Edgar Allan Poe

Yine bir gece yarısı uyumuyorken, fırtınalı bir aralık gecesinde bir mumun ışığında sadece, eskimiş bir kitabı okuyordum. Şimşekler çakıyor, yağmur şiddetle penceremi dövüyordu. Gecenin yaratıklarının ulumaları duyuluyordu uzaklardan. Bense öylesine dalmıştım ki elimdeki eski, yıpranmış cilde; bu korkunç gecede tüm bunları zor fark ediyordum.

Ve birden rüyalarda bile görülemeyecek bir şey oldu. Pencerem geriye doğru savrularak açıldı. Yağmur şiddetle içeri doldu. Pencereyi kapamak üzere yanına gittim. Fakat rüzgârın şiddeti bunu yapmamı engelliyordu. Birden çakan şimşekle arkamdaki karanlık odada bir şeyin aydınlandığını fark ettim, bu odaya ait olmayan bir şeyin…

Kalp atışlarıma engel olamıyordum. Ruhum sanki bedenimden çıkmak üzereydi. Pencereyi kapamaktan vazgeçip yavaşça arkamı döndüm. Karanlıkta bir insan silueti duruyordu karşımda. Kalp atışlarım durdu o an için. Çakan bir şimşek aydınlattı bir anlığına silueti. Bedenimin her hücresi buz kesti o anda. Hıçkırarak dizlerimin üzerine çöktüm.

***

İşte tam da böyle zamanların yazarıdır Poe. Korkunç, fırtınalı aralık geceleri ona yaklaşmanın tam zamanıdır. Dizlerinin üzerine çökmeden önce insan; kalbi durur, ruhu ona ait değilmiş gibi olur. Bekli de gerçekten ait değildir artık o anda…

***

1809 yılının 19 Ocak günü bir dahi açtı gözlerini bu dünyaya. “Kaybetmek”le daha çok küçükken tanıştı. Üç yaşını doldurmadan hem annesini hem de babasını kaybetmişti Poe. Bu da yetmezmiş gibi Allan’lara evlatlık verildi. Mr. Allan bir tütün tüccarıydı. Bir süre sonra Allan’lar İngiltere’ye taşındı ve henüz küçük bir çocuk olan, Boston’da doğan fakat kendini daima bir Virginialı olarak nitelendiren küçük Edgar’ı da peşlerinden sürükleyerek –Baudelaire’ın söylediğine göre– ona her zaman bir hapishane hissi yaşatmış anavatanından ayırdılar. İngiltere’deyken kumar ve –bana göre yazmasında önemli bir rolü olan– içkiyle tanıştı. Bir süre sonra Amerika’ya geri döndü ve ilk başarısız fanzin denemeleriyle edebiyat hayatına atıldı.

***

Amerikan Romantizmi’nin önemli yazarlarındandır Poe. Daha da önemlisi Amerikan Gothic Edebiyatı’nın babası, korkunun inkâr edilemez efendisidir. Onun yaratıklarla, vampirlerle, zombilerle işi yoktur. O, gerçek korkuyu insan ruhunun en hassas noktalarına temas ettirerek yaşatır. Ölüm, reenkarnasyon, “bir insana atalarından miras kalmış” pek çok duygu; nefret, intikam baş karakterleridir Poe’nun. Ve sevgi bir ayrı hayat bulur, nefes alır onun kaleminin ucunda. Bu sevgi insanoğlunun pek de tadamadığı ve tadamayacağı türdendir çoğu kez. Öyle bir sevgidir ki ölüm dahi eğilip önünde selam vermiştir ona. Hayat bir kez daha izin vermiş, kapılarını açmıştır. Tekrar dirilmiştir ölen sevgili ve o sevgi tekrar sarmıştır onun yeni canlanmış bedenini yakıcı bir ateşle.

Kısacası Romantizm’in her türlü ögesi cezbetmiştir onu. Her satırında, her dizesinde sonsuz çığlık atar kelimeler. Poe’nun atmosfer yaratmaktaki gücü ise onun Amerikan Gothic Edebiyatı’nın kurucularından sayılmasına neden olmuştur. O, Romantiklerden ne kadar etkilendiyse, Romantikler de ondan o kadar etkilenmiştir. Fakat Poe’nun sadece Romantiklerden etkilendiğini söylemek çok yanlış olacaktır. Gothic Edebiyat’ın yaratıcılarının yolundan giderek eserlerini oluşturmuş ve korku ve dehşet türündeki en başarılı yapıtları yaratmıştır. Horace Walpole (Otanto Şatosu), Ann Radcliffe (Udolpho’nun Esrarları), Mary Shelley (Frankenstein) ve James Malcolm Rymer (Vampir Varney: Kan Bayramı) gibi Gothic Edebiyat’ın başlangıcı kabul edilen eserlerdeki korku ve dehşet dolu temayı kendi Romantizm’iyle birleştirmiştir.

Edebiyat dünyasındaki en büyük zorluklardan biri de “yazan” ile “yazar”ı ayırmaktır. Kendi döneminde pek çok yayımcı Poe’nun eserlerini okunamaz hatta tabiri caizse “iğrenç” bulmuştur. Fakat pek çok kişinin aksine Poe yazım biçimini asla değiştirmemiştir. Poe Avrupa’da kendi anavatanında olduğundan daha fazla yayılmış ve daha çok okur kazanmıştır. Fakat bu dönemlere gelinceye kadar çok zor günler geçirmiş hatta pek çok yapıtını tek kuruş kazanamadan yayımlamak zorunda kalmıştır.

Poe her zaman için iflah olmaz bir pesimist, umutsuz bir melankolikti. Eserlerindeki koyu atmosfer her daim belli eder kendini. Öyle ki insan tamamen farklı bir dünyada bulur kendini. Onu okumak bir çeşit astral deneyimdir aslında. Beden yok olur, ruhsa sizin denetiminizde olmadan teslim eder kendini Poe’nun kalemine ve onun sürüklediği yere gider. Bu yer bazen bir çalışma odasıdır, bazen bir mahzen bir öcün alınacağı… Hiç fark etmez. Çünkü onun denetimindeyken ruhunuz her birinde aynı korkuyu yaşar, aynı oranda dehşete düşer. Öyle ki Pierre Bon-Bon çalışırken yeni kitabı üzerine, bir gece birden karşısında bulur Şeytan’ı, eskilerden bir filozof olduğunu iddia eden…

Poe sözcüklere hükmedebilen tek yazarıdır zamanın ve zamansızlığın. Sanki sadece ona hizmet etmek için var olmuşçasına dökülür kelimeler onun kaleminden. Öyle sözcüklerdir ki bunlar insanoğlunun hükmedemediği bir güç; ki dünyayı yaratmıştır “Sözcüklerin Gücü”nde.

Dehşetin, korkunun en büyük üstadı olsa da her büyük adam gibi, o da sevmişti. Kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. Bir süre sonra sevgili eşi veremden öldü. İşte o zaman Poe yıkıldı ve saf aşkı anlatan bir şiir yazdı sevgili eşi için: “Annabel Lee”… Bu yüzden pek çokları Poe’nun eserlerinin otobiyografik olduğu görüşündedir. Örneğin; “Kuzgun”da ölesiye aşık bir adamı anlatır. O, geceden gelen eski zaman kuşuna ölmüş bir kızı, sevgilisini sorar meleklerin “Lenore” diye seslendiği. Ve kuşun yanıtı asla değişmez: “Nevermore”. Bunun yanında örneğin “Berenice”ta Egaeus kuzeniyle evlenmiş fakat ölüm onları çok çabuk ayırmıştır. Berenice’ın amansız hastalığı ve Egaeus’un derin yoğunlaşmalarına neden olan “Monomania”nın anlatımı kendinizi o derin yoğunlaşmalar içinde bulmanıza neden oluverir.

Poe’nun eserlerinde en dikkat çeken noktalardan biri de gizlice oluşturulmuş sırlar, kurnazca satır aralarına yerleştirilmiş imgelerdir. Okurken farkında olmadan gözünüzü önünde olan imgeleri, kitabı kapadığınızda aynı şekilde canlı tutmak neredeyse imkânsız hâle gelir. Çünkü onlar kitaptaki gibi Poe’nun denetiminde değil tamamen ruhunuzun en derin köşelerindedir ve bu köşeler Poe olmadan insanın en karanlık kâbusuna dönüşür.

Poe’nun öykülerindeki korku öylesinedir ki tüm benliğini sarar insanın. O an için güvende olduğunuzu hissedersiniz. Fakat okumayı bitirip de kitabı kapadığınız an, içindeki atmosfer daha fazla sızmasın diye dışarıya, işte o zaman gerçek korku, size az önce güven veren korku tüm şiddetiyle hissettirir kendini. Poe’nun koruması yoktur artık benliğinizde. Ve bu koruma olmaksızın kendinizi ona, onun kelimelerine öyle muhtaç hissedersiniz ki ruhunuzun onun kaleminden çıkan bir kelime olması adeta o anda dünyadaki en büyük hazmış gibi görünür, gerçekle yalanı asla ayırt edemeyen gözlerimize…

Poe bir eserin önce sonunun yazılması gerektiğini savunmuştur hep. Hayatının pek çok döneminde ruhu hep çalkantıda olmuştur. Ruhunu sakinleştiren tek şeyin nargile olduğunu , bu nargilenin yarı afyon yarı tütün karışımından oluştuğunu yazmıştır. Fakat sevgili eşi ve kuzeni Virginia öldüğünde bu karışım bile onu sakinleştirememiş ve zaten gençliğinden beri delilik aşıladığı damarlarında akan dâhi kanı buna daha fazla dayanamamıştır. Virginia’nın ölümünden bir yıl sonra intihara kalkışmış fakat başarılı olamamıştır. Virginia öldüğünden beri kaybettiği bilinciyle ancak yedi yıl dayanabilmiş ve bu süre zarfında bilinçli olduğu kısa anlarda da durmaksızın yazmıştır.

Ölümü üzerine teoriler bugün bile devam ediyor. 3 Eylül 1849’da Baltimor sokaklarında derin kederler içinde baygın olarak bulundu. 7 Eylül 1849’da öldü. Ölürken söylediği son sözlerin “Lord, help my poor soul!” (Tanrı’m, zavallı ruhuma yardım et!) ya da “Reynolds” olduğu söylenir. Ertesi gün dört kişinin katıldığı küçük bir törenle gömüldü. Mezar taşının üzerinde “Quoth the Raven: Nevermore” (Dedik Kuzgun: Birdahaasla) yazar.

40 yıl süren kısacık, adeta acı çekmek için yaşanmış kederli bir ömür. Tüm bu süre içinde yazdıklarına tek kelimeyle “mucize” diyorum. Hepsi birer mucize. Çünkü bir insanın bunları kurgulaması, kaleminden böyle kelimeler akıtması ve akıttığı bu şeylerin ancak en karanlık rüyalarda düşlenebilecek ya da belki hiç düşlenilemeyecek olması mucize yapar onları. Öldüğünde yarım bir hikâyesi kalmıştı: “Deniz Feneri”… “Acaba,” diyor insan “eğer biraz daha yaşayabilseydi yine ne gibi bir mucize çıkacaktı ortaya?”…

Fakat ölüm dahi Poe’nun ruhunun bu diyardan gitmesini sağlayamamıştır. Ruhu hâlâ kitaplarının sayfalarında, satır aralarında dolaşır. Ve o kitabı her kim açarsa onun bedenine sızar, ruhunu ele geçirir, onun ruhunda sürdürür hükmünü. Ve ölümünden sonra da pek çokları hayran kalmıştır onun ölümsüzlüğüne, pek çokları kaptırmıştır ruhunu onun hükmüne.

Pek çok müzisyen onun adına besteler yapmış, albümler adamıştır. “Yazmanın Felsefesi” adlı denemesiyle Fransız Sembolist şairleri tarafından göklere çıkarılmıştır. Bugün pek çok yazar ve şair hâlâ tapmaktadır ona. Özellikle Baudelaire’ın üzerindeki etkisi su götürmezdir Poe’nun. Baudelaire’ın dehşete düşürücü estetiği ve her biri ölüme bir atıf olan imgeleri hiç kuşkusuz Poe’nun eseridir. Hatta Baudelaire’ın Poe hayranlığı o kadar fazladr ki bu “E. A. Poe Üzerine” adlı denemesinde kolayca görülür. Bu denemenin dördüncü paragrafı aynen şöyle başlar: “Özdeksel şeyler tutkun, açgözlü bir dünyanın ortasında Poe kurtuluşu düşlerde buldu. Amerika’nın havasının kendini boğmasına karşın ‘Eureka’nın başlangıcına şunu yazdı: ‘Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum!’ O kendi varlığıyla başlı başına bir protestoydu ve protestosunu kendine özgü yollarla ilân etti.” Gerçekten de Poe daima düşleri olanlara hitap edercesine yazmıştı. Bu düş sahiplerinden biri de kuşkusuz Lovecraft’tır. Korku, Lovecraft’ın eserlerinde vücut bularak yaşamaya başlamıştır.

Ve inanıyorum ki daha pek çokları Poe’yu bir mucize, inandıkları Tanrı’ların bir armağanı olarak gördüler, görüyorlar ve görecekler. Bu yüzden daima saygı duyacaklar ona…

Ve ne benim ne de başka birinin kelimeleri yeter Poe’yu anlatmaya…

Ece Güler

Etiketler:  

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edgar Allan Poe

Yine bir gece yarısı uyumuyorken, fırtınalı bir aralık gecesinde bir mumun ışığında sadece, eskimiş bir kitabı okuyordum. Şimşekler çakıyor, yağmur şiddetle penceremi dövüyordu. Gecenin yaratıklarının ulumaları duyuluyordu uzaklardan. Bense öylesine dalmıştım ki elimdeki eski, yıpranmış cilde; bu korkunç gecede tüm bunları zor fark ediyordum.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün