Tanrı Olmak Zor İş: Cehalete ve Zorbalığa Sessiz Kalmanın Dayanılamaz Istırabı

Aksini ispatlayacak bilginiz, karşı koyacak gücünüz varken, ahmaklığa, zorbalığa ve cehalete seyirci kalmak gerçekten zor iş.

Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin daha önce Zor Şey Tanrı Olmak (İmge Yayınları, 1993) adıyla yayınlanan romanı bu sefer Tanrı Olmak Zor İş adıyla İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisi dahilinde raflardaki yerini tekrar aldı. Roman, aynı seri içerisinde yayınlanan üçüncü (ilk ikisi Kıyamete Bir Milyar Yıl ve Pazartesi Cumartesiden Başlar), yazarların farklı kitaplarla genişlettikleri Noon Evreni‘ninse kronolojik olarak dördüncü üyesi olma özelliğini taşıyor.

Tesadüf Eseri Oluşmuş Bir Evren: Noon

Romana geçmeden evvel ait olduğu Noon Evreni’nden ve genel yapısından kısaca bahsetmem gerek. Her şey Strugatski Kardeşlerin farklı hikayelerinde benzer tema ve karakterler kullanmasıyla, tesadüf eseri başlamış. Sonrasında da ortak temalar çerçevesinde yeni hikayeler yazmayı sürdürerek Noon Evreni‘ni oluşturmuşlar.

Noon Evreni’nindeki insanlığın geleceğiyse şöyle: 22. Yüzyıl Dünya’sında teknolojik atılımlar öyle bir seviyeye gelmiştir ki kaynak sıkıntısı tarihe karışmış, insanlık ideal refah düzeyine kavuşmuştur. Sistemin temel prensipleri kurumsallıktan olabildiğince uzak, anarşist meritokrasiye yakın biçimdedir. Toplum düzeni, her bireyin sorumluluk sahibi olacak şekilde yetiştirilip toplumun diğer üyeleriyle birlikte düzeni ve ilerlemeyi sağlamasına dayanmaktadır. Gerekli düzenlemeler, kendi alanlarında uzmanlaşıp mesleki çevrelerince uygun görülenlerin oluşturduğu Yönetim Kurulu’nca yapılmaktadır.

Gözünü yıldızlara çeviren bu insanlık çok geçmeden uzayda seyahat etmeyi başarır. Neticesinde, çoğunluğu insanımsı olan pek çok zeki yaşam formuyla ve farklı uygarlıklarla karşılaşırlar. Ve bunun etkisiyle insanlık bir ilerleme yarışının içine çekilir. Dünya Medeniyeti bir yandan kendisiyle denk seviyedeki uygarlıklarla iletişim kurmaya çalışırken, diğer yandan da emekleme aşamasında olanları gizlice gözlemleyip kendi gelişimlerini hızlandırmak için İlerleme Kaydediciler olarak adlandırılan araştırmacıları görevlendirir. Dünya Konseyi’ne bağlı araştırmacılar yerel halktan biri gibi davranarak faaliyetlerini sürdürürler. Sanat ve bilim dallarındaki önemli aydınları koruyup kollayarak uygarlıkların gelişimlerini de garanti altına alırlar.

Ve O Evrenin Bir Yerlerinde Yaşananlar

Tanrı Olmak Zor İş‘te de, Deneysel Tarih Enstitüsü’ne bağlı olarak karanlık çağlar yaşayan Arkanar gezegeninde gözlemcilik yapan Anton‘un başından geçenlere odaklanılmaktadır.

İlerleme Kaydediciliği’nin teorik yönünden bakılırsa, Anton’un görevini yapmasının önünde hiçbir engel yoktur. Don Rumata kimliğiyle bir asilzade olarak saray ahalisinin arasına karışmış, nüfuzlu kişilerle bağlantılar kurmuştur. Soyluluğu takmayan zorbalar arasında 22. Yüzyıl Dünya’sının ileri dövüş tekniklerini sergileyerek korkulan bir düellocuya dönüşmüştür. Bu arada sıradan halkça sevilip saygı duyulan biri olmayı da ihmal etmemiştir.

Fakat Arkanar Krallığı’ndaki işler İlerleme Kaydedicilerin öngördüğü biçimde gitmemektedir. Sorun, felaketlerle biten kararlara imza atmasına rağmen nüfuzunu kaybetmemesi ayrı bir muamma olan Arkanar Krallığı Başbakanı Don Reba ve onun faşizan polis devleti uygulamalarıdır. Güttüğü politikalarla mucitler, tıpçılar ve sanatkarlar gibi bilgili ve kültürlü insanlar avlanmakta, cehalet övgüyle karşılanmaktadır. Sadece sarayın buyruklarına boyun eğenler hayatta kalmaktadır. İktidardakilerin halk üstündeki etkisini güçlendiren icatlar kabul görmektedir. Muhafız alayları düzeni sağlama bahanesiyle etrafa terör estirmektedir.

Gezegendeki diğer İlerleme Kaydedicilere göre Don Reba’yı ve faaliyetlerini gözde büyütmeye gerek yoktur. Tarihin her döneminde onun gibi zalimler türemiş ve türedikleri gibi adları sanları unutularak yok olmuşlardır. Onlara göre Arkanar’da yaşanan dönem gelecekte yazılacak tarih kitabının üç beş satırını dolduracak kadardır. İşte Anton’un canını sıkan da meslektaşlarının bu tutumdur; zira Arkanar’da yaşanan karanlık zamanlar okuduğu bir tarih kitabının notlarından ibaret değildir; onlara günbegün şahitlik etmektedir ve sonunun aydınlık olacağından da kuşkuludur. Gelişmiş ve medeni bir dünyanın evladı olan Anton tanıklık ettiklerini içine sindiremez. Vicdanı, elindeki imkanlarla yaşanan tüm bu saçmalıklara son vermek ister. Aklı, ona kendi orta çağlarını yaşayan Arkanarlıların değişime hazır olmadıklarını hatırlatır. Zaten bir İlerleme Kaydedici olarak faaliyetlerini kısıtlı tutması gerekmektedir. Hakkındaki gerçek açığa çıktığı takdirde Arkanarlıların ona cennetten gelmiş biri gibi muamele edip şahsı adına yeni çılgınlıklar türeteceğini iyi bilen Anton bilgisi olup da paylaşamayan, gücü olup da kullanamayan bir tanrı gibi ıstırap içinde yaşamaya mahkûmdur.

Strugatski Tarzı Hikayecilik

Tanrı Olmak Zor İş‘in konusu kısaca böyle. Daha önce okuduğum üç Strugatski kitabına dayanarak roman hakkında belirteceğim iki şey var. İlk olarak, yazarlar genel hikayecilik anlayışlarını bu romanlarında da sürdürüyorlar. İkinci olarak, hikaye ve hikayenin taşıdığı anlam arasındaki uyum yazarların anlatım tarzıyla daha iyi örtüşüyor. Önceden okuduğum Strugatski kitaplarına kıyasla okurun ilgisini uyandırıp hikayenin içine çekilmesini sağlayacak daha fazla etmenin oluşması sağlanıyor. Yazının şu noktasında Strugatski hikayeciliğine aşina olmayanlar için bu iki nitelik bir anlam ifade etmeyecektir. İkinci, yani romanla doğrudan alakalı özelliği açıklayabilmem içinse öncelikle birinci özelliğe değinmem gerekiyor.

Strugatskiler’in hikayelerinde pek çok ortak özellik var. Hikayelerine yön veren en temel şeyse anlatımda kendini açıkça hissettiren okuru bilinçlendirme güdüsü. Mesleki anlamda da bilime gönül vermiş insanlar olarak bilim dünyasının ketum ve anlaşılmaz olduğu düşünülen habitatını bilimle alakası olmayanlara aktarmaya uğraşıyorlar. Örneğin “Bilim nedir? Bilime gönül verenlerin motivasyonu nelerdir? İnsanlığın bilime karşı genel tutumu nedir? Bilim camiası nasıl işler? Bilimin ilerlemesinin önündeki engeller nelerdir?” gibi, aşağı yukarı verilebilecek cevapları olsa da popüler dille aktarılmadıkları için cevaplan(a)madığı düşünülen soruları yanıtlıyorlar. Anlatılmaya çalışılanlar teorilere dayanan olasılıklar gibi zamana dayanıp dayanamayacağı meçhul kavramlar değil, bilim felsefesi gibi zamansızlık içeren bilgi veya tespitler olduğundan hikayeler anlamsal olarak güncelliklerini kaybetmiyorlar. Ve hikayeleştirme hususunda, mesleki kökenlerinden gelme alışkanlıklardan olacak, alegori ve açıklayıcılıktan yararlanıyorlar.

Hikayeyi oluşturan her şey (karakterler, konu, durumlar, olaylar) okurun bilinçlendirilmesi istenen olguya uygun biçimde şekillendirilip birer araç olarak kullanılıyor. Böylece hikaye baştan sona bir alegoriye dönüştürülüyor.

Ana karakterin iç sesi veya yorumu gibi doğrudan okura seslenme fırsatı yakalanan anlardaysa açıklayıcılık devreye giriyor. Onun vasıtasıyla hikayenin neyle alakadar olduğu ve hikayeden çıkartılması gereken anlam konusunda okur yönlendiriyor. Karakterin yaptığı açıklamalar, hikayedeki rolü, ait olduğu sınıfı, mesleği ve zamana dayalı tecrübelerine uyacak biçimde yaptırıldığından “söylenen ile söyleyeni arasındaki uyumsuzluk” hissinin önüne geçilmiş olunuyor.

Öyküyü meydana getiren etkileşimse bir başka ikili yapıyla sağlanıyor; ana karakter ve yaşadığı dünya arasındaki gözlemci-gözlenen durumu. Ana karakter etken olmaktan çok edilgen rolünde konumlanıyor; dış dünyaya etkisi olsa bile köklü değişikliklere sebep olmuyor. Yaşadığı dünyada ana karakterin tersine oldukça etkin yapıda; bolca değişkene ve bilinmeze sahip. Bu ikili yapıda ana karakterin tecrübeleri karşında ne hissettiğinden çok, neye tanıklık ettiği ve bunları nasıl yorumladığı önem kazanıyor.


Strugatski hikayeciliğinin genel yapısı bu temeller üzerine kurulmuş. Maksat okuru yabancısı olduğu kavramlarla tanıştırıp bilgilendirmek olduğundan da gayet iyi işliyor. Elbette yapının kendisinden kaynaklanan, hata olmamakla birlikte okurun beğenisine göre değerlendirilecek yönleri de var.

Kendini ziyadesiyle hissettiren alegorikliğin derecesi biraz daha arttığında hikaye masallaşmaya meylediyor. Bilinmezlik ve tuhaflıklar, anlatımsal manada amaçlı ve hikayesel olarak gerekçelendirilmiş. Yine de bu durum okurda fantastik veya tuhaf kurgu türünde bir eser okuduğu yanılgısına düşmesine neden olabilecek bir muallaklık tortusu yaratıyor. Bu da dikkatlerin öykünün taşıdığı anlama değil, öykünün biçimini oluşturan etmenlere kaymasına sebep olabiliyor.

Hikayenin her parçası okurun anlaması istenen mesaja odaklandığından, mesaj bitince olay veya öyküde bitiriliyor. Neticesinde öykünün bütüncüllük hissi biraz zedeleniyor. Bölümler arasındaki zaman boşlukları ya da ana konuya dönmeden önce yaşanan ara olaylar -ki onlar da alegorinin hizmetinde- durumu telafi etmek için kullanılıyor. Bütüncüllüğü sağlayan en önemli şeyse ana karakterin varlığı oluyor. O da konum olarak gözlemci-yorumcuya indirgendiğinden okurda hikayenin içine tam giremiyor – sadece öyküye odaklanılması istenilmediğinden yazarların aldığı bir başka önlem.

Tabii romanların sonunun anlamsal ve hikayesel olarak yarattığı ikilem de var. Sona gelindiğinde anlam-hikaye bütünlüğünde “anlam” bir adım daha öne çıkıyor. Hikayenin ana fikri açısından manalı, hikayesel açıdansa belirsizlik, kuşku veya eksiklik hissi uyandıran sonlar oluşuyor. Okur hikayenin varoluş amacı olan anlamı kavramışsa -ki Strugatskiler bunun için ellerinden geleni yapıyorlar- hikayesel son fazla rahatsızlık uyandırmıyor.

Ve Bunun Anton’un Trajedisindeki Yeri ve Önemi

Şimdi sıra geldi Tanrı Olmak Zor İş‘in Strugatski hikayeciliği açısından nerede durduğuna… Anlatımın alegorik yönü, ister yan ister ana olsun, karakterlerin davranış ve etkileşimleri ya da Arkanar‘daki yaşam ve geçmiş tarihi gibi hikaye elementleri üzerinden yürütüldüğünden kendini hissettiren bir masallaşma yok -bu yinede romanın özündeki alegorik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Anlatımın açıklama kısmını üstlenen ana karakterin gözlemci-yorumculuğuna hikayenin ana karakteri Anton‘un kişiliği yön veriyor. İlerleme kaydedicilikte gözlemci-yorumcu olmaktan öteye gidemediği için yaşadığı her sıkıntı ve çelişki anı, okurun Anton’a empatiyle yaklaşmasını sağlıyor. Anton yaşadığı duygu ve düşüncelerle okuru hikayenin içine çekip öyküyü sürüklüyor. Strugatski hikayeciliğindeki öğreticiliğe göre alegori ve açıklamanın sistemli kullanılmasından kaynaklanan hafif mekanik hava kayboluyor. Ortaya, okurun ana karakter vasıtasıyla kendinden bir şeyler bulabileceği ve bu esnada anlatılmak istenenin de daha akıcı, daha pekiştirici bir biçimde aktarılabildiği bir hikaye çıkıyor.

Strugatski hikayeciliğinin özünde değişikliğe gidilmeden alıştığımın dışında tatlar bulmamın yapısal gerekçeleri bunlar. Günümüzle paralellikler kurmamın gerekçeleriyse yazının hikayeyi özetleyen kısmında fark edilmiştir. Peki yazarların amacı doğrudan sosyo-siyasi tespitlerde bulunmak mıydı? Esas hedeflerinin bu olduğunu sanmıyorum. Yazarların tesadüf eseri oluşturdukları Noon Evreni gibi romanın bu yönlerinin de bir başka tesadüf olduğu görüşündeyim. Olguları anlatıp benimsetmek için kullandıkları yöntemler başka konular hakkında da çıkarımlar yapılmasına olanak sağlamış.

Bir Şeyden Bahsederken Pek Çok Şeye Değinmek

Strugatskilerin amacı yine bilimi anlatan bir bilimkurgu yazmak. Bu defa, insanoğlunu medenileştirip yaşam kalitesini yükseltmede öncüllük edebilecek insanların topluma gerektiğince nüfuz edememesinin gerekçeleri irdeleniyor. Alegorisi yapılan konu, gayeler ile gayeler adına yapılanlar arasındaki zıtlıktan doğan çatışma ve çelişkiye dayanıyor. Öyküdeki İlerleme Kaydediciliğinin, Don Reba ile soylu sınıfının ve son olarak da sıradan Arkanarlıların hepsi de kendi içerisinde bu zıtlaşmanın emarelerini gösteriyor.

İlerleme Kaydediciliği’nin prensipleri mantıklı sebeplere dayanıyor. Ellerinde de bunu destekleyecek kanıtlar mevcut. Lakin görevlerini yerine getirmek için ayrıcalıklı zümrenin haklarından yararlanıp Arkanar’daki sorunlar karşısında asıl görevlerini öne sürerek fildişi kulelerinde yaşayan şahıslara dönüşmüşler. Çağdaş bir dünyayı temsil eden ve ilerlemeyi gözlemleyip desteklemesi gereken kişiler kısır döngüler cenneti Arkanar’ın parçası oluyor.

Arkanar halkı içgüdüsel olarak hayatta kalmak için ya susan ya da çılgınlığa ortak olanlar diye ikiye ayrılmış. Sistemin dışında kalmak ölüm anlamına geldiğine göre bireylerin bu iki yoldan birini seçmesi kendi içerisinde gayet tutarlı. Fakat iktidardakilerin verdiği her karara ve yapılan her köklü değişime nedenini ve nasılını sormadan uyum göstermeye çalışmak sadece iktidardakilerin dilediğince at koşturmasının önünü açıyor. Ve hayat sıradan Arkanarlılar için öncekinden daha da zorlaşıyor.

İlerleme Kaydedicilik ve Arkanar halkı kendi kısır döngülerinin içerisinde sıkışmışken en azından çelişkilerine gerekçe olarak gösterilenler arasında haklı bulunabilecek taraflar var. Don Reba‘nın başını çektiği iktidar sınıfındakilerin amaçları ve icraatlarındaysa mantıksızlık alıp başını yürüyor. Bu zümrenin elindeki imtiyaz ve güç, varlıklarını koruma altına aldığından verdikleri budalaca kararların ardında imtiyazlarını ve güçlerini koruyup kollama güdüsü yatıyor.

Bu çelişkilerle dolu ortam, ana karakter Anton‘u ahlaki ve mantıksal sorunlarla yüzleşmeye sevk ediyor. Anton’un çektiği sıkıntılar ve halet-i ruhiyesinden yola çıkarak birbiriyle bağlantılı yorumlara kapı aralanıyor. Ki bu yorumların hepsi olmasa da içlerinden en az birisi okurda karşılık bulup Anton’la duygudaşlık kurulmasını sağlatacak cinsten. Anton temsil ettiği kişiye göre, iyiliği için çalıştığı topluma gerektiğince yardım edemediğini düşünen bir bilimci; ispatları olmasına rağmen toplumsal önyargı ve geleneklerce kabul görmeyen fikirlerin insanı; inandığı değerlerin yok sayılmasından ötürü içten içe yalnızlaşan ve uyum sağlayayım derken özbenliğini ve daha fazlasını yitirmekle karşı karşıya kalan biri. Post-Truth (Gerçek-Ötesi) olarak nitelenen ve romanın yazıldığı yılı hesaba katarsam sanıldığından daha eskiye (belki insanlık tarihi kadar eskiye) dayanan “inandığım gerçektir”in toplumsal ve bireysel sonuçlarıyla boğuşan günümüz insanının bir prototipi Anton.

Anton kitlelerin hayatını etkileyen güç türlerini açıklamada Don Reba’yla birlikte kilit rolü de üstleniyor. Anton’un kullanmaktan kaçındığı gücü insanın idrak seviyesinin artmasıyla eşitlikçiliğe ve paylaşımcılığa yöneldiği medenileştirici bir güç; kaynağı evreni ve hayatı anlamayla elde edilen bilgiden geliyor. Don Reba’nın kullanmaktan çekinmediği gücüyse, belli bir azınlığın çıkarlarını gözetmeyi amaç edinmiş sistematik şiddeti ve cahilliği körükleyen bir güç; gerçek bilgiyi dışlayıp iktidarı sağlamaya yarayacak kadarına ya da uydurulmuş fikirlere dayanıyor. Roman boyunca bu iki zıt kutup bu iki zıt karakterin varlığı aracılığıyla tanıtılarak birinin ötekisine karşı neden daha baskın geldiğinin hikayesi de anlatılmış oluyor.

Hayatımızı iyileştirip güzelleştirmek için cevaplara ihtiyaç duyuyorken seneler öncesinden yazılmış bir başka durum tespitine daha gerek olup olmadığı düşünülebilir. Ve evet, romanın değindiğinden daha fazla değinmediği ayrıntı var. Strugatskiler’in amacının bilinçlendirmek olduğu ve esas cevaplara ulaşılabilmesi için öncelikle esas sorunlara/kısır döngülere sebebiyet veren etkenlerin ortaya konulması gerektiği göz önüne alınırsa Tanrı Olmak Zor İş‘in vazifesini fazlasıyla yerine getirdiği görüşündeyim.

Çeviri, Editörlük, Kapak

Kitabı Rusçasından dilimize kazandıran isim Kıyamete Bir Milyar Yıl, Pazartesi Cumartesiden Başlar ve Su Adamı‘nı da çeviren Hazal Yalın. İmge Yayınları’ndan çıkan eski kitap İngilizce baskısının çevirisiyken, bu kez doğrudan ana dilinden yapılmış bir çeviriyle okumak daha bir hoş olmuş. Çünkü aşağıda eklediğim notlarda da belirttiğim gibi İngilizce çeviri de Almanca çeviriye dayanıyor ve bildiğim kadarıyla bazı isimler İngilizce baskıda değiştirilmiş. Editörlük kısmında da sorun bulmadığımı belirtip doğrudan kapağa geçmek istiyorum.

Kapakta, Michelangelo’nun Âdem’in Yaratılışı freskindeki yaratıcısı ile yaradanının ellerini birbirlerine uzatırken resmedildiği sahneye gönderme yapılıyor. Ünlü freskte saklanmış bir ayrıntı bu kapağı daha da anlamlı hale getiriyor. Elini Adem’e uzatan Tanrı tasvirine dikkat edilince aslında insan beynini çağrıştırdığı anlaşılıyor. Romanın genel halet-i ruhiyesi göz önüne alındığında bu ayrıntı öyküyle de örtüşüyor.


Notlar:

-Roman 1973 yılında Almanca çevirisinden İngilizceye çevrilerek yayınlanmış. Ancak 2014 yılında ana dili Rusçadan İngilizceye çevrilmiş.

-Romanın biri 1989, ötekisi 2013 olmak üzere iki film uyarlaması bulunuyor.

-Roman 1989 yılında Without Weapons (ya da A Man from a Distant Star) adıyla tiyatroya da uyarlanmış. Aynı sene içerisinde çıkan film uyarlamasında gidilen değişiklerden memnun kalmayan Strugatskiler oyunu kendileri yönetmiş.

-Uyarlamalar bitmedi. Romanın Hard To Be A God isimli, aksiyon-rol yapma türünde yapılmış bir adet video oyunu adaptasyonu da bulunuyor. Başlangıç olarak romanın sonrasını konu edinen oyunda canavar bitkilerle savaşmak gibi kitapla alakası olmayan pek çok öğe bulunuyor. Kendisine Steam üzerinden ulaşmak bugün hâlâ mümkün.

-Aynı evrende geçen ve benzer temaların işlendiği Yokuştaki Salyangoz (İletişim Yayınları, 2000) ve İktidar Mahkumları (Sarmal Yayınları, 1999) ülkemizde yayınlanma fırsatı bulmuş.

-Strugatskilerin Noon Evreni‘yle Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli gibi ünlü romanlarının dahil olduğu Hainish Cycle (Hainli Döngüsü), yazarların aynı evren ve ortak temalarda birleşen farklı hikayeler anlatması dolayısıyla benzeşiyorlar. Tabii genel benzerlik bununla sınırlı kalmıyor. İki evrende de insanımsılar daha yaygın; gelişmiş medeniyetlerin temsilcilerinin daha düşük seviyedeki medeniyetlerle etkileşime geçmesi söz konusu. Noon’da teknoloji daha ileri olsa da iki evrende de geçen hikayelerde bilimkurgunun felsefi ve sosyolojik yönü daha ağır basıyor. Kim kimden etkilendi acaba diye bir soru oluşursa, “Sadece tesadüf,” cevabını verebilirim. Strugatskilerin Noon Evreni 1961’de Noon: 22nd Century kitabıyla başlamışken, Le Guin’in Hainli Döngüsü 1966’da Rocannon’s World (Rocannon’un Dünyası) ile başlamış olabilir. Fakat Strugatski kitapları ancak 1978’den itibaren İngilizceye çevrilmeye başlanıyor. Zaten o seneye kadar Le Guin’in serisi Mülksüzler‘le zirve yapmasından dört yıl sonrasına denk geliyor (Not: “Zirve yapıyor” derken 1976 tarihli Dünya’ya Orman Denir novellası ve ondan sonra yazılan öyküleri kötü bulduğum anlaşılmasın). Ayrıca bahsettiğim benzerlikler başka bilimkurgularda da gözlemlenebilecek türden, kimsenin zimmetinde olmayan genel temalar.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tanrı Olmak Zor İş: Cehalete ve Zorbalığa Sessiz Kalmanın Dayanılamaz Istırabı

Aksini ispatlayacak bilginiz, karşı koyacak gücünüz varken, ahmaklığa, zorbalığa ve cehalete seyirci kalmak gerçekten zor iş.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün