The Circle ve Düşündürdükleri

Dave Eggers'ın aynı adlı romanından uyarlanan, başrollerini Emma Watson ile Tom Hanks’in paylaştığı The Circle (Çember) filmini inceledik.

Bu yazıda da vurgulayayım; bu bir tanıtım değil, inceleme yazısıdır. Spoiler içerir.

Afişinde Emma Watson ve Tom Hanks’i gördüğümüz The Circle (Çember) geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Düşük IMDB puanına rağmen (bana sorarsanız IMDB’yi çok da ciddiye almamak lazım) oyuncu kadrosu ve konusuyla öne çıkan ilginç bir film kendisi. Peki bu filmin ne kadarı bilimkurgu, ne kadarı güncel gerçekler? Gelin, hep birlikte bakalım.

Sır Saklamak Yalan Söylemektir

Sıradan bir şirkette çağrı merkezi personeli olarak çalışan Mae (Emma Watson), arkadaşı Annie (Karen Gillan)’nin yardımıyla Circle adlı şirkette iş sahibi olur. Bu Mae için hayatının fırsatıdır. Çünkü Circle, dünyanın en büyük şirketidir. Çalışanlarına sunduğu imkânlar herkesin hayallerini süsleyecek cinstendir. Circle’ın günümüzdeki büyük teknoloji ve internet şirketlerinden (özellikle de Facebook’tan) uyarlandığını hemen fark edeceksiniz. Circle, dünyanın en büyük sosyal ağına sahiptir, bu sosyal ağ bunun da ötesine geçip neredeyse internet üzerinde yapılan her işlemin kendi sistemi üzerinden yapılmasını sağlayacak kadar büyümüştür. Circle’ın kampüsü ve iş ortamı ise pek çok kişide hayranlık uyandıran Google, Facebook ve Apple kampüsleri gibidir. İnsanlar hem istedikleri gibi bir çalışma ortamına sahiptirler hem de bu kampüsün içinde sürekli eğlence içindedirler.

Mae, Circle’da geçirdiği süre içinde teknolojinin, internetin ve sosyal medyanın önce insanlığa faydalarını, sonra da zararlarını görecektir. Filmi benzer konuya sahip eserlerden ayıran özelliği de bence bu. Çünkü bu konulara tek taraflı bakmıyor.

Mae, önceleri sanal alemde insanlarla her şeyini paylaşmaktan mutludur. Hatta görülmemiş bir deneyin yürütücüsü olur. Kıyafetine taktığı bir kamerayla hayatının her anını paylaşarak kendisini şeffaflaştırır. Bütün yazışmalarını, yaptığı işleri vb. her şeyi herkese erişilebilir hale getirir. Özel hayat kavramını tamamen silmeye çalışır. Milyonlarca insan, onun hayatının her anına şahitlik eder. İşler bununla sınırlı kalmaz. O, bütün insanların böyle olması gerektiğini ve aksini yapan insanların suçlu olduğunu ifade eder. Ona göre insan, sahip olduğu bütün bilgi ve hayatında yaşadığı büyüğünden küçüğüne bütün deneyimleri herkese açmalıdır. Bilgiyi saklamak suçtur, en kişisel olanları bile.

İnternetin Bizden Çaldıkları ve Distopyalar

Günümüzdeki internet şirketlerinin bakış açısı bundan daha iyi yansıtılamazdı. Hepimiz hayatımızın her anını, düşündüğümüz her şeyi ve hatta en özel kalması gereken şeyleri bile sosyal medyada paylaşmaya teşvik ediliyoruz. Mahremiyetimizden kendi isteğimizle vazgeçiyoruz. Mae’nin görüşleri ve yaşadığı bu deneyim abartılı görünebilir ama bence öyle değil. Çoğumuzun çevresinde en az bir tane (genelde çok sayıda) sosyal medya bağımlısı var ve ne kadar ileri gidebildiklerini şaşkınlıkla izliyoruz.

Filmdeki Mercer (Ellar Coltrane) karakterinin istemediği halde Circle ağına sokulması için yapılan çabalar, alenen taciz edilmesi ve ölümüne sebep olunması, şimdilik abartı gibi görünebilir ama ben bu tür bir geleceğin imkânsız olmadığına inanıyorum. Daha şimdiden benim gibi bütün sosyal medya hesaplarını kapatmış kişilerin eski kafalı, asosyal, uyumsuz ve hatta güvenilmez tipler olduğunu düşünen insanlar görüyorum.

Film bize bu noktada bir distopya sunuyor. Herkesin Circle sosyal ağına üye olmasının yasalarla zorunlu hale getirilmesi ve oy kullanma gibi işlerin de Circle üzerinden yapılması gibi bir fikir ortaya atıyor. Hatta bu fikriyi ortaya atan da bizim Mae. Bunun gerekçesi ise demokrasiyi güçlendirebileceği. İnsanlar istemese de sosyal medya kullanmak zorunda kalacak ve onlardan yaşadıkları ve düşündükleri her şeyi ifşa etmeleri beklenecek. Üstelik bütün bunlar tek bir şirketin kurduğu sistemin üzerinden yapılacak, o şirket tüm dünyayı yönetebilecek güce sahip olacak.

Filmin ortaya koyduğu bu distopya, Aldous Huxley’in tarzıyla benzerlikler gösteriyor. Fakat Orwell’den de bir şeyler alınmış. George Orwell, 1984 adlı eserinde insanların her anının gözetlendiği bir totaliter rejim örneği vermişti. İnsanlar istemeseler de gözetlenecekler ve farklı düşünenler cezalandırılacaklardı. Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı eserinde tam tersi yönde bir distopya kurmuştu. Ona göre kölelik sadece baskıyla gelmeyebilirdi, özgürlük de insanları köleleştirmek için kullanılan bir yöntem olabilirdi. İnsanları zorla gözetlemeye gerek yoktu, tutkularının esiri olan insanlar zaten kendi özel hayatlarını yok edeceklerdi. Zaten farklı düşünmeyeceklerdi.

Şu an yaşamakta olduğumuz dünya bence her ikisinin bir karışımı. Bir yandan internet üzerinde daha fazla popülerlik için kendi özel hayatımızı kendi isteğimizle etrafa saçıyoruz. Biraz daha beğeni için yapmayacağımız şey kalmıyor. Diğer yandansa istemesek bile dinleniyor ve izleniyoruz. Snowden’ın açığa çıkardığı üzere internette ziyaret ettiğimiz her web sitesi, izlediğimiz her video, yaptığımız her arama, yaptığımız her görüşme kayıt altına alınıyor. Cep telefonlarımız gittiğimiz her konumu kaydediyor. Telefonlarımız, tabletlerimiz ve bilgisayarlarımız biz özel bir sohbet yaparken, yalnız zaman geçirmeye çalışırken ya da seks yaparken bile hemen yanı başımızda kameraları ve mikrofonlarıyla sürekli ses ve görüntü kaydı yapıyor. Odamızda biriyle ne hakkında konuşsak internette beş dakika sonra o konuyla ilgili reklamlar görebiliyoruz. Bunlar abartı değil, kurgu değil, hepsi gerçek ve şu an yaşanıyor.

Önemli Bir Kusur

Film elbette Orwell’den de bir şeyler alıyor. Mae bilgilerimizi sadece kendi isteğimizle etrafa saçmadığımızı, aynı zamanda bunların gizlice depolandığını da keşfediyor. Sokaklara, sahillere, iş yerlerine, okullara, evlere, AVM’lere, parklara vb. her yere kameralar konularak her şeyin izlendiği bir dünya görüyoruz. Yine de bu film çok önemli bir noktayı atlıyor: Tüm dünyayı gözetleyenin ve bizim mahremiyetimizi yok edenin sadece bir şirket olduğu bir dünya tasvir ediyor. Ki bu çok yanlış. Bu film, büyük teknoloji ve internet şirketlerinin bizden topladığı her bilginin Amerikan devletinin elindeki bir havuzda (Prism) toplandığını ve bunun demokrasi ve özgürlük için tehdit olduğunu görmezden geliyor. Bu filmi yapanlara göre şirketler suçlanabilir ama ABD devleti masumdur. Ben bu fikri kabul etmekte zorlanıyorum. Kısacası The Circle, gözetleme toplumuna dair ne kadar başarılı bir film olsa da işin siyasi boyutuna girmekten korkan bir film. Bu, bence filmin tek eksik noktası ama çok çok çok önemli bir eksik nokta.

Öte yandan filmde çok doğru bulduğum iki ayrıntı var:

  1. Her şeyimizi paylaşmaya bizi teşvik eden insanlar, aynı şeyi kendileri yapmıyorlar. Örneğin, mahremiyeti yok etmeyi amaç edinen ve bundan iyi para kazanan Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg kendisi söz konusu olduğunda mahremiyetinden taviz vermiyor. Kendisinin dizüstü bilgisayarının kamerasını ve mikrofonunu bantladığına dair haberler ve fotoğraflar çok da eski değil. Filmdeyse düşünceleri değişen Mae, aynı çelişkiyi Circle’ın yöneticileri Bailey (Tom Hanks) ve Stenton (Patton Oswalt)’da görüyor ve onlara güzel bir ders veriyor.

  2. Film bütün bu eleştirilerine rağmen teknoloji düşmanlığı yapmıyor. Mae’nin “bir uçak kazası olduğunda uçağa binmeyi bırakmazsınız, uçakları daha güvenli hale getirirsiniz” sözleri durumu özetliyor. Teknolojinin olumsuz sonuçları onu kötü yapmaz, onu daha güvenli hale getirebiliriz.

Emma Watson

Filmin afişinde Emma Watson ve Tom Hanks‘i görüyoruz. Fakat bence bu filmin tek başrolü Emma Watson. Tom Hanks, oynadığı rol ve filmde görüldüğü süreden çok ismiyle katkıda bulunmuş. Fakat rolünün hakkını vermiş. Zaten genel olarak filmdeki oyuncuların çoğunun yeterli bir performans sergilediklerini düşünüyorum.

Yine de Emma Watson’dan özel olarak söz etmek gerek. Ne de olsa film, baştan sona onun üzerine kurulu. Oynadığı role çok iyi uyum sağlamış. Fakat konu sadece onun bu filmdeki performansı değil. Onun bu tarz politik konularla ilgili filmlerde olması bence zaten kaçınılmazdı. Çünkü bir süredir zaten aktivist kişiliğiyle öne çıkıyordu. Gelecekte kendisini bu tür filmlerde daha sık görürsek şaşırmam.

The Circle, bazı sinema sitelerinde bilimkurgu olarak tanımlansa da bence bu film bir bilimkurgu değil. İlle de bilimkurgu denilecekse, biraz zorlamayla benim çok sevdiğim katı bilimkurgu sınıfına dahil edilebilir ki bence onun bile sınırlarını aşacak derecede bir gerçekçiliğe sahip. Bu filmde gördüğümüz pek çok şey kurgu değil, aslında içinde bulunduğumuz dünyada zaten yaşanıyor.

Son olarak filme ilham kaynağı olan, Dave Eggers imzalı romanın geçen sene Siren Yayınları tarafından Çember adıyla dilimize kazandırıldığını da hatırlatalım.


Çember’in uyarlandığı kitabın incelemesini okumak için tıklayın.

1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

The Circle ve Düşündürdükleri

Dave Eggers’ın aynı adlı romanından uyarlanan, başrollerini Emma Watson ile Tom Hanks’in paylaştığı The Circle (Çember) filmini inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün