Kırmızı Piyano: Ses’e Kulak Verecek Cesareti Olanlara

Sese Kulak Verme dediler, dinlemedik. Peşine düşüp bir de üzerine derinlemesine bir incelemesini hazırladık.

Josh Malerman okurlarının duyularıyla oynamayı seven bir yazar. İlk kitabı Kafes ile bize “Sakın Gözlerini Açma” derken, hem dünyada hem de ülkemizde bu sene (2017) yayımlanan son romanı Kırmızı Piyano’da ise “Sese Kulak Verme” diyor.

Malerman, okurunu yaşamımızın bir parçası olan beş duyumuz üzerinden vurmayı seviyor, çeşitli koşullandırmalara sokmayı da öyle. Doğruya doğru, ben böyle komut cümleleriyle koşullandırma çemberine giren bir okur değilim. Bunlar çoksatar taktiği olan çalışmalar. Fakat bu durum Kırmızı Piyano’dan keyif almama engel olmadı. Dahası, Malerman’ın tarzına dair de güzel ipuçları veriyordu. Bunu da ıskalayamazdım. Böylece Kırmızı Piyano’nun gizemlerine, nükleer savaş başlıklarını bile etkisiz hale getiren Ses’e ve kaynağı olduğu düşünülen Namib Çölü’ne doğru ben de Philip Tonka ve arkadaşlarıyla birlikte sürüklenmeye başladım. Karşımaysa buzdağı gibi bir kitap çıktı. Çoksatar maskesi altına gizlenmiş ama arkasında ciddi bir altyapısı olan bir eser. Fakat şunu da söylemek gerekiyor ki, her ne kadar bir maske kullanıyor olsa da satır aralarını okuyabilen okurlara vadettiği kadar da derin değil.

Kırmızı Piyano, II. Dünya Savaşı’nın henüz bittiği yıllarda geçiyor. Silahları etkisiz kılan, kaynağı bilinmeyen, ilk kez duyduğunuzda insanı dizleri üzerinde dermansız bırakıp kusturan, ona maruz kaldığınız süre uzadıkça etinizi kemiklerinizden ayırmaya kadar giden ve şeytani mi yoksa ilahi mi olduğu belirsiz bir ses söz konusu. Ordunun derdi bunun bir çeşit silah olduğunu düşünerek onu etkisiz kılmak. Ancak bu uğurda yola çıkan müzisyenlerin derdi bambaşka. Kitabı en çekici kılan kısım da tam olarak bu.

The Danes adlı bir rock grubun piyanisti olan, II. Dünya Savaşı gazisi Philip Tonka ve arkadaşlarının, tekrar orduya girerek bu esrarengiz sesin peşine düşmesini izliyoruz ilk başta. Sonuçta, kaynağı ve etkisi bu derece belirsiz bir sesi bir müzik grubundan başka kim en iyi şekilde analiz edebilir? Kitabı Philip’in gözünden takip ediyoruz. Bir yandan Ses’in peşine düştüğü zamanı görürken, diğer yandan da Namib Çölü’nde vücudundaki “tüm” kemikleri kırılmış halde özel bir askeri hastanede yatarken görüyoruz onu. İki farklı zamanın iki farklı Philip’i ile birlikteyiz kitap boyunca. Biri Ses’in peşinde, diğeriyse Kırmızı Piyano imgesinden delicesine korkan, ama imkansız biçimde hızla iyileşen bir Philip…

Bu adam neden bu kadar hızlı iyileşiyor? Bir insanın vücudunda var olan irili ufaklı tüm kemikler nasıl kırılır? Bu sorular beynimizde dönerken görüyoruz ki tek bir eşlikçimiz yok. Ona bakan hemşire Ellen, umulmadık anda mikrofonu devralan türden. Ellen da yer yer olaylara gözlerinden baktığımız ve onun açısından seyredaldığımız bir başka önemli karakterimiz.

Gerisi mi? Gerisi tarih boyunca unutulmuş hayaletler desem yanlış olmaz.

Kitabın konusunu anlatmayı tam burada kesiyorum. Çünkü artık onu inceleme vakti. Daha doğrusu, bize söylenenin tersini yapıp, merakımıza yeni düşüp, sese kulak verme vakti!

Kumulların Altında Yatan Anlamlar

Afrika’da yer alan ve “boş” anlamına gelen Namib Çölü, pek çok açıdan kitapta büyük bir yer tutuyor. Jura Devri’nde kıtasal ayrılmanın gerçekleştiği nokta olmasının yanı sıra, insanoğlunun barınabileceği neredeyse hiçbir alana sahip değil. O, adını fazlasıyla hak eden bir düzene sahip. Namib Çölü, kurguda Ses’in kaynağına yataklık eden yer. Namib Çölü, kitap boyunca o tarihlerde yaşaması imkansız hayaletlere ev sahipliği yapan yer. Ama tüm bu açılardan baktığınızda, Namib Çölü bir nevi yaradılışın da beşiği.

Philip Tonka ve The Danes grubu üyelerinin savaş sonrası içlerinde oluşan boşluk, ekibin geri kalanının (bir tarihçi, generallikten çavuşluğa düşürülmüş idealist bir asker ve bir fotoğrafçı) kendi içsel dinamikleri, içinde yaşadıkları travmalar gibi olguları da ele aldığımızda, her karakteri çölün bir kumulu haline getiriyor. İçlerinde doldurulmayı bekleyen, fakat ne kadar sularsanız sulayın asla dolmayacak koca bir boşluk var. Yaşama geçit vermeyen, ama bir o kadar aç… Bir de Philip’in boynundaki F, bizdeki karşılığıyla Fa notası var tabii. Bir piyanodan kopartılmış olan F. Kimi batılı ülkelerdeki EGBDF nota düzeninde yer alan, bizdeyse Fa notasına karşılık gelen F. Hani kendine ait bir anahtarı da olan nota (Fa anahtarı). Piyanoda Sol anahtarının yanı sıra Fa anahtarının da kullanıldığını unutmayın. Ve Philip bir piyanist.

Kitap boyunca sembolizmde yeri olan kimi unsurlar göze çarpıyor. Özellikle kırmızı ve keçi figürünün kullanılış şekli ve sıklığı, şeytanla ilişkilendirilen hayvanlardan biri olan keçinin ve renk olarak kırmızının etkisi altında Ses’in kaynağını uzun süre şeytani olarak yorumlamamıza kasıtlı bir katkıda bulunuyor. Öyle olmadığını iddia etmiyorum bu arada. Kitabın sonuna geldiğinizde neyi nasıl göreceğiniz size kalacak. Eserin gayesi de tam olarak bu.

Keçi ve onun geçtiği her yerde vurgulanan kırmızıyla birlikte cehennemi bir yolculuk yaşıyoruz. Fakat kitabın yeraltı edebiyatına kayan yönü de bu cehennemi yolculukta bizi asla bırakmıyor. Böylece kâh gerilim kâh yeraltı türü arasında devinerek körlemesine ilerliyoruz.

Philip Tonka’nın Ses’i keşfetmesinden önceki ve keşfettikten sonraki hasarlı hayatıysa bir bütünün iki yarısı. Biri olmadan diğeri var olamayacak şekilde incelikle işlenmiş, ki bunu oldukça takdir ettim. Philip’in geçirdiği değişim ve sonrasında korkusunun üzerine gidişi dikkat çekici. Bireysel bazlı karakter gelişimi ve içindeki boşluğu dolduracak yegâne hareketin boşluğa çıplak gözlerle bakabilmek olduğunu vurgulayan bir alt metin var burada.

Kırmızı Piyano, her zaman daha üstün gördüğümüz yok oluşa yaradılış alternatifini getirerek ikircikli bir kurguya imza atıyor. Asla tam olarak açıklanmayan Ses’in gerçek kaynağı, dünyanın ilk zamanlarından beri var olmuş olan şarkı/müzik kültürüne de bir gönderme niteliğinde. Burada Josh Malerman’ın da müzikle içli dışlı oluşu, The High Strung adlı grubun solisti ve söz yazarı olduğu gerçeği de göz ardı edilecek cinsten değil.

Ama unutulmamalı ki Kırmızı Piyano bir gerilim romanı olduğu kadar bir kendini bulma hikâyesi de. Bu, tek başına kulak verilmemesi gereken sesin öyküsü gibi dursa da derinlerinde Philip Tonka’nın psikolojik evrimin de öyküsü. Ses bir amaç mı, yoksa araç mı? Buna okur karar vermeli, diyor Malerman. En azından ben bir okur olarak eserin sonunda bunu algılıyorum.

Tam burada spoiler’a girmemeye çalışarak eserin sonlanışıyla ilgili de bir şey demem gerek. Kitabı bitirdiğimde eserin bir gayesinin “algı” olduğunu anladım. Yazının en başında beş duyumuza hitap eden kitapların yazarı olduğunu söylediğim Malerman’ın, Kafes’te de bir benzerini yaptığı üzere bir nevi her şeyin “nasıl algıladığımıza” bağlı olduğuna çıktığına dair bir mesajını yakaladım. Bu noktada da kitap boyunca yaptığım bir sorgulama tekrar gündeme geldi. Savaş başlıklarını etkisiz hale getiren, her tür silahı işlevsiz kılan bu malum Ses pekâlâ dost canlısı sayılabilirdi. Barış temsilcisi olabilirdi. Ama etleri kemiklerden ayırtan yanı gerçekten onun gücü müydü, yoksa Malerman’ın daha kitabın tanıtımında “Sese Kulak Verme” diyerek bizi koşullandırdığı gibi onu dinleyenlerin de koşullandırılması nedeniyle mi etkisi bu şekilde oluyordu? Yazarın eserini sunuş şekliyle kitapta bunu işleyişi benim gözümde örtüşüyor. Ama okurdan okura değişecek bir başka konu da bu oluyor işte.

Çıkrık, Tekerlek, Çark, Makara

Kitap boyunca peşimizi bırakmayan bir dönme hareketi var. Kimi zaman çıkrık, kimi zaman tekerlek, bazen makara, kimi zamansa çark olarak karşımıza çıkıyor. Bir şekilde Ses ile ilişkilendirilen bu hareket, Philip’in iki farklı zaman dilimine ayrılmış hayatının da deviniminin bir parçası. Philip o çarkta dönmeye devam ediyor. Tıpkı kayıttan yürütülen bir ses gibi. Akıyor ve gidiyor. Döngünün bir parçası, çarkın bir dişlisi olarak devam ediyor. İnanılmaz bir hızla, imkansızca iyileşiyor. Ellen ise bu dönme hareketinin merkezkaç kuvvetine kapılarak önce savruluyor, sonraysa bilinçli bir şekilde bir dişliye dönüşüyor.

Eserin bir yerinde, hayalet olarak addedilebilecek, fakat oldukça kanlı canlı biçimde orada olan eski zaman kişilerinin varlığına bir nevi tarihin bir çıkrıktaki hareketi benzetmesi yapılıyor ki bu oldukça yerinde. Kırmızı Piyano zaman zaman böyle güzel betimlemelerde de bulunarak arada bir edebi lezzet de sunuyor.

Bu dönme hareketini ben yaşamın kendisi olarak yorumluyorum. Öldükten sonra da kendi çarkımızda dönmeye devam edişimizi Namib Çölü’ndeki hayaletlerle tartışabiliriz bence.

Çeviri, Editörlük ve Kapak Tasarımı

Daha önceki Malerman kitaplarında olduğu gibi Aslı Dağlı’ya ait olan çeviri oldukça duru. Herhangi bir tökezlemeye izin vermeyen, akıcı, anlaşılır ve yazarın yer yer başvurduğu edebi cümlelerinin altından rahatlıkla kalkılmış hissi veren bir yapıya sahip. Çeviride bir bütünlük var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten Aslı Dağlı pek çok çalışmasıyla kendini kanıtlamış bir isim. O nedenle daha azını bekleyemezdim.

Editörlük açısından da herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Ömer Ezer de Aslı Dağlı kadar iyi bir iş çıkartmış. Her ikisine de gönül rahatlığıyla emeklerinize sağlık demek istiyorum.

Kitap boyunca toplamda dört tane yazım hatasına rastladım. Bu da benim için kabul edilebilir bir sayı. İthaki Yayınları’nın kitapları kimi zaman yazım hataları bakımından oldukça üzücü olabiliyor çünkü. Neyse ki Kırmızı Piyano’da böyle bir durum söz konusu değil de bu akıcı kitapta takılmadan, heyecanla kopup gidebiliyoruz.

Hamdi Akçay’a ait olan kapak tasarımıysa eserin ruhunu başarıyla yansıtıyor. Hem o kazınmış bir yerden çıkarılmışa benzeyen Kırmızı Piyano yazılı siyah dış kapan, hem de kıpkırmızı bir çölde yürüyen yalnız bir adama ait olan iç kapak bize bekleyen pek çok şeye dair güzel işaretler taşıyor.

Bitirirken

Kırmızı Piyano, yer yer okuru güzel mi güzel geren, ürküten, yeraltı sosuyla keyiflendiren bir eser. Bir günde, hatta bir gecede okunacak türden akıcı. Fakat buraya değinmişken okurun ne bekleyeceğine göre de bir yorum yapmak gerek.

Eğer amacınız soluksuz bir gerilim kitabı okumaksa, hiç durmayın, bu kitabın üzerine atlayın. Buradan sonrasını da okumayın. Ama eğer benim gibi ağır kitaplarla yoğrulmayı seven bir yapınız varsa fazladan edecek birkaç lafım var.

Eser, ulu bir amacı olmasına karşın çoksatar mantığındaki yapısıyla kendi kendini baltalıyor. Kısa sürede, merak ederek okuyup bitirdim. Oysa ona aşık olmadım; ona bayılmadım. Bana keyifli bir zaman sundu ve her kesimden okura hitap ettiğini kanıtladı. Ama günün sonunda kendi inceliğini satış kaygısıyla sarsmış hissine kapılıyorum.

Kırmızı Piyano güzel bir eser. Ülkemizde yoğun bir ilgiyle karşılanacağına ve yüksek bir beğeni yakalayacağına da eminim. Açıkçası, bunu hak ediyor da.

Genel Yayın Editörü

2009 yılında Kayıp Rıhtım’a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1’de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi’nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kırmızı Piyano: Ses’e Kulak Verecek Cesareti Olanlara

Sese Kulak Verme dediler, dinlemedik. Peşine düşüp bir de üzerine derinlemesine bir incelemesini hazırladık.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün