Otherlife: Bir Rüyada Sıkışıp Kalmak

İstediğiniz bir rüyayı istediğiniz kadar görmenizi sağlayan bir nano-ilaç üretilseydi ne olurdu? Bu yılın ilgi çekici bilimkurgu filmlerinden Otherlife'ı inceledik.

Not: Okumakta olduğunuz bu yazı, filmi henüz izlemeyenler için sürprizleri bozacak ayrıntılar içermektedir.

Ben C. Lucas’ın yönettiği, Jessica De Gouw’un başrolde oynadığı Avustralya yapımı Otherlife (Diğeryaşam) adlı film, bu yılın üzerine konuşulması gereken bilimkurgu yapımlarından birisi ama gelin görün ki neredeyse hiç bilinmiyor. Film hakkında bırakın Türkçe eleştiriyi, İngilizce eleştiri bulmak bile kolay değil. Öyle ki ben bu satırları yazarken IMDb’de kendisine sadece 476 kişi  oy vermişti.

Otherlife, ilk olarak bu yıl 16 Haziran’da Sidney Film Festivali’nde görücüye çıktı. Daha sonra 5 Ekim’de San Diego Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi. Bu ikisi dışında sinema gösterimi yok. Film daha sonra 15 Ekim’de internet üzerinden seyircilere sunuldu. Şu anda gösterimi Türkiye de dâhil olmak üzere dünya genelinde Netflix tarafından yapılmakta. Benim de bu filmi fark etmem Netflix sayesinde oldu.

Nanit Hayatlar

Hikâyemiz, Otherlife adlı yeni bir girişimin iki ortağından biri olan Ren Amari’nin (Jessica De Gouw) denemekte olduğu bir çeşit madde üzerine kurulu. Bu madde, her ne kadar bir tür uyuşturucu gibi kabul görse de aslında ondan son derece farklı bir şeydir. Çünkü aslında gözle görülemeyecek kadar küçük robotlar olan nanitlerden oluşmaktadır. Bu nanitler, kişinin istediği rüyanın gösterilmesini sağlamaktadır. Üstelik bir dakika içinde birkaç saat yaşatabilmektedir.

Bu fikir kulağa hoş geliyor. Gün içinde çok sıkıldığımızda bir dakika içinde birkaç saatlik bir tatil yapıp işe dönmek faydalı olurdu, ki Otherlife şirketinin amacı da bu. Fakat bu yeni teknolojinin başka olası kullanım alanları da vardır ve birkaç saatlik süre yıllarca uzatılabilir. Bu kullanım alanlarından biri de sanal hapishane fikri olacaktır. Burada hedeflenen şey, bir suçlunun uzun yıllar gerçek bir hapishanede ömrünü çürütmesindense birkaç dakika içinde, kaçmanın imkânsız olduğu sanal bir hapishanede, tamamen tecrit edilmiş bir hücrede 20 yıl yatması ve ıslah edilmiş olarak çıkıp hayatını devam ettirmesidir.

Fakat her şey yolunda gitmeyecektir. Ren, erkek arkadaşı Danny’ye (Thomas Cocquerel) “havalı bir şey görmek ister misin” diyerek ilacı verir ve Danny birkaç dakika sonra hayatını kaybeder. Ren artık bir suçludur ve ortağının da teşvikiyle devletle bir anlaşma yapmak zorunda kalır. Otherlife teknolojisini kullanarak sanal bir hapishanede bir yıl yatacaktır ama gerçekte sadece bir dakika sürecektir.

Bu fikir bence güzel görünüyor ama filmin bu fikri işlemekte başarılı olamadığını düşünüyorum. Ren’in hapishanede geçirdiği bir yılın ilk birkaç gününü görüyoruz ve sonra 365. güne atlıyoruz. Film, bu bir yılda Ren’in kendi bilinçaltına yolculuğunu işlese daha iyi olurdu ama bunun yerine ondan sonrasını işlemeyi tercih ediyor. 365. gün bittiğinde Ren uyanmıyor, sanal bir hapishanede olmadığını, gerçek bir yerde hapsedildiğini anlıyor. Bir yılı boşa gitmiştir. Bir şekilde kaçmayı başarır.

Özgün Konu, Kötü İşleniş

Ren hâlâ gerçek dünyada olduğuna inanmamaktadır. İzlerken bir ara ben de “Acaba şu an gerçek dünyada mı yoksa hâlâ bir rüyada mı?” diye düşünmeye başladım. Fakat bir süre sonra neyin ne olduğunu anlayınca film beni hayal kırıklığına uğrattı. Ren’in sanal hapishaneye girdiği kısımlarda gerçekten de sonraki sahneler için meraklanmaya başlamıştım. Fakat hapishaneden kaçtığı sahneden sonrası fazlasıyla tahmin edilebilir oldu: Meğerse Ren gerçekten de rüyadaymış. Üst üste iki kere yapılan bu ters köşe girişimi pek de başarılı işlenememiş.

Beni en çok hayal kırıklığına uğratansa yönetmenin, izleyiciyi Ren’in hem gerçek dünyada olduğuna inandırarak kandırmaya çalışması hem de dikkatli izleyiciler için işin aslının öyle olmadığına dair ipuçları serpiştirmesi oldu. Küçük efekt hileleri, olayların abartılı bir şekilde drama bağlanması, izleyicinin çok kolay uyanmasına neden oluyor. En azından bende öyle oldu. Başka bir bilimkurgu seyircisinde de öyle olacağını tahmin ediyorum.

Ben C. Lucas seyircisini fazlasıyla küçümsemiş. Çünkü Hollywood gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan filmlerle bizi bu konuda çok eğitti. Matrix, Inception, Vanilla Sky, 13th Floor vb. filmlerde o kadar çok ters köşeye yattık ki artık bu ufak numaraları yemiyoruz. Ki bu saydığım filmler ters köşeye yatırma konusunda çok başarılıydı. Matrix Revolutions’ın yayınlanmasının üzerinden 14 yıl geçti ama hâlâ Neo’nun özel güçlerini Matrix’in dışında nasıl kullanabildiği merak konusu. Gerçek dünya sandığımız yer belki de gerçek değildi. Inception’ın yayınlanmasının üzerinden 7 yıl geçti ama orada da gerçek dünyanın gerçek olmadığına dair bir şüphe söz konusu. Ne de olsa Cobb’un son derece tartışmalı totemi finalde gözümüze sokulmuştu. Belki de Fisher’ın değil de Cobb’un beynine fikir ekiyorlardı. Otherlife ise böylesine zekice şeyler yapmıyor. Sadece aklımızla alay ediyor.

Otherlife’ın bir başka sorunu ise özgün olma kaygısıyla tutarlı bir sona ulaşamaması. Filmi yapanlar ellerinde pek özgün bir konu olmadığının bilincindeler ve bu yüzden filmi sündürerek ona özgünlük kazandırmaya çalışıp başarısız olmuşlar. Aynı kaygı, yakın zamanlarda yayınlanan Güney Kore yapımı Lucid Dream (Bilinçli Rüya) adlı filmde de var. O da benzer bir konuyu işliyor ama en azından özgün olma konusunda daha başarılı.

Ren’in gerçek hayata uyanmasından sonra film hiçbir şey vadetmiyor. Sadece sonu farklı olsun diye filme resmen uzatmalar oynatılmış. Keşke bu kadar özgün olma kaygısı güdülmeseydi. Konu neyse öyle anlatılsaydı. Eleştirmenler imitasyon diyeceklerse de bırakın desinler. En azından daha iyi bir film olurdu.

Filmin belli bir yerden sonra sıkıcılaşmasının iki sebebi daha var. Birincisi, kulağa hitap eden pek fazla bir şey yok. Yeterince ses efekti olmamasını geçtim, doğru düzgün arkaplan müziği bile koymamışlar. Zaten Rem’in rüyada olduğu sahnelerin yapaylığının anlaşılması biraz da bu yüzden.İkincisi ise oyunculukların monoton olması. Oyuncuların oynadıkları rollerle bütünleşemedikleri ortada. Duygusuz robotlar izliyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Başroldeki Jessica de Gouw diğerlerinden kısmen daha iyi oynamış olsa da bu durumdan muaf değil.

Otherlife, bilimkurgu açlığı çeken bir insanın elbette izlemesi gereken bir film. İlk yarısıyla birlikte güzel fikirler ortaya atıyor, izleyici meraklandırıyor. İkinci yarısında yüzüne gözüne bulaştırmış olabilir, o başka.

  • 31
    Shares
1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Otherlife: Bir Rüyada Sıkışıp Kalmak

İstediğiniz bir rüyayı istediğiniz kadar görmenizi sağlayan bir nano-ilaç üretilseydi ne olurdu? Bu yılın ilgi çekici bilimkurgu filmlerinden Otherlife’ı inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün