Kralların Merhameti: Asya Kültürlerinden Beslenen Bir Fantazya

Avrupa kültürlerinden beslenen ve hep Orta Çağ Avrupası gibi görünen yerlerde geçen fantastik romanlardan sıkıldınız mı? Tabii ki sıkılmadınız, ama Asya kültürlerinden beslenen Kralların Merhameti kesinlikle bir şans verilmeyi hak ediyor.

Fantastik kurgu dendiği zaman akla ilk gelen şeyler bellidir: Orta Çağ Avrupasına benzer bir dünya; at binip kılıç kuşanan, mızrak savunan askerler; şövalyelik onurunu ön planda tutan soylular. Bunların üzerinde bazı kitaplarda büyü sosu da eklendiği zaman standart bir fantastik kurgu kitabını/serisini elde etmiş oluyoruz.

Bundan şikayetçi olduğum düşünülmesin, bu tarz atmosferi çok çekici bulduğumu ve bu tür kurguların genelini çok sevdiğimi söyleyebilirim. Özellikle dünyalar ustalıkla kurulup çeşitli detaylarla zenginleştirince, ortaya tadından yenmeyen eserler çıkabiliyor.

Bu temayı bu kadar anlatıp övdükten sonra, hiç ilgisi olmayan bir kitaptan bahsedeceğim: Kralların Merhameti. Çin asıllı Amerikalı yazar Ken Liu‘nun kaleminden çıkan bu roman, fantastik öğeleri Asya kültürlerinin soslarıyla süsleyerek güzel bir iş çıkarmış demek mümkün. Bu kitapla birlikte ortaya çıkan “silkpunk” yani “ipek çılgınlığı” adındaki yeni alt tür de geliştirilmeye ve işlenmeye çok açık. Ama isterseniz önce yazarımızı kısaca tanıdıktan sonra kitaba bir göz atalım.

Bol Ödüllü Yazar

1976 yılında Çin’in Lazhou kentinde doğan Ken Liu, aslında sadece yazarlığıyla değil çevirmenliğiyle de tanınan bir isim. Hatta Çinceden İngilizceye yaptığı ve dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılan Üç Cisim Problemi (The Three-Body Problem) çevirisiyle 2015 yılında bir Hugo Ödülü kazanmayı  da başarmış. Bu başarı görünenden biraz daha büyük, çünkü Hugo Ödülleri tarihinde çeviri bir eserle bu ödülü almayı başarabilen ilk kişi Ken Liu.

Bu çeviriyle aldığı ödül de yazarımızın ilk ödülü değil. 2011’de yayımlanan ilk kurgu eseri olan “The Paper Menagerie” ile Nebula, World Fantasy ve Hugo gibi prestijli ödülleri toplayan yazar, 2013 yılında da “Mono no awate” adlı kısa öyküsüyle yine Hugo Ödülü’ne layık görülmüş. Ayrıca kısa romanı “The Man Who Ended History: A Documentary” ile bir Hugo, incelememizin asıl konusu olan Kralların Merhameti (The Grace of Kings) ile de Nebula ödülüne aday gösterilmiş. Yazar, bunların dışında da pek çok ödüle sahip.

ken-liu

Kısa öyküleri F&SF, Asimov’s, Analog, Lightspeed, Clarkesworld gibi prestijli dergilerde boy gösteren Liu, ayrıca pek çok antolojide de yer almış. 2011’de başlayan kurgu kariyerine bugüne kadar seksenden fazla kısa öykü sığdıran yazarın bazı öyküleri farklı dillere çevrilerek yayımlanmış. Bunların dışında kendisinin yaptığı pek çok çeviri de bulunuyor.

İncelememizin konusu olan Kralların Merhameti ise, hem Karahindiba Hanedanlığı serisinin hem de yazarın ilk romanı.

Öyküden Romana Geçiş

Kralların Merhameti, okurken beni pek çok alanda ikilemler içinde bıraktı. Kitap genel olarak güzel olsa da, okurken sürekli bir “Bitse de kurtulsam,” düşüncesine kapılmaktan kendimi alamadım. Bunda çevirinin de etkisi var, ama ondan önce kitapla ilgili olan sebepleri ortaya dökelim.

Yazar Liu, kendi fantazyası için güzel ve detaylı bir dünya kurmaya çalışmış. Dara Adaları olarak adlandırılan bu diyar, biri büyük olmak üzere pek çok adadan oluşuyor. Ancak kitap bir harita içermiyor ve yazarın bu adalarla ilgili sürekli anlattığı şeyler gözünüzde pek canlanmıyor.

Bu konuda bir diğer sorun da şu ki, yazarın pek çok detayı hap haline getirmeye çalışıp okuyucuya birdenbire sunmak ister gibi bir tavır takınması. Açıkçası okuyucu için hiç de kolay bir durum yaratmıyor bu. Muhtemelen yazarın öyküye alışkın olan kalemi yüzünden oluşan bu sorun, kitap boyunca sık sık kendini gösteriyor. Liu, hayatı birkaç sayfa ya da en fazla birkaç bölüm sürecek karakterleri bile birdenbire bütün hayat öyküleriyle anlatmaya başlıyor. Kitabın ortalarında bile, aniden bir karakterin hayat hikayesini okurken buluyorsunuz kendinizi ve bu karakter birkaç sayfa sonra romana tamamen veda ediyor; sizse karakterin öldüğüne değil, o kadar bilgiyi aklınızda tutmaya çalıştığınıza üzülüyorsunuz.

krallarin-merhametiYazarın dünyayı şekillendirme ve arkaplan kazandırma yönündeki çabaları genel olarak bu şekilde olduğu için açıkçası yer yer sıkıyor. Kıyaslayacak olursak, Brandon Sanderson’ın Fırtınaışığı Arşivi serisini göz önüne alabiliriz. Sanderson dünyasını, geçmişini, karakterleriyle ilgili bilgileri öyle güzel yayıyor ki, okurken hepsi güzel bir şekilde akıllarda yer ediyor. Ancak Liu aklına gelen tüm bilgileri bir seferde vermeye kalktığı için, bu yoğunlaşmış bilgiler kalıcı olmuyor ve okuma keyfini baltalıyor.

Dara Adaları’nda kurulan ve Tiro Devletleri olarak anılan küçük devletlerin, içlerinden biri tarafından tek bayrak altında toplanmasından sonra başlayan roman, bu kurgu arkaplanıyla hem Çin hem de Japonya tarihine bir gönderme yapıyor. Ancak İmparator Mapidere’nin baskıcı yönetimi, hem sarayda hem de imparatorluk genelinde pek çok kişiyi yıldırmış olduğu için bu birlik pek uzun sürmüyor ve kitap boyunca pek çok savaşa şahit oluyoruz.

Kitabın kurgusunun da çok hızlı ilerlediğini söyleyebilirim. Başlarda küçüklüğünü gördüğümüz ve romanın ana karakterlerinden biri olan Kuni Maru, kitabın sonu geldiğinde epey bir yaş almış oluyor. Sakince ve detaylıca işlense belki iki kitabı dolduracak kadar malzeme varken yazar neden bu kadar acele edip bu kadar olayı tek cilde sıkıştırmış bilmiyorum. Bu durum, kitabın ilerleyen kısımlarında meydana gelen çeşitli olaylar için “Aman, nasıl olsa birazdan başka bir şey olur, bu da değişir,” gibi bir bakış açısı oluşmasına sebep oluyor, haliyle bu da olayların yaratması gereken heyecanın önüne geçiyor.

Kitabın kurgusu gerçekten de Buz ve Ateşin Şarkısı serisini aratmayacak cinste, ancak Liu, Martin’in düşmediği bütün hatalara düşmüş gibi görünüyor. Martin öyküsünü sererken acele etmiyor, her şeyi yerli yerinde anlatıyor ve gereksiz detaylar vermiyor; karakter sayısı ne kadar çok olsa da onları bir şekilde hatırlanabilir kılıyor ve şaşırtıcı sürprizlerden kaçınmıyor. Liu ise acele bir yol izleyerek pek çok serim gerçekleştiriyor, sayıca çok olan karakterleri anlattığı detaylarla hatırlanabilir kılacağını umuyor ancak bunda başarılı olamıyor ve nedense büyük çaplı sürprizlerden kaçınarak daha ufak çaplı sürprizlerle yetiniyor. Halbuki elindeki dünya ve kurgu, biraz daha özenle işlense Taht Oyunları’yla yarışabilecek seviyedeyken, bu durumda onun başka bir atmosferde geçen bir taklidi gibi bir his yaratıyor.

Çevirinin Kitaba Etkisi

Yukarıda anlattığım her türlü olumsuzluğa bir de çeviriyi ve editörlüğü ekleyeceğim şimdi. Açıkçası anlattığım sorunlardan bazılarının bu kadar göze batmasında da çeviri ve editörlüğün de etkisi olduğunu düşünüyorum. Can Erhan Kızmaz tarafından yapılan çevirinin akıcı ve güzel olduğunu söylemek isterdim. Ancak kitap boyunca sık sık tekrar tekrar okumanız gereken cümlelerle karşılaşmaya hazır olun. Üstelik bu cümlelerden bazıları, ne kadar okursanız okuyun en az iki farklı anlama gelebiliyor ve işin içinden çıkamıyorsunuz. Asya kültürlerinden etkilenen kurgu aynı kültürlerin felsefesinden de etkilenmiş ve altı çizilmeyi hak eden pek çok cümle içerirken, bu durum açıkçası can sıkıcı olabiliyor.

Kitap, çevirideki sıkıntılarının dışında bolca da yazım hatası içeriyor. Bu hatalar bazı kısımlarda o kadar yoğunlar ki, bir ara kitabın künyesine bakma ihtiyacı hissettim. Aksi gibi künyede redaktörün de ismi yer alıyor. Yani belli ki kitap Burcu Uluçay tarafından okunmuş, kontrol edilmiş ve düzeltmeleri yapılmış. Ama düzeltmeleri yapılan ve künyesinde “redaksiyon” diye bir bilgi bulunan kitapta nasıl bu kadar yazım hatası olabilir benim aklım almıyor.

Bu konuyla ilgili beni en çok üzen şey ise kitabın editörlüğünün Alican Saygı Ortanca tarafından yürütülmesi oldu. Pek çok kitapta gayet güzel işler çıkardığını bildiğim ve editörlüğüne güvendiğim bir kişi, bu kitabın bu şekilde yayımlanmasına nasıl razı gelebilmiş gerçekten inanamıyorum. Mesela kitapta hatırı sayılır yer tutan tanrıların diyalogları italikle verilmişken, neden diyaloğun bazı satırları italik değil? Neden kitabın bazı yerlerinde Hilal Adası olarak geçen yer bazı yerlerinde Crescent Adası olarak geçiyor? Neden bölüm içindeki bazı kısımlar tek satır boşlukla ayrılırken, ayrılması gereken bazı kısımlar ayrılmamış? İlk ikisi pek önemli gibi görünmese de, üçüncüsü paragraf geçişlerinde bazen afallatabiliyor, diğerlerinin de akışa az da olsa köstek olduğunu söylemek lazım.

“Silkpunk” türünün ilk örneği sayılan kitabın böyle özensiz bir çeviri ve editörlükle basılmış olması İthaki’ye hiç yakışmıyor. Pek çok seride harika işler çıkartan yayınevi nasıl oluyor da aynı özeni tüm serilerde gösteremiyor bilmiyorum, ama benzeri sorunları Zaman Çarkı serisini okurken de yaşamış ve epey çileden çıkmıştım. Umarım serinin ikinci kitabında daha özenli olurlar ve kitabın ikinci baskısını yapacak olurlarsa güzelce bir gözden geçirirler.

Kralların Merhameti her şeye rağmen, en azından bir göz atmayı hak eden bir kitap. Fantastik kurguya açtığı farklı pencereyle ilgi çekiyor. Yazar ilk kitapta kurguyu tamamen işleyip harcamış gibi duruyor olsa da, bu kadar acele ettiğine göre ikinci kitapta anlatmak istediği şeyler vardır diye düşünüyorum.

Editör
Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kralların Merhameti: Asya Kültürlerinden Beslenen Bir Fantazya

Avrupa kültürlerinden beslenen ve hep Orta Çağ Avrupası gibi görünen yerlerde geçen fantastik romanlardan sıkıldınız mı? Tabii ki sıkılmadınız, ama Asya kültürlerinden beslenen Kralların Merhameti kesinlikle bir şans verilmeyi hak ediyor.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün