Stranger Things 2: Uzun Süren Bir Bekleyişin Ardından

Uzun bekleyiş sona erdi ve Stranger Things'in ikinci sezonuna kavuştuk. Peki beklediğimize değdi mi? İşte orası biraz tartışmalı.

Stranger Things, kelimenin tam anlamıyla nükleer bomba etkisi yaratmıştı dizi dünyasında ilk sezonuyla. Öyle ki daha önce adı sanı bilinmeyen çocuk oyuncular, mükemmel bir senaryoyu ve kurguyu omuzlarına alarak diziyi taşımıştı. Nostalji, korku, gizem, dostluk, mizah, birçok farklı duygu ve düşüncenin tam kıvamındaki karışımıydı. E hâliyle biz de ikinci sezonu bekledik sabırsızlıkla ve 27 Ekim günü ekranların başına geçtik.

Stranger Things’in ikinci sezonu ilk sezondaki birçok soru işaretini ortadan kaldırıyor, hem de epey hareketli ve kanlı bir şekilde. Aynı zamanda bir sonraki sezon için (evet, üçüncü sezon, hadi yine iyisiniz) seyirciye göz kırpıyor ve yeni soru işaretleri oluşturuyor. Bu hem iyi hem kötü bir şey; ne demek istediğimi yazının ileriki kısımlarında anlayacaksınız. Bütün bunların yanı sıra bu sezon bir dünya insanla tanışıyoruz ve kimine kanımız ısınıyor kimine de içten içe uyuz oluyoruz.

Belirtmekte fayda var, yazının bu noktadan sonraki kısmı yeni bölümleri henüz izlemeyenler için baştan aşağı sürprizbozan (spoiler) içerecek, şimdiden uyarıyorum ve sizleri Hawkins’te bir yolculuğa davet ediyorum.

Bir Yıl Sonra Neler Değişti?

Dokuz bölümden oluşan ikinci sezonun ilk bölümünde bizleri Pensilvanya sokaklarını birbirine katan bir grup punk genç karşılıyor. Kara Şövalye’den fırlamış maskeleri, son hız gittikleri kamyonet, peşlerindeki polisler, epey hızlı bir giriş yapıyoruz diziye. Ve anlıyoruz ki özel güçlere sahip tek karakter Eleven değil.

Bir sene öncesinde son derece garip olayların yaşandığı Hawkins‘e geri dönüyoruz sonrasında. Görünen o ki her şey yolunda. İsyankâr ergen Susanna’dan çocuğuna hem ana hem baba olan Joyce Byers’a dönüşen Winona Ryder, Yüzüklerin Efendisi’nin hiçbir zaman gerektiği değeri görmeyen yılmaz savaşçısı Samwise Gamgee’ye can veren Sean Astin‘in oynadığı Bob ile mutlu bir ilişki içerisinde. Hayattan kopmuş Jim Hopper’sa Eleven’la birlikte dedesinden kalan kabinde yaşıyor insanlardan gizli bir şekilde. Eleven’ın saçları uzamış, Jim Hopper’sa kendini Eleven’a adadığı için tekrardan hayata tutunmuş. Gönüllerimize taht kuran çocuklarsa aynı, Will’le birlikte tamamlanan ekip sürekli bir koşuşturmaca içinde ve atari salonunun bağımlısı olarak sık sık makinelerin başında oyun oynamaktalar. Atari demişken Maxine ve üvey abisi Billy’ye de değinmek gerek; mühim oldukları için değil lâkin kendileriyle de bu sezonda tanışıyoruz. Max, Dustin ve Lucas’ın ilgisini çekiyor (ki bu bütün sezondaki rolünü özetliyor ne yazık ki) ve Billy ise dar kot pantolonunda Hawkins’in kızlarına sergilediği poposu ve mullet saç tıraşıyla ortalıkta kadınları baştan çıkartıyor (80’ler gerçekten ilginç olmalı). Duygusal hayatında yaşadığı gelgitler Will’in yaşadığı zihinsel gelgitlerin toplamından fazla olan Nancy ise bu sezonda kalplerimizi çalan Steve ile hâlâ birlikte, her ne kadar sallantıda olsa da. Ve Nancy, Barbara’ya fena hâlde kafayı takmış durumda (ilginç bir şekilde). Geçen seneki facianın sorumluları ortada yok ve bunları bize aktaran Dr. Owens, izleyici olarak güvenmek istediğimiz fakat bir türlü güvenemediğimiz bir karakter ki kendisi Aliens’ın Burke’ü olmakta. Duffer Kardeşler’in söylediğine göre James Cameron’un Aliens’ı ikinci sezon için büyük bir ilham kaynağı olmuş.

Uzun lâfın kısası, Duffer Kardeşler kendilerini tekrar etmekten kaçınarak biz izleyicilere özgün bir doku üzerine kurulmuş kurgu ve karakterler sunuyor. Her ne kadar Stranger Things‘i sevsem ve ikinci sezonu kısa bir sürede izlesem de değinilmesi gereken hususlar mevcut.

“Etrafıma Baktığım Zaman Birçok Yeni Yüz Görüyorum”

Stranger Things‘in kendini tekrar etmemesi takdire şayan fakat tek başına yeterli değil; çünkü tanıştığımız yeni karakterlerin lüzûmu konusunda kişisel olarak derin şüphelere sahibim. Çok basit bir şekilde yeni karakterleri ele alalım:

Will: Will yeni bir karakter değil fakat kendisinin bu başlık altında ele alınması daha uygun, zira bir önceki sezonda kendisini çoğunlukla Upside Down’da soğuktan titreyen, kollarıyla dizlerini sarmış, ürkek bir surat ifadesiyle gördük. Fakat bu sezonda anladık ki Noah Schnapp bundan çok ama çok daha fazlasıymış. Öyle ki küçük yaşına rağmen sergilediği oyunculuk karşısında şapka çıkarttım. Kendisinin dahi tam kavrayamadığı bir güç tarafından kontrol edilen ve karanlığın etkisinde kalan Will’i kusursuz bir performansla oynamış kendisi. Durgun sahneler bir yanadursun, içinde acı sebepli çığlık bulunduran abartılı sahnelerin de altından kalkmış Noah Schnapp.

Bob: Sean Astin tarafından canlandırılan Bob, Joyce Byers’ın optimist sevgilisi olarak karşımıza çıkıyor bu sezonda. Kendisini bilenler biliyor, o yüzden oyunculuğunu övmeye gerek yok. Ne yazık ki oynadığı karakter, yeni sezonda tanıştığımız karakterlerin neredeyse tamamıyla aynı kaderi paylaşıyor: tek işleve sahip karakterler. Bob karşımıza olgun bir “nerd” olarak sunuluyor ve Joyce haklı bir şekilde yaşananları ona anlatmaktan çekiniyor. Fakat nerede bir akıl oyunu, IQ gerektiren iş var, Bob hemen orada. Bulmaca çözüyor, kimsenin göremediği incelikleri görüyor, saf iyilik ve akıldan oluşan bir karakter olarak da demogorgonlar tarafından canlı canlı yeniyor. Belki sorun bendedir, lâkin Bob’un diziye sokulma amaçları arasında sadece ve sadece iki temel sebep görüyorum: 1) Will’e cesaret vererek yaşanan olaylar zincirinin başlamasına sebep olmak. 2) Akıl gerektiren işleri çözmek.

Kali: Birinci bölümün ilk dakikalarında karşımıza çıkıyor Kali, sonra da uzunca bir süre ortada gözükmüyor. 008 olduğunu öğreniyoruz sonra, yani Eleven’ın kardeşi. Her ne kadar (bu kişisel yorumum olmakta tabi) Eleven kadar “afilli” bir güce sahip olmasa da onun da özel bir gücü var; insanlara istediği şeyi gösterebiliyor. Benzin istasyonunun sahibinin akmayan tuvaleti akmış gibi görmesi, agresif punk’ın en büyük korkusu olan örümcekleri kolunda görmesi ve daha niceleri… heyecan verici, değil mi? Amerikan Hükümeti son derece ilginç deneyler yapıyor ve insanları birer silah hâline getiriyor. Ama Kali de sığ ötesi ve sezonun en kötü (evet, kötü doğru sözcük) bölümünde önemli bir yere sahip. The Lost Sister adlı bölümde Eleven Hawkins’ten çıkıyor ve Kali’nin yanına gidiyor. Burada kendine yeni bir imaj ediniyor, ablası ve arkadaşlarıyla birlikte suçlu belledikleri bireylere karşı sefere çıkıyorlar. Bunun öncesinde de Kali, Eleven’a gücünü nasıl kullanabileceğini anlatıyor.

“Seni öfkelendiren bir şeyi düşün ve onu kanalize et!”

Uf! E biz bunu biliyorduk zaten, hâlihazırda geçen sezonda bu tarz olaylar yaşanmıştı ve Eleven’ın bu yönünü bir buçuk yıl önce keşfetmiştik. Son bölümde yapılacak bir flashback için neden çıktık ki Hawkins’ten? Kali ve arkadaşları gibi lüzûmsuz, hikâyeyle uzaktan yakından olmayan karakterlerle neden tanıştık?

Max: Sadie Sink’in canlandırdığı Max de pekâlâ Bob ve Kali gibi tek işleve sahip. Başlarda aksi ve sosyal olarak izole dursa da Lucas ve Dustin’in uğraşlarıyla gruba dahil oluyor (her ne kadar Mike tarafından kabul görmeyip, Eleven tarafından nefret edilse de). Sonrasında ne kadar şirin ve hayat dolu bir kız olduğunu görüyoruz, buna ek olarak kendisinin geçmişi Duffer Kardeşler tarafından gölgeleniyor. Son derece agresif hâl ve hareketlere sahip olan abisi Billy ile olan ilişkisi kafalarda merak uyandırıyor fakat sonrasında görüyoruz ki olay sadece boşanmış anne-babadan ibaret. Sezon boyunca Max’in yaptığı tek şey huzursuzluk çıkarmak, istemeden de olsa. Öyle ki Dustin ve Lucas etrafında pervane oluyor, istemsiz bir şekilde Mike’tan ötürü Eleven Max’i kıskanıyor, ne olduğunu anlamadan her şeyin bittiğini görüyoruz. Çok ama çok daha ilginç bir karakter olabilirdi bana kalırsa Max.

Billy: Avustralyalı oyuncu Dacre Montgomery tarafından canlandırılan Billy, mullet saç kesimi, dar kesim pantolonu ve Kaliforniya havalarıyla ikinci sezonu kasıp kavuruyor. Hobileri arasında üvey kardeşini fizikî ve psikolojik şiddete tabi tutmak, 7/24 sigara içmek, Steve’in tahtını sallamak, basketbol oynamak ve genç-yaşlı fark etmeksizin kadınları baştan çıkartmak var.

Dr. Owens: Aliens’ın Burke’ü olduğunu söylemiştim Dr. Owens’ın, görünen o ki geçen yıl yaşanan olayların ertesinde projeyi kendisi devralıyor. Upside Down bir virüs gibi yayılıyor ve Dr. Owens da bunu durdurmak için elinden geleni yapıyor. Yeni karakterler dahilinde belirli bir derinliğe ve karakter gelişimine sahip yegane karakter, sanıyorum ki Dr. Owens. Güvenilmez bir hâlde karşımızda sürekli, fakat sonraları anlıyoruz ki kötü bir adam değil (Kim bilir, belki üçüncü sezonda yanılırız?).

Dr. Owens’ın olayı gizli tutmak istemesinin en büyük sebebi, 1984 yılında iyice zirve yapan Soğuk Savaş gerilimi. Margaret Thatcher’ın Birleşik Krallık’ta, Ronald Reagan’ınsa Amerika Birleşik Devletleri’nde seçimi kazandığı yıllar, aynı zamanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgâl ettiği yıllar oluyor, 1979 ve sonrası yani. Bu dönemde “yumuşama” anlamına gelen détente terk ediliyor ve Küba Füze Krizi’nden sonra en yüksek gerilimi yaşıyor dünya Soğuk Savaş dahilinde. Açıkçası Dr. Owens üzerinden verilen bu detaylar hoşuma gitmedi değil, zira bu şekilde farklı bir nostalji yaşamış oluyoruz. Stephen King’in Stranger Things dahilindeki en ağır etkisini de burada gördüm açıkçası. Pekâlâ Sis ve Mahşer’deki gibi son derece liberteryen görüş mevcut. İnsanlar üzerinde deney yapan ve her şeyin sarpa sarılmasına sebep olan suçlu devlet ve onu durdurmaya çalışan yerel kahramanlar.

Murray Bauman: Birçok yapımdan bildiğimiz tanıdık yüzlü Brett Gelman’ın canlandırdığı Murray, dedektif/gazeteci olarak Jim Hopper’ı geçen sene yaşananlarla ilgili bunaltıyor. Gerek oynadığı karakter, gerekse o karakteri oynarken gösterdiği performans takdire şayan. Lâkin Murray Bauman’ın da sezon dahilinde pek bir olayı yok. Sevgilisinden yeni ayrılmış Nancy’yi ve içine kapanık Jonathan’ı on dakika içinde tartıp çözüyor ve çöpçatanlıklarını yapıyor. Bir de basına yaşanan olayların hafifletilmiş hâlini sızdırıyor. Evet, ne yazık ki dizi dahilindeki bütün olayı bu.

Artılar ve Eksiler

Stranger Things, her yere dağılmış yapboz parçalarının eşsiz bir uyumla bir araya geldiği bir yapım. Yani, ilk sezon öyleydi en azından. Fakat ikinci sezon için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Gerek makro, gerek mikro bazda ziyadesiyle sorun mevcut ikinci sezonda.

Yanlış hatırlamıyorsam ilk sezon boyunca Barb kimsenin umurunda değildi. Hele hele yeni sevgilisiyle pek bir mutlu olan Nancy’nin hiç umurunda değildi. Ama gördüğümüz kadarıyla aradan geçen bir yılda Nancy kendini adalete adamış ve bir aktivist olmuş. Steve ve Jonathan arasında yaşadığı gelgitlerle izleyiciyi yeterince bunaltan Nancy’nin böyle bir adanmışlığı nereden geliyor? Çünkü yanlış hatırlamıyorsam ilk sezonda Barb pek umurunda değildi ve Steve ile mutlu mesut yaşıyordu Nancy.

Dart ile Dustin ilişkisi iyi işlenmiş, buna bir eleştirim yok. Fakat dizi büyük çerçevede sunduğu kurguyu küçük bir sahneyle bozunca biraz komik oluyor. Neden bahsediyorum? Dart ile Dustin arasındaki bağdan. Evet, bu pekâlâ mümkün olabilirdi, eğer ki “hive mind” önerisi bize sunulmasaydı. Zira dizide demogorgonlar tek bir zihin tarafından kontrol ediliyor, bu sayede toplu hareket ediyorlar, özgür bir iradeleri yok. Bunu bizlere söyleyen de yine çocuklar. Peki nasıl oluyor ki Dart Dustin’i tanıyıp bir gofrete bu büyük aklın kontrolünden çıkabiliyor? Normalde hiçbir eleştirim olamazdı bu duruma fakat sonlara doğru bu ilişki resmen gözümüze sokuldu, bu sebepten ötürü bir açık oluşturuyor.

Belki kimileri için önemsiz fakat “kusursuz” diyebileceğim yapımlarda dikkatimi çekiyor; ufak hatalar vardır ya hani, gerçekçiliği az da olsa bozan ama o azlığıyla bile bütünlüğü dağıtan şeyler, onlardan bahsediyorum.

Öncelikle bu çocukların ağzı neden bu kadar bozuldu? Küfür sorun değil benim için, sırıtmadığı sürece. Pekâlâ çocuklar da küfür eder (bu kadar ederler mi, orası tartışılır), ama bir sene önce argo sözcük dahi kullanmayan çocuklar ne oldu da bu hâle geldi?

Hastanenin demogorgonlar tarafından istila edildiği sahnede askerlerin tüfek tutuşları. Şerif görevini üstlenen Jim Hopper dahi tüfeği olması gerektiği gibi tutabilirken, askerlik görevini icra eden ve hatırı sayılır süreli bir eğitimden geçen askerlerin tüfeği bel hizasında tutması komik.

Bütün bunlara değinmişken Steve ile Billy’nin kavgasına değinmemek olmaz. İkili arasındaki kavga çok güzel başlıyor (kavganın her türlüsü kötüdür, ben sadece işin gerçekçilik kısmındayım), Steve başarılı eskivlerle Billy’nin yumruklarını savuşturuyor. Yetmiyor, bir iki tane sağlam yumruk patlatıyor. Ama görünen o ki Billy’nin suratı çelikten yapılmış, zira hiçbir şey hissetmiyor (belki de bu bir Rocky göndermesiydi!). Sonrasında Billy eline geçirdiği tabağı Steve’in kafasında paramparça ediyor ve kendisini yere yatırdıktan sonra on bir adet (evet, saydım) yumruk atıyor. Bu şiddette atılan on bir yumruk bir insanı beyin kanamasından ötürü öldürebilir, öldürmese bile en az üç ay hastanede yatmasına sebep olur, kırılan kemikleri ve dökülen dişleri saymıyorum bile (belki de bu Dövüş Kulübü göndermesiydi!). Fakat ne oluyor? Pek bir şey olmuyor, boynundan (evet, boynundan) köküne kadar şırınga yiyen Billy hiçbir şey olmamış gibi kalktıktan sonra azcık yalpalıyor, Steve de ayağa kalkıp çocuk bakıcılığı görevine devam ediyor. Birkaç hafta sonra yüzünde hiçbir iz olmamasına değinmiyorum dahi.

Dustin yaşındaki bir çocuk, evcil hayvanının canlı canlı yenmesine şâhit olursa (açık konuşmak gerekirse sinirlerimi bozan ve midemi bulandıran iğrenç bir sahneydi bu) bırakın bunun üzerinden espri yapmayı, bu travmayı hayatı boyunca atlatamaz bile. Fakat Dustin için aynı şeyler geçerli değil görüldüğü üzere ki pek umurunda olmuyor.

Byers konutunun köpeği nereye gitti? Onu da mı yediler?!

Şimdiye dek değindiğim konulardan daha ciddi bir konu; çocukların seksüalize edilerek ekrana yansıtılması. Belki “geri kafalı” olarak nitelendirileceğim lâkin 12-13 yaşındaki çocukların kafalarını otuz derecelik açılarla yana yatırarak birbiriyle öpüşmesi bana normal gelmiyor.

Bunlar benim gözüme takılan irili ufaklı noktalar ki en önemlisi kurguyla ilgili olan noktalar, eminim daha niceleri vardır internetin sonsuz dünyasında. Her ne kadar bu hatalar son derece normal olsa da (kurguyu kastetmiyorum) değinmekte fayda var.

Bu sezona dair hiçbir şeyi övmeyecek miyim peki? Hayır, böyle bir şey yok. Başlayayım müsaadenizle.

İkinci sezon dahilinde Steve’in karakter gelişimi kelimenin tam anlamıyla muazzam. İlk sezonda uyuz olduğumuz karakter ikinci sezonda tam olarak canımız ciğerimiz oldu. Yetmedi, çocuklara annelik yaptı, yetmedi, herkesin yapamayacağı fedakârlıkları yaptı. Hepsinden önemlisi, Dustin’e hiç kimsenin veremeyeceği bir tavsiye verdi. Açıkçası ikinci sezon dahilinde izlerken en çok keyif aldığım sahneler, Dustin ve Steve’in birlikte olduğu sahnelerdi. İkili arasındaki bağ o kadar güzel bir şekilde anlatılmış ki yüzümde sürekli bir tebessümle izledim bu ikiliyi. Bu sezonun açık ara en dikkat çeken noktası buydu benim için.

İlk sezonun aksine göndermeler daha ince ve rafine. The Exorcist, Jaws, Alice in Wonderland, Alien, Ghostbusters, E.T, bu ve bunun gibi onlarca yapıma saygısını belli ediyor Stranger Things. Dizinin tamamında bulunan John Carpenter, Steven Spielberg ve Stephen King etkilerine değinmeme gerek dahi yok. İncelemenin başında belirttiğim üzere Duffer Kardeşler kendilerini tekrar etmiyor, ama bu diziyi sevmemizi sağlayan nostalji faktörünü de bütünüyle yok etmiyorlar. Evet, nostalji hâlâ var, ama daha iyi işlenmiş bir hâlde.

İkinci sezonun ilk sezondan ayrıldığı noktalardan biri de şiddet ve korku. Çünkü ikinci sezon ilkine kıyasla çok daha karanlık ve korkutucu. Bu değinilmesi gereken bir nokta, zira bunu başarılı bir şekilde işlemek çok zor. Ön planda çocuk oyuncuların olduğu bir yapımda sevgi, arkadaşlık, korku, mizah gibi birbirinden zor temaları işlemek herkesin harcı değildir.

Son Hüküm

Her ne kadar yergim övgümden fazla olsa da, Stranger Things‘in ikinci sezonunu seve seve, sindire sindire izledim. Fanatik bir hayran olmamam hasebiyle pek az değinildiğini düşündüğüm noktalara dikkat çekmek istedim. Aradığım soruların tamamına cevap bulamasam da Beyond Stranger Things yapımı izlemeyenler için faydalı olacaktır.

Akıcı, izlerken zevk aldığım bir sezondu ikinci sezon. Beklentileri karşıladı mı sorusu ziyadesiyle göreceli olduğu için bir şey diyemeyeceğim genel olarak, fakat bana kalırsa hayır, zira ilk sezon ile çıta çok ama çok yükseğe konulmuştu. Yine de söylemeden geçemeyeceğim, üçüncü sezonu sabırsızlıkla bekliyorum.

Ha bir de unutmadan: #Justice4Barb

Etiketler:  
1991 yılında geldiğim bu dünyanın mevcut gerçekliğinden hiçbir zaman memnun olmamam hasebiyle oyunların ve kitapların sonsuz dünyasında yaşarken, her şeyi istediğim şekilde bükebildiğim öyküler yazıyorum. Tarih ve felsefenin yanı sıra insanlığın nükleer savaşlar, durdurulamayan virüsler veya kontrolden çıkan yapay zeka ile intihar ettiği veya karanlığa gömüldüğü eserlere de ilgim ve takdirim sonsuz. Son olarak, George Romero ile başlayan zombi sevdam katlanarak devam etmekte.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Stranger Things 2: Uzun Süren Bir Bekleyişin Ardından

Uzun bekleyiş sona erdi ve Stranger Things’in ikinci sezonuna kavuştuk. Peki beklediğimize değdi mi? İşte orası biraz tartışmalı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün