Swastika Geceleri: Naziler Galip Gelse Ne Olurdu?

Katherine Burdekin’in kaleme aldığı Swastika Geceleri isimli kara mı kara feminist distopyayı inceledik.

Not: Kitabı henüz okumayanlar için sürpriz bozan etmenler (spoiler) içerebilir.

Encore Yayınları’nın yayınladığı  Swastika Geceleri, kara mı kara bir feminist distopya. Katherine Burdekin bu romanı 1937 yılında, Murray Constantine takma adıyla kaleme aldığında bugün çok tartışılan ve kehanet olarak görülen distopyaların hiçbiri yoktu. Hitler iktidarının altın yıllarındaydı. Herkes korkuyla karışık saygı duyuyordu ona. Dünya karşısında durmaktan çekiniyordu. Batı devletlerinin temsilcileri samimi pozlar veriyordu basına karşı. Almanya ne Çekoslovakya’yı ne de Avusturya’yı ilhak etmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına iki yıl vardı.

Şiddet ve hainliğin erkeklere statü kazandırdığı, kadınların damızlık hayvan vasfına düşürüldüğü bu dünyada herkesin ortaklaşa taptığı tek bir şey vardır: Hitler.

Arka kapağında düşülen notta böyle tarif ediliyor eserin dünyası. İki kutuplu dünyanın bir ucu büyük Alman İmparatorluğu, diğeri ise Japonların elinde. İki imparatorluğun en büyük ortak noktası kast sistemi olan toplumlardan oluşmaları.

Üstündür erkek kadından.
Ve üstündür Nazi, bütün yabancı Hitlercilerden.
Nazi yabancı Hitlercilerden üstündür
Ve Şövalye de Nazi’den üstündür,
Ve Führer (Hitler’in kutsadığı)
Bütün Şövalyelerden üstündür
Ve Tanrı, Efendimiz Hitler, Führer’den üstündür.

Batı’nın tamamını ele geçirmiş Alman İmparatorluğu’nun kast sistemi bu şekilde. Kadın erkekten aşağıda, hayvandan bir üstte. En aşağıdaysa Hristiyanlar bulunuyor. Nazilerin dünyayı ele geçirişinin üzerinden yedi asır geçmiş. Hristiyanlık aşağılanıyor, Müslümanlığın bahsi geçmiyor, Yahudilikse nesli tükenmiş bir ırk olarak adlandırılıyor. Batıyı Almanlar, doğuyu Japonlar ele geçirmiş. Geri kalan devletlerin hepsi mağlup.

Hitler, Tanrı’nın oğlu

Kitap ilahi bakış açısıyla kaleme alınmış. Perspektifinden bakılan üç karakterimiz var. Biri Hermann. Kitap Swastika şeklinde inşa edilmiş, imparatorluğun her köşesinde bulunan kiliselerden birinde, Hermann’ın yaşadığı bölgenin hem askeri hem dini hem de siyasi yöneticisi Şövalye Friedrich von Hess’in yönettiği ve ayda bir düzenlenen İman Töreni’yle başlıyor. Hermann kendi düşüncelerine dalmış, dikkatini tamamen duaya ve ilahiye vermiyor.  Korodaki güzel lapiska saçlı oğlanı gözlüyor.

Burdekin bizi Hitlerdom’un dünyasına bir anda çekiyor. Yavaş yavaş hazırlamıyor. Bir anda kendinizi Swastika Kilisesi’nde, erkeklerin ibadet anında buluyorsunuz. İbadet devam ederken tekrarlanan ayet niteliğindeki sözlerde anlıyoruz ki, Hitler Tanrı olmuş.

Tanrı’nın Oğlu, Tanrı’ya eş gibi kavramlara günümüz dinleri ve İskandinav, Yunan, Mısır gibi mitolojilerden aşinayız. Burada tarif edilen Hitler, Avusturalyalı aktör Chris Hemsworth’un hayat verdiği Thor adeta; boylu poslu, sarışın, mavi gözlü… Nazilerin ideal Alman tarifine uyuyor. Herkes Hitler’in muhteşem bir varlık olduğunu zannediyor. Gencecikken Mukaddes Uçak’a binerek Rusya’yı fethettiğine inanıyor. Hitler, Captain America gibi dövüşen bir yiğit. Ölmemiş ve Tanrı’sının, babasının yanına gitmiş kendileri.

En enteresan özelliği ise babasının başından doğmuş olması. Bir patlamayla meydana gelmiş. Şimşekleri Çaktıran babasının başından doğmuş; ana rahmine düşerek kirlenmemiş faniler gibi. Bu da tanıdık geldi, değil mi? Yunan mitolojisinin şimşeğiyle özdeşleşmiş gökyüzü tanrısı, baş tanrı, Zeus’un kızı Athena’nın doğuş hikayesi.

Sonra bir anda toplumun doğasına dair fikirler edinmeye başlıyoruz. Vahşete aşinalar. Vahşet bir erdem olmuş. Gurur, cesaret, hiddet, kan akıtmak, acımasızlık ve askeri eylemlerin hepsi birer erdem. Vahşi olmaktan gururlular. Ve en korkuncu bir anda yüzümüze çarpıyor: Kadınların toplumdaki yeri. Hayvandan bir basamak üstteler toplumda. Yalnız bir basamak…

Önce kutsal kana sahip Şövalyeler geliyor. Brahmanlar gibi. Sonra şanlı Naziler, sonra diğer erkekler… Kadınlar Nazi dönemi Almanya’sındaki Yahudiler gibi getto diyebileceğimiz uzak bölgelerde, erkeklerden ayrı yaşıyorlar. Ruhları yok, deniyor. İnsan değiller.

Zarafet, güzellik erkeklere ait artık. Kadınların saçları tıraş ediliyor, giydikleri üniforma vücutlarını zerre çekici göstermiyor. Başları önde yürüyorlar, hareketleri hantal. Erkekler için kadınlar artık zayıf, iğrenç, aşağılık ama onlara oğul vermeleri için mecbur kaldıkları mahluklar. Maalesef bu da pek yabancı bir düşünce tarzı değil günümüz dünyasında. Ama çok daha aşırısı olduğu aşikar.

Kadınlar insan olmadıkları düşünüldüğü için özgüvenlerini tamamen yitirmişler. Nesillerdir böyle bu. Kadınların İndirgenmesi olayından sonra, erkekleri mutlu etmek için, isteyerek, yüzde yüz itaat etmişler.

Kadın bir birey olmadığı için rızası olup olmaması gibi bir ayrım yok. Bu yüzden erkekler, on altı yaşının üstündeki bütün kadınlara her istediğini yapabilir. Her türlü maddi ve manevi şiddet serbest. Tecavüz kavramı yalnız o yaşın altındaki kız çocuklarına yapılırsa var. Hristiyan kadınlar hariç tüm kadınlara ne isterlerse yapabilirler. Hristiyanlarla herhangi bir ilişkiye girmekse kirlenmek demek.

Kadının erkeğe karşı çıkması dine küfür olarak görülüyor. Erkek çocukları bile bir buçuk yaşına kadar annelerinin yanında kalıyor, sonra yetiştirilmek üzere alınıyorlar. O saatten sonra annelerinin yanında durmaları çocuğu kötü etkiler diye özel kreşlerde yetiştiriyorlar. Kız çocukları için aynı şey geçerli değil tabii… Onlar hayatlarının sonuna kadar Kadınlar Bölgesi’nde kalacaklar.

Her kahramana bir Alfred lazım

Hermann’ın kendi dünyasına giriyoruz ibadetin bitişinden sonra. İngiltere’de görevdeyken tanıştığı Alfred’le karşılaşıyor. Alfred kutsal toprakları, Almanya’yı ziyaret edip hacı olmaya gelmiş. Bir İngiliz olduğundan Hermann’dan alt konumda olsa da, Hermann kendine itiraf edemese de gerçekten seviyor Alfred’i.

Hermann ve Alfred arasındaki diyaloglardan anlıyoruz ki, geçmiş sıfırlanmış. Naziler küresel hakimiyeti ele geçirdikten sonra şimdilerde sık sık duyduğumuz bir kavram olan bir algı operasyonu yapıyor, sistematik olarak tüm tarihi yok ediyorlar. Bildiğimiz anlamdaki tarih tamamen sıfırlanıyor, Hitler’in zaferinden öncesi karanlık. Sonrası ise yeniden yazılıyor. Nasıl yeniden yazıldığını ise söylemeyelim, tadı kaçmasın.

Hermann tipik bir Nazi örneği. Vücudu iki erkek kuvvetinde. Yeter ki bir emir verilsin kendisine, hemen yapar. Ama başında bir emir veren kişi bulunmadığında bocalayıp zorlanıyor. İlerleyen zamanlarda inancının kalelerinin yıkılmasına dayanamadığını görüyoruz. Cehaleti tercih ediyor. Bilginin yükünü taşıyamayacak kadar zayıf. Bir birey olamamış.

Alfred ise bambaşka bir mevzu. Bir İngiliz olduğu için Naziler tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak aşağılanmaktan bıkmış. Akıllı. Okuma ve yazma öğrenmesine izin vermiş Almanlar ama Hitler İncili ve mesleğiyle ilgili kitaplar dışında bir şey okumasına izin verilmediğinden kendini Hitler İncili’ni anlamaya vermiş. Nazilerin dinine inanmıyor. Hitler’i Tanrı kabul etmiyor.

Ve kitabın en sürpriz karakteri Şövalye. Friedrich von Hess… Soylu bir Alman… Şövalye von Hess, Hermann aracılığıyla Alfred’le tanışıyor. Alfred’i çok seviyor ve hiç oğlu olmadığı için ailesinin yok olmaya mahkûm olan büyük mirasını Alfred ve Hermann’a açıklıyor. Bu miras Alfred’in, oğullarının ve Hermann’ın hayatını tamamen değiştiriyor.

Hitler’in Tanrı, yoldaşlarının kahraman, okuma yazmanın gereksiz, kadınların insan biçimindeki hayvan olduğu; yaratıcılığın bittiği, güzel duyguların anlamını yitirdiği, sanatın, edebiyatın kaybolduğu, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinlerin ırk olarak kabul edildiği bu distopyanın hangi özelliği sizi korkutacak karar veremiyorsunuz. Bana göre en acısı kadınların durumu. Vahim olan ise kadınların insan yerine konmadığı bu sistemi, erkekleri memnun etmek için gönülden kabul etmiş olmaları.

Tüm uluslar dünyadaki iki ulusun önünde diz çökmüşken erkekliğin – özellikle de Alman erkekliğinin – şanına gölge düşürebilecek tek şey kalmıştı; kadınların onları reddedebilme ihtimali. Kadınların güzelliğinin erkekler üzerinde muazzam gücü vardı. Bu güçleri elinden alındı. Güzellikleri gerçek değildi, bilinen tarihi yazan meşhur Şövalye von Wied’e göre. Uzun saçlar ve yarı açık, yarı kapalı kıyafetlerle hile yapıyorlardı. Bu yüzden saçları kazındı, tek tip kıyafetler giydirildi. Bir tek arzuya sahip olabilirlerdi; sağlıklı bir erkek bebek doğurmak.

Kadınların bunu kabullenişi korkunç. Kimliklerinden gönüllü olarak nasıl sıyrıldıklarını insanın aklı almıyor. Bir yirmi birinci yüzyıl kadınının bunu tahayyül etmesi zor olabilir ama bu coğrafyada yaşayıp çoğu şeye yakından tanıklık edince imkânsız gelmemeye başlıyor hiçbir şey. 1937’nin İngiltere’sinde yaşayan bir feminist olan Burdekin’e de uzak değil kadınların her şeyleriyle erkeğe itaat etmesi düşüncesi.

Şövalye von Hess’in anlatımını okurken ürperiyor ve öfkeleniyorsunuz. Kitabın geneline hakim olan atmosfer bir distopyadan bekleyeceğiniz karanlığın ötesinde. Her bir sayfada ne kadar korkunç bir dünyanın tasvir edildiğini hissetmek mümkün. Kitap büyük bir dünyayı 232 sayfaya sığdırıyor. Bittiğinde kafanızda kocaman bir soruyla düşüncelere dalıyorsunuz: Şimdi ne olacak? 

Çeviri ve editörlük

Çeviri ve yayım kısmına gelirsek… Çevirmen Mehtap Gün Ayral diyaloglarda başarılı. Orijinal metnin diyaloglarına yakın bir akıcılığı olmuş. Ancak aradaki anlatımlarda cümleleri okurken diyaloglarda hissettiğim akıcılığı hissedemedim. Burdekin’in orijinal metinde yakaladığı okuru sürükleyen anlatım tarzı ‘lost in translation’ olmuş sanki. Cümleyi bitirdiğinizde öncekinde ne olmuştu unutabiliyorsunuz.

Gözüme takılan ifadeler… Kitabın başlangıcındaki kilise sahnesinde dua boyunca ortaya çıkan birkaç çeviri problemine, kendisinin bulduğu çözümlerden farklı çözümler bulmayı tercih ederdim. Mesela Hitler’in Tanrı statüsü söz konusuyken ona tapanları nitelendiren ‘Hitlerian’ tabirini ‘Hitlerci’ değil ‘Hitleryan’ olarak adlandırır ve şahsa verilen kıymetin dini boyutuna vurgu yapardım belki. ‘-yan’ ekinin ve varyasyonlarının Latince kökenli mezhep adlarında kullanıldığını biliyoruz, Presbiteryen gibi. Hitlerci kavramı bana Hitler’e tapan değil de onu savunan, onun taraftarı birini anımsatıyor.

Kitapta sadece iki devlet var; Japon İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu. Naziler gezegenin yarısını ele geçirmiş. Metnin orijinalinde kullanılan ‘Hitlerdom’ ifadesi bugünkü Almanya’yı karşılıyor. İmparatorluğun Almanların çoğunlukta olduğu kısmı. Hal böyleyken o ifadenin çevirisi için yalnız bir şehri kast eden ‘Hitlerkent’ kelimesini değil, ‘Hitlerya’ ifadesini tercih edebilirdim. Türkiye, Polonya, Avusturalya gibi bir ülke haline gelmiş artık çünkü; bir kentten ibaret değil.

Ve de Tanrı’dan, Hitler’in babasından bahsederken Burdekin ‘God the Thunderer’ diyor. ‘Şimşek Tanrısı’, ‘Gök Gürültüsü Tanrısı’ gibi kavramlar günümüzde mevcut ve Yunan mitolojisindeki Olympus’un baş tanrısı Zeus için kullanılıyor. Zeus- Athena, Tanrı-Hitler arasında paralellik çizmek için mi kullanmış çevirmen o tabiri, bilmiyorum. Ben ‘Şimşekleri Çaktıran Tanrı’ ifadesini tercih ederdim onun farklılığına vurgu yapmak için, ki kendisi de duanın ilk kısmında o ifadeyi kullanıyor.

‘God the Thunderer’ sorununun editör Melis Oflas’ın gözüne çarpmış olması gereken boyutu da var. Orijinal metnin her yerinde aynı ifade kullanılmış; ‘God the Thunderer’ ya da ‘The Thunderer’. Ama çevirinin en başında ‘Şimşekleri Çaktıran Tanrı’ ilerleyen sayfalarda ‘Gök Gürültüsü Tanrısı’ olmuş. Birkaç yerdeki kesme işaretinin yanlış yerde kullanımı ve ‘Hristiyan’ ifadesinin ‘Hırıstiyan’ olarak kullanımı dışında başka çevirmen/editör hatası takılmadı gözüme.

İncelemeyi von Hess’in Alfred’den dinlediği güzel ezgi sonrası söylediği bir sözle noktalıyorum.

“Erkekler kadınlara âşık olmaktan vazgeçeli beri böyle şarkılar yazılmadı.”
– Şövalye Friedrich von Hess

Mütercim-tercüman, kahve ve kitap bağımlısı, hayalperest.

21 yaşında, okumayı, dinlemeyi, izlemeyi ve gözlemlemeyi seven bir üniversite öğrencisiyim. Okumayı dört yaşında, yazmayı beş yaşında öğrendiğimden beri durmaksızın okuyor ve yazıyorum. Okumak yemek, içmek, uyumak kadar sık yaptığım bir eylem. Vazgeçemediğim bir dürtü haline gelmiş durumda, bağımlılıktan da öte.

Sürekli yeni türler, yazarlar keşfetmeyi, diğer insanların yarattığı büyülü dünyalara girmeyi çok seviyorum; ama gerçek dünyadan da kopamıyorum. Korku, macera, bilimkurgu, tarih ve romantik edebiyatın örneklerinin yanı sıra uluslararası ilişkiler ve siyasi tarih, özellikle de yirminci yüzyıl tarihi, en sevdiğim türler arasında.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Swastika Geceleri: Naziler Galip Gelse Ne Olurdu?

Katherine Burdekin’in kaleme aldığı Swastika Geceleri isimli kara mı kara feminist distopyayı inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün