Aşkın Karanlık Yüzü: Aşk Masallarına Bir de Bu Açıdan Bakın

Aşk! 14 Şubat'ta adı daha sık anılan! Aşk! Hayatta erişilmesi en güçken, kolay olduğu yalanını uyduran! Aşk! Kendi efsanelerini kaleme alanlar, senin fark edilmeyen yüzlerinden ilham alarak yazıyorlar!

Aşk. Yüzlerce yıldır çekiciliğinden en ufak bir şey kaybetmeden, hayatın ve sanatın her yerinde var olmayı sürdürüyor. Neşe, huzur ve sonsuza dek sürecek saadetin habercisi olarak mutlulukla karşılanıyor. Aşk, vadettiklerine ulaşanların hikâyeleri kadar, ulaşamayanların hikâyelerine de kaynaklık ediyor. Aşkın, kimsenin ulaşamadığı serap olduğunu iddia edemem. Hissedilip yaşanabildiği için arzulanıp övülüyor. Efsanesi, dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Lakin ona kavuşayım derken ya da kavuştuğunu sanarken olanlar oluyor. Yaşanan kırgınlık ve başarısızlıklar, kutsal mağlubiyetlerden sayılarak, aşk efsanesinin şanına şan katıyorlar.

Aşk, arzulatır, bekletir, acıtır, çektirir, beklenmedik biçimde işkence eder. Sevdiğiniz olmasa bile yapar bunları. Beynimizse, ona giden yolun tehlikelerini göstermekte gönülsüzdür! Aşkın verdiği hazla büyülenip, o mutluluğun sürmesini ister. Bu niyetle, aşkın güzelliklerine dikkat çekip dikenlerini fark ettirmez. Bazı hikâyeler, aşkın güzelliğine odaklanarak, ona kavuşulduğunda her şeyin düzelip iyileşeceği efsanesinden beslenir ve efsaneleri geri beslerler.

Zihnimizin bize oynadığı oyunları anlayıp, aşkın beraberinde getirdiklerini fark edinceyse ışıltılı yüzü değişiverir. Bazı hikâyeciler de, o aydınlığın arkasında yatandan bahsetmeye çalışırlar. Türlü biçimde yaratılıp beslenen efsanelerinin iç yüzünü ortaya sererler. Aşkın Karanlık Yüzü’ndeki 14 yazar ve onların 14 karanlık öyküsü de bu yolda ilerliyor. Kitabın derlemesini, yazarlardan biri de olan Orkide Ünsür üstlenmiş. Diğer 13 yazarsa sırasıyla; Demokan Atasoy, Alper Kaya, Mehmet Berk Yaltırık, Göktuğ Canbaba, Işın Beril Tetik, Hakan Bıçakcı, Galip Dursun, Murat Baykan, Özlem Ertan, Murat Başekim, Gülbike Berkkam, Uğur Batı ve Murat S. Dural. Spekülatif kurgunun imkânlarını, aşktan türemiş efsanelerin bahsedilmeyen yönleriyle harmanlayan öykülerse şöyle:

Hülya Bu Ya! – Demokan Atasoy

1.70’ten kısaysanız, efsanevi dizi karakteri Doktor House’a benzetebileceğiniz; çıkmamış romanların yazarı Hamdi Ödün’le tanışın. Karakterinin ve kaderin ortak çalışmasıyla, yalnızlık ve mutsuzluğa mahkûm edilmişçesine yaşayan biridir. Bir gün, keşfedilmemiş hikâyecilik yeteneğini kullanarak, hayali de olsa bu dertlerinden uzaklaşmayı denemeye karar verir.

Öykünün mizahı da trajik hali de Hamdi’nin karakterinden kaynaklanıyor. Hamdi’nin karakteri, varlığı ve anlattığı hikâyesi, bu ikiliyle uyumlu paralellikte ilerliyor. Hayatının başrolünü oynamaya çalışan Hamdi, kendisinin ve etrafındaki dünyanın talihsizlikleri içerisinden zorlaya zorlaya olumlu paylar çıkartmaya çalışan yan rol oyuncusu. Bindiği toplu taşıma aracında, direksiyonun kendi elinde olduğunu hayal ederek(!) mutlu olmaya çalışacak türde biri (bu tanım öyküde yer almıyor; bana ait). Anlatıcımız da Hamdi zaten. Samimiyetle kapısını araladığı dünyasını bize anlatıyor. Farkında olur gibi yaptığı durumunun pek de farkında olmadığı ayrıntıları var. Öykünün mizahını ve can damarı olan “Bi’ tuhaflık var, ama ne?” hissiyatını da bu oluşturuyor.

Hamdi, kendini tanımlamak için içinde bulunduğu dönemden bahsederken, anlatımda biraz daha devam edilse, tarih verilmeye kadar gidilecek ya da toplum analizi yapılmaya soyunulacak gidişatlar oluyor. Daha fazlasını söylemek isteyip de söyleyememek ya da kendini kaptırıp asıl konudan taşan ayrıntılara girmek insani bir şey. Başka konularda da, Hamdi’nin alakalı alakasız ayrıntılara girdiği oluyor. Bunlar, kafasının karışıklığını yansıtmak açısından doğru hamleler.  Yine de, dönemi ve toplumu değerlendirmeye soyunma kısımları biraz daha kısa olsa, anlam ve anlatımından bir şey kaybedilmezmiş diye düşünüyorum.

Otostop – Alper Kaya

14 Şubat, sevgiliyle birlikte akşam yemeği için harika bir gecedir. Evlenme teklifi içinse akla gelebilecek ilk ve en mükemmel zamandır. Okan için her şey olması gerektiği gibidir. Ummadık anda hatırlanan geçmişin tatsız anılarına rağmen.

Öykülerin konusu 14 Şubat olunca, akla hemen “aşk” geliyor. “Otostop” ise “sevgi” üzerine yoğunlaşmış. Okan, sevgi bağıyla anlayışlı davrandığı Nihal’le tatlı anlar geçirip yemek yerken; aile bağları gereği sevmesi ve anlayış göstermesi gerekmiş kardeşiyle olan tatsız anıları arasında gidip geliyor.

Nihal’leyken beklenmedik ayrıntılara takılıp kardeşiyle olan geçmişe dalmasına anlam verememiştim. Mutlu bir anda, kötü anıları düşünmek niyeydi ki? Okan unutması gerçekten güç zamanlar geçirmiş olmalıydı. Karakteri açısından ne anlama geldiğini kestiremiyordum. Hikâyeye öylesine eklenmiş olamazlardı da. Okuyup nereye varacağını öğrenmem gerekiyordu –ki öyküyü okutmak için yazarın “Merak edip, oku!” yazması düşünülemezdi. Mutlu anla mutsuz an arasında gidip gelmek, öyküyü okurken “Nereye varacak?” diye düşündürüyor.

Öykünün ilerisini tahmin etmeyi zorlaştırmak, bu gel gitli doğal akış içerisinde yapılmış. Sevginin hallerinden biri üzerine, büyük laflar etmeye gerek duyulmadan öykünün kendisi söyleme dönüşmüş. Meselesini, hikâyedeki olayların, karakterlerin ve anlatımın yapısına ters düşmeyecek biçimde aktarmış.

Tek şikâyetim, yaşananları açıklamak için sona gelmeden önce yapılan açıklamaların, öykünün sonunda yaratacağı şok etkisini azaltması oldu. Her şey açıklığa kavuşunca, oluşabilecek bazı boşlukları önceden doldurmak için gerekliler, ama zamanlama açısındansa belirttiğim yan etkiye sebep oluyor. Öykünün içeriği bundan zarar görmüyor elbette. Ben anlatımın gösteriş kısmı için bu eleştiride bulunuyorum.

Ak Yılan – Mehmet Berk Yaltırık

Genç adam, kendisinin bile anlayamadığı bir gizemin peşindedir. Ve bu uğurda, senelerdir uğramadığı köyünü ziyarete gider.

Öykü, hafif bir 90’lar nostaljisi içeriyor. Aşina olunan bir hikâye yapısı var; ana karakter(ler)in, şans eseri veya bilinçli olarak gittiği gizemli küçük yerleşim yerinde yaşadıklarını konu edinen hikayelerin kalıbında. Hikâyeye yönelik tek şikâyetim, okuyucuyu ikna etmeye uğraşılmışsa da, ana karakterin yıllardır uğramadığı köyüne gelme motivasyonunun zayıflığı oldu. Geçmişinin kayıp parçasını bulmak önemli bir motivasyon elbette. Sadece, dost muhabbeti esnasında çocukluk döneminin bir kısmını hatırlayamadığını fark edip, senelerdir gitmediği köyünün yolunu tutturmasını biraz garipsedim. Hikâyenin sonunda, aramaya çıktığı dönemin önemi anlaşılıyor. Lakin kendisi de öğrenene kadar, peşine düşmeye değip değmeyeceğini bilemeyeceğinden, o nokta küçük bir soru işareti yarattı.

Hala yaşayan olsa da, oldukça ıssızlaşmış köyü ana karakterle keşfe dalarken, “Burada ne işin var senin?” sorusunu sordum. Anlatım, karakterle birlikte aynı bilinmezliğin içinde olduğunuzu hissettirmeyi başarıyor. Mekânın özellikleri vasıtasıyla, karakterin bile bilmediği bir şeyin arayışı içinde olduğu hissiyatını aldım. Olaylar; mekânlar ve nesneler bulma, onlar sayesinde hatırlanan yeni anılar ve bir sonraki hedef biçiminde ilerliyor. Gizem kendi kendine çözülüyor. Ana karakter, anı parçalarının izini sürerek kendi davasını çözümlemeye çalışan hafiye gibi –elbette o bunun farkında değil. Öykü sıkıcı olmasa da, bu sebeple biraz heyecansız ilerliyor. Ama neyin kaybedildiği bilinmediğinden, öykünün nereye varacağının merakı da canlı tutulmuş oluyor.

Arayışın sonucu hafif ürkütücü gelse de, ben duygusal anlamda yoruma açık olduğu görüşündeyim. Bu yoruma açıklık, aşkın karanlık yüzü temasıyla da örtüşüyor.

Gölün Kalbi – Göktuğ Canbaba

Kaan kötü bir sevgililer gecesi geçirmektedir. Acılar içinde kıvranırken, nerede olduğunu ve o duruma nasıl geldiğini hatırlamaya çalışır.

Anlatım, Kaan’ın karakteriyle bütünleşik bir şekilde. Karakterin özellikleri kara mizahın ortaya çıkmasını sağlıyor. Kaan’ın karakteri sayesinde, aşkı abartıya kaçırmanın yönlerine güzelce dokundurulmuş.

Hikâyesiyle uzunluğu arasındaki dengesi iyi ayarlanmış. Kaan’ın içinde olduğu durum ve ruh hali gayet canlı biçimde aktarılıyor. Aşırı romantikliğini kaybetmediğinden, içinde bulunduğu duruma verdiği tepkiler hiç tuhaf gelmiyor.

Anlatımda dikkatimi çeken iki pürüz oldu. Birincisi, Kaan’ın sevgilisiyle arabaya bindiklerini farklı cümlelerle, iki defa ve arka arkaya belirtilmesiyle oluşan gereksiz tekrar. Yeni paragrafa bir önceki olayın özetiyle başlanılmasa da olurmuş. İkincisi, öykünün sonlarında, gerçekçilikten hafif gerçeküstüye kayılmış gibi olması. Türler arası ani bir geçiş söz konusu gibi de gelmedi. Çevreyi algılama yeteneği, gece vakti olması sebebiyle kısıtlanmışken, Kaan’ın verdiği o minicik ayrıntı bende o izlenimi oluşturdu. Kaan’ın karakterini düşününce, son sahneye zemin hazırlamak için o ayrıntı verilmiş gibi. Bunu yapmak isterken de, azıcık fantastikleşme belirtisi gösterilmiş. Belki de en başından verilmek istenen etki buydu. Öyküyü rezil edecek kadar da önemli sayılmaz zaten. Ama işte, bahsetmeden edemedim.

Gumiho – Işın Beril Tetik

Ağzında gümüş kaşıkla doğan Mestan, çok yakın bir zamanda terk edip yerine yenisini bulacağı sevgilisi için pahalı hediyeler bakınmaktadır. Her zaman uğradığı dükkânda o özel hediyeyi bulacaktır.

Öykü, kalpsiz Mestan’ın başına gelebilecek en büyük felaketi konu ediniyor. Hangi karakterin iyi hangisinin kötü olduğu belli. Hikayedeki asıl soru, kötü olanın başına ne geleceği. Derlemenin temel konusu 14 Şubat ve aşk olunca, Mestan’ın karşılaşacağı bela/ceza da buna uygun olmuş.

Işın Beril Tetik’in Anadolu Korku Öyküleri’nden aşina olduğum ve kullanmayı sevdiğini düşündüğüm bazı anlatım şablonları var. Bu öykünün iskeletinde yine karşıma çıktılar. Burada, yazarın kendini tekrar etmesi gibi bir durumdan bahsetmiyorum. Öyküyü kazıyınca fark edilecek, yazarın korku-gerilim hikâyeciliğinin karakteristiğine dönüşmüş ayrıntılar. Hikâyelerinin içerikleri, ilerleyişleri ve yaşanan olaylar farklıyken, yazarın imzası olarak değerlendirilecek yöntemcikler. Yazarı ilk defa bu öyküyle tanıyacaksanız ya da önceki benzer türdeki öykülerini okuyup, benim gibi ille de ortak noktalar bulmaya kendinizi zorlamıyorsanız dikkatinizi çekmeyeceklerdir. O kadar bahsettim, en azından birini açıklayayım; kurguda farklı mekân ve zamana geçilerek öykünün çözüm kısmına geçmek bunlardan biri. Önceden belirttiğim gibi hikâyelerinin içerikleri, ilerleyişleri ve yaşanan olayların farklılığı sebebiyle yazarın kendisini tekrar etmesi gibi bir durum söz konusu değil.

Belirtmekten kendimi alamadığım bu açıklamadan sonra öyküye tekrar döneyim. Tasvirler ve verilen karakter ayrıntıları, okurun neye dikkat etmesi ve hikâyeden ne beklenmesi isteniyorsa ona göre verilmiş. Atmosfer de, bu hesaplılıktan payını alarak, zihinde canlandırmaya yetecek kadarını veriyor. Okura Mestan’a karşı tavır aldırıp, buradan hareketle, neler olacağını merak ettirme üzerine kurulu.

Sevgililer Günü İndirimi – Hakan Bıçakcı

Sevgililer Günü için yapılan indirim ve beraberinde gelen alışveriş çılgınlığı mağaza çalışanlarına yorgunluktan ızdırap vermektedir. Bir anonsla, içlerinden birinin işkencesi daha da büyüyecektir.

Sevgililer Günü sebebiyle alışveriş çılgınlığına kapılan âşıkların, farkında olmadan zulmettikleri mağaza görevlilerine adanmış bir öykü. O durumdaki birinin yaşadığı yorgunluk ve bıkkınlığın bilinçaltında yaratacağı olası isyandan ilham alınarak öyküleştirildiğini düşünüyorum. Konusu ve vardığı nokta açısından uzunluğu tatmin edici.

Güneş’in Talipleri – Galip Dursun

Muharrem, işten tanıştığı Fethi’ye uyar ve birlikte basit arzularını tatmin etmek için Güneş Hanım’ın evinin yolunu tutarlar.

Aşkın beden ve duygularla olan karışık ilişkisi; hafif mizahi, genel olarak trajik ve ürkütücü olan bu hikâyenin konusu. Adından anlaşılacağı gibi merkezinde Güneş Hanım var. Kadının anlamı ve temsil ettikleri, etrafındaki erkeklerin niyetine göre farklı yorumlanıyor. Olaylar, sevgisini isteyenlerle, bedeninden anlık hazlar alma peşindekilerin Güneş’in etrafında toplanmasıyla vuku buluyor. Aşkın ihtiyaca evrilmiş bedensel yönüyle, ihtiyaç olarak varlığını devam ettiren duygusal yönü, öykünün dramatik ve anlatım yapısında, an be an kendini hissettiriyor. Aşka dair anlatılmak istenenler, öyküye iliştirilen nutuklarla değil, öyküdeki tarafların motivasyon ve davranışlarıyla sezdiriliyor.

Bazı durumlar ve olağan kelimeler bir araya geldiğinde oluşan çift anlamlılık ve tezatlıklar mevcut. Öyle yazar muzipliğiyle hikâyeye işlenmiş ayrıntılar olduğunu düşünmüyorum. İlgili karakterlerin içine düştüğü durumun çarpıklığını, kendilerini nasıl zora soktuğunu ve yaşadıkları çelişkilere dair ipuçları veriyor bunlar. Hikâye boyunca, uyumsuz veya zıt şeylerin eşleşmesiyle, duygu, durum ve davranışların doğasındaki çelişkiler daha da belirginleştiriliyor.

Hikâyenin sezdirmeye çalıştığı duygu ve düşüncelerle uyuşan ama gizem ve gerilimden ödün verilmesine sebep olan bakış açısı değişimleri oluyor. Öyküdeki her bölüm, farklı bir karakterin bakış açısıyla başlıyor. İlk bölüm haricindekilerse, tek karakterden başlayıp, ortak kaderlere ve aralarındaki bağlara göre gruplanarak ve aynı grup içindeki bir karakterden ötekine paslaşılarak anlatılıyor. O zaman da anlatıcı bakış açısı bir karakteri değil bir durumu anlatacak biçimde konumlanmış oluyor. Hikâyedeki karakterlerin, temsil ettikleri tarafın üyesiyle anlatımı paylaşmaları öykünün alt metnine hizmet ediyor.

Birinci bölümün sonunda ortaya çıkan karakterin adını, diğer karakterler vasıtasıyla değil, anlatıcı vasıtasıyla öğrenmemiz gruplama mantığı çerçevesinden bakılınca anlamlı hale geliyor. Farklı taraflarda durup aynı tutkuyu paylaşan iki temsilciden biriyle muhatap olunuyor. Birlikte karmaşık bir olguyu temsil ettiklerinden, birinden bahsedilecekse muhakkak diğerinden de bahsedilmesi şart koşuluyor.

Bahsettiğim gibi, yazarın konu edindikleri için gayet uygun bir tavır. Gerilim ve gizemi biraz baltalıyor olabilir. Öykünün ortalarında, niyetler netleştiğinden, birincil amacın okuru gizemle oyalamak olmadığı anlaşılıyor. İlgiyi, karakterlerin sebeplerine ve varlıklarına çekmek esas. Öykü içindeki öykücükler, önceden saymaya çalıştığım sebep ve sonuç, anlatım ve anlatılanların örtüşmesi açısından işlevsel öneme sahipler.

Aşk Büyüsü – Orkide Ünsür

Defne, o günün 14 Şubat olduğundan habersiz dışarı çıkar. Kalabalığa karıştıkçaysa içini bir huzursuzluk kaplamaya başlar.

Öykünün başlangıcı iyiyken, sonlara doğru bocalamaya başlıyor. Defne’nin aşksız hayatının 14 Şubat sebebiyle mutsuzluk evresine girmdiğini anlatan bölümleri güzel buldum. Onu tanıyıp, hayatındaki en büyük eksikliğinin neden aşk olduğu anlıyorduk. Defne’nin aşk istediği için bir işe kalkışacağını veya beklenmeyen bir olayın gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz. Kedice konuştuğundan, sahibinin dediklerini anlamadığı kedisinin, beklenen o olaya dâhil olabileceği izlenimi uyanıyor. Bu beklentiler gerçekleşiyor; fakat fazla rastgelemsi gelen bir düzen içerisinde.

Hayvanların görünmeyeni görmesi kullanılarak, okura gerekli açıklamalarda bulunma görevini onlara yüklemesi iyi düşünülmüş. Gerekli açıklamalar doğrudan anlatıcı tarafından yapılsa, okur ve hikâye arasında bir mesafe oluşabilirdi. Bu görev, öykü içindeki doğaüstü güçlere veya o güçlerle alakalı bir başka karaktere verilse ve incelikle açıklama yaptırılmasa, zorlama kaçardı. Hayvanların kullanımı bu yönden en doğru seçim olmuş. Görüyor uyaramıyor. Biliyor anlatamıyor. Ama onun aracılığıyla okur tehlikenin farkına varabiliyor. Atacağı adımlara, vereceği kararlara göre kaderinin belirleneceği ana karakter ise hiçbir şeyin farkında değil. Buradan yola çıkarak tedirginlik ve gerilim yaratmak için bir potansiyel var. İllaki okuru germe amacı güdülmesine gerek yok. Heyecanı canlı tutmak için kullanılabilir. Bu özellik daha çok, okura bilgi vermekte kullanılmış.

Hayvanların farkındalığı yaşananları izah etmekte kullanılırken, açıklanan güçlerin ortaya çıkışları ve tesir biçimlerinin mantığı tam oturamamış. Belli kurallar dâhilinde hareket ettiklerinden bahsediliyor ama kuralların sıralanışı ve tesirleriyse karışık verilmiş. İlk başta, Defne’nin küçük alışverişi sonucu bir şeyler olacak diye düşünmüştüm. Sonraki açıklamaların sonucundaysa daha belirsiz yanıtlarla karşılaştım. Mesela, tüm yaşananların sebebini Defne’nin dileğine dayandıralım; özel koşullarda yapılan özel bir istek değil. Sonraki açıklamaların sıralaması içinde de en başta değil. Ayrıca bu listedekiler, tesadüfî olarak kolayca denkleşip sıralanabilecek özellikteler. O zaman da, doğaüstü tehdidin alelade biçimde yaşanabilme olasılığı gündeme geliyor. Oradan da “O günkü piyango Defne’ye vurdu.” mantığı oluşuyor. “Herkesin başına gelebilir“e varabilecek doğaüstü tasarımına kapı aralanmış oluyor. Doğaüstünün kurallarının ve sınırlarının belirsizleşmesi bence öyküyü zayıflatmış.

Oğullar – Murat Baykan

Salih içine düştüğü sevdayla için için kavrulmaktadır. Derdinin dermanı yoktur, ya da o öyle sanmaktadır.

Çözüm bölümüne kadar sabırlı davranılması gereken bir öykü. Kırık kalpli Salih’in arzusunun ortaya çıkışı ve kırığının dayanılmaz acılarla derinleşmesi, belli zaman aralıklarına yayılmış. Gelişen olaylar içerisinde yaşanan duygu ve durumlar gayet tanıdık geliyor. Karşılıksız aşk, sevdiğinin başkasıyla evlenecek kadar yakın olması ve amiyane tabiriyle “kız davası kavgaları” mevzularını bizzat yaşamasanız bile çevrenizde görüp duymuşsunuzdur.

Hikâyenin kendi içinde bölümlere ayrılması, anlatımda biraz dağınıklığa sebep olmuş gibi görünebilir. Ama olaylar arasındaki zamansal boşlukların, aralarındaki bağlantıyı kurmamıza imkân verecek kadar olması, tümden bir dağınıklığın önüne geçiyor. Bölümlerin sosyal medya paylaşımlarıyla ayrılmasının da bu konuda yardımı oluyor. Çözüm bölümünde, önemi o zamana kadar fark edilmemiş bazı ayrıntılar bile açıklığa kavuşacak biçimde öykü bütünlüğü sağlanmış.

Sonuysa, kendi kendimi şaşırtmama sebep oldu. Her şeyin çözülmeye başladığı andan itibaren olayların nereye varabileceği hakkında bir tahmin yürütmüştüm. Tahminim tuttu tutmadı derken, öykünün beklediğimin farklı bir versiyonuyla bittiğini sandım. Öykü tahmin ettiğim biçimde bitinceyse; beklenmedikle beklenenin verdiği tatmin hissini aynı anda yaşadım.

Deney – Özlem Ertan

Serap uzun süredir evine kapanıp inzivaya çekilmiştir. Kederle, kaybettiği aşkının tatlı hatıralarına dalıp acı çekmekten başka bir şey yapamamaktadır. 14 Şubat gecesi, ızdırabının bitmesini arzuladığı vakitleri geçirmeye çalışırken, evine hiç beklenmedik bir ziyaret olacaktır.

Hangi türde olduğuna ve bu sebeple, anlatılanların rüya mı gerçek mi olduğuna karar verememek hikâyeyi etkileyici olmaktan uzaklaştırmış. Anlatım dilinde kusur yok, ama olayların şüpheye yer bırakmayacak biçimde sunulması, öyküden bir şeyler hissedilmesinin önünü tıkamış. Kendini merakla okutturmayı ve ana karakterle duygudaşlık kurmayı sağlayacak heyecan, gerilim ve şüpheden yoksun. Karakterin acısı vesilesiyle duygudaşlık kurmamız isteniyor. Bunları hissetmemizi sağlayacak kurgusal müdahalelerin olmamasıysa her şeyi olduğu gibi kabul etmeye yönlendiriyor.

Ana karakterin başından geçenler, durumun kendi mantığı içinde değerlendirmeye çalışınca fazla fantastik ve düşsel geliyor. Fantastik düşsellikte olduğuna dair ipuçları bulabilsem, yaşananlara açıklama getirebileceğim. Ama öykü, kendisini böyle değerlendirmeme de izin vermiyor.

Bilimkurgu mu, fantastik mi, gerçek mi, düş mü? Öykü bunlardan hangileri olduğuna kesin yanıtlar veriyor. Ama cevabı kabul ettirmekte zorlanıyor. Anlatıma düşsellik ve bilinmezlik katılsa ve bazı kilit noktalarda yorum okura bırakılsa, aktarmak istediğini daha iyi anlatabilirmiş gibi geliyor.

Valentine’in Günü – Murat Başekim

Romalı Rahip Valentinus, yasak olmasına rağmen gizlice Hristiyan çiftleri evlendirmektedir. Bir 14 Şubat gecesi, yine bir çifti evlendirir. Lakin o gece Roma gelenekleri için de önemli yere sahiptir. 13 Şubatla 15 Şubat arasında, şehri kötü ruhlardan temizlemek için kutlanan Lupercalia festivalinin tam ortasıdır.

Öykü başlıbaşına Sevgililer Günü’ne adanmış. Tüketim çılgınlığının parçası olarak algılanan bu özel günün, hangi zor zamanlardan çekilip çıkarılarak kazanıldığı anlatılmış. Hristiyanlığın Roma’da yasak olduğu yıllarda geçiyor. Yeni din ve eski dinin karşıtlığında saf aşk ve bedensel haz karşı karşıya. Tek ilaha ve tek sevgiliye adanmayı seçenlerin, ilahların gönlünü hoş tutmaya çalışırken, rızası alınmamışların bedenlerini çirkin şehvetle sömürenlere karşı duruşunu konu ediniyor.

Çevre, giysi, yemek gibi hikâyenin geçtiği zamana ait ayrıntılar, dönemin atmosferini hissettirecek biçimde yansıtılmış. Bize zaman ve kültür olarak uzak olan dönem, uzun betimlemelere gerek duyulmadan, karakterlerin nesnelerle olan doğal etkileşimlerden kısaca bahsedilerek canlandırılmış.

Duvardaki İz – Gülbike Berkkam

Çiftlerden oluşan genç arkadaş grubu, terk edilmiş malikâneye geceleyin girerler. Amaçları, 14 Şubat’ı geçirmektir. El fenerleriyle ıssız mekânı araştırırken hayli ilginç şeyler öğreneceklerdir.

Hikâyenin ilginçliğine bel bağlanılmamış, anlatım biçimi üzerinde uğraşılmış. Çokça denenmiş temalar rafine biçimde ve hesaplıca hikâyeye yedirilmiş. Neden ne kadar bahsedileceğinin ve neyin ne zaman açıklanacağının dengesi sağlanmış. Konu edindikleri fazla uzatılırlarsa, okur için sıkıcı olabileceğinin farkındalığı görülüyor.

Geçtiği zamanın, olayın ve yan karakterlerin davranışlarından da yararlanılmış. Yaşanması olası durumları aktarırken, her ne kadar özünde iddialı olsa da, ayarında bir fantastikliğe yelken açılıyor.

Ölçülülüğü sayesinde sıkmadan kendini okutuyor. Yazar aşina olunan temaları, karakterin iç çelişkileri ve etrafındaki dünyanın olası tepkilerinin inandırıcılığıyla harmanlıyor. Okur için neyin tahmin edilebilir olduğu için sıkabileceği, neyin tanıdık geldiği için onu hikâyeye ısındıracağı bilinerek tasarlanmış.

Sittin Senelik Ölüm – Uğur Batı

14 Şubat 1999. Anlatma ihtiyacı duyup anlatamamanın çelişkisini yaşayan anlatıcı, tüm uyarılarını yaparak, o tarihte yaşanan olayları kalbinden kalemine, oradan kâğıda aktarıyor.

Öykü, korkunç olayları anlatma isteğiyle yazılmış bir hatıra biçiminde anlatılmış. Bu tarzın kendiliğinden gelen artıları var. Mesela, anlatıcı ile ana karakter bir olduğundan, bilinmezlik ve tarif edilemezlik gerilimli ve tekinsiz atmosferi sağlamada yardımcı olabilir.

Birazdan anlatılacakların ne kadar korkunç olduğu üzerinde fazla durulması bu anlatım mantığına biraz ters geldi. Okura yazılanları okumaması için ısrar edilmesi, biraz kafa karışıklığı yarattı. Beklentimi yükselttiği kadar, asla bilinmemesi gereken şeyi anlatmanın mantığını tam kavrayamadım. Okunsun diye hatıra yazıp, okunmasının sakıncaları üzerine nasihatlerde bulunmak, seçilen anlatım tarzının mantığına ters düşüyor. Hatıra tarzının artısı, bir sırra ortak olmanın heyecanı ve anlatıcının bir türlü dile getiremedikleri üzerinden, onunla dert ortağı olma ya da dehşetini paylaşabilme güdüsünü uyandırmada yatıyor. Korkunç da olsa bir şeyin sırrına erebilme arzusunu tatmin ediyor. Öykünün başında ısrarla bunları geri plana itmesinin, öykünün atmosferine girilmesine engel olunduğu fikrindeyim.

Anlatıcı da geçmişi yâd ettiğinden, kullandığı dilde de o olayların etkisi var. Hafif gizemci ve bizim bilmediklerimizden dolayı yabancılaşmış bir ruh hali mevcut.

Olayın geçtiği yerin ve ortamın farklılığı basit bilgiler verilerek geçiştirilmemiş. Şiveli konuşmalar ve yörenin tarihi ve kültürüyle alakalı tanım ve kelimelerle, ortamın kendine haslığının altı doldurulmuş.

Zaman konusunda, sadece başta verilen tarihe, anlatıcının o sıralardaki yaşına ve dedesi ve ninesiyle yaşaması gibi ayrıntılarla yetiniliyor. Normalde bu kadarı yeterli olur. Gene de, geçtiği dönemin dokusuna ait bir iki detay daha olmasını istedim. Yörenin farklılığını hissedebilirken zamanın farklılığını hissedememek, geçmişten bahsedildiğini bildiğim halde öyküyü zamansızlaştırmaya meylettirmiş. Mekânın ve yörenin farklılıkları zamandan bağımsızken, geçmiş içinde geçmişi anlatmak gibi durumlar da işin içine girince, hatıranın geçtiği dönemin zaman aralığı zayıflıyor. Anlatıcının bilinci, olmuş ve olacak olaylara hâkim biçimdeyken, bu zamansızlık hissi daha da hissediliyor. Bu bir bakıma, anlatıcının aklında devamlı evirip çevirerek hatırladığı anıyla zihninin zehirlenmesinin sonucu. Zaman algısının, kendisi için nasıl deforme olduğu daha sonraki açıklamalarında anlaşılıyor.

Anlatım tarzını gerekçelendirmeme rağmen, öyküye ısınmam ve anlattıklarından etkilenmem mümkün olamadı. Sondaki, gizemli edayla sır verecek biçimde tespit gibi görüşler bildirmesine anlam veremedim. Başta vadettiği dehşeti tam aktaramamışken, sır gibi nasihatlerde bulunulması da anlamlı gelemedi.

Loholico – Murat S. Dural

14 Şubat akşamı. Hava yağmurlu. Çiçekçi kadınlar, günün anlam ve önemine uyarak güllerini pahalıdan satma telaşındalar. Herkesin bu özel günde acelesi, beklentisi ve yapması gerekenler var. Bilmedikleriyse gözlendikleri.

Gözetleme teması içerik ve anlatıma sirayet etmiş. Sahneler, kesintisiz kurguyla ardı ardına sıralanıyor. Birinin bitiminde bir diğer karakter ya da sahne anlatılıyor. Ve kurguda atlama yapılmadan, farklı karakterler ve olaylar arasında dinamik geçişler sağlanıyor. Yazar, kurgunun kendini hissettirmediği bir filmmişçesine öyküyü anlatmış. Dinamik anlatım içinde, birden çok karakter ve yaşadıkları 14 Şubat gününün onlar için anlamı, basit ve tatmin edici bilgiler eşliğinde öğreniliyor.

Dış sesin tavırlarından, anlattığı öyküye hâkimiyeti anlaşılıyor. Gelecekte ne olacağını bildiğinden kaynaklanan bir eminlik içermiyor. Görmüş geçirmişliğinin emarelerini taşıyan bir kendinden eminlik var. Öykünün içine çekilmesine yardımcı oluyor.

Olay akışı içerisinde, sahnelerdeki gizli karakterlerin her şeye yetişebildiği izlenimi oluşmuştu. Bu sınırsızlık olasılığı sonucunda, onların doğaüstü olup olmadığı sorusu oluşmuştu. Neyse ki sonda verilen bilgiler bu konudaki kafa karışıklığımı giderdi.

Aklıma takılan tek ayrıntı, Laf arasında “kocakarı” olarak anılan kadın oldu. Biyolojik olarak kocakarıların yapamayacağı özelliği gösterebilmesine takıldım. Ağız alışkanlığıyla mı “kocakarı” dendi de, kadının yaşını yanlış anladım acaba? Belki de öykünün fantastik tarafıyla alakalı, kadına bahşedilmiş bir özelliktir. Hikâyeden aldığım tadı baltalayan bir şey değil elbette. Öykünün değeri ve atmosferine etki etmeyen bir ayrıntıdan bahsediyorum.

Bitirirken

Derlemedeki öykülerde, 14 Şubatın saplandığı basit aşk kriterlerinin dışında hikâyeler yaratılma çabası var. Derlenmiş oldukları başlığa yakışan öyküler bunlar. Umarım her 14 Şubatta, 14 yazardan, aşka dair itiraf edilemeyenleri anlatan 14 farklı öyküyle tekrar buluşabiliriz. Her sene, 14 Şubata özel öykü derlemelerinin gelip gelmeyeceği belli değil. En azından ilk derlemeye sahibiz.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, “Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında.” pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce’yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aşkın Karanlık Yüzü: Aşk Masallarına Bir de Bu Açıdan Bakın

Aşk! 14 Şubat’ta adı daha sık anılan! Aşk! Hayatta erişilmesi en güçken, kolay olduğu yalanını uyduran! Aşk! Kendi efsanelerini kaleme alanlar, senin fark edilmeyen yüzlerinden ilham alarak yazıyorlar!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün