlarından vazgeçer. O yüzden bu sayfaları bankadaki çelik kasama koyacağım. Üzerinde ancak ve ancak şu anda yaşayan herkes öldükten çok sonra açılabileceği talimatını içeren bir not eşliğinde… Yine de son zamanlarda Rusya’da yaşanan olaylara bakılırsa o gün düşündüğümüzden de yakın olabilir.

Binbaşı S_______ M________ (Emekli)

Baker Sokağı

Londra, Yeni Albion, 1881

© Neil Gaiman 2003

Çevirmenin notları:


[1] Victory: Zafer

[2] Glory: Görkem

[3] Pipe-dream: Boş hayal.

[4] Florin: İki şiline denk gelen bir İngiliz parası.

* * *

Öykü üzerine birkaç açıklayıcı not :

    1. Öykünün gerçek adı “A Study in Emerald”dır. Conan Doyle’un yazdığı ilk Sherlock Holmes romanı olan “A Study in Scarlet”dan (Kızıl Soruşturma) esinlenilmiştir. Kızıl Soruşturma, Holmes ile Watson’ın tanışmalarını, bir otel odasında işlenen cinayeti ve duvar kağıdına yazılı ‘Rache’ kelimesinin gizemini konu alır.
    2. Öykünün arasına sıkıştırılan reklamlar sırasıyla Victor Frankenstein, Dr. Jekyll (ve Mr. Hyde), Dracula ve Spring-heeled Jack’e (Yay-topuklu Jack) göndermeler içermektedir.
    3. A Study in Emerald, 2003 yılında yayınlanan Shadows Over Baker Street (Baker Sokağı Üzerindeki Gölgeler) adlı kitap için kaleme alınmıştır. Söz konusu kitapta H.P. Lovecraft’ın oluşturduğu dünyayı arka plan olarak alan, pek çok farklı yazarın kaleminden çıkan Holmes öyküleri bulunmaktadır.
    4. Bu öykü Gaiman’ın ne kadar keskin bir zekâya sahip olduğunun bir kanıtıdır adeta. Çünkü yazının başından itibaren bilinçli olarak hiçbir karakterin gerçek adına satırlar arasında yer vermemiş, onların kim olduğunu keşfetmeyi okura bırakmış ve Kızıl Soruşturma’ya paralel bir olay örgüsü kullanarak anlatıcının Watson, dedektifin ise Holmes olduğu inancını başarıyla pekiştirmiştir. Fakat gerçekten de öyle midir? Öykünün ortalarında Holmes’ün Yüce Eskiler’in hakimiyetini nasıl kabul ettiğine ve o insanlık dışı yaratıklara nasıl hürmet ettiğine şahit oluruz. Kapanış bölümünde ise onlara karşı gelmenin ne büyük bir ahmaklık olduğundan bahsettiğini görürüz. Yılların Holmes’ü neler söylüyordur böyle? Yakıştıramayız kendisine. Ama o da ne? Gelen bir mektupla işlerin rengi tamamen değişir çünkü Gaiman hepimizi ters köşeye yatırmıştır. Hem de ne ters köşe! Mektupta yazılanlara bakılırsa ‘Rache’ karakteri Sherlock Holmes’ün bizzat kendisidir! ‘Topallayan Doktor’ ise, anlatıcının da söylediği gibi dedektifimizin sadık dostu John (ya da karısının tercih ettiği adıyla James) Watson’dan başkası değildir. Peki öyleyse anlatıcı ve dedektif dostu kim? Gelin ipuçlarına bir bakalım. Anlatıcımız tıpkı Doktor Watson gibi Afganistan’da çarpışmış bir İngiliz askeridir. Fakat Watson topalken anlatıcı omzundan yaralıdır. Watson çavuş, anlatıcı ise binbaşıdır. Tiyatroda Vernet’e ‘Sebastian’ ismiyle tanıtılmıştır, öyküyü de S.M. baş harfleriyle imzalamıştır. Dedektif karakterimizin ise Bir Astroidin Dinamikleri isimli makaleler yayınlamakta olduğunu öğreniyoruz. Fakat Conan Doyle’un öykülerinde bu makalelerin gerçek yazarı Holmes’ün en büyük düşmanı Profesör Moriarty’dir! Yani zekâsı Holmes’ünkine denk olan yegâne insan. O halde anlatıcı da Moriarty’nin sağ kolu Sebastian Moran’ın ta kendisidir. Zaten orijinal Holmes öykülerinde de Moran da sık sık eskiden ne kadar iyi bir keskin nişancı olduğunu belirtme eğilimindedir.
    5. “Sigerson,” ölü sanıldığı günlerde Sherlock Holmes’ün kullandığı bir takma addır. Holmes, Sigerson kisvesi altında dünyayı gezer ve kâşiflik yapar.
    6. Sherry Vernet adı tamamıyla uydurma değildir. Sherry, Holmes’ün en küçük kardeşi Sherrinford’un adının kısaltılmış halidir. Hatta Doyle ilk başta Sherlock yerine Sherrinford ismini kullanmayı düşünmüştür. Vernet ise Holmes’ün Fransız asıllı büyükannesinin soyadıdır.
    7. “Asla ilk gelen faytona binme,” sözü ‘The Final Problem’ adlı öyküye, yani Holmes’ün Watson’a aynı öğüdü verdiği maceraya göndermedir.
    8. 2004 yılında Neil Gaiman bu öyküyle Hugo Ödülünü kazanmıştır.

çeviri
M. İHSAN TATARİ

düzelti
OZANCAN DEMİRIŞIK


Yukarıdaki öykü Neil Gaiman’ın kişisel web sayfasında yazarın hayranlarına ücretsiz olarak sunulmaktadır.

© Kayıp Rıhtım 2013

Genel Yayın Editörü
On beş yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zümrüt Soruşturma – Neil Gaiman

Zümrüt Soruşturma 2003 yılında, H.P. Lovecraft ve A. Conan Doyle’un evrenlerini bir araya getiren, “Baker Sokağı Üzerindeki Gölge” isimli kısa hikaye derlemesi için kaleme alınmış bir çalışma. Cthulhu mitosunun ve Sherlock Holmes efsanesinin şaşırtıcı derecede başarılı ve bir o kadar da heyecan verici bir karışımı olan öykü aynı zamanda 2004 yılında Hugo Ödülü’ne de layık görülmüş.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün