Su Adamı: İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nin Bizimle Tanıştırdığı Şaheser

Yaşıyor! Yaşıyor! Bilimin mucizesi! İnsana yasak sınırların ötesinde dolanıyor!

Pek çok bilimkurgu yazarı vardır. Bir kısmı adını tarihe altın harflerle yazdırıp unutulmazlar arasındaki yerini almıştır. Bir kısmı da unutulup gitmiştir. Ama bazı isimler var ki ününe rağmen adından çok ama çok sonra haberdar olunur. Rus yazar Alexander Romanovich Belyaev de (1884-1942) o isimlerden biri işte.

Kendisinden yeni haberdar olanlar ona Ruslar’ın Jules Verne‘i denmesini de kuşkuyla karşılayacaktır muhtemelen. Ancak kaleminden çıkan bilimkurgulara şöyle göz gezdirmek akla düşen bu tip soru işaretlerini silip atacaktır. Kendisi, Jules Verne gibi okurlarının ufkunu genişleten bilimkurgusal maceralar yazarak insanlara ilham verebilmiş yazarlardan. Tabii bilimkurgusal fikirlerinin çıkış noktası, niteliği ve hayata geçirilme prensipleri bakımından Jules Verne’den ayrılıyor. Verne okurunu Ay’a veya denizin derinliklerine seyahate çıkarırken, insanlara sınırları aşabilecekleri fikrini aşılıyordu. Belyaev ise bunu bir adım daha ileri götürerek, insanoğluna aşılan sınırlardan nasıl faydalanabileceğini hayal ettiriyor. Ortaya attığı fikirler -kimisi tartışmalı kimisiyse bilgi temelinde hatalı da olsa- bilimin doğayı ve bilinmezi evcilleştirmesiyle insanın yeni ufuklara yelken açmasına dayanıyor. Fikirlerinin belli bir yüzdesi farklı metot ve disiplinlerle günümüzde uygulanmaktayken, geri kalan yüzdesi ise hâlen gerçekleştirilmeyi bekliyor. Bu da bilimsel ve kurgusal manada yazdığı serüvenlerin güncelliğini korunmasına kapı aralıyor.

Türkiye’deki okurların bu önemli yazarla tanışmasıysa 88 yıllık bir rötarla gerçekleşti. Doruk Yayınları sağ olsun, 2013 yılında Belyaev’in iki eserini birden okuyucuyla buluşabildi. Yazarın ilk ve en önemli eserlerinden Profesör Dowell’ın Başı (1925) ve döneminin okurlarına muazzam bir teknoloji gösterisi sunan Ket Yıldızı‘yla (1936), adı ve unvanının kaynağı birincil elden öğrenilmiş olundu. Ve o günden bu güne tam dört yıl geçti, geldik 2017’ye. Yani, İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nde yayınlanan Strugatsky Kardeşler romanları vasıtasıyla Rus bilimkurguculuğuna ısınıldığı zamanlara. Eh, Rus Jules Verne’ünü hatırlatmak için bundan daha uygun vakit olamazdı zaten. İthaki‘de böyle düşünmüş olacak ki aynı seri çerçevesinde yazarın hiç yayınlanmamış bir eseri daha Türkçe olarak raflardaki yerini aldı: Su Adamı.

Roman, yazıldığı dönemin tipik bilimkurgu serüvenlerini çağrıştırdığı için ilk başta özel gelmeyebilir. Dönemdaşları arasından sıyrılmasını sağlayan niteliklerin ayırdına varmak için Alexander R. Belyaev’in yazarlık tarzına ve Su Adamı’na esin kaynağı olmuş serüvenlere değinmek faydalı olacaktır.

Bir Yazarın Eseri Nasıl Doğar? Nasıl Ses Getirir?

Bilime ve yazarlığa yatkın biri olan Belyaev’i Profesör Dowell’in Başı‘nı yazamaya iten şey, yıllar süren yatalaklık döneminden edindiği “gövdesiz baş” tecrübeleri ve bunları anlatma itkisiydi. Yazım sürecindeki araştırmaları esnasında, korkunç olduğu kadar ilgi çekici de olan köpek başlarını canlandırma deneyleri ve pratisyen cerrahların çalışmaları hikayenin bilimkurgusal çehresini şekillendirdi. Bedensiz kafaların canlandırılması fikri de bu süreç içerisinde ortaya çıktı. Bu olasılıktan faydalanarak daha ne gibi ihtimallere kapı aralanabilineceğinin ayrıntıları da peşi sıra oluşmaya başladı. Kitabın döneminin okurları üzerinde korku, dehşet ve tiksinti yaratabilecek potansiyele sahip olan konusu hikayeleştirilirken buna uygunsuz başka temalar da ekleniyordu. Hikayede cinayet, hırsızlık, şantaj ve cenaze hırsızlığı gibi adi suçlarla yetinilmemişti. İnsanları erdemlerinden kuşkulandıran psikolojik baskı yöntemleri gibi şeytani kötülükler de kurguda kendilerine yer bulmuştu.

Yayınlandıktan sonra romanın yarattığı etkiyse hayret ve merak oldu. İnsan bedeninin ölümden sonra canlandırılmasının mümkün olup olamayacağı ve kafaları transfer edilerek bedenlerin değiştirilebileceği fikri üzerine tartışmalar döndü. Hatta romandan aldıkları ilhamla tıbba yönelen insanlar bile oldu. Konu üzerinden yıllar geçmiş olsa da, bazen maymunlar üstünde deneyler gibi ciddi, bazense ünlü fizikçi Stephen Hawking’in beden değiştireceği dedikodusundaki gibi spekülasyon boyutunda gündemleri meşgul etmeyi sürdürdü.

Bu olumlu geri dönüşlerin bir kısmı dönemin Rusya’sından da kaynaklanıyordu elbette. Romanın yayınlandığı tarihlerde Rusya’da Bolşevik Devrimi tazeydi. Doğayı evcilleştirerek insan ihtiyaçlarını ve daha fazlasını karşılama fikrinden hareketle bilimsel çalışmalara ağırlık verilmişti. Muhtemelen dini otoritenin de zayıflamasıyla bazı çalışmalar günah mı sevap mı yerine, yapılabilir mi yapılamaz mı düzeyinde incelenmeye başlanmıştı. Toplumun, özellikle okumuş kesimin, bilimden beklentilerinin bu etkenlerle artmasıyla romanın olumlu karşılanma olasılığı da artmış olmalıydı.

Ama yazarın buradaki hünerini de yabana atmamak gerek. Profesör Dowell’in Başı‘nda bilim vasıtasıyla mucizeler konu edinilmiş, okurların geneli de bilimi baştan benimseyip kucaklamaya hazır olmuş olabilir. Gene de romanda yaşananlar gerçek hayatta kolay kolay kabul edilebilecek cinsten değildi. Üstelik hikayenin iki kötüsü de bilimi zan altında bırakacak türden şeytani kişiliklerken. Bilimi olumlayan okurlar nezdinde bilime kara çalan karakterler romanın eksi hanesine yazılacak sevimsizlikteydiler. Romanın temelini oluşturan temaların özlerinde birer korku ve dehşet imgesi olabileceğini de unutmamak gerekiyordu. Yani burada şaşırtıcı olan romanın yarattığı olumlu etkinin kendisi değildi. Şaşırtıcı olan, tam aksi istikamette sonuçların doğmamış olmasıydı.

Bu anlatımsal mucize yazarın neyi anlatmak istiyorsa hemen onu ön plana çıkaran esnek anlatım tarzından kaynaklanıyordu. Okurlarda uyanabilecek tüm olası olumsuzlukların önüne bu sayede geçilmişti. Ortaya atılan olasılık ve yaşanabilecek durumların insani zaaflar ve erdemlerle birlikte sunulması okurlarda bir tür algıda seçicilik oluşmasını sağlamıştı. Ve hikayedeki iyi kötü çekişmesinde günahlar ve sevaplar bilim gibi olgulara mâl edilmeden, insanlar nezdinde kalmıştı.

Tüm bu etkenler vesilesiyle okurlar, bencil araştırmacılar ve canlanmış kesik başların korkunç hikayesi yerine, bilimkurgusal da olsa üstüne düşünmeye değen bir olasılığın imkanları, artıları ve eksileriyle haşır neşir olabilmişlerdi.

Bu arada öykü ve serüven hissi de boşlanmamıştı elbette. Hikaye boyunca yeni yeni pek çok karaktere, olaya ve duruma yer verilmiş ve onların sayesinde okurun merakını canlı tutacak yeni şeyler sunulmuştu. Ziyadesiyle de hikayenin sürükleyiciliği düşmemişti.

Ruhuyla Döneminin Ötesinde  

1900’lü yılların Arjantin’inde geçen Su Adamı da, hikayesi ve satır aralarında konu edinilen meseleleriyle Belyaev külliyatının en tipik ve en gözde parçalarından biri oluyor. Balıkçılar arasında “Deniz Şeytanı” ismiyle anılan varlığın yarattığı huzursuzluk ve gizemle başlayan hikaye, adım adım farklı çehrelere bürünüyor. Roman, giriş bölümünden sonra niyeti bilinmez bir bilim adamının sırlarla dolu dünyasını çözme hikayesine evriliyor. Ondan da sonra bilimin mucizesi olan bir varlığın yaşamına tanıklık ettiriliyor. Daha daha da sonralarında onun gözünden insanların hırsları ve inançları doğrultusunda kendi hayatlarını kısıtlayıp zorlaştırmalarına dikkat çekiliyor. En sonundaysa bilimin insan hayatına kazandırabilecekleri ve bunun karşısındaki engeller masaya yatırılıyor. Hikaye böyle böyle ton, tarz ve ivme değiştirerek mesajını aktarmak adına çok yönlü bir manifestoya dönüşüyor.

Ait olduğu maceraların tipik özelliklerini gösterirken kendine has kalabilmesiyle asıl ilginç olan.

Şunu açıklığa kavuşturmam gerek, Su Adamı‘nın hikayesi orijinal sayılmaz. Belyaev’in esin kaynağı 1909 yılına meçhul bir yazar tarafından kaleme alınmış ve Petersburg gazetesi Zemshchina‘da yayınlanmış Man-Fish (kaba çeviriyle İnsan-Balık ya da Balık-Adam) adlı bir romandır aslında. Romanın bir intihal ürünü olduğu gerçeğiyse hayli ilginç. Man-Fish yine 1909 yılında Paris’teki Le Matin gazetesinde yayınlanmış Jean de la Ira (kaba çeviriyle Suda Yaşayan Adam) adlı bir Fransız romanının birebir kopyası. Romanlar, dünyaya kafa tutmak/ele geçirmek niyetiyle genç bir adama köpekbalığı solungaçları takıp dehşet saçtıran kötü bir bilim adamını konu ediniyor. Romantizm dahil pek çok unsur kullanılmış olsa da, anlayış bakımından Belyaev’in Su Adamı onlarla taban tabana zıtlaşıyor.

Su Adamı’nın çılgın bilim adamlarının deneyleri sonucu ortaya çıkmış mahlukatların dehşetini anlatan bilimi az, kurgusu fazla serüvenler geleneğinden beslendiği yadsınamaz bir gerçek. Belyaev bilimi, ona gönül verenleri ve insanlığa yapabilecekleri katkıları hiçe sayıp öcüleştiren bu maceraların şablonunu alıp iade-i itibarlık bir serüven çıkarıyor.

Romanın çılgın bilim adamı konumundaki Doktor Salvator, bu prototipe uyacak biçimde kendini çalışmalarına adamış ve hedefine odaklı biri. Bununla beraber çalışmalarının esiri olmanın, bilim felsefesi ve etiğini anlamamanın veya da kirli emeller peşinde koşmanın çok ama çok uzağında. Aklı başında ve ne yaptığının farkında. Ona şeytani ve kötücül sıfatını yakıştıranlar çalışmalarının önemini idrak edememiş kimseler.

Feyz alınan serüvenlere göre Doktor Salvator’un uğursuz kurban-canavarı olması gereken Ihtyandr‘sa bu kalıbı tümden yıkıyor. Köpekbalığı solungaçlarına sahip bu genç adam da bir lanetli gibi insanlıktan soyutlanmış. Lakin bunun geçerli sebepleri var. Okyanus hayatına alıştığından sıradan insanların yaşamına pek imrenmiyor zaten. Çirkin ve medeniyetsiz olmakla alakası bulunmayan delikanlının verdiği rahatsızlık açgözlü balıkçıları ve inci avcılarını korkutmaktan öteye gitmiyor. Onu bir hata, bir küfür olarak niteleyenler ya da üstünden kazanç elde etmek isteyenler, varlığının ardındaki sebep ve sistemi idrak edememiş, insanlığa yapabileceği üstün hizmetleri anlamamışlar oluyor.

Başka kurgularda sıklıkla huzursuzluğun kaynağı olarak gösterilenler, Belyaev’in akılcı ve insani yorumuyla üzerlerine yaftalanmış olumsuzluklardan arındırılıyor. Okurun gözünde olumlu karakterlere dönüştürülüyorlar. Varlıklarına ve yaptıklarına duyulan şüphe, korku ve dehşet sadece hikaye içerisindeki bazı karakterler arasında hissediliyor. Ki onların yarattığı bu olumsuz atmosfer de çıkarcılıklarına, cahilliklerine, öngörüsüzlüklerine, dogmalara ve batıl inançlara saplanıp kalmışlıklarına bağlanıyor. Belyaev, bazen ister istemez bazen de umursamazca bilimi öcüleştiren serüvenlerin esaslarında fazla oynama yapmıyor. Sadece oralardaki baş kötüler (!) hakkındaki bazı yanlışları düzelterek (!) bir bilim güzellemesi ortaya koyuyor. Bunu yaparken de, bilimin insanın önüne serdiği muazzam imkanlara rağmen sakıncalı bulunmasına ve potansiyelinin kullandırılmamasına dikkat çekiyor. Bunlarla alakalı gözlem ve görüşlerini serüvenin içine serpiştiriyor.

Roman, belirtmeye çalıştığım genel esaslarına göre üç ana bölümden oluşuyor. Giriş, gelişme ve sonuç olarak ardı sıra gelen bu bölümlerden ilk ikisi, üçüncü yani son bölüm için hazırlık işlevi görüyor.

İlk bölümde, Deniz Şeytanı‘nın gizemi adım adım çözülmeye çalışılırken, aslında Doktor Salvator’un (bilimin ve bilimcinin) dünyasıyla Ihtyandr’in (bilimin mucizesinin) hayatı okura tanıtılıyor.

İkinci bölümde, Ihtyandr’in karışık duygular beslediği kadının peşinden çıktığı yolculuğa odaklanılıyor. Romantizm burada amaç değil araç oluyor. Şöyle ki, romana ilham veren maceralarda canavarlaşan karakterin aşkı bularak insanlığa geri dönmesi teması işleniyordu. Bir nevi sevgi her şeye kadir öyküsüdür bu. Su Adamı’ndaysa insanlığa dair merak taşıyan Ihtyandr’ın yolculuğa çıkmasına bahane oluyor. İlk bölümdeki ipuçlarından tahmin edilebileceği gibi okyanusa alışmış genç adam için yeryüzü ve insanları tuhaf ve anlamadığı sebeplerden dolayı kapana kıstırılmış gibi geliyor. Karakterin yorumdan uzak deneyimleri alttan alta düzen eleştirisine dönüşüyor. Cahillik, batıllık ve günü kurtarmaya yönelik fikirlerle yaşayanların tutsaklar gibi olduğu izlenimi oluşuyor. Almış olduğu yeryüzünde yaşayamayacağı dersi, okur için bu düzende yaşanamaza dönüşüyor.

Üçüncü ve son bölümdeyse hikayenin odağı Doktor Salvator oluyor. Romanın o kısmına kadar soğuk ve fazla konuşmayan bu zat, çalışmalarından ve genel amacından uzun uzun bahsetmeye başlıyor. Ve hikayenin başından beri savunulduğuna kuşku duyulmayan görüşler su yüzüne çıkıyor. Önceki bölümlerde yaşananlar ve çizilen insanlık portresi okuru zihnen ve hissen Doktor Salvator’un görüşlerine daha da yakınlaştırıyor. Bilimden ve yarattığı imkanlarından bahsedilirken ister istemez okurun aklı bilimin öncüllüğünde daha iyi bir dünya olabileceğine kayıyor. Hikayede bu olasılığı ve umudu saklı tutarak sonlanıyor.

Düşmanın Yöntemini Kullanmanın Sakıncaları

Belyaev’in Doktor Salvator aracılığıyla aktarılan görüşlere kalpten inandığına hiç şüphe yok. Okuruna da aynı fikir ve inançları aşılamak için anlatıda uyguladığı yöntemse yine ilham aldığı serüven romanlarından geliyor. Kötüleri adı üstünde kötü gibi aktarılıyor.

Romandaki iyilerin karakterizasyonu çok derinlemesine olmasa da amaçları ve duyguları aracılığıyla okurun anlayış ve empati kurabileceği kişiler. Kötü tarafta yer alanlarsa bahane olarak nitelenecek sebeplerle sahip, çıkarcı olmasa bile inatla hatalı düşünüp davranan kimseler. Çılgın bilim adamı(!) ve çalışmalarının eseri canavar (!) yerine kurbanlarının (!) kötücül olduğu serüvende bunun nasıl bir etki yaratacağı gün gibi ortada. Rollerin değişimiyle bilimi öcüleştiren sevimsizleştirme sanatı bilim karşıtlarını öcüleştirmiş oluveriyor.

Zannımca romanın olası zayıf karnını da bu oluşturuyor. Belyaev, ilham aldığı serüvenlerdeki gibi kötüleri olumsuzlarken ipin ucunu kaçırmayı bile isteye uyguluyor. Bu tercihi, küçük ayrıntıları kullanarak insan ruhunu rahatlıkla betimleyebilen yazarın beceriksizliğine yormak hata olur. Romandaki kötülerin çizdikleri profil sebebiyle biraz taraflıymış hissi uyandırıyor. Buradaki en tuhafıma giden şeyse Doktor Salvator’un görüşlerine katılmama rağmen bu hissi yaşamam. Profesör Dowell’in Başı‘ndaki kurnaz kötülerle karşılaşmış olsaydım aynı şeyi hissetmezdim. Lakin o zamanda hikayedeki cahillik ve batıllık eleştiri silikleşir, hatta yok olurdu.

Anlaşılacağı üzere, kötülenen tarafın sunumu hususundaki bazı ayrıntılar beni biraz iki arada bir derede bıraktırdı. Böyle hissetmemin sebebi muhtemelen bu tür kötü karakter klişelerinin  eskimiş olmasına bağlanabilir. Roman bu yönden yaşını belli ediyor.

Bunun haricinde, olay akışında tutturulan tempo sebebiyle bazı yerler ayrıntıdan yoksun ve üstünkörü geçiştirilmiş gibi hissettirebiliyorken, bazı yerler uzatılmış gibi hissettiriyor. Hikayesindeki sebep-sonuç ilişkisi uyarınca eksik veya fazla hiç bir an içermediğini düşündüğüm romandaki bu ufak dengesizlikler dikkatimi çekti.

Sonuç

Alexander Romanovich Belyaev, Su Adamı’yla usta yazarların klasikleşmiş eserlerinde bile rastlanılabilinecek anlayışlara karşı çıkıyor. Bundan hiç kuşku yok.

H.G. Wells’in kaleminden çıkma Dr. Moreau’nun Adası ve Görünmez Adam‘ını ele alayım. İki romanda da nahoş sonuçlarına rağmen deneylerinin esiri olup çıkmış bilim adamı profili ve bunun ürkütücülüğü olduğu inkar edilemez. Biri insan olmanın ve içgüdünün bundaki etkisini, diğeriyse kimliğini saklı tutabilince yaşanabilecek ahlaki çöküntüyü anlatmaya koyulan romanlar olduklarından bu ayrıntı göz ardı edilmiş olabilir. Belki de Wells, bilimi ve bilim adamlarını zan altında bırakma riskini göze alarak kurgularını böyle işlemeyi tercih etmiştir.

Sanırım Su Adamı’nı İthaki baskısının arka kapağında tanımlandığı gibi Mary Shelley’nin Frankenstein‘ının tam zıddı diye yorumlamak en doğrusu olur. Su Adamı’nda Frankenstein’ın aksine ne kendi yaptığından bihaber bir bilimadamı var ne amacı kestirilemeyen deneyler; ne bilim adamının adıyla anılan isimsiz ucubeyle karşılaşılıyor ne de o varlığın sorumluluğundan kaçılıyor. Yaratıcısına düşman yaradılanın trajik ve ürkütücü hikayesiyle dehşete düşürülmüyor okur. Bilimkurgu anlatısının içine işlemiş korku ve şüphe yüzünden bilimden ve gayesinden kuşku duyduracak hiçbir olguya yer verilmiyor Su Adamı’nda.

Batı merkezli bilimkurgu anlayışından oldukça farklı bir çizgide duran Rus bilimkurguculuğuyla tanışmamışlar veya “Zaten bildiğimiz yazar ve kitabı çok yok! Gelsin! Gelsin!” diyenler için 1928 yılından kopup gelmiş Su Adamı dikkate değer bir örnek. Tabii Jules Verne tarzı vizyon sahibi eski kafa serüvenleri sevenlerinde ilgisini çekecektir.

Çeviri, Editörlük, Kapak

“Rus bilimkurgusu” ve “çevirmeni” yan yana gelince akıllara gelen ilk isim her zamanki gibi Hazal Yalın oluyor. Ve evet, doğru tahmin. Bir Alexander Romanovich Belyaev romanı daha onun sayesinde dilimize kazandırılmış. “…romanı daha,” diyorum çünkü Profesör Dowell’in Başı ve Ket Yıldızı‘nı da yine kendisi çevirmişti. Kendisinden beklendiği kalitede bir iş daha çıkarmış.

Kendisine nazar değmez ve bir başka çevirisini daha yorumlamam gerekecekse gelecek sefere kurduğum şu cümleden her şeyin yolunda olduğunu anlayıverin, “Çevirmen Hazal Yalın olduğuna göre çeviri kalitesinden kuşku duymanıza da gerek yok.” Tabii bu cümleyi bir-iki cümleyle daha desteklemem gerekecek. Malum “siz anladınız,” tavrını takınıp herkesin anlamasını beklemek akıl kârı olmaz.

Bu arada Rusça asıllarından çevirdiği roman sayısı düşünülünce artık kendisine bir slogan seçmesi gerektiği sonucuna vardım. Mesela, “Rusçasından bilimkurgu mu dedin? Çevirir çevirmez geri dönerim,” ya da “Rusçasıysa ben varım,” fena değillermiş gibi. Fincan veya tişört üzerine bastırıldı mı da hoş dururlar – olmadı anahtarlık da olur.

Editörlerimizi de saygı, sevgi ve takdirle anmadan geçmiyoruz elbette. Çevirmene paragraflar ayırıp işi gevezeliğe vururken şu kadarcık satırda da olsa editörleri anmamak olmaz.

Kapak görselinden cümleye giriş yapıp, yazının son paragrafına geleyim. İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisindeki kapakların genel tarzı beğendim ve şimdi de beğenmeye devam ediyorum. Dünyanın yarısından fazlasının suyla kaplı olduğu düşünüldüğünde, suya ait ve ait olmayan iki varlığın alt alta yüzdüğü sahnenin daire içerisine alınmış imgesi ayrı bir enfes olmuş.

İflah olmaz bilimkurgu tutkunlarının yanı sıra, roman sevdalılarına da güzel bir beyin jimnastiği yaşatacağı için her iki kesime de şiddetle tavsiye olunur Su Adamı. Keyifle okuna.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Su Adamı: İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nin Bizimle Tanıştırdığı Şaheser

Yaşıyor! Yaşıyor! Bilimin mucizesi! İnsana yasak sınırların ötesinde dolanıyor!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün