Yüksek Şatodaki Adam: Son Yılların En İyisi Dizisi Mi?

Philip K. Dick'in "Yüksek Şatodaki Adam" adlı eserinden uyarlanan dizinin ilk iki sezonunu izledik, vurulduk, inceledik.

“İyi adam olmak hiç de kolay değil. Aslına bakarsan yaşlandıkça nasıl iyi bir adam olacağını anlamak daha da zorlaşıyor. Yine de, en azından denemek çok daha önemli bir hal alıyor.”

Philip K. Dick‘in Yüksek Şatodaki Adam (The Man In the High Castle) adlı romanı, yazıldığı günden beri tartışmalara konu olmaktan geri kalmaz. Kitabı okumayanlar için spoiler vermeden özet geçmek gerekirse, Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığı ve dünyanın Japonlar ile Naziler arasında bölündüğü bir dönemde geçen, amansız bir direniş öyküsüdür bu eser. Savaş biteli on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Japonlar da Naziler de hala tetiktedir. Hatta birçok yönden savaş kanunlarının hala geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Amazon tarafından televizyona uyarlanan dizisi de aynı dönemi ve konuyu işliyor elbette. Öte yandan kitabı okuyanlar diziyi izlerken tuhaf bir hisse kapılacaklar. Çünkü dizi kitaba o kadar sadık ancak garip bir şekilde o kadar da değişik ki! İlk başta kitabın diziye uyarlanırken geçirdiği değişimlere değinmek istiyorum.

Üç Maymun

Kitaptaki olaylar ve konu aldığı karakterlerle başlayalım. Hatırlarsanız kitap üç ana olay ekseninde dönmekteydi. Oldukça büyük bir yeteneğe sahip olan ve bir sanatçı olmak isteyen Frank Frink; Japon bakanı Tagomi ile görüşen ajan Baynes; Canon City’de yolları Çekirge Serilmiş Yatıyor adlı hayali bir kitap sayesinde kesişen Joe ile Juliana. Dizinin ilk sezonuna baktığımızda bu üç olaydan Joe ile Juliana’nın üstünde daha çok durulduğunu görüyoruz. Sanırım yapımcılar bir Nazi ajanı ile bir direnişçi arasında yaşanacak romantizmin izleyicilerin ilgisini çekeceğini düşünmüşler. Bu ilk başta kötü bir seçim gibi görünse de sululuktan uzak bir senaryo sayesinde güzel kotarılmış.

Kitapta Juliana ile Frank’in boşanmış olduğunu görüyorduk. Juliana çoktandır Canon City’de yaşıyordu. Bu yüzden Frank’e bir bağlılığı bulunmuyordu. Aslına bakarsanız diziyi izlediğim sırada bunu hatırlamıyordum. Birkaç bölüm izleyip Juliana’nın Joe ile yakınlaşmasını Frank’e bir ihanet olarak görüp kadına oldukça sinir olmuştum. Ne çektin be Frank…

Ancak dizi ile kitap arasındaki en büyük fark, Çekirge Serilmiş Yatıyor. Philip K. Dick’in kitabındaki karakterler gizli gizli Çekirge Serilmiş Yatıyor adlı bu kitabı okurlardı. Kitap, günümüz tarihine benzer şekilde Almanların İkinci Dünya Savaşı’nı kaybettiği bir dünyayı anlatırdı. Çekirge Serilmiş Yatıyor’u dizide haber makaraları olarak görüyoruz. Kitap içinde bir kitaptan ziyade, ekranlarda dönen haber makaraları olarak değiştirilmesi bence oldukça hoş bir ayrıntı olmuş. Yapımcılardan Frank Spotnitz, Comic-Con’da verdiği bir panelde bunu neden değiştirdiklerini anlatırken, “Aslında kitabı televizyona uyarlarken aklımda oluşan ilk şey buydu, kitap yerine film olarak değiştirmek çünkü bu görsel bir ortam,” şeklinde bir demeç vermişti.

Değişimlerden bahsederken kitapta yer almayan ama diziye eklenen iki karakterden de söz etmek istiyorum. Özellikle de Obergruppenführer John Smith karakterinden. John’un hem diziye eklenmesi hem de Rufus Sewell tarafından canlandırılması oldukça büyük bir artı sağlamış. Obergruppenführer John Smith karakteri, Sewell’ın deyimiyle, işgalden sonra Reich kontrolündeki hayatlarını normalleştiren Amerikalıların büyük bir bölümünü temsil ediyor. Naziler, Washington’a atom bombası attıktan sonra Amerika kendi içinde Nazilere karşı koymak ile onlara katılmak arasında büyük bir iç savaş veriyor. John Smith ise Nazilere teslim olmayı savunan ve öyle yapan kişilerden biri. Bu yaptığı ona Büyük Nazi Reich’ında önemli bir yer veriyor. Kendisi bir Nazi lideri olmasının yanında bir de aile babası. Bu açıdan baktığınızda Nazilerin bir şeytan olarak gösterilmemesi ziyadesiyle hoşuma gitti. Aslında çoğu karakter iyi veya kötü değil, herkes gölgelerde yaşıyor. Hayat onları bazen kötü yola itiyor, bazen iyi.

Fakat Obergruppenführer John Smith, sen ne kadar harika bir karaktersin yaa! Ağzını yaya yaya “Joe” deyişine, kısık ama kendinden emin bir sesle “You don’t get to resign,” deyişine gurban! Diziyi üstüne yapsalar gıkımızı çıkartmayız arkadaş. Sen nasıl bir şeysin!

Obergruppenführer John Smith’e olan hayranlığımı bir kenara bırakıp objektif bir yorum yapmam gerekirse bu karakter televizyon tarihinin son zamanlarda gördüğü en harika karakter, Rufus Sewell ise en harika oyuncusu olabilir (Sahiden de çok objektif olmuş be Burak – ed.)

Kitapta yer almadığı halde diziye eklenen bir başka karakter ise Juliana’nın kardeşi Trudy. Kendisi dizide pek görünmüyor esasen. Juliana’nın kahramanlık yolculuğuna yardımcı olması için yaratılan karakterlerden biri o. Spotnitz neden böyle bir karakter getirdiklerinden ve Juliana’ya önemli bir rol verdiklerinden bahsederken bu dünyada çok fazla erkek olduğunu, tüm bunların merkezinde bir kadın karakter olması gerektiğini düşündüğünden bahsediyor. Juliana kitapta da hatırı sayılır bir yere sahip olduğundan dizideki oluşumuna yardımcı olması için Trudy oluşturulmuş. Başta Juliana’dan hiç hoşlanmıyordum ancak her geçen bölüm beni kendine daha da ısındırdı. Genelde “Belki şurada minik, güçlü bir kadın karakter vardır,” diye saplama koyulan kadın baş roller oldukça sırıtır. Ancak yapımcılar Juliana konusunda şahane bir iş başarmışlar. Karaktere baktığınızda güçlü birini değil, zayıf ama kararlı birini görüyorsunuz. Bu yolda yaşadıkları onu akıl sağlığını kaybettirecek duruma getirebiliyor ancak yılmıyor. En güzel ayrıntı ise karakterin yalnız kaldığı anlar. O anlarda o kadar yalnız ve çaresiz bir görüntü çiziyor ki onun için üzülüyorsunuz. Karakter o kadar gerçekçi yaratılmış… Bir erkek olarak kendimi o kadının yerine koyabilip onunla üzülüp gülümsediysem o karakter olmuştur arkadaş! Juliana’yı canlandıran oyuncu da ilk sezonda oldukça odun olmasına rağmen ileride kendini geliştiriyor. Bunu da demeden geçmeyeyim.

Kitap ile dizi arasında değişim gösteren bir diğer şey ise I Ching mevzusu ancak bu pek de önemli değil. Sadece 29. Hexagram’ın dediğine bakın yeter: Karanlık. Dikkat edin!

Çekirge Serilmiş Yatıyor

İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini ve herkesin yaralarını sarıp sonunda derin bir oh çekeceğini sanıyorsunuz değil mi? Tarih böyle olmadığını çoktan kanıtladı. Günümüzde İkinci Dünya Savaşı bitmesine rağmen kazananlar arasındaki Soğuk Savaş gizliden gizliye pis bir şekilde devam etti. İnsanlar uzun süre küçük bir şeyin tetikleyeceği Üçüncü Dünya Savaşı stresiyle yaşadı.

Şimdi Nazilerin ve Japonların savaşı kazanıp dünyayı ikiye ayırdığı alternatif bir tarihe bakalım. 1960’lı yıllar. İki taraf da sözde dünyayı bölüşse de birbirlerinden nefret ediyorlar. Sürekli bir casusluk içindeler. Hitler, İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmasına rağmen yaşlılığa karşı verdiği savaşı kaybetmek üzere. Koltuğunu kapmak için savaşan çok kişi var. O ise yaşamının sonuna gelmişken kapandığı kalesinde askerlerinin paranoyakça bulduğu bir işe kalkışmış durumda: haber makaralarını toplamak. Ancak bu makaralar alelade haberleri değil, kimin çektiği belli olmayan, alternatif bir tarihin haberlerini içeriyor. Hitler’in çoktan kaybedip intihar ettiği bir tarih…

Makaraların peşinde olan sadece Hitler değil, Direnişçiler de var. Japonların ya da Nazilerin değil, insanlığın tarafını tutan direnişçiler. Onların başındaysa elbette Yüksek Şatodaki Adam var. Yüksek Şatodaki Adam için bağımsız bir karakter desek yerinde olur. Kendisi makaraları ele geçirmek için direnişçileri kullanıyor. Makaraları izlemeden kendisine getirin ki o da sizlere Naziler veya Japonlar hakkında önemli taktiksel bilgiler versin. Örneğin önemli bir Nazi liderinin iki gün sonra hangi sokaktan, kaç kişilik bir ekiple geçeceği gibi.

Konu Philip K. Dick olduğunda mutlu bir hikaye beklemiyor insan tabii. Karanlık bir bilimkurgu teması da Yüksek Şatodaki Adam’ı esir almış bulunmakta. Bu noktada durup kurgunun  bilimkurgu kısmına değinmek istiyorum. Bu hikayede ileri bir teknolojik gelişim söz konusu değil. Öykü bilimkurgu temasını paralel evrenler arasındaki geçişten ve I Ching gibi kesinliği olmayan ancak geleceğe dair uyarılarda bulunan bir kehanet sisteminden alıyor. Ve bu paralel evrenler arası geçiş de dizide çokça göreceğiniz bir şey değil. Dizi çoğunlukla savaşın yıprattığı insanlar ve onların hayatta kalma çabaları üstüne.

Paralel evrenler konusu ilk bölümden açığa çıktığı için pek de spoiler sayılmaz. Kardeşi tarafından eline geçen haber makarasını izleyen Juliana Crane, Almanlar ile Japonların savaşı kaybettiğini, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini ve askerlerin ülkelerine geri döndüğünü gösteren bir habere tanık olur. İçinde babasının da bulunduğu milyonlarca kişinin katledilmediği bir dünya. Titreyerek filmi tekrar tekrar izleyen Juliana kadar heyecanlandığımda bu diziye tutulmuştum.

İlk sezon ne yazık ki koca bir giriş bölümü olarak çekilmiş. Evet hikaye ilerliyor ancak arkaplanda anlatılan, gösterilen o kadar fazla şey var ki bu ilerleme biraz yavaş oluyor. Ancak şahsen bundan pek de şikayetçi olmadım. Şikayetçi olduğum tek kısmı anlatılacak bu kadar şey varken sezonun 10 bölüm olmasıydı. Dizi tam bir görsel şölen ve o alternatif dönemin içine öyle bir çekiyor ki bu anlatılarla sizi sıkmak yerine bağımlı yapıyor. Bize gösterildiği kadarıyla dünya bir kabus gibi. Özellikle günümüzde tüm dünyayı kontrolü altına almış aptal politikacılara baktığımızda buna benzer bir hale dönüşmemizin ne kadar da kolay olduğunu düşünüp korkabilirsiniz.

Bu noktada da ortaya Obergruppenführer John Smith çıkıyor. İlk başta klişe bir Nazi olarak görünen John her bölümde sizleri Nazi Rejimi’ne âşık ediyor. Kendisi daha fazla kan akmaması için birkaç kişinin kanının akmasından rahatsız olmayan bir karakter. Sabah 9 akşam 5 arası onu bu halde görürken evine döndüğünde karısı, çocukları, ailesi için canını verebilecek bir karaktere dönüşüyor. Hatta bu uğurda Hitler’in emirlerine bile karşı gelebilir. Kendisi pişmanlıklarıyla yaşayan, saf olmadığının bilincinde olan biri. Ancak kesinlikle bir vahşi değil. (Tamam, şimdi belediyenin çatısındaki o anı görmezden gelirsek çok güzel olur arkadaşlar…)

Nazilerden ve direnişçilerden bu kadar bahsetmişken Japonlardan söz etmemek olmaz. Japonlar savaşı kazanıp Dünya topraklarında Naziler kadar büyük bir yere sahip olsalar bile onlar kadar gelişememişler. Örneğin ellerinde hala onlar kadar güçlü bir atom bombası bulunmuyor. Bu yüzden sürekli tetikteler. İstihbarat şefliğine büyük bir önem verip Naziler hakkında bilgi toplayarak öne geçmeye çalışıyorlar. Tüm bu Japon paranoyasının ortasındaysa Naziler ile Japonlar arasındaki sözde barışın yerine daimi bir barış yaratmak isteyen bir adam var: Ticaret Bakanı Tagomi. Kendisi devletinden gizli bir şekilde, onunla aynı fikirleri benimseyen bir Nazi casusu ile çalışıyor.

Hikayenin güzel yanlarından biri Hitler’in günümüzde yaşarkenki siyasi tarihini oldukça mantıklı bir şekilde devam ettirebiliyor olması. Philip K. Dick bu konuda inanılmaz bir yorumlama yapmış. Führer’in ayağını kaydırmaya çalışan karakterler ve yapılan siyasi oyunlar günümüzdekilere o kadar çok benziyor ki “eğer yaşasaydı böyle olmazdı” diyebileceğiniz bir nokta bile bulunmuyor. Örneğin ilk bölümde televizyonda yayınlanan bir haberde boy gösteren Hitler’in elinin titrediğini gören karakterler hemen onun kaç ay sonra öleceği, yerine kimin geçeceği, mezarına son toprağı kimin atacağı tartışmalarına girmeye başlayınca yüzümde bir gülümseme oluşmadı değil.

Daha bahsetmediğim ancak her biri üstüne inceleme yazılabilir o kadar karakter var ki… Yüksek Şatodaki Adam işte bu kadar derin bir yapım. Her noktası hakkında konuşulabilir, her karakter hakkında tartışılabilir. Korkunç yanıysa iyi insanların ne kadar kolay bir şekilde kötü şeyler yapabileceğini, ne kadar basit bir şekilde bir tiranlığa sürüklenebileceğimizi bize göstermesi. İzlerken o dönemi günümüz siyasal dünyası ile karşılaştırıp ‘kötü adam Hitler’ dediğimiz kişinin kaybetmesine rağmen hayatlarımızdan hala ne kadar ödün verdiğimizin farkına varıp bir şok yaşayacaksınız.

İlk sezon, hikaye ve derinlik bakımından benden 10 tam çikolata alıyor. Bununla birlikte bazı karakterlerin oyunculukları zaman zaman o kadar sırıtıyor ki ne yazık ki onlara 7 elma veriyorum (Sana değil tabii ki canım Obergruppenführer John Smith’im, sen harikasın!). Genel olaraksa benden 9 çokomel alıyor!

Alternatif tarih sevenlerin kesinlikle sıkılmayacağı gibi, sadece tarihi bir drama izlemek isteyenlerin bile oldukça beğeneceği bir dizi Yüksek Şatodaki Adam. “Daha kitabını okumadım, izleyemem…” diyenler; kesinlikle 6.45’den çıkan baskısını almayın! Hatta elinizi bile sürmeyin! Güzelim hikayeden nefret etmenize neden olabilir. Kitabı daha sonra da okursunuz canım. İzlemekten çekinmeyin!

Özellikle bilimkurguya ve çizgi romanlara bayılır. Çizgi romanlara girişi Dylan Dog, bilimkurguya aşkı ise Dune serisi ile başladı. 7 yaşından beri bilgisayarla ve elektronik aletlerle iç içe yaşamayı seçerek göbeğini büyüttü. Düşüncelerini başkalarıyla tartışmak adına Kayıp Rıhtım’da yazılar yazıyor.

Yüksek Şatodaki Adam: Son Yılların En İyisi Dizisi Mi? için 3 yorum

  1. JCDenton dedi ki:

    Birinci sezonu gerçekten sevmiştim. Kendi ayakları üstünde durabilen bir hikâye inşa ediyordu. Ama ikinci sezon rezalet bana kalırsa. Karakterlerin hepsinde saçma bir şekilde değişim var, gelişimleri alt üst oluyor. Olay örgüsünde inanılmaz derecede göze batan mantık hataları ortaya çıkıyor ve tüm gizemi batırıyor.

  2. JCDenton dedi ki:

    Birinci sezonu gerçekten sevmiştim. Kendi ayakları üstünde durabilen bir hikâye inşa ediyordu. Smith’de daha ilk bölümden itibaren ağırlığını koyan ve sonuna kadar da heyecan katan bir karakterdi. Ama ikinci sezon rezalet bana kalırsa. Karakterlerin hepsinde saçma bir şekilde değişim var, gelişimleri alt üst oluyor. Olay örgüsünde inanılmaz derecede göze batan mantık hataları ortaya çıkıyor ve tüm gizemi batırıyor.

    1. Burak İpek dedi ki:

      Aksine ben de ikinci sezonu daha çok beğenmiştim. İlk sezonda bu bahsettiğiniz inşa üstüne çok durmuşlardı. İkinci sezondaysa karakterlerin geldikleri halleri görebildik sonunda. Bu değişim olması gereken bir şey aslında. Karakterlerin başından normal şeyler geçmiyor. Smith karakterinden örnek verirsek oğluyla tehdit edilmesi sonunda ne kadar kırılgan biri olduğu açığa çıkıyor. Bu ve benzer şeyler diziye daha çok gerçekçilik katmış bana kalırsa. Değişim güzeldir. 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yüksek Şatodaki Adam: Son Yılların En İyisi Dizisi Mi?

Philip K. Dick’in “Yüksek Şatodaki Adam” adlı eserinden uyarlanan dizinin ilk iki sezonunu izledik, vurulduk, inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün