Korkuluk: İnsan Olmanın Cezası

Barış Özcan'ın New York'ta çektiği “bilinmeyene duyulan korku” temalı kısa filmi Korkuluk'u (Scarecrow) inceledik.

Dünya’nın belli yönleriyle değişmeye çoğu zaman ihtiyacı vardı ve bu değişimler dönemin trendlerine göre şekil aldı. Bu değişim 60’lar, 70’ler ve 90’larda müzikle sağlanmaya çalışıldı. Fakat artık yeni akımın medya olduğu ve bilinçlerinse görsellerle şekillendiği günümüzde Barış Özcan bir YouTube web dizisi ile karşımıza çıkıp elini taşın altına koyuyor ve zenofobi, yani bilinmeyene olan korkuyu aşmaya davet ediyor izleyicileri.

Çoğu YouTube yayıncısı, soruları kendisi sorduktan sonra cevapları doğrudan izleyiciye verirken Özcan bunun tam tersini yapıyor, balık tutmayı öğretiyor. Bu dizinin amacı ise sırasıyla önce bireyleri, sonra bireylerin oluşturduğu toplumları ve toplumların oluşturduğu yerküreyi değiştirmek. Bu yönüyle evrensel bir proje Korkuluk. Dizinin ismi de dizinin çoğu yerine serpilmiş olan bir başka metafor; neredeyse hepimizin korkulukları, yani korkularımız, önyargılarımız, peşin hükümlerimiz var ve bizler bu korkuluklarla diğer kargaları uzak tutuyoruz. Etnik kimlik, ırk, dil, din, tutulan takım, dış görünüş bile önemli hale geliyor önyargılarımızda ve buna bir de kalıp uyduruyoruz, “Her insan dış görünüşüyle karşılanır, iç görünüşüyle buyur edilir.” Kendimizden olmayan herkesten korkuyor ve nefret ediyoruz istemsizce. İşte tam olarak burada Özcan, değişime fobi kelimesinin yaygın anlamından yaklaşıyor; fobi olarak nitelediğimiz şeyin dışavurumu olarak nefret kelimesini kullanıyoruz. Her bireyin kendini koruma mekanizması olsa da değişmesi gereken yerler olduğunu göremeyebiliyor ne yazık ki. Bu durumda kendisine bir ayna tutulması veya sorular sorulması gerekebilir. Zaten başarılı öğretim metotları soru sorarak öğreten metotlardır, bu soruların akabinde gelen cevaplar bireyde daha kalıcı olmaktadır. Bu yüzden size doğru cevap vermekten ziyade doğru soruları sorduruyor Barış Özcan.

İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur, ve en eski ve en güçlü korku ise bilinmeyene duyulan korkudur.
-H.P Lovecraft

Korkuları anlatan korkuluk

James M. D’Angelo’nun hikayesi de bu korkuya yenik düşenlerin hikayesidir.

Barış Özcan’ın çektiği Korkuluk adlı film, bize toplum içinde her gün görülen olayları tek bir polis çerçevesinde veriyor. İnsanları tanımadan korkuyla, nefretle hareket edip onları yargıladığımızı, haksız yere infaz ettiğimizi, dışladığımızı anlatıyor.

D’Angelo emekli olmak üzere olan bir dedektiftir. Barış ise onun peşine takılmış olan, video çeken bir sivil. Ortada D’Angelo’nun aklını kurcalayan bir dizi çözülmüş cinayet vakası ve bir seri katil var. Peki katil kim?

İnsanlığın çöküşünün asıl suçlusunun insanın kendisi olduğunu anlatan Korkuluk filmi katilin aslında biz, içimizdeki nefret, nefretten oluşan korkuluk olduğunu gösteriyor.

Dizinin tamamını kesintisiz veyahut bölüm bölüm açıklamalı olarak Barış Özcan’ın YouTube kanalından seyredebilirsiniz. O yüzden sadece tadımlık bir incelemesini yapıp kalanını, sizlere okuyucudan ziyade biraz da izleyici olarak devam etmenizi salık veriyoruz.

Dizi, Lovecraft’ın meşhur aforizmasıyla açılışını yapıyor ve temasının rengini ufaktan belli ediyor; bilinmeyene duyulan korku. Akabinde gelen Barış Özcan’ın kumsalda yaptığı monologla diziden ne beklememiz gerektiğini, karakterleri anlatıyor. Özcan burada, üzerinde çalıştığı proje için malzeme toplama amacıyla, içimizdeki nefretlerin vücut bulmuş hali olan James M. D’Angelo adındaki bir New York cinayet dedektifinin peşine takılan bir yazarı canlandırıyor. Bu noktada Barış, dikkatimizi başrolün adındaki “M.” Harfine odaklanmaya davet ediyor; zira olayın büyüsü burada yatıyor. Dizinin amacı yargılarımızı, önyargılarımızı ve toplumdaki basmakalıp fikirleri kırmak. Bunu da “paralel evrenlerden birinde yaşayan bir karakter” üzerinden yapıyor, sebebiyse insanları kırmamak veya olası suçlamalardan kaçınmak için olabilir. Ve hikaye anlatma aracı olarak Barış, dedektife “Hiç sıra dışı, mantık çerçevesine uymayan bir cinayetle karşılaştınız mı?” sorusunu yöneltiyor. Biraz tereddüt etse de D’Angelo döküyor içindekini ve anlatmaya başlıyor.

Birkaç yıl öncesinde birden fazla cinayet vakası olmuş. Şehrin farklı yerlerinde, “rastgele” gerçekleşen cinayetler. Bir flashback gelir ve bizi söz konusu cinayet mahalline götürür. D’Angelo, maktulün üzerinde bir not bulur, Lovecraft’ın giriş sekansında kullanılan aforizmasıdır bu ve şu kelimeler daire içine alınmıştır; “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur, ve en eski ve en güçlü korku ise bilinmeyene duyulan korkudur.” Burada sembolizmlerle başlamış olan yolculuğumuz bir kademe derinleşiyor. Maktulün bulunduğu bina şehrin en eski yapısıdır.  Maktul, bir çocuk tacizcisidir ve taciz ettiği çocuklardan biri kocaman olmuştur. Tacizciyi görür görmez vuruverir. Bu adamı kimse sevmez, toplumdan dışlanıp fakirliğe zorlanmıştır. D’Angelo bile cinayetin kurbanını sevmediğini söyler; hatta diğer cinayetlerdeki her bir kurbandan nefret ettiğini söyler. Katil kısa süre içinde teslim olur fakat cinayetlerin arkası kesilmez. D’Angelo bir bağlantı olduğuna “emindir.” Her bir cinayet mahallinde bir şeyi sembolize eden notlar bulunur, fakat hepsini burada söylemekten kaçınıyor ve kalanları sizin dikkatinize bırakıyoruz.

D’Angelo’nun aklına bir şey takılır ve bizi terk edilmiş bir araziye götürür. Arabayı kenara çekince kadrajda korkulukların “ilki” gözükür. Biraz ilerleyince terk edilmiş bir bina gözükür. Barış’ın, “D’Angelo bizi buraya, bu bilinmeyen yere getirdi ve korkmuyorum desem yalan olur,” demesiyle, bizi bekleyen sembolizm silsilesi karanlıkta el sallar. Barışla D’Angelo içeri girerler ve kapı arkalarından kapanır. Depresif bir ruh haline bürünen D’Angelo, önyargıları yüzünden, diğer cinayetleri incelerken kurbanların ailelerine karşı sergilediği kabalıklarını anlatarak günah çıkarır. Fakat bu tekinsiz yere katlanamaz hale gelen dedektifimiz bir çıkış yolu arar ve bir delik görür. El vererek Barış’ı dışarı yollar. D’Angelo kendiyle baş başa kaldığında korkusuyla yüzleşir ve hayalî silahıyla hayalî korkuluğunu vuruverir. Bina, D’Angelo’nun bilinçaltıdır; karanlık, kimsesiz ve irili ufaklı korkuluklarla dolu. Korkularını yener ve korkularıyla doldurduğu karanlık bilinçaltından çıkar ve aydınlığa, yani kafa dinginliğine ulaşır.

Filmler çoğu zaman ya senaryo kurgusuyla ya da yaratıcı yönetmenlerin çekim teknikleriyle kurtarırlar. Bu ikisini bir arada görmek zordur ki, bu ikisini aynı anda bünyesinde bulunduran yapıtlar, klasikler arasında yerine sektirmeden alırlar. Korkuluk filmi ilk kategoriye girip, ikincisinden fena halde kalıyor. Kırk altı dakikaya sığdırılmış bu kadar benzetmeyi ancak David Lynch filmlerinde görebilirsiniz fakat oyunculuk, görsel efektler; Barış karakteriyle D’Angelo karakteri arasında tezat oluşturmak isterken, Barış karakterinin aşırı iyimser, derinlikten ve gerçeklikten uzak olması, Özcan’ın Türkçe aksanıyla İngilizce konuşması; sinemaya yenilik katmayan, standart kamera açıları kullanılması; Barış’ın istekli bir karakter olmazı lazımken; “Ben de çekim yapmak istiyorum!” derkenki tekdüze ses tonu dizinin eksileri olarak sıralanabilir. Fakat bu bir Hollywood aksiyon veya Fransız sanat filmi, Kurosawa film geleneğinin bir parçası veya Tarkovski’ye kafa tutan bir yapıt değil; öyle bir iddiası da bulunmuyor. Bu, değişimi amaçlayan kendi çapında başarılı olan bir web dizisi ki; Türkiye YouTube kanalları, işbu mecranın çöplüğü olmaya emin adımlarla ilerlerken, Özcan’ın çektiği bu güzide film sadece “çöplükteki bir elmas” olmaktan çok daha ötesi.


İnceleyenler: Bayram Sarıkaya, Cemile Aydın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Korkuluk: İnsan Olmanın Cezası

Barış Özcan’ın New York’ta çektiği “bilinmeyene duyulan korku” temalı kısa filmi Korkuluk’u (Scarecrow) inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün