Cesur Yeni Dünya Aramızda

Fantastik ve bilimkurgu edebiyatına, özellikle de distopyalara gönül vermiş kişilerin pek çoğu Aldous Huxley’nin başyapıtı olarak kabul edilen Cesur Yeni Dünya’yı en az bir kez okumuştur hiç şüphesiz. Huxley’nin 26. yüzyılda, Londra’da geçen bu eserinde herkesin sağlıklı ve mutlu olduğu; teknolojinin had safhada geliştiği; açlığın, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırıldığı; ölüm korkusunun yer almadığı bir toplum ele alınır.

İnsanlar artık laboratuvarlarda, hayatları boyunca yapacakları işe en uygun şekilde üretilmektedir. Böylelikle mesleki memnuniyetsizlik sorununun önüne geçilmiş, çalışmak başlı başına bir mutluluk sebebi hâline getirilmiştir. Kadınlar artık doğum yapmak zorunda değildir. Dahası, aile kavramı da bu sayede tamamen ortadan kaldırılarak ebeveyn olmanın sorumlulukları, çiftler arasındaki kıskançlıklar, sevdikleri kadının kalbini kazanabilmek adına erkeklerin arasında yaşanan mücadeleler gibi problemler de kökünden halledilmiştir. Eğer olur da bir şeyler ters giderse de soma adı verilen devlet destekli uyuşturuculardan bir doz almanız yeterlidir. Kısacası, dışarıdan bakıldığında her şey dört dörtlük bir ütopya gibi görünür. Ama sahiden de öyle midir acaba?

Önce Alfa-Artı erkeğimiz Bernard Marx vasıtasıyla tanışırız bu sistemin sorunlarıyla. Ardından romanımızın baş kahramanı Vahşi’nin “medeniyete” getirilmesiyle birlikte her şey tüm çarpıklığıyla gözlerimizin önüne serilir bir bir. Bu insanlar, tüm bu toplum, baştakilerin iddia ettiğinin aksine kusursuz falan değil, alabildiğine kusurludur. Laboratuvarlarda üretilen tüm o tek tip insanlar aslında devlet tarafından belirli kalıplara zorla sokulan kişilerdir. Hipnopedi (uykuda eğitim) sayesinde kitap okumak, sorgulamak ve düşünmek gibi aktivitelere karşı bir önyargı kazanmaları sağlanmıştır. İstedikleri her şeye sahiptirler, çünkü ellerindekilerin dışındakilerden bihaberdirler. Kendi fikirleri yoktur; sürekli aynı şeyleri yapar, toplum için yaşarlar. Önemli olan kendileri değil, toplumun refahıdır. Herkes herkes içindir. Cinsellikte bile… Kısacası bir ütopya değil, düpedüz kâbustur karşımızdaki anlatı. Okudukça şaşırır, şaşırdıkça ürperir ve Vahşi’yle beraber tüm benliğimizle tiksiniriz bu düzenden.

Bunlar, 83 yıl önce yazılmış bu kitabın sayfalarını karıştırırken aklımdan geçenlerden sadece birkaçı. Şimdi o romanı bir kenara bırakıyor, başımı kaldırıp etrafa bakıyor ve gerçek dünyaya dönüyorum. Ve ne görüyorum biliyor musunuz? Aldous Huxley’nin bazı konularda ne kadar ileri görüşlü olduğunu… Çünkü Cesur Yeni Dünya burada, aramızda.

Evet, laboratuvarlarda üretilmiyoruz belki. Ama “belirli görevleri yerine getirmek için devlet tarafından önceden belirlenmiş kalıplara sokulan insanlar” tanımı size de korkutucu derecede tanıdık gelmiyor mu? Enkazdan farksız eğitim sistemimize şöyle bir bakmamız yeter de artar bile… Uykuda öğrenme teknolojisi de henüz tam anlamıyla geliştirilmemiş olabilir. Ancak “ayakta uyutulduğumuz” gerçeğini değiştirmiyor bu ne yazık ki. İçi boş televizyon programları, sahte gündemler, taraflı gazeteler, siyasilerin güya çoğunluğun iyiliği için yaptığı bencilce mücadeleler, sosyal medya kirliliği… Bir avuç kişinin istediği şeylere inanıyor, güzel olduğunu iddia ettiği şeylere hayranlık duyuyor, nefret etmemizi dikte ettiklerine düşman kesiliyoruz.

Huxley, Cesur Yeni Dünya’yı 1926’da gerçekleştirdiği Amerika seyahatinden esinlenerek yazdığını belirtmiştir. Saçına ve giyimine diğer her şeyden daha fazla önem veren gençlerden; etine dolgun, boş yüzlü modern genç kızlardan; seks hormonlu sakızlardan; her yerde açılmaya hazır ve nazır fermuarlardan; kitleleri kendine esir eden uyduruk filmlerden yakınmış, geleceği hiç de parlak görmediğinden dert yanmıştır. Amerikan hükümetinin vatandaşlarını “içi boş birer bireye” dönüştürmek için kullandığı bu yöntemin tüm Avrupa’ya yönelik bir tehdit olduğunu öngörmüştür. 1926’da… 90 küsur yıl önce…

Oysa kulağa ne kadar tanıdık geliyor, değil mi? Bugün çevremize baktığımızda üstadın o yıllarda şahit olduğu ortamın içinde görmüyor muyuz kendimizi? Milyonları ekranların başına kilitleyen içi boş diziler, henüz tüm duyularımıza hitap edemese de insanları akın akın kendine çeken 3D filmler, fiziksel görünümün önemini ilahlaştıran markalar, saçma sapan şeylerle uğraşmayı âdet edinmiş bir toplum, kitap okuyarak değil de sosyal medyayı takip ederek “kültürlenen” insanlar…

Peki ya “herkes herkes içindir” kuralı? Aşkı, sevgiyi ve sadakati çürüten, aile kavramını ortadan kaldıran, istediğiniz kişiyle cinsel ilişkiye girmenizi normal bir davranışmış gibi gösteren o sisteme ne demeli? Artık gençlerin çoğunun evliliğe gerek görmediği, dost hayatı yaşamayı yeğlediği ve evlilik dışı cinsel ilişkinin son derece normal olduğunu, “bir ihtiyaç” olduğunu savunduğu bir dönemde yaşamıyor muyuz bugün? İyi ama güzeller güzeli Lenina’yı herkeslerden kıskanan, kalbinin sadece Vahşi için atmasını arzulayan, kahramanımızla birlikte âşkın masumiyeti için ağıtlar yakan biz değil miydik peki?

Ne oldu bize? Tüm bunları korkunç bulan bizler değil miydik? Huxley’nin ta o zamanlar yaptığı tüm bu uyarılar karşısında tokat yemişe dönen biz değil miydik? Başyapıtını çok sevdiğimizi, onu başucu kitabımız olarak kabul ettiğimizi, kendisine sonuna kadar hak verdiğimizi söyleyenler kimlerdi?

Vahşi değil miydik biz? Her şeye rağmen kalbinin sesini dinleyip doğrularından şaşmayan? Bunun gerçekleşmesine asla izin vermeyecek olanlar? Bizi de mi ehlileştirdin yoksa, hey gidi Cesur Yeni Dünya?

Genel Yayın Editörü
On beş yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cesur Yeni Dünya Aramızda

Fantastik ve bilimkurgu edebiyatına, özellikle de distopyalara gönül vermiş kişilerin pek çoğu Aldous Huxley’nin başyapıtı olarak kabul edilen Cesur Yeni Dünya’yı en az bir kez okumuştur hiç şüphesiz. Huxley’nin 26. yüzyılda, Londra’da geçen bu eserinde herkesin sağlıklı ve mutlu olduğu; teknolojinin had safhada geliştiği; açlığın, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırıldığı; ölüm korkusunun yer almadığı bir toplum ele alınır.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün