Kral Arthur’un Sarayında Connecticutlı Bir Yankee: Bilimin Batılla İmtihanı

Masal tadında bir zaman yolculuğu hikâyesi, Kelt Mitolojisi, Kral Arthur ile Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Büyücü Merlin, Excalibur, romans. Orta Çağ yazım geleneği, ejderhalar, kiklopslar, havai fişekler, altıpatlarlar, hiciv, Mark Twain... hepsi tek kitapta.

Bugün karşınızda bir uyarlama var. Ama bu alışageldiğiniz türden bir uyarlama değil. Dramatik bir eserin beyazperdeye aktarılmasından farklı. Bu seferki mitolojiden uyarlanan bir roman, hem de konusunu Kelt Mitolojisi’nin en popüler efsanesi olan Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri‘nden alıyor.

Başlık seçimiyle sizi güldüren, sonra da üzerinde kafa yoracak fazlaca şey bırakan bir kitap Kral Arthur’un Sarayında Connecticutlı Bir Yankee. Size bir şeyler bırakması, kaliteli yapıtın en güzel özelliklerinden birisidir; okuru da kurguya dahil eder. Yazarımız Mark Twain bu yazar-okur ilişkisini daha başlıktan kuruyor. Ama biraz düşününce başlığın tarih bilgisinde sıkıntı var gibi duruyor. Öncelikle yanki, Amerika’nın kolonileştirildiği yıllarda o bölgelerde yaşayanlara verilen bir isim. Kral Arthur ise Orta Çağ İngilteresi’ne ait bir efsane. Bu efsanenin peyda olduğu zamanlarda Amerika falan bilinmiyordu tabii. Ortada böyle bir kıta yokken bir Amerikalının Britanya’da yaşayan Arthur’un sarayında olması imkânsız gibi duruyor. Twain, dersine az çalıştığından yanılıyor olabilir mi gibi bir soru geliyor akla. Okuduğunuz eser konu itibariyle bilimkurgunun en popüler temalarından biri olan zaman yolculuğunu kullanıyor olmasaydı öyle olabilirdi. Elbette Wells’in Zaman Makinesi kadar kurmaca bir eser yok karşımızda; tarih sahnesinde yer almış bir ülkenin ideolojisinin yergisi ile bir zaman yolculuğu öyküsünün başarılı bir sentezi bu sadece.

Kısaca anlatmak gerekirse, kitap Hank Morgan adında Connecticutlı bir yankinin etrafında dönüyor. Ve yaşadığı şeyler ‘zamanını’ biraz aşıyor. O da başından geçen bu olayları elyazmalarına kaydederek 19. yüzyılda tanıştığı bir yabancıya veriyor. Elyazmalarının okunmaya başlamasıyla biz de hikâyeye giriş yapıyoruz. Morgan bir silah fabrikasının çalışanıdır ve bir yanlış anlaşılma sonucunda ‘Herkül’ adındaki bir adam tarafından kafasına aldığı bir darbeyle kendinden geçiyor, gözlerini açtığındaysa kitabın kapağında da görülen sahne gerçekleşiyor: Bir şövalye üzerine hücum ediyor.

Kendisini bir anda orta çağda bulan kahramanımız ilk başta neler olduğunu anlayamıyor, etrafındaki herkesi birer üçkağıtçı olarak görüyor (ki roman boyunca bu tavrının değiştiği söylenemez), olayları anlamaya çalışıyor ve kendine tüm bunların bir rüya olduğunu söylüyor. Tam olarak okurun inandığı da bu aslında, çünkü birinci şahıs açısıyla yazılmış. Bu durumda anlatıcıya kesinlikle güvenilemez; olaylara bakışı daima önyargı ve etik süzgecinden geçecektir. Böyle bir durumda hikâyeye körü körüne inanamaz, Connecticutlı yankimizin aklıselim olduğuna ve yanılmadığına kanaat getiremeyiz.

Twain de bu sebepten ötürü bizi karakterin rüya görmediğine ve adamın sahiden 6. yüzyılda olduğuna inandırmak için akıllıca bir yol seçiyor (hatta böyle bir kişisel test Stanislaw Lem’in Solaris’inde de geçer) ve 21 Haziran 528’deki, yani yankimizin geçmişe ışınlanmasından iki gün sonra gerçekleşen bir güneş tutulmasından bahsediyor. Bu tutulma sadece 528’de olurken geldiği tarih olan 1879’da olmuyor. Buna göre bir tutulma gerçekleşirse hakikaten de Kral Arthur ve dostlarının arasında demektir.

Gelişen olaylar neticesinde halk yankiyi meydanda yakarak idam etmeye karar veriyor. İdam günü ile güneş tutulması aynı güne denk gelir ve kahramanımız bunu lehine kullanarak insanları korkutan titretip özgürlüğünü kazanmayı planlar. Bu noktada ikinci kriz baş gösterir: Daha sonradan sağ kolu olacak bir delikanlı Morgan’ın idam gününü bir gün öncesine aldırır, iyi niyetle elbette. İş bu ya, Morgan’ın hesaplarında bir yanlışlık olmuştur ve erkene alınan idam tarihi tam da güneş tutulmasının gerçekleştiği güne denk gelir; böylece durumu lehine çevirir ve sarayda kendine bir pozisyon edinir. Artık ne Merlin ne Arthur’un hakimiyeti altındadır; üzerindeki tek güç Kilise’dir. Bundan sonra kriz anları birer birer gelir ve çözülür, yanki 19. yüzyıl icatlarını 6. yüzyıla taşır, insanlar kültürlenir, Arthur ve Mordred savaşırlar, Merlin Morgan’a on üç asır boyunca uyuyacağı bir büyü yapar ve kitabın içindeki elyazmaları sona erer. Bu elyazmalarının sahibi olan Hank Morgan ölüm döşeğindedir ve sayıklıyordur. Orijinal metinde “He was getting up his last ‘effect’; but he never finished it,” diyerek effect kelimesine vurgu yapılıyor. Hem ‘son bir numara yapacaktı ama başaramadı,’ hem de ‘hayaline devam edecekti ama başaramadı,’ anlamı da var. Twain, sonunu açık bırakarak tüm bu olanların bir hayalden ibaret olabileceğini de söylüyor.

Karakter Üzerinden Taşlama

Karakterlerden çıkarım yaparak Twain’in feodalizm tiksintisini fark etmek gayet mümkün. Diyalogları ve düşünce tarzlarıyla kendilerini hemen ele veriyorlar. Soylulardan tutun da krala kadar sosyal merdivendeki tüm zenginleri ve hak yiyenleri saf kimseler olarak görüyorsunuz. Bu insanlar 19. yüzyıldan gelmiş birinin açıklamalarını anlamakta güçlük çekebilirler elbette, fakat tane tane anlatıldığında bile heybetli Kral Arthur’un uzunca düşündükten sonra “Haaa!” şeklindeki tepkisi ve daha niceleri onları, tabiri caizse, alık yerine koyan bir Mark Twain imajı çiziyor. “Bırakın halkın dediğini anlamayı, birbirlerini bile anlayacak zekâ ve sempatiden yoksunlar,” diyor yazar bir nevi. Okuru bu yorumda bulunmaya iten başka bir etkense 6. yüzyıl İngilteresi’ndeki hiç kimsenin, hatta kralın bile kendisine verilen bilgiye doğrudan ve şüphe etmeden inanması. Sandy ismindeki genç bir kız gelip devlerden, kaleden, yıllar yılı esir tutulan soylu hanımlardan basettiğinde şövalyeleri bir macera heyecanı sarıyor ve Morgan hariç hiç kimse zerre kuşku duymuyor. Entelektüellerin hiçbiri zekâ belirtisi göstermediği gibi, askerî okuldan gelen ve dönemine göre bilimsel anlamda ziyadesiyle donanımlı olan bir gencin geleceğine ket vuruyor ve onun yerine askerî imtihanda düşük zekâlı çıkan, cahil bir soyluyu seçiyorlar. Bu okuldaki talebelerin dışında aydın kesim yok veya ortalıklarda görünmüyor hiç –muhtemelen yanki kendisi hariç herkesi ‘eğitimsiz yerliler’ gibi görüyor.

Baş kahramanımız yanki ise Amerikan emperyalizminin bir temsilcisi: Kendini pratik düşünen, üstün ve eğitimli biri olarak addediyor. Kendini Arthur zamanında bulduğunda aklındaki ilk düşüncelerden biri de şu oluyor: Deliyse ve tımarhaneye düşmüşse tımarhaneyi; yok, gerçekten de 6. yüzyıla düştüyse de ülkenin kontrolünü ele geçirmek.

Konum elde edip de Kral Arhtur’a komşu olan odasına girince teknolojinin eskiliği gözüne çarpıyor ve kendini ‘adaya düşmüş Robinson Crusoe’ya’ benzetiyor. Robinson Crusoe’nun İngiltere’yi, romanımızdaki kahramanın da Amerika’yı temsil ettiğini görünce tuhaf bir şekilde gülümsüyorsunuz. Üstat Twain bu detayı gayriihtiyari mi verdi acaba diye düşünmeden edememiştim. Ama sayfalar ilerledikçe bunun bilerek yapıldığını gördüm, çünkü tıpkı Crusoe gibi kahramanımız da Cuma’sını buluyor: Hem Büyücü Merlin’den hem de bulunduğu konumdan nefret eden Clarence.

Twain karakterinin emperyalizm temsilcisi olduğunu söyleyip de ona aristokrat kesimin birkaç özelliğini vermezse olur mu hiç? Ana karakter bilimden ve sanattan da çok iyi anlıyor: Rafaello’nun tablosundaki estetik kaygıyı yorumlayabiliyor ve ay ile güneş tutulmalarını saatine varana kadar bilebiliyor.

Cihat Taşçıoğlu’nun da önsözde belirttiği gibi, Twain zamanında emperyalistmiş. Bunun sebebiyse kültürlü ve aydın Amerika’nın dünyanın karanlık (Conrad’ın Karanlığın Yüreği eserindeki karanlığın temsil ettiği anlamla aynı) kesimine ışık ve barış götürmesini temenni etmesiymiş. Morgan silah fabrikasında ustabaşı, o yüzden patlayıcılar konusunda bir uzman.

‘6. yüzyılda namını ve şanını miras almadıysan bir hiçsin. Ne kadar çabalarsan çabala köleysen kölesindir ve sosyal sınıfını değiştiremezsin,’ fikrini yankimiz çok mantıksız buluyor; çünkü kendisi kapitalizmin kucağından geliyor. Kapitalizm size sosyal merdivenleri tırmanabileceğinizi düşündürüyor. Bu yüzden “Çok çalış ki statün yükselsin!” mantığı ister istemez kalıtımsal bir miras hâline gelmiş kahramanımızda.

Amerika’nın dünyanın diğer kesimlerine ilim ve sulh götürmesi gibi, yanki de geri kalmış vaziyetteki 6. yüzyıl İngilteresi’ni geliştirmeye başlıyor. Patent kurumu ve gazete, ‘ölü bir ulusu ipten döndürmek’ anlamına geldiğinden ilk işi bunları Orta Çağ insanlarına anlatmak oluyor. Kısacası baş kahramanımız İngiltere’yi her yönüyle kolonileştiriyor. Herkes istediği mezhebi seçmekte özgür bırakılıyor, din ve eğitim sistemi ayrı tutulup birbirlerinin işlerine karışmıyorlar. Hank Morgan zihinleri kolonileştiriyor, o çağın insanlarına özgürlük ve eğitim getiriyor. Twain’in hayalindeki zararsız, aksini gördüğünde vazgeçtiği emperyalizm emsali ve Morgan’ın ağzından dökülen şu cümleler aslında yazarın düşüncelerinin karakterimizde hayat bulması denebilir:

“Başarıya ulaşacak her devrimin kesin ve değişmez yasası, sonrasında her nasıl gelişirse gelişsin kanla başlaması gerektiğini işaret eder. Eğer tarih bir şey öğretmişse, o da işte budur. Bir kere bilinçlendiler mi o insanların ihtiyaç duyacağı şey bir terör ve giyotin dönemiydi ve ben de onlara bunu verebilecek adam değildim.”

Roman Esanslı Kısa Hikâye Derlemesi

Kısa hikâyelerde genelde okura altyapı sağlayacak bilgiler ilk paragraftan verilerek başlanır. Örneğin, Edgar Allan Poe’nun “Gammaz Yürek”inde ilk paragrafta anlatıcı deli olmadığını ve bir delinin plan yapamayacağını söyler ve hemen ikinci paragrafta cinayete giden olaylar dizisini anlatır. Cinayet anı bizim doruk noktamız ise doruğu hazırlayan olay kaldıraç olaydır. Doruktan sonra da düşüş olayı gelir: Anlatıcı, yaşlı adamı lime lime ederek döşemenin altına saklar. Nihayetinde final vardır: Üç polis gelir, adamı sorgularlar ve adam döşemeyi kaldırıp altına bakmalarını söyleyerek hikâyeyi bitirir.

En basit hâliyle zengin ve heyecanlı bir kısa hikâye bu kurguya dayanır. Bir romansa daha karışık olmakla birlikte birden fazla karaktere, zamana, mekana, duyguya ev sahipliği yapar. Doruk olay genelde bir tanedir ve romanda işlenen her hareket bizi ona taşır. Ardından kriz anıyla karşılaşırız, çözümü düşüş olayımızı oluşturur ve finale hazırlar. Final de öyle son sayfadaki son cümle olmaz –en azından çoğu yazar, okurda oluşacak tatminsizliği göze almaz ve finali biraz uzun tutarak olayların ve karakterlerin akıbetini belirler.

Yankee’ye gelince, kendimi roman değil de bir kısa hikâye okuyormuşum gibi hissettim. Neden diye sorarsanız, kitabın amacı ortalıkta gözükmüyor ve rastgele yöne ilerliyor. İlk yetmiş sayfa bizim altyapımızı oluşturuyor, saraydaki batılı göstererek bunun dönemin bir yansıması olduğunu ve dışarıya çıkılması gerektiğinin sinyallerini veriyor. Kriz anlarıysa teker teker gelip çabucak çözülüyor. Fakat bu kötü bir şey değil bence, çünkü bir romanda kurgu genelde tek noktada doruğa ulaşır. Ama kendinizi o dorukta bulduğunuz zaman tatmin olmayabilirsiniz. Olayın en can alıcı ve heyecanlı kısmı sizde birtakım duygular uyandıramamıştır. Böylece doruğu takip eden düşüş eylemi ve final ise daha kötüye gider ve roman başarısız olur gözünüzde. Bu romansa birden fazla doruk noktası, kriz ve gerilim anlarıyla gayet sürükleyici bir hâl almış.

Aksiyon ve hareketlilik yok denecek kadar az, tek bir noktaya odaklanmıyor. Kitabı dört veya beş bölüme bölebiliriz bu hususta, zira hepsi ayrı maceraları anlatıyor ve bizi bir amaca taşımıyor hiçbiri. Mesela Hank Morgan geldiği 19. yüzyıla geri dönmeye çalışsa ve o uğurda eylemler gerçekleştirse okuru içine daha çok çekebilirdi.

Derinlemesine Bakış

Kitabın ilk çeyreği amaçsız şekilde ve kriz anlarının çözülmesiyle geçti. Taşlama bir eser olduğundan önce saraydaki batılı, sonra da dışarısını anlatmayı tercih ediyor. Kısa hikâye derlemesi gibi dediysem de usta yazar romanın verdiği imkânları da hakkını vererek kullanıyor. Öyle yapmayıp sadece saray hayatını ve toplumun sıkıntılarını da pekâlâ anlatabilirdi. Mesela Kazuo Ishiguro’nun kitabından uyarlanan Günden Kalanlar filminde, malikanenin içindeki konuşmalar ve tavırlardan İkinci Dünya Savaşı’nı görebiliyorduk. Mikrokozmos denilen bu kavramı da kullanabilirdi Twain, fakat yer ve zaman olgularına başvuruyor bunun yerine.

İlk çeyreği atlatınca ve artık macera zamanı gelip çatınca öykümüzün türü gözle görülür biçimde romansa (romance) kayıyor. İşin içine romans girince ejderhalar, şövalyeler, tepegözler maceraya konu olurlar elbette. Şimdi bu kadar şey saydıktan sonra ortaya kaliteli bir fantastik eser çıkmasını bekliyorsunuz muhtemelen. Kitabın inceleme konusundaki en zor kısmı bu olsa gerek: Türünü belirlemek. Bu kitaba sırf fantastik demek istemiyorum; hatta bir kategoriye de sokmak istemiyorum fakat günümüz şartlarında bir ‘başlık’ görmeden içeriğe odaklanamıyoruz, muhtemelen Twain de bu kategorileşmeyi reddederdi. Ama o sürekli bahsi geçen, şövalyeleri maceradan maceraya sürükleyen büyü ve ejderhalar görünmediğinden bu kitap fantastik sınıfına giremiyor; kesin olarak bilimkurgu ve hiciv türlerinde. Yabancı kaynakların birkaçındaysa alternatif tarih kurgusu diye geçiyor, fakat bunun alternatif tarih olması için Kral Arthur’un gerçekte yaşamış bir zat olması gerekir. Bilindiği kadarıyla Arthur ve Şövalyeleri bir İngiliz efsanesinden daha fazlası değil ve savaş zamanı bel bağlanan hayalî bir kurtarıcı.

Romansın en meşhur örneklerinden ve yine konumuz olan Arthur’la ilgili olduğundan İngiliz yazınında önemli bir yer tutan Sir Gawain ve Yeşil Sövalye’ye bakılabilir. Şövalyelik Düsturu gereğince nerede düşmüş bir kadın varsa şövalye orada bitmelidir. Bu düstura göre şövalye, hem kralına hem de kadınına bağlı olmalıdır. On birinci bölümde başka bir kriz yankinin kapısına dayanır: Bir genç kız gelir ve kırk dört bakirenin yirmi altı yıldır bir kalede, meyve büyüklüğünde tek gözü olan üç dev tarafından tutsak tutulduklarını ve kendilerine yardım edilmesini istiyor. Kral Arthur bu ‘soylu’ görevi, artık kendisi de şövalye erkânından olduğundan yankiye veriyor, o da istemeye istemeye de olsa böyle bir maceraya atılıyor.

Morgan maceraya tepegözleri öldürme niyetiyle, Twain ise feodal taşlama yapma niyetiyle atılıyor. Yazar, kahramanımızın yol boyunca tanıştığı insanlar üzerinden derebeyliğini, monarşiyi, kiliseyi, aristokrasiyi ve köle-çiftçi sınıfına yapılan zulmü eleştiriyor. Fakat bunu kör göze parmak şeklinde her şeyi açıklayarak yapsa da ana karakterin Amerikan emperyalizminin temsili olduğunu da söylemeyecek kadar ketum. Yaptığı eleştirilerde de kalemini sakınmıyor Sayın Twain. Bu eser bir yumruk olsaymış zamanın emperyalizminin dişlerini dökecek kadar esaslı bir darbe sallayabilirmiş.

Maceraya çıktıktan sonra, Sandy ismindeki bakirenin başkalarından duyduğu olayları mantık çerçevesinde değerlendirmeden anlattığında şüpheci olan ve bilimi batıla yeğleyen yankinin verdiği tepkiler ve cevaplar çok eğlenceli. Umarsızca sıkılan palavraların bilimsel süzgeçten geçtiğini görmek de bir o kadar keyifli.

Kitap boyunca tasvirler, bedeninizi lahana gibi saran katmerli bir Orta Çağ zırhının içine sokacak kadar canlı, fakat Twain karakterlerin ruh hâllerine çok fazla değinmiyor. Daha çok taşlama odaklı ve Twain’in insanların nasıl hissetiğine dair yürüttüğü fikirler var. Bu çok şaşırtıcı değil aslında, çünkü Dante’nin Komedya’sı, Güliver’in Gezileri ve İncil’de olduğu gibi karakter psikolojisi arka planda; ahlak dersi verilen eserlerde genellikle psikoloji geri planda.

Kitabın sonlarına doğru ise 13. yüzyılda kurulan medeniyeti ve gelişmeleri sadece birkaç sayfada söyleyip geçiyor. Kısa hikâye derlemesi tadında başlayıp o usülde devam eden romanın sonu da kısa hikâye gibi bitiyor. Birkaç cümle ile yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Bunun yazarın ilk roman denemesi olduğunu düşünüp kaynakları taradığımda, Amerikan yazınının en önemli eserlerinden, belki de en önemlisi, sayılan Huckleberry Finn ve Tom Sawyer’dan sonra yazıldığıyla karşılaştım.

Çeviri Ve Olması Gerektiği Yerde Olmayan Dipnotlar 

Aynısını YKY’nin bastığı Sir Gawain ve Yeşil Sövalye isimli kitapta da gördüm: Sir unvanının Türkçesi ‘Sör’ olarak yer alıyor zaten, fakat romanda geçen hiçbir Sir unvanı Sör olarak çevrilmemiş. Lady unvanının Leydi olarak çevrilmemesi gibi. Aynı durum Fatih Özgüven’in çevirilerinde de gözlenebilir: Miss (Ms.), Mister (Mr.), Missus (Mrs.) Lady ve Sir unvanları olduğu gibi bırakılıyor.

Çeviride Briton’un ve Britanya’nın ne olduğunu bilmeyen okur için ufak dipnotlar eklense güzel olurdu, zira Britain kelimesini de Türkçeye İngiltere diye çeviriyoruz; Briton ise bunun Roma döneminden kalan ismi.

Hacılardan söz ederken yapılan Chaucer göndermesi de buna örnek, Canterbury Hikayeleri’ne yapılan atıf anlamsız gelebilir okura.

Kralla yanki, çiftçi köleler gibi giyinip halk arasına karışıyorlar ve bir yerde krala serf diye hitabet ediliyor (tam olarak cümle şu: “Ama onların karşısında oturamazsınız, Sayın Serf!). Bu Orta Çağa ait olup daha sonradan terk edilen bir sosyal sınıf. Toprakları olup bunu derebeyleri adına ekip biçen sınıf, yönetimde söz hakları yoktur ve köleden tek farkı beylerinden izinsiz alınıp satılamazlar. Cümle içinde verilişi özel bir isim gibi olduğundan okur bunun Orta Çağ sınıfı olduğunu aklına bile getirmeyecektir, o yüzden açıklayıcı bir dipnot olmasının kesinlikle gerektiğini düşünüyorum.

Bunlar okumaya etki etmemekle birlikte okurların aklında ufacık da olsa soru işaretleri kalmasına neden olabiliyor. Bilinmemeleri bir kayıp olmadığından inisiyatif sonucu eklenmeyen detaylar olmuş.

Bir eseri anlamanın yolu muhakkak yazarın hayatına bakmaktan geçiyor. Nerede doğmuş, anası babası ne iş yaparmış değil de ideolojisini, siyasi tutumunu bilmek daha önemli olabilir bazen. Hele elimizdeki kitap bir taşlamaysa, dönemin dinamiklerini, yazarın bu dinamik ve akımlardaki yerini bilmek eserdeki göndermeleri anlamamıza büyük katkı sağlayacaktır. Çevirmenin bunu bilerek hareket etmesi sonucu eklenen bu önsöz de kitabı anlamamızdaki en büyük araç. Öteki türlü, eğlenmekten ziyade eseri hakkıyla anlamak isteyen okurların dışındakilerin, Vikipedi gibi kaynaklardan bile olsa dönemi araştıracağına ihtimal vermiyorum. O yüzden LÜTFEN önsözü okuyun! Siz de benim gibi kitabın sonunu önsözde anlatan 1984 romanını okuduktan sonra önsözleri okumaya soğuk bakabilirsiniz ama bu romanın önsözüne mutlaka bakın.

Çevirinin kalitesine gelince, çoğu kez çeviri okuduğumu unuttuğumu açık sözlülükle söylemem lazım. Çevirmen Cihat Taşçıoğlu’nun da yayımlanmış kitapları olduğundan çeviride kusur yok denebilir ki, Twain kelime cambazı olduğundan eserini çevirmek başlı başına bir olay. Bu olayın okurda edebi haz uyandırması ise muazzam. Kitap başarısız bir roman olsa da çeviri öyle akıcı ki kitabı bitirmenizi sağlıyor. Yine Nora Kitap’tan çıkan Âdem ile Havva’nın Güncesi ve yayına hazırlanan Not Defterleri için referans niteliğinde.

Ve Kalanlar

Boşluk konulması unutulan kelimeler var, birden fazla kez karşılaştığım özellikle ‘anında’ ile birleşen kelimeler var.

Kitabın yarısından çoğunda, Fatih Özgüven ve yaşça ona yakın çevirmenlerin de tercih ettiği Amerikan imla kuralları kullanılırken bir anda TDK’nınkilere geçiş yapılmış ve hâliyle bir tutarsızlık söz konusu. ‘hem hem’ bağlaçlarından ve -ki eklerinin bazılarından sonra virgül gelirken bazen gelmemiş, bir tutarsızlık hakim bu konuda.

Mark Twain’in sadece Huckleberry Finn ve Tom Sawyer’dan ibaret olmadığını gösteren bir yayınevi; hiç çevrilmemiş olan bu eseri ilgilisiyle buluşturdu.

Kitabın dizgisi özellikle okumayı rahatlatmak için itinayla tasarlanmış, bu sayede okumak için kitabın ortasını göreceğiz diye yırtacakmışçasına açmamıza gerek kalmıyor ve parmak kaslarımız rahat ediyor.

Sayfalara serpiştirilmiş çizimler masalsı olan kitaba daha da masal havası veriyor. Çizimlerin yarısından fazlası kitaba eklenmeyerek -iki yüz otuz çizimin neredeyse elli tanesi var- kitabın maddiyatını artırmaktan kaçınmışlar.

Kitabın iç kapak rengininse Kelt kültürünün simgesi olan yonca yeşili olması da ayrı bir hoş detay olmuş.

Kitaptan Ne Beklemelisiniz?

Eğer kısa hikâye okumaya alışıksanız, karakter tahlili yerine harici olaylar önemliyse Twain’in kalemine güvenebilirsiniz, yazdığı ustaca kısa hikâyeler de bunu ispatlar nitelikte. Tasvirleri çarpıcı, farklı, sizi güldüren ama ciddileştiğinde de ağaçlardan sallandırılan cansız bedenlerle boğazınızda acı düğümleyebilecek kadar hüzünlü bir kitap. Özellikle Kral Arthur’u, Yuvarlak Masa’yı, Kelt kültürüne ait ögeleri, Orta Çağ Avrupası’nı ve tüm bunların bilimle imtihanını görmek isteyen okurlar için okuması zevkli bir kitap. Biraz da psikanalize meraklıysanız Morgan sizin için yeterli bir hasta olabilir ve aldığınız cevaplardan kitabın deli bir adamın mı yoksa Arthur’la sıkı dost olan bir zaman gezgininin mi güncesi olduğu çıkarımını yapabilirsiniz.

Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, oradan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kral Arthur’un Sarayında Connecticutlı Bir Yankee: Bilimin Batılla İmtihanı

Masal tadında bir zaman yolculuğu hikâyesi, Kelt Mitolojisi, Kral Arthur ile Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Büyücü Merlin, Excalibur, romans. Orta Çağ yazım geleneği, ejderhalar, kiklopslar, havai fişekler, altıpatlarlar, hiciv, Mark Twain… hepsi tek kitapta.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün