Talihsiz Serüvenler Dizisi: Bu Kadar Trajedi de Fazla Ama!

Lemony Snicket'in de dediği gibi, Baudelaire yetimlerinin üzücü, kırıcı, trajik ve talihsiz hikayesini seyretmekten daha iyi seçenekleriniz olmalı. Ama çok ısrar ediyorsanız incelememize bir göz atın.

Başlar başlamaz belirteyim, Talihsiz Serüvenler Dizisi kitaplarını hiç okumadım, ama bu yazıya seriye hakim editörlerimizden birisi (Ed.: Yani ben, Onur Selamet) müdahale edecek. Diziye başlarken de bu kadar bayılacağımı düşünerek başlamamıştım, ama öyle muhteşem bir iş çıkmış ki ortaya, hayran kalmamak elde değil.

Talihsiz Serüvenler Dizisi, anne ve babalarını ve tüm mal varlıklarını bir yanında kaybeden Baudelaire kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Baudelaire çifti, başlarına bir iş gelirse diye, çocukları için iyi bir birikim yapmış, ancak bu paraya en büyük kardeş Violet (Maline Weissman) reşit olana kadar kimse el süremiyor. Böylece Violet, Klaus (Louis Hynes) ve daha henüz küçücük bir bebek olan Sunny‘nin macerası da başlamış oluyor.

Karakterler ve Olaylar

Dizinin baş karakteri olmasa da anlatıcısı olan Lemony Snicket (Patrick Warburton), aynı zamanda serinin yazarının da mahlası. Dolayısıyla Lemony Snicket dediğimde yazar Daniel Handler‘i değil, anlatıcıyı kastediyor olacağım. Snicket, tam olarak anlayamadığımız bir şekilde talihsiz olayların içinde yer alıyor, en azından biliyoruz ki kendisi Baudelaire çiftinin bir arkadaşı ve seri boyunca karşımıza çıkacak olan bütün karakterleri tanıyor. Ancak tam olarak olayların neresinde olduğunu kestirmek güç. Snicket karakterini canlandıran Patrick Warburton ise, daha önce Kene (The Tick) çizgi filminde Kene’yi seslendirmiş ve Amazon tarafından çekilen The Tick dizisinin (pilot bölümünün incelemesi burada) yapımcısı. Kene vurgusunu özellikle yapıyor olmamın bir sebebi var. Snicket de Kene kadar absürt şeyler söylüyor zaman zaman ve bunu tıpkı onun gibi büyük bir ciddiyetle yapıyor. Bu ciddiyet Warburton’un karizması ve etkileyici ses tonuyla birleşince, ortaya muhteşem bir alaşım çıkıyor.

Ana karakterlerimizden biri olan ailenin büyük kızı Violet Baudelaire tam bir mucit. Her türlü alet edevatı ustalıkla kullanan Violet aynı zamanda çeşitli durumlarda kullanmak için icatlar da yapabiliyor. Bu icatları yapmadan önce ise, odaklanmak için, saçını bir kurdele ile toplamak gibi bir huyu var. Bunun dışında kardeşleri Klaus ve Sunny’ye de göz kulak olma derdinde. Violet rolünde gördüğümüz Maline Weissman ise gelecek vadeden genç bir oyuncu. Dizideki diğer genç oyuncular gibi kendisi de çok iyi ve rolünde hiç sırıtmıyor.

Ailenin tek erkek çocuğu olmak dışında ortanca olmak gibi bir talihsizliğe de sahip olan Klaus ise gerçek bir kitap kurdu. Dizide bol bol görebileceğimiz kütüphanelerden çıkmaya pek hevesli değil. Sorunları kitaplarda okudukları ve öğrendikleriyle çözme konusunda da usta. Ayrıca Baudelaire ailesinden geriye kalan tek erkek olduğu için, ablası ve küçük kız kardeşine karşı korumacı hisler de besliyor. Karakteri canlandıran Louis Hynes de son derece başarılı bir oyunculuk sergiliyor.

Baudelaire kardeşlerin en küçüğü olan Sunny ise henüz bir bebek ama aşırı derecede keskin dişleri ve güçlü bir çenesi var. Bebek olmasına rağmen büyük kardeşleri tarafından konuşmaları anlaşılabiliyor, ama bu konuşmalar öyle uzun diyaloglar şeklinde değil. Sunny yeri geldiği zaman küçük tespitler ve ince esprilerle yüzünüzü güldürüyor. Onun dışında ise aşırı derecede tatlı olmasıyla zaten bir şekilde kendini sevdirmeyi başarıyor. Sunny henüz çok küçük olduğu için, özellikle mimikleri CGI teknolojisiyle canlandırılmış bir karakter. Sunny’ye yüzü aktarılan genç oyuncu ise Presley Smith.

Gelelim Kont Olaf‘a… Bu karakter Neil Patrick Harris tarafından canlandırılıyor ve çocuklarımızın başına gelen talihsiz olayların asıl sorumlusu da o. Baudelaire servetini ele geçirmek için her şeyi yapmaya hazır olan Kont Olaf, kendisi kadar enteresan yardakçılarının da yardımıyla çocuklara her türlü kötülüğü yapıyor. Ancak tüm bunlara rağmen yine de kendisine sinir olmak mümkün değil, çünkü Harris o kadar harika bir oyunculuk sergiliyor ki, Olaf’ın kötülüğüne değil ama Harris’in performansına hayran kalıyorsunuz. Hain planlar kurmak konusunda başarılı olsa da, genel olarak biraz aptal olduğu bile söylenebilir.

Aptal demişken Bay Poe (K. Todd Freeman) karakterinden bahsetmemek olmaz. Bay Poe, Baudelaire ailesinin birikimini emanet ettiği bankanın bir çalışanı ve yetim çocuklarla ilgilenmek onun görevi. Violet reşit olana kadar paraya göz kulak olan Bay Poe, yetimlerin verileceği uygun vasileri, yani koruyucu aileleri bulmakla da yükümlü. Oğullarından birinin adını Edgar koyacak kadar sağduyu sahibi olsa da, kılık değiştirmiş Olaf’ı tanımayacak ve her zaman haklı çıkan yetimleri dinlemeyecek kadar da “şey.” Dolayısıyla yetimlerin başına gelen bazı olayların sorumlusu dolaylı yoldan da olsa Bay Poe demek mümkün.

Olaylar yetimlerin koruyucu aileye verilmesi ve Kont Olaf’ın da vasileri etkisiz bırakıp çocukları kendi himayesine alma çabası şeklinde ilerliyor. Dizi, her iki bölümde bir kitabı uyarlayarak akıyor, bu sırada bölüm jeneriği de kitaptan kitaba değişiklik gösteriyor. Ayrıca tüm bu koşturmacanın içinde, arka planda yetimlerin ailesiyle ilgili daha gizemli ve derin bir konu da ince ince işleniyor. Tüm bu olayların geçtiği dünyaysa hem günümüz dünyası gibi hem de değil. Dizinin geçtiği zaman dilimi bazen günümüzü andırıyor, bazen de geçmişi.

Dizi +7 olarak kategorilendirildiği için çocuklara yönelik gibi duruyor olsa da yetişkin seyircileri de memnun edebilecek düzeyde. Özellikle sinematografik açıdan çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Zaman zaman diziyi durdurup manzaralara dalıp detaylara odaklandığım oldu. Dizinin renk tonunu da çok beğendim. Ayrıca gerek karakter adlarıyla (ve kişilikleriyle) gerek diyaloglarla yapılan edebi atıflar ve göndermeler son derece yerinde ve güzel. Gerçekten de yazarın edebiyat dünyasına ne kadar hakim olduğunu bu göndermelerle ve alıntılarla anlayabiliyorsunuz.

Eğer diziyi altyazıyla seyredecekseniz bir yandan konuşmalara da kulak kabartmanızı tavsiye ederim. Netflix’in kendi altyazısı ne kadar güzel olsa da, yapılan kelime oyunlarını çevirmek haliyle her zaman mümkün olmamış, ancak orta seviye de olsa İngilizce biliyorsanız bu esprileri ve laf cambazlıklarını anlayıp daha çok keyif almanız mümkün.

Dizinin kusurları da yok değil. Mesela böyle harika bir dizinin sezonunun 8 bölümden oluşması devasa bir kusur. Sezonun ne ara bittiğini anlamıyorsunuz, hele son iki bölümde olan olaylar yüzünden sezon bittiğinde yıkılıyorsunuz. Gerçekten ama gerçekten devasa bir kusur bu.

Talihsiz Serüvenler Dizisi, kesinlikle zaman ayrılmayı hak eden bir dizi. Hem sürükleyici konusu hem eğlenceli işleyişiyle ayırdığınız zamanı keyifle geçirtecek bir dizi. Bunların dışında etkileyici görselliği, güzel seçilmiş müzikleri ve son derece başarılı oyunculuğuyla ikinci sezonunu sabırsızlıkla beklemenizi sağlayacak kadar iyi. Dolayısıyla henüz seyretmediyseniz, bu yazıyı okumayı bitirdikten sonra ilk bölümü seyretmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Editör
Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Talihsiz Serüvenler Dizisi: Bu Kadar Trajedi de Fazla Ama!

Lemony Snicket’in de dediği gibi, Baudelaire yetimlerinin üzücü, kırıcı, trajik ve talihsiz hikayesini seyretmekten daha iyi seçenekleriniz olmalı. Ama çok ısrar ediyorsanız incelememize bir göz atın.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün