Bright: Nefretin ve Tesadüflerin Filmi

Netflix'in ilk büyük bütçeli filmi olan ve başrolünde Will Smith'in oynadığı şehir fantazyası "Bright"ı inceledik.

Epeydir büyük bütçeli ve sağlam yapımcıların elinden çıkmış, özgün bir fantazya filmi izlemiyorduk. Şehir fantazyalarının nadirliğinden hiç söz etmiyorum bile… Her yer bilimkurgu ya da süper kahraman filmleriyle dolmuş durumdaydı. Netflix de endüstrideki bu açığı gördü ve ilk büyük bütçeli filmini buraya oynadı. Devasa reklam kampanyalarıyla çoğunluğun farkına varmasını sağladığı bu yapım ise Bright.

Bright‘ın konusu kısaca şöyle:

Los Angeles polis departmanından iki polis büyülü bir asa bulurlar ve onu kötülerden korumaya çalışırlar. Ama beklenmedik olaylar gerçekleşir ve polislerden birisi bright olduğunu keşfeder ve asayı sadece bir bright kullanabilir. Ama elf, ork ve insanların arasındaki ırk savaşlarının yanı sıra büyülü asa kadar güçlü bir nesne, mevcut ırkların dikkatini çekecektir.

Sadece bir ‘bright’ asanın gücüne hükmedebilir.

Yönetmen koltuğunda Suicide Squad‘tan tanıdığımız David Ayer, senaryoda Max Landis görünürken, kamera önünde Will Smith (Ward), Joel Edgerton (Jakoby) ve Noomi Rapace‘ı (Leyla) görüyoruz. Film çok fazla CGI içermeyip pratik efektler kullanıyor. Gerçek oyuncuların oynadığı gerçek bir film desek yeridir, ki yer yer Edgerton’ın oyunculukta yükseldiğini görünce hayret bile edebilirsiniz. 

Bu Netflix’in sadece özgün dizi türünde değil, özgün filmde de atağa kalktığının işareti. Hatta 2018’de seksen tane daha özgün film gelirken bunların sekizi Bright gibi yüksek bütçeli (90 milyon dolar para harcandı az sonra incelemesini okuyacağınız şu yapıma!) ve olası hasılat rekortmeni. Bunlardan birisi usta yönetmen Martin Scorsese’nin 100 milyon dolara çektiği ve 2019’un başlarında yayınlanacak gangster filmi The Irishman. Şimdi gelelim Bright‘a. Acaba Netflix’in ilk büyük bütçeli film deneyimi nasıl olmuş. Veya olmuş mu?

Giriş Sekansıyla Ümit Vadedip Düşüşe Geçmek

Filmi ilk duyduğumda acaba ikinci bir Yasak Bölge 9 mu geliyor demiştim, zira ırk savaşlarını konu edinen pek fazla yapım yok ortalıkta. Hatırlarsanız orada da uzaylılar ve insanlar arasındaki yüksek tansiyon ve akabinde gelen şiddet anlatılıyordu. Filmdeki tabelalarda “Sadece insanlar ve köpekler” gibi ibareler kullanılıyordu. Daha sonra aynı olayı bu kez Tarantino’nun Hateful 8’inde gördük: Meksikalılar ve köpekler giremez. Netflix’i açıp Bright’ı izleyince de bu kez “Sadece Elfler Girebilir” ya da “Sadece Orklara Hizmet Edilip Orkça Konuşulur” gibisinden levhalar görüyoruz. Bunlar insanlık tarihinde yaşanan olaylar. Siyahiler hiçbir yere kabul edilmiyordu. Hatta bu dışlanmış insanlar kendilerini kabul ettirmek için beyazları taklit bile ediyordu. Yasak Bölge 9’a benzer başka film izleyecek olmanın verdiği umut, o filmin bilimkurgu lenslerinden günümüz sorunlarına ışık tutmasıydı.

Ama konu Bright’a gelince işler hiç öyle olmuyor. Benim bu optimist, umutlu düşüncelerim Will Smith’in oynadığı tutarsız Ward karakterini görmemle periler ülkesinin tozlarına karıştı. Keşke Yasak Bölge 9’un uzağından da olsa geçseydi. Ne var ki geçmemiş, geçememiş, geçemediği gibi bir de klişe üstüne klişeye boğulmuş.

Kağıt üstünde iyi bir fikirden çok daha ötesi olan ama icraya gelince “Suicide Squad’ın yönetmeni yine yapmış yapacağını,” dedirten ‘yapıma benzeyen’ şey demekten kendimi alıkoyamıyorum. Özgün bir fikir hâlâ yok diye düşünüyorum, çünkü ortada istenmeyen, varoşlarda yaşayan bir ırk varken diğer tarafta sosyal piramidin tepesinde Lamborghinileri, güneş gözlükleri, iki düğmeli kaliteli ceketleri, güzel ve cazip görünümüyle başka bir ırk var. Bu ikisinin ortasında da insanlar. Hepsi bana mülteci sorunlarını andırıyor.

Film, Netflix’te bulunduğu ve her an açılıp bakılabildiği için yazının devamı sürprizbozan (spoiler) içerir ve tadınızı kaçırabilir. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumayınız. Ama, “Suicide Squad’ın yönetmeninden çıkan herhangi bir film ne kadar güzel olabilir ki?” diyerek izlemeyi düşünmüyorsanız içeri buyurunuz.

Sinopsis Harmanlı İnceleme (Spoiler)

Öncelikle filmin açılış sahnesindeki kurmaca ayetten başlayalım: “Sadece bir bright asanın gücüne hükmedebilir,” diyerek daha ilk saniyeden bizi, seçilmiş birinin etrafında dönecek bir hikâyeye sokuyor film. Bright dedikleri seçilmiş kişiler büyülü asalara hükmedebilenler. Film içinde çokça dile getirildiği üzere çoğu bright elflerden oluşuyor. Arada insanlar yok da değil. Filmimiz de bir insan brightın etrafında dönüyor.

Ayetten sonraki sahne, yani filmin atmosferine altyapı hazırlamak için oluşturulan kolaj, beni umutlandırdı ve kendine hayran bıraktı: Şehrin varoşlarda yaşayan orklar tarafından duvarlara grafitilenmiş şu anki durumu ve geçmişi. Filmin tamamının anlattığından daha fazlasını daha profesyonelce yapıyor bu sahneler. Duvarlara boyanmış taraflı cümlelerden birkaçı şöyle:

Orklar insanlar için savaşıyor. Ya orklar için kim savaşacak?

Büyü için canımızdan ediliriz.

Bu grafitilerden anladığımız kadarıyla bir savaş olmuş. Karanlık Lord isimli bir elfe karşı. Jirak isimli çiftçi bir ork diğer ırkların desteğini alarak Dokuz Irk Ordusu’yla Karanlık Lord’u yenmişler. Karanlık Lord geri dönecektir.

Tüm insanlar eşittir ama elfler daha eşittir.

Bu grafitiden anlaşıldığı kadarıyla bir sosyal düzen sorunu ve gizli bir isyan, pasif agresiflik söz konusu. Bright’ta orklar acı çekip varoşlarda yaşamaya mecbur bırakılırken buna tezat olarak elfler sosyohiyerarşinin zirvesinde gibi görünüyorlar. İnsanlarsa onların basit maşaları olmuşlar ve orklara eziyet edip ısrarla sefalete itiyorlar. Orkların insanlar arasında yaşaması kabul edilemez bir durumken yardımcı rolde gördüğümüz Jakoby isimli ork polis departmanındadır. Ortağıysa siyahi bir insandır ve bir gün görev başındayken vurulur, göreve bir süre ara verir.

Filmimiz aslen insan polisimiz Ward’un (Will Smith) işe geri dönmesiyle başlar ve yaşanacak tüm olaylar onun işe geri döndüğü ilk günü anlatır. Nedendir bilmiyorum ama kendisiyle çok fazla çelişen bir karakter olmuş Ward. Bir sahnede “Tüm orklar kötüdür, öcüdür,” diyenlere, “Bu ne önyargı yahu, o dediğiniz ta 2000 yıl önce oldu,” derken diğer sahnedeyse de ork ortağını kendisinin de sevmediğinden ama başka bir şansı olmadığından dem vuruyor. Onun bu tutarsızlığını film boyunca pek çok kereler izlemek durumunda kalıyoruz biz de.

Ward ile Jakoby’yle merkeze döndüğünde devriye için ekipler belirlenir ve ikili bir kez daha ortak olurlar. Ward görevli memura gidip orku istemediğini gizlice söyleyince de kimsenin onunla ortak olmak istemediğini öğrenir. Ve paşa paşa devriyeye çıkarlar.

Filmin seçilmiş kişinin etrafında döneceğini başında hissettiriyor demiştim hatırlarsanız. İki ortak ilerleyen sahnelerde sakallı bir adamı gözaltına alır. Adam arabadayken Jakoby’ye orkça, “Kehanet seni seçti, yanındaki adamsa kutsanmış,” der. Tesadüfün de bu kadarı; olay yerine bizim ekibin geleceğini nereden biliyordu ki? Acaba başka bir arabaya binse o ekibe de seçildiklerini söyler miydi? Herkeste şansını deneyen bir kaçık mı? Değilse biz nasıl güvenebiliyoruz bu anlatıcıya? İlk defa filmde gördüğümüz birine güvenmemizi istiyor film ve bu adamı film boyunca sadece iki defa görüyoruz, adını bile bilmiyoruz.

Ardından merkeze dönerler ve yetkililer burada Ward’a vurulduğu günle ilgili Jakoby’nin verdiği ifadeyi okurlar. İfadeye göre olay şöyle gelişmiştir: Jakoby ortağını vuran orku kovalar, onu çıkmaz sokakta sıkıştırır ama suçlu tepesine binip Jakoby’yi bayıltır ve yangın merdiveninden sıvışır. Ama sorun şu ki merdiven yerden dört metre yüksekte. Hiç bir ork o kadar yükseğe zıplayamaz. Dedektiflere göre, Jakoby orkun gitmesine göz yummuştur, çünkü klan yasası her şeyden önce gelir. Dedektifler Ward’u sıkıştırarak orka suçunu itiraf ettirmesini isterler. Ward da mecburen kabul eder.

İkilinin gözaltına aldığı sakallı adamsa bu esnada Büyü Federalleri tarafından sorguya çekilmektedir. Bunun sonucunda hain elflerden biri olan Leyla’nın planlarını öğrenirler. Leyla üç sihirli asa toplayarak Karanlık Lord’u diriltmeye uğraşmaktadır. Bunlardan birisi Ward ve Jakoby tarafından bir ihbar sonucu gittikleri olay mahallinde bulunur. Asayı bulurlar, ama onunla birlikte başka bir bright olan elf Tikka’yı da bulurlar ve korumalarına alırlar. Tabii büyülü asa büyük bir olay olduğundan yozlamış polisler de çöreklenirler. Ward gözünü kırpmadan dört polis memurunu indiriverir.

İşte bu noktadan sonra aksiyonun dozu iyice yükseliyor ve İspanyol çetesi Altamira, Leyla, vahşi ork klanı Fogteeth, iki ortağın cehennem çukuruna atılmaları derken bir sürü olay yaşanıyor. Maalesef ikilinin şansı daha da kötüye gidiyor ve cehennem çukuruna atılmadan önce Jakoby vuruluyor. İşte Tikka o noktada asayı ilk kez kullanıp Jakoby’yi diriltiyor. Oradaki bir şaman da, “Kehanet gerçekleşti, ölümden döndü,” diyor ve bizimkilere saygılarını belirterek gitmelerine izin veriyor. Bu kısımlara çok fazla girmeyip izlemeyi size bırakıyorum.

Tesadüfler, Gevşek Düğümler, Başarısız Öykü Anlatıcı

Filmin daha en başında, iki kafadarın ilk devriyeye çıkışında, Jakoby elfler ve orklar arasındaki tansiyonu bildiği hâlde arabayı sırf kestirme yol diye elf mahallesinden sürüyor. Buradaki amaç elflerin üst sınıflarda yer aldığını göstermek, anlatmak değil. Büyü Federalleri’nin şüpheli adamı sorgulamak için merkeze geldiği sahnede ise Jakoby’nin yanından geçerlerken, “Rozetli ork görmek paspas tutan elf gibi nadirdir,” şeklinde bir laf ediyorlar. Sizin anlayacağınız sosyal merdiveni gözümüze sokmak için elinden geleni yapmış yönetmen, senarist. Üstelik bunun arkası da kesilmiyor. Bir olayı ya iki defa dinliyoruz ya da görüyoruz. Hiçbir konu söylenmekle kalmıyor, bir de gösteriliyor.

Sonra federaller o adını bilmediğimiz, orkça konuşan adamı sorguya çekince Leyla’nın kim olduğunu, amacını, “bir bright olup olmadığınızı nasıl anlarsınız”ı, Karanlık Lord’un diriltileceğini ve asanın önemini öğreniyoruz. Yığınla bilgiye maruz kalıyoruz sadece tek bir karakterin ağzından. Ona da güvenebilir miyiz bilmiyoruz. Ve sahne kapanmadan elf federalin ettiği beylik lafla senaryonun doğru oranda özensiz olduğunu göstermek istiyorum: “Eğer düşmanım gibi davranırsan… düşmanım olursun.” İnanılmaz bir düz mantık! Arkadaşım gibi davranırsan arkadaşım olursun, portakallı kurabiyem gibi davranırsan portakallı kurabiyem olursun, bilgisayarım gibi davranırsan bilgisayarım olursun demekle aynı şey değil mi? Tamamen havalı olmaya çalışan bir cümle, ki filmin devamında bu artistisizmden bolca var.

Bir de bir arabanın büyülü bir bariyere çarptığı sahne var tabii. O sahnenin şuradakiyle aynısı olmayıp sadece yine tesadüf olduğunu düşünmek istiyorum, yoksa başka başarısız bir filmden kopyalanan bir sahneyse o daha kötü.

Buna verebileceğim bir başka örnekse, “Asaya dokunan biri bright değilse yok olacaktır,” sözü. Bunu ilk kez iki kafadarın gözaltına aldığı sakallı adamın ağzından duyuyoruz. Filmin daha ileriki kısımlarındaysa bir çatışma esnasında asa yere düşüyor, kötü adamlardan biri onu eline alıyor ve dumana dönüşüyor. Bu anlatım tarzı bana fazlasıyla kolaya kaçmak gibi geldi. Düşünün bir, arabalar patlıyor, onlarca adam ve araba üzerinize geliyor, arkadaşınız bir metre ötesindeki adamla çatışmaya girip vuruluyor. Hepsi asayı korumak için ve siz de onu düşürüyorsunuz. İllaki asanın gücünü gösterecektiniz madem, neden sakallı adama asanın gücünü anlattığı bir replik yazdınız?

Filmin başka bir absürt noktası da orklardan biri diğerlerine orkça emirler verirken bir anda İngilizceye geçiyor.

O kadar olaydan sonra kılık değiştirmek Hollywood klişe düsturunun olmazsa olmazıdır, bu filmde olmazsa Hollywood darılır. Ward, Jakoby ve Tikka kıyafet değiştirmek için bir mağazaya giderler ve Jakoby, “Hey Ward, alışveriş yapmanın hiç sırası değil,” diyor. Ward da neden kıyafet değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Öncelikle Jakoby bu kadar düşük zekalı değil. İkincisi, Tikka neden daha bugün doğmuş bir bebek gibi davranıyor ve peluş oyuncaklarla oynuyor, çünkü ilerleyen sahnede Jakoby’yi ölümden döndürecektir. İşin başka gülünç tarafıysa kıyafet değiştirelim diyen Ward’un ağzı yüzü kan revan içinde kalmıştır ve ork bölgesindeki bir insanın dikkat çekeceğini nasıl düşünemez?

Neden sürekli benzin istasyonları patlamak zorundadır? Neden son bir mermiyle bir patlayıcıya ateş edip olay yerinden sıvışılır? Bunları milyonlarca kez gördük zaten, bir tanesine daha gerek var mıydı? Elinde 90 milyon dolar var ama sen hâlâ gidip benzinlik patlat…

Ward ve ortağı yakalanıp Fogteeth klanının lideriyle karşılaşınca ölümleri orkun evladı tarafından gerçekleştirilecektir, çünkü onun orkluğunu ispatlama günüdür! Tabii genç ork yapması beklenen şeyi kendi etik anlayışına sığdıramaz ve polisleri öldüremez. Ama tahmin üzerinden konuşacak olursak nerede yetişirseniz oranın ahlak anlayışı karakterinizle özdeşleşir ve benimsersiniz artık. Bir ork veya bir insan öldürmeniz sizin için sinek öldürmekten farksız olur. Çocuğun burada naif davranmasını gerçekçi temellere başa baş zıt buldum ve ‘orkluğunu ispatla’ gününün de bize denk gelmesini tesadüflere bel bağlayan kötü hikâye anlatma aracı olarak gördüm. Hatta bu çocuk Jakoby’nin yardımıyla polislerden kaçmıştır ve bu yüzden ona minnet duyar, ama suçu günahı olmadığı hâlde Jakoby yüzünden başının derde girdiğini ve niyazi olmasına ramak kaldığını aklına bir türlü getiremez ve bizi duygusallığa iter.

Babası ork evladını oradan yollar ve işi kendisi yapar. Jakoby böğrünün sol üstünden vurularak derin bir çukura düşer. Şimdi sırayla gidersek, İsa Peygamber de böğründen bir mızrak darbesiyle yaralanarak ölmüştü. Daha sonra Cehennem’e gidip ruhları azat ederek (Harrowing of Hell) Cennet’e göndermişti. Filmdeki dipsiz çukur cehennem çukurlarını andırıyor. “Kehanet gerçekleşti çünkü artık ölümden döndü,” cümlesini duyduktan sonra daha fazla açıklamaya ihtiyaç bile duymuyoruz. Bir İncil referansları silsilesinin içindeyiz. Kendi kutsal kitabını uydurarak başlayan filmimiz, ölüp dirilen ve Mesihcilik oynayan bir Jakoby ile devam ediyor. Madem kendi kitabınızı kurguladınız, oradan devam etseydiniz keşke. Hayal güçlerinin sınırları ancak bu kadarsa…

Bir de en son Wonder Woman’da gördüğüm Polonya aksanıyla İngilizce konuşma olayı var. Neden böyle bir akım çıktı bilmiyorum ama lütfen Polonyalıları bir rahat bırakın. “Güzel kadınlar Polonya’dan gelir” fikrini empoze etmeye çalışıyorlar sanıyorum. Tikka’ya diyalog yazılmamış, yazılanlarda da Polonya aksanıyla İngilizce konuşuyor.

Wardgil Leyla’yla olan son kapışmalarının gerçekleştiği yere gitiklerinde içeri girince Ward durduk yere bomba alıp Jakoby’ye verip, “Ne olur ne olmaz,” der. Sonra bir düzineden fazla silahlı adamı yenen kel adam ve güzel kız ikilisiyle çatışmaya girip birine langırt masasının çubuğunu saplamak, ötekine de daha otuz saniye önce ne olur ne olmaz diye aldıkları bombayı paketleyip patlatmak suretiyle defederler. Artık bundan sonra hiçbir şey şaşırtamaz diyordum ki son bir sahne sonra film bitti zaten.

Ward ile Leyla’nın yakın dövüş ve aksiyon kareografileri o kadar Hollywoodvariydi ki bazı sahneleri birden fazla kez izlemem gerekti. Özellikle Ward ve Leyla’nın dövüştüğü sahnede benzin bidonu Ward’un eline ne ara geçti, çokça izlememe rağmen çözemedim. Sürekli sarsılan kamera hareketleriyle, aksiyon sahneleriyle sabrımın ve mantığımın sınırlarının zorlandığını hissettim.

İnsanlar filmdeki geçmiş olayları, karakterleri, filmin konusunu anlatmak için bir defa görünüp çıkıyorlar ve buna rağmen filmdeki gevşek düğümler katlanılır gibi değil. Mesela, “Düşmanım gibi davranırsan… düşmanım olursun,” denen adamı bir daha asla görmüyoruz. O kim? Işığın Kalkanı ne? İnferni nasıl bir oluşum, iyi mi kötü mü, motivasyonları ne? Karanlık Lord kim? Ne için savaşıldı? Diğer ırklar hangileri? Yönetmenin belirttiğine göre devam filmi izleyicinin nabzına göre çekilecek veya çekilmeyecek. Kimse istemeseydi bu gibi sorular açıkta kalacaktı ve bunu bile bile filmi yayına soktular. Diğer filmlerde bunlara açıklık getirileceği ise ayrı bir muamma.

Netice

Şehir fantazyası türüne giren yapım şimdilik Netflix’in en masraflı filmi. Ve ilgisi ve başarısından sonra Bright, internet yayıncılığı tarihinin devam serileri çekilecek ilk uzun filmi olma özelliğini elinde bulunduruyor. Suicide Squad: Gerçek Kötüler’in yönetmeni David Ayer’dan çıkan filmin devamının gelip gelmeyeceği sorulduğunda, “İlk önce izleyiciler filmi seyretsin, ondan sonra isterlerse neden olmasın,” demişti. Tabii büyük şehirlerdeki reklam panolarından başlayan reklam kampanyasından devam filminin geleceğini tahmin etmiştik zaten.

AMA… Netflix bir film çekmiş diye duyunca hemen ümitlenivermiştim, zira yapımcıların dizi çekerken senarist ve yönetmenlere baskı yapmadıkları için böyle başarılı diziler çıktığını biliyoruz. İlk defa böyle büyük bütçeli bir yapım için kolları sıvıyorlar. Eh, kendileri ana akımın biraz dışındalar. Gelgelelim filmin yönetmeni Hollywood’un bütün nimetlerini (CGI vb.) kullanıp görsele çalışan biri. Suicide Squad’ta, başka filmin başarısını görünce aynı politikayı izleyip çoğu sahneyi yeniden çeken, fragmanı karanlık temalıyken bir anda diskoya döndüren bir zat. Netflix’in film kanalı Bright gibi filmler çektirmeye devam ederse Hollywood’a alternatif değil, ancak Neo-Hollywood olur, o da berikinin devri bitince. Mantıklı bir felsefesi ve adamakıllı diyalogları olmayan, karakter çözümlemesine gereken önemi vermeyen, tabiri caizse “vurdulu kırdılı” olan ve her şeyi şiddetle çözmeye çalışan bir film. Her şey Hollywoodvari, her şey klişe, şiddet ve insan öldürmek meşrulaştırılmaya çalışılıyor, erotik imgeler bulunsun diye seçilmiş bar sahneleri, alakasız cinsellik had safhada. En basit örneğiyle, Ward adaleti kendisi dağıtıyor ve dört polisi hunharca katledip üzerine bir de başka şansımız yoktu edebiyatı yapıyor; bunu yaparken sahne ağır çekim akıyor, arkaya duygusal ve şiddetten yoksun bir parça veriliyor. Böylece izleyicinin, “Aaa kıyamam ki ama, iyi ki de vurdun Ward’cuğum eline sağlık, mermi de suratına değdi canı yanmamıştır umarım,” demesi bekleniyor, ki çoğu izleyicide oluşan tepki, aşağı yukarı, böyle sanıyorum.

Ve karakter derinliği olarak serçe parmağımın ikinci boğumu kadar bile derin olamayan Ward karakteri insanı zıvanadan çıkarır. İzlerken çok yorucu bir anlatıma sahip. Kızına, “Orklar farklı olabilir ama aptal değiller,” deyip akabinde Jakoby’ye nefret dolu söylemlerde bulunan da, diğer polislere Jakoby’yi vuracağını söyleyip o polisleri vuran da, asayı Altamira’ya verelim deyip Altamira’yı vurmaya niyetlenen de, kehanet mehanet yok deyip asayı avuçlayan da hep irade gücü denen karakter parçasından yoksun Ward.

Eğer çok boş vaktiniz varsa da izlemeyin, açıp Yasak Bölge 9’u izleyin. En azından biraz gülüp insani değerlere sahip çıkan ve kendimize pay çıkarabildiğimiz kaliteli bir yapım izlemiş olursunuz. Suicide Squad gibi kafayı geceleri aksiyon filmi çekmekle bozmuş bu yönetmenden kendim adına uzak duracağımı belirtiyor ve size iyi seyirler diliyor, umuyorum.

Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, oradan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

PORTAL YORUMLARI

  1. Bay_Karamsar dedi ki:

    Gönlümden geçenleri yazmışsınız. Bende fırsat varken evren konusundaki tutarsızlığa dem vurayım.

    2000 yıllık geçmişten bahsediliyor. Hikaye bu kökene göre ilerliyor. Güzel. Ama ortam, fantastik varlıklar mültecilikle dünyamıza gelmiş ayarında. Son 50 yıl içinde insan dünyasına adapte olup yaşıyor gibiler. Filmde anıldığı gibi 2000 yılı aşkın bir köken olsa, ne şehirleşme öyle olur, ne Alamo Muharebesi gibi tarihi olaylar olur, ne o Shrek esprisi olur, ne de medeniyet öyle gelişir.

    Gerçekten 2000 yılı aşan kökenlere sahip alternatif bir dünya oluşturmak George Lucas ayarında biri gerektirir. David Ayer, fantastik dünyayı gerçek dünya üzerine eklemekle yetinmiş. Bu, bilinen dünyanın gölgelerine gizlenmiş bilinmeyen dünyanın sadece bir avuç kişinin bildiği hikayelere ait bir şablon. Blade ve Hellboy gibi evrenler böyledir. Bright’ın evreniyse hiç bir şeyin saklı gizli olmadığı bir evren. İddia ettiği kökenlerle, yaşanılan dünya çelişkili geliyor.

    Maliyet açısından o projeye 90 milyon dolar yetmezdi elbette. Eh, kendi tarihi ve kültürüne sahip bir dünya oluşturmak tasarım kadar maliyet bakımından da kolay değil.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bright: Nefretin ve Tesadüflerin Filmi

Netflix’in ilk büyük bütçeli filmi olan ve başrolünde Will Smith’in oynadığı şehir fantazyası “Bright”ı inceledik.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün