Kedi Beşiği: İroninin Başucu Kitabı

Kurt Vonnegut'ın en ünlü eserlerinden biri olan "Kedi Beşiği"nin April Yayınları’ndan çıkan yeni baskısını inceledik.

Kedi Beşiği’yle ilgili konuşmaya nereden başlasam bilemiyorum; çok zor bir durum. İnternette kitabın türüne bilimkurgu, hiciv, kara mizah ve trajikomedi deniyor. Bunların yarısına katılmasam da içinde bunlardan ögeler bulunup hiçbirinin bulunmadığı bir klasmana da tam anlamıyla girmiyor. Evet, içinde bilimsel bir şey var ama bu onu bir bilimkurgu eseri ya da safî bir bilimsel makale veya deneme yapar mı? Örneğin Edgar Allan Poe’nun “Şişede Bulunan Pusula” isimli kısa öyküsü bilimkurgunun ilk eserlerinden biridir fakat metni okuduğunuzda fantazya veya büyülü gerçekçiliğe ait bir eser okuduğunuzu zannedebilirsiniz Onu bilimkurgunun öncüsü yapan şey içinde filolojinin, matematiğin ve coğrafyanın doğru bir şekilde kullanılması.

Gelelim Kedi Beşiği’ne… İçinde hikâyesini anlatmaya yetecek kadar bilim, kıyamet sonrası bir atmosfer veya bir atom bombası var diye bir bilimkurgu eseri mi oluyor? Benim gibi Kurt Vonnegut da anlamlandıramamış neden bir bilimkurgu yazarı olduğunu:

“Birisi çıkıp öyle karar verdi diye sözde bilimkurgu yazarı oluverdim. O kategoriye girmek istememiştim, o yüzden neden ciddi bir yazar olarak anılmaktansa böyle çağrıldığımı merak ettim. Sonradan, benim teknolojiyle ilgili yazdığımı ve en iyi Amerikalı yazarlar  teknolojiden bihaber oldukları için bana bilimkurgu yazarı dendiğini düşündüm.”

Trajikomediye gelince, tiyatroya ait bir türün romanda kullanılması başlı başına yanlış. İçinde fazlasıyla komedi ve hüzün var diyorsanız size katılıyorum, fakat hikaye bitmediği için sonunun trajedi veya komedi mi olduğunu bilmemiz mümkün değil. Günümüzde kullanılan trajikomedi kavramı sağ olsun… Kitap sizi bolca güldürürken amacı tam olarak güldürmek değil; eleştirmek. Fakat Vonnegut bu işi ustaca yapıyor ve örnekleri öylesine yerinde kullanıyor ki sizi gülmekle ağlamak arasında bırakıp ilkini seçtiriyor.

Eserin hiciv ve kara mizah olduğunaysa sonuna kadar katılıyorum. Kitaptaki bilim ve din, yazarın sadece hikayesini anlatmaya ve rahatsız olduğu şeyleri dürtmesine yardımcı olan araçlardan daha fazlası değil.

Kedi Beşiği, Dünyanın Sona Erdiği Gün adındaki kitabı için malzeme toplamaya başlayan yazar Jonah’ın öyküsünü anlatıyor. İşbu kitap, ilk atom bombasının Hiroşima’ya atıldığı gün mühim Amerikalı şahsiyetlerin ne yaptığını anlatacaktır. Burada öykü içinde öykü denilen çerçeve hikâye modeli var, yani aslında Kedi Beşiği ev sahibi ve içinde başka bir kitabı misafir ediyor: Dünyanın Sona Erdiği Gün. Jonah, ya da John, kitabına ekleyeceği bir şeyler bulma ümidiyle Felix Hoenikker’in çocuklarına –Newt, Angela ve Frank– mektup yazıyor. Ona dönüş yapan ufak Newt oluyor; o gün kendisinin altı yaşında olduğunu ve pek bir şey hatırlamadığını söylüyor. Bunun üzerine John, Hoenikkerların 2. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı kasabaya gidiyor. Frank’in çocukluk arkadaşından, Dr. Felix’in çalıştığı laboratuvarın sorumlusundan ve birkaç kişiden daha bilgi alıyor. Bu bilgilerden en önemlisi Felix’in icat ettiği buz-dokuz adındaki askeri bir buluşun varlığı. John’un daha sonradan öğrendiğine göre üç kardeş bu buluşu aralarında pay edip imkânsızları satın almışlar: Newt, Sovyet ajanı bir kadınla evlenip kendi buz-dokuz parçacığını kaptırmış; Angela çok yakışıklı bir adamla evlenmiş; Frank ise kitabın büyük çoğunluğunun geçtiği yer olan San Lorenzo’da tümgenerallik satın almış.

John, haber yazmak için San Lorenzo’ya gönderilir –artık adına kaderin bir cilvesi, rastlantı komedisi veya edebiyatta adına “tanrı makinesi” denilen deus ex machina mı dersiniz size kalmış. Bu arada adanın diktatörü olan ‘Baba’ Monzano kanserdir ve yerine geçmesi için, kötü şöhretli Felix Hoenikker’ın oğlu Frank’i seçmiştir. Ne var ki Frank sorumluluk almayı hiç istemez ve bu “asil” görevi John’a paslar. John en başta tabii ki bunu kabul etmez, ta ki ilk görüşte aşık olduğu Mona ismindeki dünyalar güzeli bu kızla evlenebileceği söyleninceye kadar. Ve hemen yelkenleri suya indirir.

An gelir ve ‘Baba’ ölür. John, odasına girince ‘Baba’nın buz keserek öldüğünü görür. Daha önce ‘Baba’nın boğazında asılı gördüğü tüp şimdi elindedir. ‘Baba’, buz-dokuzu içerek hayatına son vermiştir. John hemen Hoenikker kardeşleri çağırır ve ‘Baba’nın buz parçalarını eritip bir kovaya doldururlar.

Aynı günde John, San Lorenzo başkanlığını açıklayacaktır. Uçaklar vızır vızır gösterilerini gerçekleştiriyor, bunlardan biri de peşi sıra dumanlı bir iz bırakıyordur. İşin aslı dumanlı uçak gösteri yapmıyor, irtifa kaybediyordur. Nihayetinde John ile misafirlerin bulunduğu uçurumun dibine çakılır. Kalenin bulundukları kanadının yarısı, ki buna ‘Baba’nın cesedinin bulunduğu muhafaza da dahil, kusursuzca suya dalar. Dr. Felix başarılı bir iş çıkarmış, buz-dokuz görevini layıkıyla yerine getirmiştir. Çok geçmeden her şey kıyamet sonrası bir hâl alır ve güzel gezegenimiz buzlarla kaplanır.

Romanda Vonnegut’ı aramak isteyebilirsiniz elbette. Kahramanımız sanabilirsiniz ya da Minton ya da Newt, belki Felix Hoenikker bile diyeceksiniz. Fakat çoğu karakterin savaş karşıtı cümleler taşıdığını da göreceksiniz. Hepsi Vonnegut ve hiçbiri değil. Baş karakter hiçbir şeyi umursamayan bir portre çizerken savaş, şiddet gibi konular geçince açıyor ağzını yumuyor gözünü. Bu kısımlar kitabın küfür barındıran tek tük bölümleri.

Bilim ve Din

Bu ikisi kitapta kilit ögeler ve aynı zamanda eseri olduğundan çok daha derinleştiren etmenler. Birisi yazarın hikayeyi anlatmasına yardımcı oluyor ki insanlığı eleştirebilsin; diğeri de metafiziği ve inanışları irdeliyor.

Kitaptaki tek bilimsel araç buz-dokuz denilen masum bir amaçla üretilen bir buluş. Askerler çamurlu bölgelerde zorlanarak gitmesin, bir icat yapılsın da çamuru dondurup bir masa kadar sert hale getirsin diye düşünülerek yapılmış. Bunda bir sakınca yok elbette fakat atom bombasının yapımına katkıda bulunan atomun parçalanması fikri de enerji üretimi ve insanlığın bekası amacıyla yola çıkmıştı bildiğiniz gibi…

Dine gelince, Bokononculuk adında hayalî bir din var kitapta. Detaylı kuralları olan bir uydurma din. Aslında Bokonon ve San Lorenzo adındaki hayalî ülkenin kurucusu olan McCabe ülkeye geldiklerinde, papazları kovup eğlenceli ve alaycı yeni bir din yaratmışlar. Bu öyle bir din ki, kendine ait yaradılış destanı bile var. “Fakat zaten mevcut dinler varken neden yeni bir din?” diye düşünüyorsanız sıradaki Kalipso size gelsin:

“İstedim ki her şey
Anlamlı olsun;
Böylece herkes sinirli değil,
Mutlu olsun.
Yalanlar uydurdum
Gayet iyi uyan,
Ve bu sefil dünyayı
Cennet katına koyan.”

Bence bir evrenin kendine has kuralları olması her daim kurguyu daha kaliteli kılmıştır. Filmlerden örnek vermek gerekirse, son zamanlarda çıkan klişe bir Hollywood fikrini alıp kendi evreninde başarılı şekilde işleyen John Wick ve devam filmi. Mafya dünyasına ait uydurma kurallar var ve filmin konusu, yüzlerce defa işlenmiş klişe bir senaryo olsa da kurallarıyla işe derinlik katıp kendine hayran bıraktırabiliyor. Bokonon da öyle, çünkü karass, duprass, granfalon, duffle gibi kendine ait kavramları bulunuyor ve hepsini yeri geldikçe örneklendiriyor. Ve Bokonon’un hemen hemen her şey hakkında bir söylemi var. Dinin kurucusu olan Bokonon’unsa detaylı bir geçmişi bile bulunuyor. Detay derken nereli olduğundan veya doğum tarihinden çok daha fazlasından bahsediyorum.

McCabe ve Bokonon kendi aralarında bir anlaşma yapıyor bundan sonra. Hepimizin aşina olduğu fikir: Ortak bir düşman olmalı ki San Lorenzo halkı tek yürek olsun. Böylece Bokonon kötü adam olur ve yıllar boyu sürecek olan sözde düşmanlıkları başlar. Ülkede Bokononcu olmanın sonucu kancada asılmaktır. Evet, bildiğimiz kanca. İşin ironisiyse, McCabe’nin Bokononculuğu yasak etmesine rağmen içten içe gizli bir Bokononcu olması ve Bokononcu ölmesi.

Neresi Bu Kadar İronik?

Kitap, insanları eleştirmek için uydurma bir din kullanıyor. Sonra onunla hem dini hem de Tanrı’yı hicvediyor.

Jonah’ın yazdığı Dünyanın Sona Erdiği Gün kitabı atom bombası olanları anlatacakken buz-dokuz kıyametinden sonrasını anlatıyor ve kahramanımızın kitabının kurgusu gerçek oluyor bir anda.

Üç namı kötü kardeşlerin isimleri de birer şaka gibi. Frank (samimi) yalanlarla bir cumhuriyetin Tümgenerali olup Jonah’ı gelecek başkan yapan bir üçkağıtçı; Angela’nın (melek) kardeşinden aşağı kalır yanı yok; çünkü o da dünyanın sonunu getiren silahı, yakışıklı koca bulmak için kullanan “at suratlı bir sarışın.” Aralarında bir tek Newt masum ve adında bir gizem yok. Newt, kertenkele-kurbağa karışımına benzer görüntüsüyle amfibik bir hayvan türüymüş. Bu hayvan, aynı kertenkeleler gibi vücudunun kayıp parçalarını tekrar üretebiliyor ve böylelikle hayatta kalma şansı iyice yükseliyor. Kitapta Newt’un, buz-dokuz faciasından kurtulduğunu da biliyoruz.

Neresi Bu Kadar Komik?

Kitap verdiği anlamsız, kopuk cümle ve benzetmelerle yüzünüzden gülümsemeyi neredeyse hiç düşmüyor, ki bunu yaptığı zamanda gülmekten gözünüzde biriken yaşlar hüzne dönüyor. Ama genel olarak fazlasıyla gülüyorsunuz. Aşağıdaki alıntılar yüzünüze bir gülümseme getirdiyse bir de kitabı okusanız haliniz nice olurdu! ABSÜRT!

Dernek isimleri: Acil Nükleer Savaştan Yana Olan Şairler ve Ressamlar Derneği
Benzetmeler: “W.C. Fields gibi konuşuyordu ve burnu koca bir çileğe benziyordu.” Ya da “Afrika zurnasından çıkabilecek sesle ve ikna edicilikle konuşan Franklin Hoenikker…”
Kıssadan hisseler: Adamın birini oğlunu öldürdüğü gerekçesiyle bir sandalyeye bağlayıp diri diri kızartmışlar. Sonradan adamın suçsuz olduğu anlaşılmış.
Para birimi: Onbaşı.
Ceza yöntemi: Kanca.
Vergilerin uçukluğunu eleştirmek için bisiklet imal edemeyen bir kodamanı kullanması.

Hatta uydurma bir kitap dizini bile var ve dizinden eşcinsellik testi bile yapılıyor. Ya da daha önce kimsenin yapmadığı “lavuk” tanımı:

“Lavuk dediğin, kendini çok akıllı zanneder ve çenesini asla tutamaz. Karşısındaki ne söylerse söylesin illa ki karşı çıkar. Siz bir laf edersiniz ve o da hemen dikilip nasıl yanıldığınızı anlatmaya başlar. Lavuk, size kendinizi aptal gibi hissettirmek için sürekli olarak elinden geleni yapar. Ne söylerseniz söyleyin, o hep daha iyisini bilir.”

Hayalî ülkesinin uydurma nüfus ortalamasını eksik bırakmamış Vonnegut: Kilometrekare başına yüz yetmiş dört insan düşüyor.

Çeviri ve Okunabilirlik

Serkan Göktaş’ın ortaya çıkardığı iş, konuyla ilgili eleştirilecek neredeyse hiçbir şey bırakmıyor. Her kelimenin TDK’da olup olmadığına bakmıyorsanız gayet keyifle okunabilecek, akıcı bir çeviri. Bazı kelimeleri yaratıcılığını kullanarak çevirmiş ve anlamasanız bile verdiği pasajın içinde anlamı geçtiği için de sorun yaşamıyorsunuz. Çevirinin üstüne çok düşüldüğünü bir Kalipso alıntılasam ve şöyle söylesem yeterli olur sanırım:

“Gün gelecek bu çılgın dünya yok olacak,
Ve Tanrımız bize verdiklerini geri alacak.
Eğer o hazin günde azarlamak istersen Tanrı’nı,
Git azarla. Yalnızca gülümseyecek ve sallayacak başını.”

Eserin orijinalinde kafiye varsa bu çeviriye de yansımış ve her okuduğunuzda sizi güldüren San Lorenzo lehçesini gayet başarılı bir şekilde yerelleştirmiş sayın Göktaş. Bu bahsettiğim yerelleştirme bizdeki “geliyorum” yerine “geliyom” denmesi gibi bir durum değil; tamamıyla yeni bir lehçe bu. Kitaptaki Türkçe, çok olmamakla birlikte bazen günümüzde kullanmadığımız kelimeler içerebiliyor, bunun sebebiyse kitabın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra geçmesi. Çeviri notlarının ne çok fazla ne de çok az olması da başka bir artısı. Baskı kalitesi, editörlük, çeviri konusunda Kedi Beşiği’ne yaraşır kalitede olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Sözün özü, derin, söylediğinden fazlasını anlatan, ironik, komik, yeri geldiğinde haklılık payı olduğundan kendinizden utanabileceğiniz, hüzünlü bir kitap okumak istiyorsanız benim gibi yıllarca erteledikten sonra okumayın. Başarılı bir eserden kendinizi mahrum etmiş oluyorsunuzdur belki de.

1996’da Bilinmeyen’de doğdum. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, “Kuzgun” ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante’nin “Komedyası”yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge’ın “Yaşlı Denizcinin Ezgisi”yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere’ye gidip H. G. Wells’le, oradan da Japonya’ya gidip Akira Kurosawa’yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya’da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kedi Beşiği: İroninin Başucu Kitabı

Kurt Vonnegut’ın en ünlü eserlerinden biri olan “Kedi Beşiği”nin April Yayınları’ndan çıkan yeni baskısını inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün