Vathek: Oryantal Rüyanın Ortasına Doğan Kabus

William Beckford'un, hem Doğu'nun renklerini hem de Gotik edebiyatın karanlığını aynı sayfalarda buluşturan eseri Vathek'de, ana kahramanımızın adımlarını edebiyatın ilk korkunç cehennemine kadar takip ederken bize katılmaz mısınız?

“Vay haline, bilmemesi gerekeni bilmek isteyenin ve gücünü aşan bir işe girişen gözü pek kişinin.”

-W.T. Beckford, Vathek (2015) İthaki Yayınları, s.19

İnsanlık tarihi, insanın bilinmeyene duyduğu korkWilliam Beckford Vathek kapakuyu merakla maskelemeyi başardığı gün yazılmaya başlandı. Keşfetme ve bilinmeyenin bilgisine nail olma isteği hem bizim türümüze tanınmış en büyük ayrıcalık, hem de elimizdeki en tehlikeli oyuncaklardan biri. Olur da sizden çok daha kudretli ve kutsal sıfatıyla tanımlanan bilinmeyenlere ve onun yasakladığı güçlere göz dikmeye kalkışırsanız ve açgözlülüğünüzün sağduyunuzu öğütmesine izin verirseniz başınıza gelebilecekler, mitler ve dini yazıtlar aracılığıyla asırlardır insanlığa dikte edilmiştir. Bu yüzden aslında Vathek’in hikayesi hepimizin yakından bildiği, coğrafya tanımayan bir anlatı.

William Beckford, yaratıcısının koyduğu sınırları karanlık güçlerin peşine takılarak ihlal eden ve Yeraltı Ateşi Sarayı’na ulaşabilmek için halkına dehşet saçan Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi Vathek’in yıkıma sürüklenişini kaleme aldığında daha yirmi bir yaşındaydı. Üstelik üç gün iki gece içerisinde Fransızca olarak yazdığı Vathek, barındırdığı estetikler arası şölenle nice yazarlara ışık tutan bir kaynak görevi gördü. Borges, Lovecraft, Mallarmé, Edgar Allan Poe ve daha niceleri Vathek’in oryantal şımarıklığının grotesk bir kötülük anlayışına dönüşmesine tanıklık ettiler ve içine daldıkları bu gotik “Arap Masalı”na duydukları hayranlığı her fırsatta dile getirdiler.

Ben de bu incelemede onlar gibi derinden etkilendiğim ve Babil Kitaplığı’nın değerli bir parçası olan bu kitaba hak ettiği değeri verebilmeyi umuyorum. Her ne kadar tahmin edilmesi oldukça kolay ve daha önce mutlaka bir şekilde kulağınıza çalınan bir hikayeye ışık tutacak olsam da ben uyarımı yapayım. Bu inceleme, yazarının ipin ucunu biraz kaçırması ve detaylarda kaybolması sebebiyle Vathek hakkında okuma zevkinizi baltalayabilecek birtakım sürpriz bilgileri de içeriyor. Söylemedi demeyin.

Bir Kepçe Oryantalizm, Bir Tutam Gotik

“Beckford, Doğu’ya olan düşkünlüğünde yalnız kalmıştır. Gotik geleneğe ve genel olarak Avrupai yaşantıya daha yakın olan diğer yazarlar ise Walpole’u daha sadık bir biçimde takip etmekten hoşnutturlar.” der Lovecraft,Edebiyatta Doğaüstü Korku” isimli makale serisinde. İşte Vathek’i bu denli büyüleyici ve önemli bir eser yapan da Beckford’un bu yalnızlığı olmuştur.

Aslında her şey Antoine Galland’ın 18. yüzyılın başında yaptığı Binbir Gece Masalları çevirisiyle başlar. Avrupa edebiyatına girecek oryantal konular ve karakterler açısından adeta bir hayat çeşmesi görevi görecek olan bu Doğu masallarının ışığında Beckford, Vathek’in ana gövdesini oluşturur. Zaten kitap da başından itibaren masalsı özünü belli eder okuyucuya. Vathek’i okurken Binbir Gece Masalları’nın biraz uzunca bir kısmını okuyormuş gibi hissettiğimi söyleyebilirim fakat yine de elimdeki kitabın bir roman olduğunun da farkına varmak mümkündü. Beckford, Şehrazat’a Şahriyar’ın karşısında bir gün daha hayatta kalabilsin diye hediye etmiştir sanki Vathek’i, fakat Şehriyar’ın bu biraz fazla uzatılmış masaldan sıkılabileceğini aklına getirmemiştir.

Kitabın neden Fransızca olarak yazılmış olduğunu ise oryantalizme ve masallara değinmişken açıklamak daha yerinde olur. Neden bilmiyorum, ama İngiliz Beckford’un  Vathek’i niçin Fransızca yazmış olduğu kafamı en fazla kurcalayan sorulardan biri olmuştu -ki aslında bunun cevabı oldukça basit olan bir soru olduğunu sonraları öğrendim. Kısaca açıklamak gerekirse, Beckford ilk kez Fransızca olarak okuduğu Doğu masallarının anlatımını yine bu dilde benimsemiş ve masallara özgü kalıpların Fransızca versiyonlarını öğrenmişti. Bu yüzden aynı havayı yakalayabilmenin yolunu da eserini bu dilde yazmakta bulmuştu. Yani Fransızcanın kullanımı yalnızca masalsı anlatımı pekiştirme çabasından kaynaklanıyordu.

Vathek’in oryantal yönünü bir kenara bırakmadan önce, Beckford’un gerçek yeteneğinin ortaya çıktığı kısmın Doğu’ya ait betimlemeler olduğunu da söylemem gerekir. Kitabına konu ettiği topraklara hiç ayak basmamış ve Doğu hakkında bildiği her şeyi araştırmaları sayesinde öğrenmiş bir yazara göre anlattığı manzaralar oldukça canlı ve hayal gücünün genişliğini yansıtır nitelikte. Bunun en güzel örneğini ise Doğu ihtişamını ve lüksünü -biraz abartılı olsa da- aktarabilmek için yarattığı Beş Duyu Sarayı’dır bence.

Bol kepçeden sunulan bütün bu oryantal manzaranın ortasına küçük kara bir leke olarak düşen Gotik unsurlar ise bana göre bu kitabın tadı tuzu olan kısım. Masalsı anlatımın getirdiği hafif mizahla birleşen ürpertici bazı detaylar bu ilginç karşıtlık sayesinde daha da ön plana çıkıyor. Bu yüzden de kitaba akıl karıştırıcı ve gerçekten de tuhaf bir atmosferin hakim olduğunu söylemek mümkün. Bir sayfa önce korkunç çirkinliğini okuyup hem ürperip hem de tiksindiğiniz Hintli karakterini bir sayfa sonra dertop olup kendini tekmeleterek yuvarlanırken bulunca insan ne hissedeceğini şaşırabiliyor pek tabi. Ancak bir kaç sahne sonra Vathek’in güle oynaya onlarca çocuğu kurban etmeye kalkışmasını okuyunca ürpermeye kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.

Olağanüstülüğün Arayışında İki Arsız Çocuk

Gelelim Vathek karakterinin yaratım sürecine. Yazarların yarattıkları karakterlere yaşamlarından ya da bizzat kendilerinden bazı parçalar eklemeleri ve onları kişiselleştirmeleri karşımıza oldukça sık çıkan bir durum. Ancak Beckford ve Vathek arasındaki benzerlikler “bazı parçalar” diyerek kestirip atabileceğimizden çok daha fazla. Hatta yazarın hayatıyla ilgili biraz daha bilgi edindikten sonra, daha da ileri gidip onları bir madalyonun iki yüzüne benzetmemi dahi makul bulabilirsiniz.

Kitabın son sayfasını çevirdiğimde Vathek karakterini Doğu şatafatının içerisinde güç arayışının dozunu fazla kaçıran, kalleş ve sorumsuz bir yöneticiden fazlası olarak görmüyordum, ki kitabın belli bir yerinden sonra çoğu zaman öyleydi. Ancak Vathek karakterini, özünü aldığı kişi dahilinde tekrar değerlendirdiğimde ise saf kötülüğü arzulayan bir canavar yerine istediği her şeyi elde etmeye alışmış, boyunu aşan bir mevkide bulunan ve günün birinde uslu olmaktan sıkıldığını fark eden bir çocuğun gülünç kötülük anlayışına sahip, kriz halinde bir genç adam buldum. Tıpkı kitabın yazarı William Thomas Beckford gibi…

Beckford, daha doğduğu günden itibaren “İngiltere’nin en varlıklı oğlan çocuğu” sıfatıyla anılan, lüks ve şatafat içerisinde büyümüş, proje bir çocuktu. Evde eğitim gördü, Mozart’tan ve çeşitli ressamlardan dersler aldı. On yaşında kendisine kalan miras sayesinde zorluk çekmeden ve konfor içerisinde büyüdü.  Vathek’in kitapta çizdiği profil de tıpkı Beckford gibi lüksü ve dünyevi zevkleri yakından tanıyan ve gücünün her şeye yeteceğini düşünen bir karaktere aittir. Fakat büyük güç büyük sorumluluk ister ve Beckford’un da Vathek’in de yaşama biçimlerinin onlara yüklediği sorumlulukları kaldırabilecek yapıda olmadıkları sonradan ortaya çıkar.

Beckford’un omuzlarına yüklenen ve o belki de o yaşlarda onu oldukça bunaltan sosyal statüsünü muhafaza etme kaygısı, Vathek’de bir dini lider olarak örnek davranışlar içerisinde bulunma zorunluluğu biçiminde ortaya çıkar. Oldukça muhafazakar ve otoriter bir anne tarafından yetiştirilen yirmi bir yaşındaki Beckford, kendisini sınırlandıran sosyal sınıfa ve dini değerlere olan isyanını Vathek üzerinden dışa vurur. Kendi dünyasının soğuk gerçekliğinden kaçmanın yolunu Doğu araştırmaları ve masallarında bulan bu genç soylu, Vathek’in kaderini yazarken, sayesinde kendi kaderine de istediği gibi yön verebildiği sanrısına kapıldığı bir kukla yaratır.

Hintli’nin, sarayına gelip türlü mucizevi objelerle ve özellikle de üzerinde bilinmeyen bir dilde yazılar olan kılıçla aklını çelmesinden önce Vathek, abartılı sefahat düşkünlüğü dışında kötü bir karakter sayılmaz. “Zevk ve eğlenceye dalmış bir hükümdarın, en az düşmanca davranan bir hükümdar kadar yönetim işine uygun olduğunu düşünüyordu halk.” diyerek Vathek’in halkı tarafından onaylanan bir yönetici olduğunu dile getirir Beckford. Ancak babası ve ondan öncekiler gibi tamamıyla bu işe adanmış bir karakter değildir. Onlar gibi dini konumunu düşünerek nefsini kontrol etmek gibi bir derdi yoktur. Aksine kendisine tanınan sınırlar içerisinde bolluk ve lüks içinde yaşar.

Fonthill Abbey William Beckford

Fonthill Abbey

Beckford’un da bu yönden kısmen Vathek’e benzer bir hikayesi vardır. Jamaika’daki toprakları ve köle ticareti sayesinde İngiltere’nin gördüğü en büyük serveti edinen, on yılı aşkın süre Londra’da belediye başkanlığı yapmış olan babasından kendisine kalan mirası kitaplara ve devasa bir sanat koleksiyonu yaratmaya harcar. Politikayla kısa süre uğraşsa da keyif içerisindeki hayatın daha çekici olduğuna kanaat getirerek Fonthill’de bulunan ailesine ait yapıyı Vathek’in yaptırdığına benzer bir saraya dönüştürür ve Vathek’inkiyle yarışacak uzunlukta bir kule inşa ettirmeye çalışır. Fakat dönemin mimari şartları Beckford tarafından sürekli daha da uzatılmak istenen bir kuleye el vermediğinden yapı bir süre sonra yıkılır. Beckford da bu müsrif yaşamın sonlarına doğru servetinin büyük bir kısmını kaybeder.

Çok şey bilmesine rağmen hep daha fazlasını öğrenmek isteyen Vathek ise karanlık güçlerin oyunlarına açık hale gelecek ve servetiyle sarayından çok daha fazlasını kaybedecektir. Göklerin sırrına ermek için yaptırdığı Babil Kulesi benzeri kule de onu dinin çektiği sınırın ötesine götürecek bir çıkış noktası olur. Sınırda elinde tutmak için bekleyen provokatör karakter ise Hintli’dir. Hintli’nin Vathek’in aklına girmeye başladığı andan itibaren kitabın başında gördüğümüz tüm güzelliklerin yerini yavaş yavaş çirkinliğin almaya başladığını fark ederiz. Ballandıra ballandıra betimlenen doğunun tüm zevk ve gösterişi, yerini karanlığa, mide bulandırıcı ve ürkütücü sahnelere bırakmaya başlar.

Fakat okuyucunun üzerinde korkunç bir etki bırakan Hintli’den aynı oranda büyülenir Vathek. Bu çirkin elçinin Vathek’e vaat ettiği Yeraltı Ateşi Sarayı ve tüm zenginlikler halihazırda Vathek’in  elinde olandan fazlası değildir, hatta onun zenginliklerinin yanında sönük bile kalan “harikalar”dır. Ama bu vaatler aslında sadece bahanedir. Çünkü genç hükümdarı bu denli yoldan çıkaran iki üç büyülü obje değil, bilinmeyenin ve yasaklı olanın cazibesidir. Kendisine yüklenen sorumluluktan ne pahasına olursa olsun kurtulup başka bir hayatı yaşama istediğidir. Bundandır ki Vathek aslında bu masalın içerisindeki gerçek kötü ve gotik karakter değildir bence. Başlangıçtan itibaren şeytani bir kötülük anlayışı yoktur. Arsızlığı ve yasaklı olana duyduğu şehvet onu kitabın sonunda dönüştüğü canavar haline getirir.

Kitapta yer alan karakterler arasında asıl karanlık ve gotik olan ise bir başkasıdır. Bu karakterin kötülüklerinin yanında Vathek’inkiler bile affedilir sayılır. Çünkü Vathek kötülük tarafından aldatılan ise bu karakter kötülüğe kendini adayandır. Bu yüzden onu başka bir başlıkta incelemeyi daha doğru buluyorum.

Vathek’in Kadınları

Vathek’in oryantalist bakış açısıyla yazılmış bir kitap olduğundan bahsetmiştik. Bu durumda kitaptaki kadın karakterlerin hikaye akışındaki yeri de az çok tahmin edilebilir. Batılı yazarlar ve özellikle de ressamların Doğulu kadın imgesini çoğunlukla bir takım erotik hayalleri süslemek ve  Doğu’nun gizemlerine duyulan şehveti açığa çıkarmak için kullandıklarını Delacroix’nın, Ingres’in ya da  Clémnet’in eserlerine bakarak rahatlıkla görebilirsiniz. İşin komik yanı ise sıra sıra harem, hamam resimleri ve Doğulu kadın portreleri çizen ressamların birçoğunun bu konuları aldıkları topraklara hiç ayak basmamış olmaları, basanların ise kadın yüzü gördüklerinin bile şüpheli olmasıdır.

Le Bain Turc, İngres, 1863

Le Bain Turc, Jean Auguste Dominique İngres, 1863

Edebiyatta da benzer bir durum geçerlidir.  Kadınların hikaye içerisinde kilit bir noktada olmaları pek az görülür çünkü onlar egzotik figüranlar olmanın ötesine geçemezler. Bence bu duruma Vathek’den verilebilecek en güzel örnek Nurunihar’dır. Kitabın ortalarına doğru beliren Nurunihar karakteri Vathek’in dönüştüğü ahlak yoksunu adamı ortaya çıkaracak ve onun kendisini ağırlayan insanlara bile nasıl kötülük ettiğinin altını çizecek bir figüran olmaktan öteye geçemez. Onunla cehennemin dibine kadar gitse bile…

Ve gelelim bu başlığın açılmasının sebebi olan kadına. Yukarıda anlattığım doğulu kadın imajını yerle bir eden asıl kadın karaktere, Vathek’in annesi Karathis’e. Karathis hikayede gotik geleneğe en yakın tasvir edilmiş karakterdir. Kötülüğün kaynaklarından biridir. Hatta ve hatta Vathek’in cehennem yolundaki her eylemi şekillendiren Hintli’den sonraki en önemli güç Karathis’tir. Hikayenin şekillenmesinde aktif rol oynar. Fakat gözden kaçmaması gereken önemli bir detay vardır, Karathis diğer karakterler gibi Arap değil, Yunan asıllıdır. Yani Vathek’in masalsı dünyasının içine sızmış bir yabancıdır. Ve kitabın başını dikkatli okuduğumda şunu gördüm ki Karathis, Hintli’nin belirmesinden önce Vathek’in hayatında annelik dışında aktif rol almıyor, sonradan göreceğimiz gibi Vathek’in yönetimine karışmıyor ve hatta sarayda yaşamıyordu.

“Bu haykırışlar kısa sürede Samarra’nın bütün sokaklarında yankılanmaya başladı Sonunda Vathek’in annesi Karathis’in kulağına kadar geldi.”

-W.T. Beckford, Vathek (2015) İthaki Yayınları s.15

Yani Karathis bizzat kötücül güçler tarafından Vathek’in hayatına sokulur. Bana kalırsa kitaptaki en karanlık ve rahatsız edici bölümler de Karathis’in etrafında şekillenir. Bir gözü çıkarılmış ve dilsiz kölelerin yardımıyla yapılan büyüler, sıradan halkın kurban edildiği ayinler, envai çeşit kötücül iksirin ve nesnenin bulunduğu bir mahzen ve daha neler neler… Bir yandan da oldukça akıllı ve donanımlı olan prensesin kendini bizzat kötülüğe adamış olması oldukça etkileyicidir. Büyük bir hevesle ulaşmaya çalıştığı cehenneme girdikten sonra başına gelecekleri öğrense bile kalan vaktini en sevdiği oyuncaklarla dolu bir odaya girmiş ufak bir çocuk gibi geçirir. Şeytan’ı bile kendisine hayran bırakan bu kadının, kitabın en sonunda da her istediğine kavuşan iki karakterden birisi olması da dikkat çekici bir diğer detaydır.

Edebiyatın İlk Korkunç Cehennemi

Jorge Luis Borges, “Beckford’ın Yeraltı Ateşi Sarayı, edebiyatın ilk korkunç cehennemidir. Hatırladığım kadarıyla da Vathek’ten önce yazılmış hiçbir eserin ’tekinsiz’ olduğu söylenemez.” diyerek Vathek’in merak ve hırsın kollarında sürüklendiği cehennemi layığıyla betimlemiş olur.

Kitabın belki de en çok övgü alan kısmı olan cehennem bölümü anlatım itibariyle de kitabın genelinden farklıdır. Vathek giderek hedefine yaklaşırken biz de kitaba bolca yedirilmiş olan kara mizah ögelerinin kademeli olarak azaldığını fark ederiz. Kaçınılmaz sona yaklaştıkça masalsılık yavaşça kaybolur ve yerini Batılı anlamda yazılmış bir romanın kapanış sahnesine bırakır. Bu sayede okuyucu artık işlerin ciddileşmekte olduğunun ayırtına varabilir. Artık Vathek için cezalandırılma, okuyucular için de ders alma vakti gelmiştir.

Peki bu cehennemi korkunç yapan ne olabilir? Buna kendi adıma akla yatkınlığı ve gerçekçiliği diyerek cevap verebilirim. Evet, başından son kısmına kadar tuhaflıklar ve grotesk olaylarla dolu bu kitap için gerçekçi kelimesini kullanmak şu an abesle iştigal gibi duruyor olsa da, Vathek’in cehennemi hepimizin en derin korkularından birini kanırttığı için gerçekçidir. Beckford, yasaklı bilginin peşinde koşanlara kaybedecekleri şeyin elde edeceklerinden çok daha değerli olduğunu hatırlatmak konusunda uzmandır. Kalbi alev alan ve eli yüreği üzerinde sonsuz bir voltaya mahkum edilen tüm günahkarlar boyunları eğik bir şekilde ellerinden alınan umutlarını aramaktadır.

Vathek artık çok daha eski kaynaklardan bir karaktere, Pandora’ya dönüşmüştür. Tıpkı Pandora gibi çevresindekilere acı ve yıkım getirir, bununla da kalmaz onlara verilen en büyük hediyenin, insanı hayatta tutan biricik ışığın, umutlarının ellerinden alınmasına sebep olur. Ve o ana kadar mizahına aldandığınız tüm gotik korku ögeleri hatırınıza geliverir, adeta Vathek’in veballerini siz temize çekip teslim edersiniz. Bu yönden bence cehennem bölümü kitabın tüm ihtişamını ortaya çıkartan toparlayıcı bir sondur.

 

Velhasıl, İthaki Yayınları etiketiyle elime geçen Vathek, bana üzerine düşünecek pek çok şey veren zengin bir kitaptı. Hızlı yazılmasının getirdiği bir takım aksaklıklar ve geçiştirmeler olsa da bunların kitaptan alınacak zevki baltalayacak kadar büyük sorunlar olduğunu düşünmüyorum.

Kitabın Fransızca aslından çevirisini yapan İsmail Yergüz de oldukça başarılı bir iş çıkartarak, bana neredeyse orijinali Türkçe olarak yazılmış bir kitap okuyormuşum gibi hissettirdi. Kitabın büyülü dilini hiç bozmadan ve hatta biraz daha parlatarak okuruna sunarak okuma zevkini bilhassa ikiye katlamış. Alican Saygı Ortanca’nın editörlüğü de kitabın akıp gitmesini sağlayarak, Vathek’in sorunsuz bir şekilde okunabilmesini sağlamış. Kitabın sonunda yer alan, Selçuk Aylar ve Yankı Enki imzalı sonsözü ise mutlaka okumalısınız. 

Ayrıca kitap kapaklarına ve iç tasarıma oldukça kafayı takan bir okur olduğumdan bu kısma değinmeden gidersem içimde kalır. Kapak görseli olarak seçilen  Zdzislaw Beksinski tablosu kitabın ve Vathek karakterinin bende yarattığı hislerle neredeyse birebir örtüşüyor ve bu yüzden çok sevdim. Yıkıntılar üzerindeki devasa bir tahtta tek başına ve çökmüş bir şekilde oturan Vathek’in neredeyse bir göz formu oluşturmuş bulutlar tarafından izlenmesini betimleyen kapak kitabı okumadan önce de ilgimi çekmişti. Fakat okuduktan sonra ise etkisi iki misli oldu diyebilirim. Kitabın içerisinde yer alan Mahlon Blaine tarafından yapılmış küçük illüstrasyonlar ise çok gerekli miydi bilmiyorum ama benim hoşuma gitti diyebilirim.

Unutmadan, Vathek’i okumaya hala niyetliyseniz tavsiyem tek oturuşta okumanız olacaktır. Vathek’i Doğu’nun diğer unutulmuş despotlarının yanına göndermeden önce, umudunuz el verdikçe merakın ve bilginin büyüsünden çıkmamanız dileğiyle.

Kaynakça

  • Shervani, S. (2002), “Beckford’s Oriental Characters PhD Thesis : A Critical Study of William Beckford’s Vathek” , Department Of English, Aligarh Muslim University
  • Anales de Filología Francesa, n.º 15, 2007 L’ EXOTISME LITTÉRAIRE: RELECTURE DU CONTE DE VATHEK DE WILLIAM BECKFORD
  • Lovecraft, H.P. (1927), “Supernatural Horror in Literature, V. The Aftermath of Gothic Fiction”
  • Miles, R.(SPRING 1991), “The Gothic Aesthetic: The Gothic As Discourse”,The Eighteenth Century Vol. 32, No. 1, pp. 39-57
  • Brians, P. (1998, March 11), “Romanticsm” Erişim Tarihi: 03.09.2016 http://public.wsu.edu/~brians/
  • Tracy, Ann B. The Gothic Novel 1970-1830: Plot Summaries and Index to Motifs. Louisville: The University Press of Kentucky, 1981
Editör
1996 yılının Ekim ayında İstanbul’da doğdum. Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nde başladığım eğitim hayatımı Galatasaray üniversitesi Karşılaştırmalı Dilbilim bölümünde sürdürmekteyim. Fantastikle Harry Potter sayesinde tanışıp, okuma sevgisi kazanmış çocuklardanım. Aktif olarak Kayıp Rıhtım’da yer almaya ve irili ufaklı yazılar yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Vathek: Oryantal Rüyanın Ortasına Doğan Kabus

William Beckford’un, hem Doğu’nun renklerini hem de Gotik edebiyatın karanlığını aynı sayfalarda buluşturan eseri Vathek’de, ana kahramanımızın adımlarını edebiyatın ilk korkunç cehennemine kadar takip ederken bize katılmaz mısınız?

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün