2312: Bir Ölümün Etrafında Şekillenen Uyanış

Ondan ne kadar uzak olursak olalım, huzur ve mutluluk bulmak için kendi arzularımızca şekil verdiğimiz yuvalar, geride bıraktığımız asıl yuvamızın, yani Dünya'nın, basit birer kopyası.

2312’ye hoş geldiniz. Çevre felaketleri sonucu kaosa sürüklenen insanoğlu, güneş sistemine yayılmıştır artık. İnsanlar, dünyalaştırma teknolojisinin imkânlarını zorlayarak en ölümcül koşullarda bile kendilerine yeni yuvalar edinebilmiştir. Asteroitler minik dünyalara dönüştürülerek çok amaçlı şekilde kullanılmaktadır; artık aynı anda yerleşim yeri, tarım alanı, eğlence merkezi, doğal yaşamı koruma alanları ve gezegenlerarası seyahat araçları olarak hizmet etmektedirler. Sağlık alanındaki gelişmeler sayesinde ortalama ömür iki yüzyılı aşmıştır. İmkânlar dâhilinde gezegenlere olduğu kadar insan beynine ve bedenine de müdahalelerde bulunulabilmektedir. Hatta yeni insan türleri oluşmuştur.

İnsanlar, inanılmaz işlem gücüne sahip kuantum bilgisayarları yanlarında bile taşıyabilmektedir. Hatta ve hatta beyinlerine de eklenebilmektedir. Tüm bu yeni olanakların sonucu güneş sistemine saçılan insan toplulukları irili ufaklı özerkliklere ayrılmıştır. Sayısız gurup arasındaki ekonomik ve politik çekişmeler, balkanlaşma olarak tanımlanan belirsizlikler ve gerilimlerle dolu düzeni getirmiştir.

Aynı anda umut ve felaket olasılığını taşıyan sistemin daha stabil olması için uğraşan bir topluluğun lideri olan Alex adlı bir kadının ölümü, küçük bir endişe dalgası yaratır. Alex’in ortak çalışmalar yürüttüğü Satürn’ün Titan uydusundan Diplomat Fitz Wahram ve Gezegenlerarası Polis Teşkilatı’ndan Jean Genette, vakit kaybetmeden merhumenin torunu Swan Er Hong ile temasa geçerler. Alex’in bile tam güvenemediği Swan, kendilerinin öngöremediği sonuçlar ile karşılaşmalarına sebebiyet verecektir.

Bizlerden Uzak Kaldığını Düşündüğümüz Bir Yazar

2312 benim için oldukça hoş bir sürpriz oldu. Çoğunluğumuz Kim Stanley Robinson’u, Mars Üçlemesi’nin ülkemizde yayınlanan ilk kitabı Kızıl Mars ile tanıyor. Benim tanışıklığım ise 2312bambaşka bir kitapta 2312’den bahsedilmesiyle oldu. Jeff Vandermeer’in Alfa Yayınları’ndan çıkmış olan, fantastik ve bilimkurgu yazımında yaratıcı yazarlık rehberi olan Harikalar Kitabı’nda (Eşiyle derlediği, feminist spekülatif kurgu antolojisi olan Devrimin Kardeşleri’de Kolektif Kitap’tan çıkıp raflardaki yerini alan bir diğer çalışma) karşılaşmıştım. Bu harika rehberin 3. Bölümü olan, “Başlangıçlar ve Sonlar”da kendisine, “Ne Zaman Bağlanmamalı” başlığında yer verilmişti. Çok katmanlı gelecek tasavvurunu hikâyeyle bağlamlama tercihinin riskinden ve buna kıyasla elde ettiği başarıdan bahsedilmekteydi. Dikkatimi çekmişti kitap. Ama dikkat çekse neye yarardı ki? Yazarın Mars Üçlemesi’nin diğer iki kitabına kıyasla bu eserle tanışma olasılığımız daha düşüktü muhtemelen. İlginç bir kitapmış diye iç geçirmekle yetinmiştim. Lakin 2016 senesi, bilimkurgu açısından sürprizlerle doluydu. Ve bunda İthaki Yayınları’nın payı da büyük. Bilimkurgu Klasikleri Serisi ile bağrıma bastığım eserlerle tanıştım sayelerinde. Bilimkurgu atakları bu seriyle sınırlı kalmadı tabii. Ve konumuz olan kitap raflardaki yerini aldı. Tutulmamış bir dileği gerçekleştirdi İthaki ve 2312’ye kavuşabildik.

Özellikle Mars Üçlemesi’yle tanınan yazar Kim Stanley Robinson, küresel kapsamdaki doğal felaketlerin zorlamasıyla güneş sistemine saçılan insanoğlunun olası 2312 senesine belgeselimsi bir bakış attırıyor. Kitap bu sayede pek çok konuya değiniyor. Uzay seyahatinden, dünyalaştırmadan, yapay zekâdan, insanın iki kenarı da kesin bıçak gibi olan kendini ve etrafını şekillendirebilme becerisinden, bitmek bilmeyen anlam ve yuva arayışından, küçük çıkarların yarattığı büyük ahmaklıklardan yeri geldiğince bahsediliyor. Ve alttan alta da Dünya sevgisi aşılanıyor.

Kim Stanley Robinson, pek çok olasılığın iç içe geçtiği bir kitaba imza atarken, yoğun bilgi birikimiyle de gayet ikna edici bir çağ tasvir ediyor. Üstelik şaşırtıcı şekilde içerdiği bilimsel altyapının yoğunluğu anlatımı ağırlaştırmıyor. Hikâyenin odak noktası olan Swan, ana olaylara ilgisizmiş gibi davranmasına rağmen hikâyeyle alakalı hiçbir şeyden kopulmuyor. Ana hikâyenin küçük gizemi haddinden fazla abartılarak içi boş beklentilere kapılmamıza sebep olunmuyor. Sadece anlattığı olası çağa odaklanmamızı sağlayarak bizi etkilemeyi başarıyor.

Karakterler davranış olarak alışılagelen şekilde davransalar da, kendileri bedenen ve ruhen alışılmışın dışındalar. Bizi sıkıntıdan esnetmesi gereken bilgi bombardımanı, duygusal yorumlar eşliğinde daha anlamlı ve önemli hâle geliyor. Kitapta geçen yaşama olan ilgi ve alaka canlı tutuluyor.

Girişler Bir Kitap Hakkında Çok Şey Söyleyebilir

Diyelim ki kitapçıya gittiniz ve kitabı alıp almamakta, okuyup okumamakta hala kararsız kaldınız. Tavsiyem, dört sayfalık giriş kısmını okuyarak son kararı vermeniz yönünde olacak. Şahsen, vurucu giriş cümlelerine pek takılan biri değilimdir. Bazen beğendiğim kitapların giriş cümlelerini bırakın, ilk bölümleri bile kitabın geneli hakkında fazla fikir vermez. 2312’nin dört sayfacık giriş kısmıysa nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğunuza dair size baştan haber veriyor.

Açılış bölümünde tutturulan bilgi-algı-duygu iç içeliğindeki kıvam, hikâyeyi okurken nasıl bir anlatımla karşılaşacağımızı ve olaylara hangi pencereden yaklaşacağımızı hazırlıyor. Kitaptan ne bekleyip ne beklememeniz gerektiğini baştan kestirebilmenize önayak oluyor da denebilir.

Basit genleşme kanunları uyarınca Güneşten kaçarak raylar üstünde ilerleyebilen Merkür’ün Tanyeri Şehri manzaraları; Merkür’de yaşanan çevresel değişim ile birlikte, Merkür’de yaşayan insanların orada yaşarken değişen kültürleri; bunlara ufaktan değinilirken, oraları gidip görmüş birinin diliyle aktarılıyor. Bilmediğimiz şeyler hakkındaki bilgiler; duyusal ve duygusal yorum ve tecrübeler eşliğinde sunuluyor. Bu, olası gelecek ve yabancı ortamlarıyla alakalı duygusal ve düşünsel idraki kolaylaştırıyor.

İnsanoğlunun Tekinsiz ve İlginç Sürprizler ile Dolu Doğasını Temsil Eden Biri…

Girişin sonlarına doğru, hikâyedeki en kilit karakterimiz ve tam da çağının insanı olarak tekinsizliğinin ardında sürprizler saklayan Swan Er Hong ile tanışıyoruz. Kendisi tam anlamıyla hikâyedeki katalizör görevini üstleniyor. İlk başlarda, kaybı sebebiyle tuhaf davrandığı yanılgısına düşüyorsunuz. Çok geçmeden kendi doğasının egzantrikliğini bir diğer önemli karakter olan Wahram ile fark ediyorsunuz. Sonrasındaki gelişmelerde, Swan’ın düşüncesiz ve tehlikeli gelen davranışlarıyla aslında çağının insanı olduğu anlaşılıyor. Hala kendisine karşı mesafeli hissetsem de, şahsına ve fikirlerine karşı saygı duyduğumu belirtmem yanlış olmaz. Swan sayesinde 2312 çağını da özümsüyorsunuz. 2312 çağını özümserken de Dünya’mıza ve hayata dair daha kritik sorunları dikkate almış bulunuyorsunuz. Swan’ın varlığı, tıpkı kitaptaki asteroitlerle gezegenlerin değiştirilip dönüştürülmesi gibi bir etki yaratıyor. Temas ettiği karakterlerin hayatlarını farklı yönlere çekip değiştiriyor. Buna paralel olarak, okuru da kendi yarattığı rüzgâra katıyor.

…Ve Ondan Etkilenen Diğerleri

Diğer karakterler demişken ikinci en önemli karakterimiz Wahram’a da değinmek gerek. Aslında Wahram ile Swan arasındaki ilişkiye demek daha doğru olur. İkili arasındaki hoşnutsuz ve zorakilikten doğan işbirliği, hikâye sakin sakin ilerledikçe aşka dönüşüyor fark ettirmeden. Burada ilginç olan nokta ne Swan ne de Wahram’a, yaşları (ikisi de 100’ün sütünde) ve hayat tecrübeleri (her iki cinsiyeti de tecrübe edip çocuk sahibi olmuş ve ebeveyn sorumluklarını geride bırakmışlar) sebebiyle genç ve tecrübesiz kişiler denemez. Karakter zıtlıkları da “zıt kutuplar birbirini çeker” klişesini doğrulatacak cinsten bile değil. Swan’ın tez canlılığına karşı Wahram’ın pasif anlayışlılığı, aşkın “a”sını bile akla getirtmiyor. Ama “aşk” yaşandı mı da kesinlikle tuhaf ve zoraki gelmiyor. Aşk, “sevgi her şeye kadirdir” lafının tozpembeliğine bürünmeden, 2312 yılını etkileyecek olaylardan birine vesile oluyor. Wahram’ın duyguları mantığı ile birleşince, Swan’ın savurgan ve odaklanamayan yaratıcılığını faydalı bir noktaya yönlendiriyor. Aralarındaki bağ inandırıcılığını kaybetmiyor. Kendilerine de etraflarındaki kaotik düzene de yön veriyorlar ufaktan.

Aslında bu ikili ve aralarındaki ilişkileri esnasında yaşananlar bir tür cevap kâğıdı gibi. Yaşadıkları kaotik dünyayı çözümlememiz ve kitabın vermek istediği mesajları algılamakla kalmayıp hissetmemiz için kilit rol oynuyorlar. Swan’ın uzaycı olarak Dünya’da hissettiklerini siz de hissediyorsunuz ister istemez. Onun sayesinde dikkatimiz, gezegenleri ve asteroitleri yaşanabilir hale getiren teknolojik mucizelerden Dünya’mızın biricikliğine kayıyor mesela. Wahram’ın kendini kontrol altına almak için ürettiği sahte rutinleri, kendi hayatımızdaki rutinlerimizle olan ilişkimizi düşündürtüyor. Swan ve Wahram birlikteyken, insan olarak hayatın en büyük mucizesini kopyalayıp tekrar etme gayretimizi fark ettirmekteler.

Swan ve Wahram dışındaki karakterler biraz daha geri planda kalıyor olsalar da bu pek sıkıntı yaratmıyor. Zaten bir kısmı asıl sorun üstüne kafa patlatırken ser verip sır vermeyen türden kişiler. Asıl odak noktası Swan ve onun Wahram’la olan ilişkisi olduğundan eksikliklerini pek hissetmedim. Diğer karakterler de kitapta ne kadar yer kaplamaları gerekiyorsa o kadarlar. Hatta bazen yan karakterlere daha az yer verilebilirmiş gibi geldi. Bunun sebebi Swan ve Wahram’ı daha ilgi çekici bulmam da olabilir.

Az, Öz ve Dolu Dolu

Yazının başlarında belirttiğim belgeselci tutum ve Swan karakterinin (ve Wahram’ın) dominantlığı kitabın başından sonuna kadar hissediliyor. Ama ana olaydan uzaklaşıldığını düşünseniz bile, asla tatminsizlik ve hayal kırıklığıyla karşılaşmıyorsunuz. Yazar Kim Stanley Robinson, okurun beklentisiyle oynamadan, doğrudan ve dürüst şekilde hikâyesini aktarıyor. Nasıl tarif etmeli? Kendi yarattığı olay örgüsünü uç noktalarda dramatikleştirmiyor. Zorlama ters köşeler, nereden çıktığı belirsiz sürprizler ve okuru fazladan eğlendireyim diye gereksiz maceralara dalmıyor. Olayları ve karakterlerini, varolunan zamanın temel meselelerine odaklatıyor. Buradan da merak ve sürükleyicilik sağlanıyor. Tabii kısa ve öz bilgiler eşliğinde tanıtılan bu kaotik düzen içerisinde, bazen insanların gerçekleştirdiği fedakârlıkların ayrıntılarına gerektiğince inilememiş gibi geliyor. Neyse ki bu gibi boşluklara sebebiyet verebilecek durumlar bir iki tane. Ve hikâyenin o anki önceliği kapsamında yan unsurlar. Üstlerinde fazla durulmaya gerek olmadan olup bitiyorlar.

Kitapta bahsedilen konular şu zamanlarda da az çok konuşulagelen güncel konular. Çevresel felaketler, özü değişmeyen ihtiyaçlarımız, yapay zekâ, beden ve zihin, yoksulluk, gezegenlerarası seyahat, ekonomik yapının politikayı etkilemesi, politikaların ekonomiyi ve hayatı etkilemesi *, insanın yapmak için yıkmak-yıkmak için yapma tezatlığı, cinsiyetler arası husumet kalksa da bunun her şeyi çözmediği **, bağımsız görünen sistemlerin aslında birbirleriyle ne kadar yoğun ilişkiler içerisinde olduğu…  Say say bitmeyecek ve tartışıldıkça tartışılacak konulara temel noktalarından değiniliyor. Ve onların varlığı zaten ister istemez sizi ana konudan bile isteye uzaklaştırıyor.  O ana kadar devamlı bahsedilen balkanlaşmayı *** her yönüyle inceleyebildiğimiz için sorunun basitliği aynı zamanda yaşamın ne kadar ince bir buz üstünde devam ettirildiği görüşüyle örtüşüyor. Bu görüş, kitabın tüm içeriğine nüfuz ederek kendini hatırlatıyor. Anlaşılacağı üzere her konu, felsefi anlamda birbirlerini destekleyip hatırlatan bir ilişki içerisindeler. Hikâyenin geçtiği evreni daha iyi anlatabilmek içinmiş gibi kullanılan ara bölümler bile bu amaca hizmet ediyorlar aslında.

Çeviri ve Editörlük

Büyük bir mutlulukla belirtmeliyim ki, ikisinde de sorun bulamadım. Çevirmen M. İhsan Tatari, editör Alican Saygı Ortanca ve düzeltide Emre Aygün ile Ömer Ezer kusursuz iş çıkarmışlar. Bu gerçeğe baştan inanamadığımdan ötürü, hızlı okumamdan kaynaklanan yanlış anlamaların üstüne hata buldum diye atlama gafletinde bile bulundum. Çeviri ve editörlük konusunda, zorla hata arayan bünyelerin elini boş döndürecek bir iş çıkarılmış.

İngilizcesi varla yok arasında biri olarak, kitaptaki “Alıntılar” adlı kısımlar çevirilirken nasıl bir strese girildiğini düşündükçe gerildim. Akademik bir makaleyi özetlenmek için parça parça alınıp da kitaba konulmuş fikri veren, başı sonu belirsiz cümlecikler düşünün. Daha zoru nedir diye düşünürseniz, “Kuantum Yürüyüşü” başlıklı bölümlerden bahsedeyim. Dur durak bilmeyen bir düşünce akışının eseri olarak, noktalama işaretlerinden arınmış şekilde akıp giden uzun metinleri aklınıza getirin.

Çevirmen M. İhsan Tatari zorlu bir işi başarmış ve taşıdıkları anlamları kaybettirmeden dilimize tercüme etmiş. Dipnot konusunda da gerektiğince müdahale yaparak bir hikâyeye bir de içinde geçen kelimeler arasında mekik dokumamızın önüne geçilmiş. Eğer kitaba özgü bir terimle karşılaşmışsanız ve dipnot açıklaması yoksa bilin ki, çok geçmeden hikâyenin içinde ya da alıntılar kısımında açıklığa kavuşacaktır.

Gelelim akla ilk geldiğinde göz korkutan soruya: Punto büyüklüğü, sayfa yapısı ve sayısı. Benim gibi fazla küçük puntolarda zorlanan ve sayfa sayısının fazlalığını görünce çekinceyle yaklaşanlar için iyi haberlerim var. Önce sayfa sayısından bahsedeyim. Bazı kaynaklarda 520 sayfa yazıyor olabilir ama kitap 508 sayfa. Giriş bölümü yani kitap 5. sayfadan başlıyor. Oradan da 508 eksi 5, sonuç 503. Tamam, bu 17 sayfa daha az, ne olmuş diyebilirsiniz. Bölümler arası, birbiri ardına gelecek biçimde sıkış tıkış değil. Toplamda 40 sayfaya tekabül edecek kadar da ara boşluk bırakılmış. 503 eksi 40, sonuç 463 sayfa. Bu konularda çekinceleri olanların içi rahat olabilir. Punto büyüklüğü de gözü yormayan, ideal büyüklükte.

Son Söz

Oldukça katmanlı bir kitap olduğu için layığı ile inceleyemediğimin farkındayım. Temas ettiği her konu hakkında uzun uzun konuşulup tartışılabilir. Ama gerisingeri tartışılmaya gerek olmayacak tek bir şey var. Swan Er Hong’un farkına vardırdığı gibi zihinlerimiz pek çok şeye odaklanmaya çalışmaktan bulanıklaşıyor. Biricik Dünyamızla olan bağımızın ne kadar muazzam boyutlarda olduğuysa unutuluyor. O, nereye gidersek gidelim, farkında olmadan rahatlık ve huzurunu kopyalamaya çalıştığımız tek yuvamız ne de olsa.


Açıklamalar

* Satürn’deki yönetim sistemi ve yaşam tarzı, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanındaki anarşist topluluğu akla getirmekte.

** Kitapta cinsiyetlerdeki çeşitlilikten genel itibariyle “Ursula Kültürü” olarak söz ediliyor. Ursula K. Le Guin’e şık ve 2312’nin evreni içinde anlamlı bir gönderme.

*** Kitaptaki balkanlaşma kavramı ve buna olan yaklaşım, Frank Herbert’ın Dune serisinde bahsi geçen “saçılma”nın daha küçük ölçekli bir karşılığı gibi.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2312: Bir Ölümün Etrafında Şekillenen Uyanış

Ondan ne kadar uzak olursak olalım, huzur ve mutluluk bulmak için kendi arzularımızca şekil verdiğimiz yuvalar, geride bıraktığımız asıl yuvamızın, yani Dünya’nın, basit birer kopyası.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün