Beyaz Ejderha’nın Yuvası: Drakula’nın Yazarından Farklı Bir Korku Romanı

Drakula’nın yazarı Bram Stoker’ın ölmeden önce yazdığı son romanı olma özelliğini taşıyan "Beyaz Ejderha’nın Yuvası" adlı eseri inceledik.

Çoğu kişi gibi ben de Bram Stoker ile ilk defa Drakula adlı eseri sayesinde tanıştım. Bir İngilizce ödevi olarak okuduğum romanla tanıdığım yazarı pek sevip saymıştım.  Özellikle öykünün geçtiği ortamı çok iyi anlatması, o grotesk romantik havayı başarılı bir şekilde okura aktarması sayesinde aklımın kenarında hep kaldı yazar. Beyaz Ejderha’nın Yuvası da bir sahafta rastladığım, Drakula referansım sayesinde de alıp bir kenara koyduğum bir roman oldu.

Bram Stoker Kimdi?

1847’de Dublin’de dünyaya gelen Stoker yaşamının ilk yıllarında yatalak hastaydı, mucize denilen bir iyileşmenin sonucunda sporla ilgilendi. Çocukluğu yatağında annesinin anlattığı İrlanda masallarını ve korku hikâyelerini dinlemekle geçti. Büyüdüğü ülkede o dönemler büyük açlık yaşandı. İleride yazacağı ünlü romanı Drakula‘daki kurgusal salgın ve açlık öykülerinde çocukluk yıllarında tanıklık ettiği Büyük İrlanda Patates Kıtlığı’nın etkisi olduğu düşünülür.

İleriki yaşlarda Macar yazar ve seyyah Armin Vambery ile tanışması ona Drakula için ilham verdi. Yıllarca Avrupa folklorunu ve vampir mitolojisini inceledi. 1890’da Drakula romanını yazmaya başladı. Ve onun için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 1897’de yayınlanan eser dünya çapındaki eleştirmenlerden tam not aldı ve Stoker’ın adı Mary Shelley ve Edgar Allan Poe gibi isimlerle anılır oldu. Lâkin aynı başarıyı maddi olarak yakalayamadı. Beyaz Ejderha’nın Yuvası (The Lair of the White Worm) ise yazarın ölmeden önce kaleme aldığı son roman olma özelliğini taşıyor.

Kitaba gelince…

Kitap kısaca Adam Salton’ın yaşlı ve hiç görmediği amcası Richard Salton’dan aldığı bir mektupla amcasının yanına taşınması üzerine başlıyor. Yeğen Salton’a amcasından miras kalacak uçsuz bucaksız arsaların ve köşklerin arasında bir de yok edilmesi gereken Beyaz Ejderha’nın Yuvası’nın olmasıyla, gizemler ve maceralar başlıyor. Eser genel itibariyle de bu yuvanın yok edilmesi üzerine kuruluyor.

Roman, 1860 yılının İngiltere’sinde geçiyor. Dış mekan betimlemeleri uzun ve pek güzel. O şatoları, meşe ormanlarını, ovaları görmüş kadar oluyorsunuz. İnsanların giydiği kasvetli ama özenli kıyafetleri de tahayyül edebiliyorsunuz ama gelin görün ki Lady Arabella dışındaki kişilerin neye benzediği pek bir belirsiz. Kişilerin nasıl göründüğüyle ilgili tasvirlere rastlanmıyorken birbirleriyle olan ilişkilerinin betimlenmeleri ise ya hiç yok ya da eser miktarda.

Giriş bölümü kanımca pek yetersiz kalmış. Baş karakterlerin oldukça varlıklı ve soylu olması dışında kendileri hakkında pek ipucu yok. Adam Salton romanın birçok kısmında amcasından bağımsız da varlıklı olduğunu iddia ediyor ama nasılı yine yok. Amcayla yeğen arasındaki ilişki de o kadar yüzeysel kalıyor ki akraba olduklarına inanmak güçleşiyor. Yeğen Salton’ın, amcasının yakın dostu ve bir bilim adamı olan Nathaniel de Salis ile bağları bile daha kuvvetli. Bu yakın dostun fantastik öğelere bu kadar meraklı olması, sanki yıllardır bekliyormuşçasına Adam Salton’a tanık olduğu tüm gizemli olayları anlatıp, çözüm için yardım dilemesi yine eksik geldi. Bu karakter bağlarındaki eksiklik roman boyunca başka kişilerle de sürüp gitti. Kısacası mekân ve olay çevresinde dönen atmosfer başarılı, bunlar dışındaysa bir miktar baştan savmaydı. Derinlik yoktu.

Kullanılan Nesne ve Kişiler

Romanın bir noktasında yılanların Lady Arabella’dan kaçtığına şahit oluyoruz, ki bence bu mükemmel bir detaydı. Yazar bu şekilde Arabella’nın bir sürüngen olarak daha üst mevkide olduğunu göstermiş oluyor çünkü.

Köyde içinden kötü kokular gelen mezarlık ve cehennem benzeri kuyunun/yuvanın gerilim türündeki bu romanın içinde yerini bulması zor olmadı. Beyaz Ejderha’nın, ölümün kokusunu alan zenci hizmetçisinin hareketlerindeki tekinsizlik ve romanda çoğu defa ırkından dolayı aşağılanması güzel verilmişti fakat hiç değerlendirilmemişti maalesef. Kölenin davranışlarındaki bu garipliklerin Lady Arabella’ya duyduğu âşktan kaynaklı olması da son derece anlamlıydı. Yine de bu kadar güzel öge bir araya gelince daha yetkin bir  eser bekledim. Fikirlerin başarısı romanda yeterince kullanılamamış. Başlardaki umudum, favori karakterlerin bir bir ölmesi yahut işlevsizleştirilmesi sonucu iyice yok oldu.

Kitabın çözülme bölümü olan son sayfalarda her şey o kadar fazla iç içe girmişti ki, o sürekli deneme ve tekrarlar beni bir okur olarak yıprattı. Anlam veremediğim çok şey oldu. İlk sayfalardaki o grotesk hava kendini kafkavari olaylara bırakınca hem eseri tam anlamı ile kavrayamadım hem de sıkıldım.

Baskı Kalitesi ve Kapak

Kapağın altına ve üstüne yerleştirilen resimler ortasına çekilen beyaz şerit çiğ kalmış. Seçilen görsel ise muhtemel bir medusa çeşitlemesine daha yakışır vaziyette. Kapakta üç farklı yazı fontunun kullanılmasını bir miktar takdir edebilirdim belki ama o da çok yeterli olmamış kapağı kurtarmaya. Arka kapak yazısı ise başını sonundan söylemiş, romandaki çoğu karakter ve yer adı geçmesini bir kenara bırakırsak, ek olarak yaşayacakları maceralar ve kişilikleri de geçiyor. Ben bunun olmamasını tercih ederdim. Sayfaları kabaca çevirdiğimde ise kelimeyi ilk harften ayırma gibi küçük dizgi hataları da görüyorum.

Peki Çevirmen?

Kitabın elimdeki Seyhan Kitap’tan çıkan 2006 basımında, açılamayan bir kutudan söz ediliyor. Burada çevirmen İmdat Yeğen parantez içinde – Kilidi olmayan şey nasıl kilitli oluyorsa?  Yazar böyle yazmış. Aynen çevirdim.-  diye bir not düşmüş. Hem de dipnot falan değil bildiğimiz öykü akıp giderken, cümle sonunda bir parantez içinde geliyor bu serzeniş. Böyle bir açıklamaya editörün ses çıkarmayıp, eserin bu biçimde baskıya gitmesini ilginç buldum. Hatta biraz daha düşündüğümde bu kısmın çevirmenin yayınevine gönderirken düştüğü bir not da olabileceğini fark ettim. Eğer böyle ise kitabı yayına hazırlayan Aydın İleri hiç uğraşmamış demektir ki bu da çok kötü. Çünkü sandıkta kilit olmamasına rağmen sandık kilitli ya da açılmıyor olabilir, bunun için not düşmeye hacet görmedim ben.

Bunun dışında kitabın orijinal adı The Lair Of The White Worm iken dilimize “Beyaz Ejderhanın Yuvası” olarak çevrilmiş. Nazarımca ejderha yerine solucan daha uygun olurdu. Bunları bir kenara bıraktığımda ise çeviri de çok sıkıntı yahut oturmamışlık göremediğimi de itiraf etmeliyim.

Son Olarak

Korku gerilim okumayalı çok olmuştu benim için, kendi adıma özlediğim bir türden okuma oldu. Çok beğenerek başladım, sonlara doğru bırakmaya yeltensem de bittiğinde yine de pişman olmadım. Drakula sonrası ünlü yazarın bir başka eserini daha okumak istiyorsanız neden olmasın?

1995 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Akademik eğitimini 2017 yılı içerisinde Fırat Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği bölümünde tamamladı. İkinci üniversite programı kapsamında Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenimini sürdürmektedir.
Çeşitli dergi ve platformlarda eleştiri, öykü, grafik tasarım v.b. çalışmaları yayımlanmıştır. Tiyatro oyunlarında sanat yönetmenliği, sanat ve edebiyat dergi/fanzinlerinde editörlük görevini üstlenmiştir. Aynı zamanda üniversite radyosunda “Sabaha Daha Var” adlı kültür-sanat programını icra etmektedir. Halen orta ve büyük ölçekli firmalar için grafik tasarım, kurumsal reklam çalışmalarına devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Beyaz Ejderha’nın Yuvası: Drakula’nın Yazarından Farklı Bir Korku Romanı

Drakula’nın yazarı Bram Stoker’ın ölmeden önce kaleme aldığı son roman olma özelliğini taşıyan “Beyaz Ejderha’nın Yuvası” adlı eseri inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün