Passengers: Uzay Gemisinde Romantizm

Passengers, bilimkurgu ile romantizmi birleştirirken düşünsel bir derinliğe de sahip olduğunu gösteriyor.

Uyarı: Bu bir tanıtım değil, inceleme yazısıdır. Spoiler içerir.


Başrollerini Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’ın oynadığı, Morten Tyldum’un yönettiği Passengers, Türkiye’deki adıyla Uzay Yolcuları, son zamanların en ilginç bilimkurgu filmlerinden.

Jon Spaihts’in kaleme aldığı senaryo, 2007’den beri Holywood çevrelerinde gündemdeydi ama çekmeye razı olan bir yapımcı bulunamamıştı. Bu sorun 2014 sonunda çözüldü, Eylül 2015’te çekimler başladı ve nihayet Passengers beyaz perdeye on yıl gecikmeli de olsa gelebildi.

Kayıp Rıhtım’daki sinema incelemelerimi okuyanlar daha önce nadiren gerçek bilimkurgu filmleri izlediğimizden şikayetçi olduğumu bilirler. Bilimkurgu soslu polisiye, bilimkurgu soslu gençlik filmi, bilimkurgu soslu drama ve bir de süper kahraman filmleri derken her yıl sinemalara gelen bilimkurgu etiketli filmlerden pek azı gerçek anlamda bilimkurgu oluyor.

Bu nedenle Passengers’ı izlemek için sinemanın kapısından girerken ön yargılıydım. Çünkü bazı eleştirilerden ve fragmanlardan anladığım, bunun bilimkurgu soslu bir romantizm olduğuydu. Ön yargımın bir başka nedeni de 7.1’lik IMDB puanıydı. Bu, benim ortalama kalitede saydığım filmlere verdiğim puan. Fakat sinema salonundan çıkarken düşüncelerim olumlu yönde değişmişti.

Hikaye, Homestead II gezegenine yol alan Avalon uzay gemisinde geçiyor. Avalon’un 5000 yolcusu ve 200’den fazla mürettebatı vardır. Yolculuk 120 yıl süreceği için bütün mürettebat ve yolcular dondurulmuş olup her şey otomatik pilotun kontrolündedir. Bütün mürettebat ve yolcular, hedefe birkaç ay kala uyandırılacaktır.

Fakat tahmin edeceğiniz gibi her şey sorunsuz gitmez. Bir teknik arıza sonucunda Jim Preston(Chris Pratt) adlı yolcu uyanır. Kısa süre sonra Avalon’da uyanmış olan tek kişinin kendisi olduğunu fark eder. Daha da kötüsü; Preston, yolculuğun 30. yılında uyanmıştır. Yani olması gerekenden 90 yıl önce. Bu soruna hiçbir çözüm bulamayacaktır. Dünyaya bununla ilgili mesaj gönderir ama mesajın gidip cevabın gelmesi 55 yıl sürecektir.

Başlangıç kısmının orijinal olmadığını belirtmek gerek. Konu başta biraz Alien ve Pandorum filmlerini çağrıştırıyor. Bir uzay gemisinde, olması gerekenden önce hiper uykudan çıkan yolcu/yolcular ve çözülmesi gereken bir gizem. Yeni bir şey yok. Yine de ışıktan hızlı seyahat edilememesi, Avalon’un tasarımı, hiper uyku, gönderilen mesajın uzun sürelerde gidip gelmesi, yapay zekânın genel değil de özel görevler üstlenmesi gibi ayrıntılar, benim gibi bilimkurguda bilimsel gerçekçiliğe önem veren birisi için çok sevindiriciydi.

Film, orijinal olmayan girişine rağmen akıcı anlatımıyla bu açığı kapatıyor. Bir süre sonra da konu şekillenmeye başlıyor ve orijinal bir nitelik kazanıyor. Passengers, Alien ve Pandorum’daki gibi gerilim ve korku ögelerine başvurmuyor, bambaşka bir yöne gidiyor. Önce, yalnızlık teması işleniyor. Preston, gemideki her türlü eğlence imkanından faydalanarak zaman geçiriyor, robot barmen Arthur(Michael Sheen) ile sohbet ederek şişenin dibini buluyor. Fakat bunlar yetmeyecek, Preston’ın yalnızlık hissi bastırılamayacaktır. O, en sonunda intiharı düşünmeye başlayacaktır. Pratt’in bu sahnelerdeki performansı bence oldukça başarılıydı. Sandığımdan daha yetenekli bir oyuncu olduğunu bu sahneleri izlerken fark ettim.

Giriş bölümünün ardından gelen bu ikinci bölüm, yalnızlık ve çaresizlik temalarını işliyordu ve bu bölüm Preston’ın bir çözüm bulmasıyla sonuca bağlanır. Preston, intihar girişiminden son anda döndüğü sırada gemide uyumakta olan 5000’den fazla kişiden biri olan Aurora Lane(Jennifer Lawrence)’i fark eder. Lane’in, veritabanındaki profilini inceleyen Preston bir açmazla karşı karşıyadır. O, Lane’in hayallerindeki kadın olduğunu düşünmektedir ve onu uyandıracak imkanlara sahiptir. Böylece yalnızlıktan da kurtulmuş olacaktır. Öte yandan, bunu yaparak bir insanı kendisiyle birlikte bir uzay gemisinin içinde ölene kadar yaşamaya mahkum etmiş olacaktır ki bunu yapmaya hakkı yoktur.

Kendisini vazgeçirmek için çok uğraşan Preston, bunu başaramaz ve Lane’i uyandırır. Böylece filmde yeni bir bölüm başlar ve bu bölümün teması aşktır. Başta durumu kabullenemeyen Lane, zamanla buna alışacak ve Preston ile yakınlaşmaya başlayacaktır. Kendisini uyandıranın teknik bir arıza olduğunu sanmaktadır, gerçeği bilmemektedir. Böylece uzayın derinliklerinde aşk başlar. İkisi de genel olarak hayatlarından memnundur. Burada asıl çarpıcı olan, bu iki insanın ancak bu koşullar altında birbirlerini tanıma şansına erişmiş olmalarıdır. Çünkü aralarındaki sınıfsal fark nedeniyle Dünyada asla tanışamazlardı, hatta Homestead II gezegeninde bile büyük olasılıkla böyle bir şey olmayacaktı. Fakat burada yalnız ikisi varken, onların birbirlerini tanımasını engelleyen bütün toplumsal engeller ortadan kalkmıştır ve sevilmeye değer olduklarını görebilmişlerdir. Bence bu kısım aşk ve aşkın toplumsal yönüyle ilgili çok önemli mesajlarla dolu.

Bir ayrıntıdan da söz etmek istiyorum. Her ne kadar muhafazakar biri olmasam da dozunu aşan çıplaklık ve erotizmden hoşlanmıyorum. Özellikle işin pornografiye varmaya başladığı endüstriyel sinemadan soğuma nedenlerimden biri budur. Passengers’ta ise sevişme sahnelerinde veya diğer çıplaklığın olduğu sahnelerinde olması gereken sınırın aşılmadığını düşünüyorum. Bu nedenle çıkarılan işi takdir ettim. Film; duygulara odaklanıyor, bedenlere değil.

Passengers bu noktada bir kez daha hayatta hiçbir şeyin mükemmel bir şekilde devam edemeyeceğini, inişlerin ve çıkışların olduğunu hatırlatır. Preston’ın Lane’den sakladığı sır ortaya çıkar ve ilişkiler kopar. Acı ve üzüntü dolu sahneler bize aşkın diğer yüzünü de gösterecektir. Burada özellikle Jennifer Lawrence’in performansı göz dolduruyor.

Passengers’ın bilimkurgu soslu romantik bir film olmadığını, iki türü de birleştirdiğini düşünüyorum. Bilimkurgu en sonunda yeniden su yüzüne çıkıyor. Hikayenin başlangıcında olan ve alttan alta büyüyen teknik sorunlar gemiyi yok edip içindeki herkesi öldürecek boyuta gelince, Preston ve Lane, gerilim ve heyecan dozu bir hayli yüksek olan gemiyi kurtarma işine girişmek zorunda kalırlar. Böylece ilişkileri de yeniden ve bu kez daha sağlıklı bir temelde başlayacaktır.

Sonuç olarak Passengers, akıcı bir dil, başarılı oyunculuklar, etkileyici bir görsellik ve iyi düşünülmüş bir alt metinle geliyor. IMDB puanının bu filme karşı haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bunu konuşmak için her ne kadar erken olsa da Passengers, 2017’nin en iyi filmlerinden olabilir.

1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Passengers: Uzay Gemisinde Romantizm

Passengers, bilimkurgu ile romantizmi birleştirirken düşünsel bir derinliğe de sahip olduğunu gösteriyor.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün