Cesurlara Davet: Deneysel ve Edebi Bir Distopya

Cesurlara Davet, aynı anda hem dengeli, hem karmaşık, hem de deneysel bir distopya.

Distopyaları büyük çoğumuz severiz. Sistemin adamı olmama halleri, o uyanış, toplumsal ya da bireysel çaplı isyanlar pek çok okurun içindeki itiraz çığlıklarını körükler. Ama distopyalara şöyle arkanıza yaslanıp baktığınızda, belli kalıplar çerçevesinde gerçekleştiğini görürüz. Cesur Yeni Dünya gibi örnekleri kenara bırakırsak (ki Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’te Huxley, kendi eserini distopya olarak tanımlamaz) bunun böyle olduğunu kabul edebiliriz.

Cesurlara Davet, yukarıda bahsettiğim bu kalıpların dışına doğru koca bir adım atmış “deneysel bir distopya”. Evet, o distopyaların isyankar atmosferini, sisteme başkaldırıyı içerdiği kadar deneyselliğin o bilinmezliğini de içinde barındıran sıra dışı bir kısa roman.

İsviçreli yazar Dorothee Elmiger’in bu ilk romanı, aldığı 3 ödülün de hakkını bence fazlasıyla veriyor. Neden mi? Çünkü bir distopyanın getirilerini karşıladığı gibi, edebiyattaki deneyselliğin o çetin yollarında başarıyla yürüyor. Ortaya da, tıpkı arka kapağında dendiği gibi, “karmaşık ama dengeli” bir kurgu çıkıyor.

Şimdi çorak topraklarda polis sirenleri ve kayıp annelerin hayaletleriyle yürüme vakti. Ama yavaş yavaş. Çünkü kimsenin hiçbir şey için acelesi yok.

Çorak Topraklarda Sirenler Çalıyor

Cesurlara Davet, edebiyatı güçlü bir kitap. Özellikle 45. sayfadan sonra fark ettim ki, konunun dışında okura altı çizilesi cümleler bırakan bir yapısı var. Ne ilginçtir ki kitap, distopyaların o bilindik karanlık, insanın içini basan havasını doğrudan taşımıyor. Bunu bize görsel anlamda güçlü bir çoraklık hissiyle yaşatıyor.

Kitabın geçtiği zamana ve yere dair elimizde hiçbir bilgi olmamakla birlikte, bu bilinmezlik esere distopik bir özellik olarak eklenmiş durumda. Çünkü kendinizi boşlukta hissediyorsunuz. Bu da bir güvensizlik yaratıyor. Halbuki başkarakterlerden Margarete’ın da dediği gibi,

Emniyet, güven hissini doğurur. Emniyet, bizi ve değerlerimizi korur.

Sonrasında, mekan betimlemeleriyle birlikte sinematik bir his de veriyor. Açıkçası bu kısacık romanı bitirdiğimde bunu bir film olarak gözümde gayet rahatlıkla calandırabiliyordum. Bir sanat filmi şeklinde. Dilerim bir gün uyarlama olarak da görürüz kendisini.

Ne diyorduk? Paragraflara sıkıştırılmış tespitleriyle düzene avaz avaz değil, sakin, ağırdan alan bir isyanı var. Ama tüm o cümleleri bir araya getirdiğinizde size birkaç sayfalık dolu dolu bir isyan portresi çiziyor. Yani okurunun dikkatini de kendi üzerinde istiyor.

Peki ne anlatıyor bu kitap?

Sembolik bir distopya olan Cesurlara Davet, ne gariptir ki tam olarak aynı gün doğmamış ikiz kız kardeşler Margarete ve Frizti’nin hikâyesi. Anlatıcımız %99 oranında Margarete. O, annesinden kalan kitaplarla dünyayı öğrenen genç bir kadın. Frizti ise Margarete’ın dünyaya açılan kapısı. Çünkü Frizti, araba tepesinde, her akşam eve dönmek kaydıyla bu madenlerle çürütülmüş toprağı fiziken keşfeden kişi.

Burada, bu adı sanı bilinmeyen topraklarda, annelerin hepsi kayıp. Frizti ve Margarete’ın da anneleri yıllar önce, hatıralarında bile olmayacak kadar zaman önce çekip gitmiş (mi?). Ama sadece onlarınkiler değil, çünkü sonradan tanıştığımız kimi karakterlerin de annelerinin bir gün çekip gittiğini öğreniyoruz. Babalarsa konu hakkında pek konuşmayıp, konuşacaksa birkaç suçlamayla “geçiştirir” cümleler kurma taraftarı.

Banyoda yaşlı bir orman büyüyordu, bunlar hatıralardı. Bu yaz, sıcağın yavaş yavaş duvarlardan sızışını izledik. Eğik başlarımızla direndik; yaz ne kadar uzarsa Frizti de son denizi içinde tutan o küvette o kadar huzursuz uykular çekti.

Margarete ve Frizti’nin zamanı ve adı bilinmeyen memleketi, madenler tarafından tüketilmiş, çiğnenmiş ve tükürülmüş. Bir zamanlar nasıldı kim bilir, ama şu anda ne işleyen bir maden var ne de madenciler. Sadece toprağın altında gürül gürül yanan kömürler var. Madenlerin işlek olduğu zamanlardan kalma, toprağın kalbini tekrar tekrar delen tüm o makineler sessiz bir uykuda. Ama yine de oradalar. Sessiz ama inatçı birer tanıklar.

İşin garibi, tüm bu sessizliği gözetlemesi için polisler var burada. Margarete ve Frizti ise bu polislerin en tepesindeki amirin kızları. Onlar, sistemin yegâne koruyucusunun sorgulayan çocukları. Ama yukarıdaki alıntıda da dedikleri gibi “eğik başlarla” direnen ve sorgulayan çocuklar.

Çorak topraklarda durmadan devriye gezen ve tamamı erkeklerden oluşan polisler kimi kimden koruyor? Aslında korudukları kimse yok. Onlar sadece toprağı korumak ve gözetmek için burada.

Yel değirmenleri günlük işlerini yerine getirirken polisler muhtemelen onların varlığından bihaberdi. Hayat bizim için her şekilde böyleydi. Şüphesiz bazı şeyleri hatırlıyorduk, ama buralarda her zaman haklı olan, sadece polislerdi.

Margarete ile Frizti ise sorguluyor. Margarete, işi annesinden kalan bir sevgi ya da nefret beslemediği, sanki bir nesne adıymış gibi sarfettiği “anne” kelimesiyle kitapları okuyarak üstleniyor. Bize de kitabın okuru olarak eserlerden pek çok alıntı çıkıyor. Bir de dipnotlar tabii. Çevirmenimiz onları es geçmemiş.

Frizti ise Margarete okurken asla evde değil. Frizti sanki Margarete’ın dışarıdaki yüzü. Sanki bu ikiz kardeşler aslında tek bir kişi. Bir insanı bütün  yapan iki parça gibiler. Kitap sembolik demiştim, değil mi?

Buenaventura adındaki, varlığı tarih için bile şaibeli olan bir nehir ile başlıyor her şey. Bu kurak toprağa, anlaşmalarla, madenlerle çürütülmüş, toz içinde bırakılmış toprağa bir nehir derman olabilir mi? Daha da önemlisi, ikizlerin yaşadığı yerde ilk kez keşfedildiği iddia edilen bu varlığı şüpheli nehir, bir şeylerin cevabı olabilir mi?

İkiz kız kardeşlerin merakı ve bireysel bir çabalarıyla başlıyor kitap. Varlığı hiçbir şekilde kanıtlanmayan bu nehrinin peşinde giderlerkense biz hem onların hem de kendi hayatımıza dair pek çok şey öğreniyoruz.

Sembolik Distopya

Deneyselliğini sembolik yanından da alan bu doğrusal olmayan kısa roman, okurken beni pek çok kez durup düşündürdü. Özellikle yazarın az kelimeyle güçlü görsellik oluşturma kabiliyetini eklersek, gözümde canlanan karakterler iç içe geçmeye başlamıştı.

Kitabın ortalarına doğru ben aslında ortada bir anne ve ikiz kızlar olduğundan bile şüphe duymaya başladım. Somut olan tek şey polislerdi. Özellikle de onların amirleri ve ikizlerin babası olan kişi. Ama neredeyse diğer herkes, birinin bölük pörçük hafızasından sıyrılıp gelmiş gibiydi.

Çorak toprakta savrulan toz bulutları gibi gelip geçiyor her bir karakter. Yalnızca polislerin sirenleri ve tavırları bu dünyaya ait. Öte yandan, daima bir tabu ya da alelade bir nesne gibi zikredilen annenin burada gerçek başkarakter olduğunu düşünüyorum. Neden mi? Şöyle açıklayayım:

Frizti, Margarete’tan tam 5 ay sonra doğmuştur. Onlar ikizdi, ama Frizti’nin doğmak için acelesi yoktu. Aynı şekilde annesinin de. Bakın kitap bunu şöyle anlatıyor:

Emniyet amiri hemen yanında durup kaşlarını çatarken seyrek saçları ve kanlı kafasıyla çocuğu karısının baldırları arasında beliriyor; onun ne kadar büyük, evet epey büyük – ne de olsa vücutta fazla uzun kalıp gelişmişti, o yüzden de bir hayli büyük, evet büyük ve de ağır çıkmıştı – olduğunu görünce de, sadece bir anlığına, ufacık da olsa bir umutsuzluğa kapılıyor.

Bana öyle geliyor ki, bu Fritzi denen çocuğu bir nisan ayında doğrumak, annenin sondan ikinci kararıydı; sonuncusu ise belli ki kasım ayında şehri terk etmekti.

Başta da dediğim gibi, Margarete harıl harıl okurken, sessiz anlaşmaları gereği Frizti hep dışarıda. Araba tepesinde etrafı keşfediyor. Fritzi, annenin kararı üzerine istediği zamanda doğurulmuş bir evlat. Sonra ne oluyor? Fritzi’yi hazır olduğunda, kendi kararına göre doğrudan anne çekip gidiyor. Babayı düşünün bir de. Baba “bir anlık da olsa” Frizti ile ilgili umutsuzluğa kapılıyor. Ama kastedilen burada gerçekten de bebek Frizti mi?

İşte tüm kitap boyunca bu üç kadın arasında gittim geldim. Bence ana karakter hep anneydi. Margarete ve Frizti, onun kararlarının, onun geçirdiği aşamaların birer somut haliydi. Bu sembolizmde ikizlerin birer meta olduğunu, asla adı verilmeyen anneninse asıl kahraman olduğunu düşünüyorum. Hem zaten anne onları doğuran kişi değil mi? Yani ikizler daha başından beri annenin bir parçası değil mi zaten?

Bir de nehir işi var tabii. Tarihte “efsanevi” ve “var olmamış” olarak geçen Buenaventura Nehri, hiçbir zaman doğrudan toprağa güç versin diye aranmadı. Hep bireysel bir arayışın hedefiydi o. Yani somut bir kuraklığı değil, bilgi kirliliği ve eksikliğini söküp atacak, sularıyla temizleyip tıkanan yerleri açacak bir hedefti. İnsanın ruhunu ve zihnini arındıracak bir arayışın ta kendisi.

Yazara çok saygı duydum.

Deneyselliğin Dozunu Ayarlamak

Deneysellik dediğimiz şey edebiyatta iki ucu keskin bir bıçak. Ya vezir oluyorsunuz ya da rezil. Dorothee Elmiger’in vezir kısmında yer aldığını düşünüyorum. Çünkü kendisi distopya gibi genelde keskin kenarları olan bir türe sessiz çığlıklar, ağır bir kan ve ilk bakışta görülmeyen isyanlar koymuş. Anlatımı ise kesinlikle doğrusal değil ve okurun ilgisini kendi üzerinde isteyen cinsten.

Cesurlara Davet için açık konuşacağım (cesurca konuşacağım diye korkunç bir espri yapmak istedim bir an. Yaptım), bu kısacık roman kolay bir kitap değil. Çünkü deneysel yanı nedeniyle “karmaşık ama dengeli”. Doğrusal kitaplara alışkın olanlar için bir meydan okuma. Ben bu yanından inanılmaz keyif aldım. Sanki puzzle yapar gibiydim, ama bu herkesin hoşuna gideceği anlamına gelmiyor. Ben de bunu bildiğim için buradan sizlere sesleniyorum: Okurken kafanızı bu kitaba verin ve bırakın madenlerin kuruttuğu bu topraklarda savrularak parçaları siz birleştirin.

Çeviri ve Editörlük (ve Kapak)

Almanca aslından çevrilen kitabın çevirisi Olcay Mağden Ünal’a ait. Delidolu Kitap ailesi zaten tertemiz çeviri ve editörlükleriyle meşhur. Bu kitapta da bizi hiç mi hiç üzmemişler.

Editörlük ise Ümit Mutlu’ya ait. Kendisi Diskdünya serisinin de editörü aynı zamanda. Bu ikiliden bu edebi esere yaraşır bir emek çıkmış.

Ama bir de kapağa değinmek istiyorum. Varlığı şaibeli bir nehri kurumuş, tükenmiş mekanlarda arayan kardeşlerin hikâyesine ancak bu kadar nokta atışı bir kapak yapılabilirdi. Burak Tuna’nın ellerine sağlık. Kitabı okudukça kapak daha bir anlamlı hale geliyor. Benim bir okur olarak kitabı ilk gördüğümde hem dikkatimi çeken, hem de kitabı okuyunca içime sinen bir çalışma olmuş. Yahu kapak bile sembolik, daha ne olsun?

Herkese Davet

Madenler, ülkemizin de kanayan yarası. Hal böyle olunca kimi şeyler size fazlasıyla tanıdık gelecek, benden söylemesi. Hatta bu durum üzücü de oluyor.

Farklı şeyler okumak isteyenler, edebi lezzet arayanlar, meydan okumalı kitapları sevenler ve elbette distopyacılar: Bu davet hepinize. Ben her ne kadar kitapla ilgili birkaç şeyin altını çizmiş olsam da denemeden bilemezsiniz.

Delidolu ailesinin böyle kitaplara bu derece emeklerle yer vermesi okur yanımı oldukça tatmin ve mutlu ediyor. Kendilerinden bir de Gözetleme Listesi adında, distopik öykülerden oluşan bir derleme gelecek. Şimdilik mart ayı gibi görünüyor. Onu da deli gibi merak ediyorum.

Bir maniniz yoksa ve yeniliklerden korkmuyorsanız, Cesurlara Davet’in bu davetini boş geçmeyin. Benden söylemesi.

Genel Yayın Editörü
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cesurlara Davet: Deneysel ve Edebi Bir Distopya

Cesurlara Davet, aynı anda hem dengeli, hem karmaşık, hem de deneysel bir distopya.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün