Maderzad Palas: Büyülü Bir İstanbul Fantazyası

Giddar ve Beşlerin Çağı'yla bizleri fantastik diyarlarda maceradan maceraya koşturan Erbuğ Kaya'nın bu kez İstanbul'da geçen ama büyü ve gizem yönünden hiç de eksik kalmayan yeni romanını inceledik.

“Çağımızın çarpıklıklarına cevap ararken yazdıklarım fantastik boyutlara çıkıyor. Çünkü gördüklerimizi genelde gerçeklikle açıklamamız mümkün olmuyor.”

Türkiye’de fantastik edebiyat yazarı denildiğinde şüphesiz akıllara ilk gelen kişilerden biridir Erbuğ Kaya. 2009 yılında Kalkedon Yayınları’ndan çıkan tuğla büyüklüğündeki Giddar isimli ilk kitabıyla bu türde kalem oynatmaya başlayan yazar, başarılı bir kurguya imza atmıştı. Sonraki kitapları için de beklentiyi yükseltmemizi sağlamış ve ardından 2012’de İthaki Yayınları aracılığıyla Giddar’ın ikinci kitabı olan Beşlerin Çağı‘nı yayımlatmıştı.

Aradan geçen 5 yılda suskunluğa bürünen Erbuğ Kaya’nın yeni romanı Maderzad Palas da yine fantastik edebiyata göz kırpmakla kalmıyor, ilk iki kitabında karşımıza çıkan orta çağ fantazyasını bu sefer şehrin göbeğine taşıyor. Evet, kitabın hoş bir tasarıma sahip kapağından da anlaşılacağı üzere bu şehir İstanbul. İhsan Oktay Anar, Doğu Yücel, Göktuğ Canbaba gibi yazarların İstanbul’da geçen büyülü gerçekçilik ve şehir fantazyası türlerindeki kitaplarına alışkın olduğumuzdan, bu büyülü şehirde yeni bir maceraya çıkacak olmak elbette daha kitabı okumaya başlamadan okuru mutlu etmeye yetiyor.

Kitabın türü ve kapağına ek olarak güzel yanlarından bir diğeri ise elbette ki ismi. Maderzad Palas adı gizemli olduğu kadar çekici de. Bu ismin tam olarak ne ifade ettiğini kitabın yarısından sonra ancak anlayabiliyoruz. Hatta bu esrarengiz yapının içinde yaşayan insanlar da en az onun kadar gizemliler. Her birini tek tek tanıyor ve böylelikle gerilim dolu anlara yelken açıyoruz.

“İnsana kendi varlığını hissettiren güzelliklere  ne olmuştu? Geçmiş zamanların dervişleri nereye gitmişti? Bir yerde insanlık yanlış bir yere sapmıştı ama nerede?”

Kitabın baş karakteri ve aynı zamanda anlatıcısı Ali Kocaali. Betül isimli bir kadınla evli olan Ali, rutin ve sıradan hayatına devam etmektedir. Kitaplara olan düşkünlüğü neticesinde ileride kitapçı olmayı hayal eden Ali, bir yandan muhasebecilik gibi düşük statülü bir işte çalışmakta, diğer yandan da Fenerbahçe’nin maçlarını izleyip İstanbul hakkında çıkarımlarda bulunmaktadır.

Son zamanlarda eşinin bambaşka bir kadına evrilmesinden ve onunla olan iletişiminin azalmasından duyduğu endişe, yaşadığı şehrin hezeyanları, kendi iç sıkıntıları ve gördüğü rüyalar, Ali’yi bambaşka bir adam olmaya itecektir. Yine bir futbol maçından çıkıp mütevazı arabasıyla İstanbul trafiğinde seyrettiği bir günde ise beklenmedik bir kazaya karışan Ali’nin o andan sonraki hayatı da tamamıyla değişikliğe uğrayacaktır.

Ali Kocaali’nin Maderzad Palas’ın ilginç ahalisiyle tanışmasının ardından dünyanın çok farklı yönlerini tanıma imkanı buluyoruz. Tennur ve Zulmat’ın aralarındaki savaşa tanıklık ediyor ve iyi ile kötünün kadim savaşını bir kez de Erbuğ Kaya’nın gözünden okuma fırsatına sahip oluyoruz. Haydar, Nisa, İrem, Azra, Diğer Eleman ve Profesör gibi her biri birbirinden ilginç Maderzad Palas ahalisinin en farklı üyesi ise şüphesiz Meşruke adındaki ağaç. Kitaplar vasıtasıyla insanlarla iletişim kurabilen bu büyülü ağaç, hikayede aynı zamanda bir metafor görevi de görmekte.

Meşruke’nin ardından kitapta yer alan en ilgi çekici karakter ise şüphesiz Mesmerin. Onun gizemi öyküyü daha farklı bir kulvara taşımaya yetiyor. Mesmerin’in hikayeye katıldığı noktadan sonrası işleri biraz daha karmaşıklaştırsa da, Ali ile Mesmerin’in arasındaki diyaloglar kitabın en güzel kısımları olmaya aday.

“Oysa o kitapları büyünün verdiği keyif yüzünden okuyoruz. Kitaptaki harflerin aklımızdaki hayalleri şekillendirdiği ana hayranız.”

Kurguda hayli ilginç bir büyü sistemi de bulunmakta. Büyü yapan kişilere “maji” adı verilmekte ve normal insanlara oranla tabii ki birçok yönden farkları bulunmakta. Hayal gücünü kitabın her noktasında konuşturan Erbuğ Kaya, birçok olguyu oldukça tutarlı bir şekilde kurguya yedirmeyi başarmış.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Profesör ile Ali’nin konuşmaları John Fowles’un Büyücü isimli kitabındaki Maurice Conchis ile Nicholas Urfe’yi çağrıştırdı bana bir müddet. Mesmerin ise yine aynı kitaptaki Lily ve Rose isimli karakterleri. Bu yönleriyle bana İngiliz Edebiyatı’nın bu eşsiz şaheserini hatırlatmış oldu bu roman.

Maderzad Palas’ın kolay okunan bir kitap olduğunu söylemek gerek. Akıcı, sürükleyici, ilgi çekici kurgusuyla birlikte olayların nereye varacağını merak ettirerek kendini okutan bir yapıya sahip. Fakat yine de, kitabı iki farklı kısımda ele almak doğru olacaktır. İlk 100 sayfalık dilimde olaylar tane tane anlatılırken, karakterleri yeterince tanıyıp kitabın içine girmekte herhangi bir sorun yaşamazken, kalan bölümde biraz daha hızlanan bir olay örgüsü ve peş peşe yaşanan şeyler okuru bir koşturmacanın ortasında bırakıyor.

Kitap boyunca Erbuğ Kaya’nın kurgu içine ustaca yedirdiği güzel cümlelerden birkaçını burada da paylaştık. İstanbul’da geçen romanın İstanbul övgüleriyle olduğunu da belirtmek gerek tabii ki. İşte onlardan en güzeli:

“İstanbul; bilgeliğin, vahşiliğin ve güzelliğin üstünde birleştiği, hiçbir şeyin onu çirkinleştirmeyi başaramadığı, her defasında ilk kez karşılaşıyormuşsun hissi veren, hiçbir zaman sahip olamayacağın bir aşktı.”

Kitap hakkında yapılabilecek eleştirilerden biri ise herhangi bir kapak arkası yazısının bulunmaması. Sevin Okyay ve Altay Öktem gibi hepimizin saygı duyduğu değerli büyüklerimizin güzel sözlerine ek olarak kısa bir bilgilendirici yazı konulsa kitap daha fazla kişiye ulaşabilirdi pek tabii.

Erbuğ Kaya’yı yakından takip edenlerin de bildiği üzere, kitaptaki bütün kurgunun aslında tamamıyla bir metaforlar silsilesi olması ise şahane düşünülmüş. İçinde bulunduğumuz dünyadaki güç ve iktidar kavramlarından yola çıkan yazar, en üst kısımda vermiş olduğumuz alıntıdan da anlaşıldığı üzere, gördüklerini fantastik bir pencereden okuruna sunmuş ve temeli sağlam bir romana imza atmış.

Bir röportajında, “İçime sinmeyen bir şeyi zaten yazamıyorum. Ben yazdığım metinden keyif almıyorsam, onu okuyan birinin keyif almasını nasıl bekleyebilirim ki?” diyen Erbuğ Kaya’nın bu son romanını okuyacak olan herkese keyifli okumalar dileklerimizle.

“Elbette rüyalar isteğe göre şekil alsalardı dünya daha güzel bir yer olurdu.”

1995, Erzurum. Küçük yaşlarımdan itibaren fantastik şeylere merakım vardı. Bunun önünü açan ve bugünkü ben olmamı sağlayan Pokemon, Digimon, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi serilere minnettarım. Zamanla bu ilgi bilimkurguya kaydı. Sinemaya ve sürpriz yumurtalara olan ilgim de azımsanmayacak boyutta. Şu sıralar amatör haberci ruhumu profesyonel boyuta taşımak uğruna çabalıyor, Kayıp Rıhtım ve Bilimkurgu Kulübü gibi platformlarda yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Maderzad Palas: Büyülü Bir İstanbul Fantazyası

Giddar ve Beşlerin Çağı’yla bizleri fantastik diyarlarda maceradan maceraya koşturan Erbuğ Kaya’nın bu kez İstanbul’da geçen ama büyü ve gizem yönünden hiç de eksik kalmayan yeni romanını inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün