Çevirmenin Çemberi: Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol

Kemal Küçükgedik, Man Booker Ödüllü "Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol" kitabına nasıl âşık olduğunu, çevirisini neden kimseye kaptırmadığını ve bu süreçte yaşadığı zorlukları anlattı.

İyi bir kitap kendini bir daha okutur. Muhteşem bir kitap ise kendi ruhunuzu bir daha okutur.

Richard Flanagan’ın ismini Man Booker Ödülü’nü almadan önce duymamıştım. Kısa bir internet araştırması sonucunda bir yazarda sevdiğim birçok özelliğe sahip olduğunu keşfettim: Charles Dickens sevgisi, yazarlıktan başka işler yapmış olması (özellikle el işi, kas gücü gerektiren işler), Avustralyalı olması, yapılan yorumlara bakılırsa mizahı ve trajediyi aynı potada eritebilmesi… Eh, bir incelemekte fayda var diyerek, Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol’u okumaya başladığımda daha da nadir rastlanılan iki özellikle karşılaştım: çalışkanlık ve hikmet.

Bir kitabı okurken zorlanmıyorsanız, kelimeler ahenkle dizilmişse, cümlelerin sanki bir müziği olduğunu hissediyorsanız o yazar çok çalışkan bir yazardır. Okurun bir sayfa olarak gördüğü şeyi üretebilmek için belki yirmi sayfa yazmış, saatler günler harcamıştır. Hikmet konusuna gelirsek… Herhangi bir yazar size bilmediğiniz bir bilgi verebilir. Size Roma tarihini, İstanbul’un efsanelerini, nanoteknolojinin geleceğinde neler olabileceğini, on dokuzuncu yüzyıl İngiliz edebiyatını vs. öğretebilir. İyi bir yazar tüm bunları güzel bir kurgu içine yedirir. Yazarın bilgisine hayran kalırsınız. Muhteşem bir yazar size hikmet kazandırır. Kendi ruhunuzu okutur. Bilmediğiniz bir şey söylemese bile öyle bir şey söyler ki yerinize çakılıp kaldığınızı hissedersiniz. Kitabı bitirdikten sonra değişir, biraz daha gerçek, biraz daha kendiniz olursunuz.

Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol’daki bazı cümleleri okuduktan sonra kitabı kapatıp düşüncelere daldım ve kendi kendime gülümsediğimi fark ettim. Sonra da bir yayınevinde çalışmanın avantajlarını kullanarak resmen kitabın üzerine çöktüm ve bu kitabı başkasına yedirmem, bunu ben çevirmeliyim dedim. Mesai saatleri içinde çalıştığım ve kaçacak bir yerim olmadığı için normalden çok daha uzun bir süre alarak çeviriye başladım.

Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol, Avustralyalı cerrah Dorrigo Evans’ın İkinci Dünya Savaşı sırasındaki hikâyesini anlatıyor. Savaş başlamadan önceki yasak aşkını ve Japonların eline düştükten sonra, savaş esirleri kampındaki hayatta kalma mücadelesini. Çok basit, alışıldık bir konu. Yasak aşk ve İkinci Dünya Savaşı. Neredeyse sıradan. Ancak işte herkesin bildiği, tanıdık olduğu bu konuyu öyle ustaca ve bilgelikle işliyor ki saygı duymamak mümkün değil.

Fakat insan açgözlü olmayacak, çapını bilecek, yutamayacağından büyük lokma ısırmayacak. Kitabı çevirmeye karar verdim vermesine ama çeviri denen illet, saç baş yolduran, iğneyle kuyu kazdıran bir uğraş. Benim çeviri yapabilecek vaktim ve enerjim var mı? Günde bazen bir sayfa çevirerek bir kitap çevirisi biter mi? Hele bir de kimi zamanlar araya başka işlerin girdiğini, mesai saatleri dışında bile başka kitaplarla ilgilenmek zorunda kaldığımı düşünürsek. Yüreğimde sadece Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol’la uğraşmak istiyordum çünkü neredeyse her yeni sayfada, her yeni bölümde heyecanlanıyor, bir yazarın görevi budur, derken buluyordum kendimi. Ama hayat koşulları beni başka kitaplarla da uğraşmak zorunda bırakıyordu. Sanki bir kadına âşıkken elinde olmayan çeşitli sebeplerle ondan uzak durmak zorunda kalmış bir adam gibiydim. Ne zaman fırsat bulsam ona dönmeye çalışıyordum ama bazen sayfaların arasındaki boşluklar çok uzun oluyordu. Çeviri de canlı bir insan, kimi zaman sevecen kimi zaman nemrut bir sevgili gibi oluyor. Bazen sayfalar, kelimeler parmaklarımdan kaçar gibi yazılıyordu bazen de sırtımda bir kaya taşıyordum sanki. Üstüne bir de üç kilo yüz seksen gramlık sevindirici bir ailevi olay başıma gelince süreç iyice uzadı.

Çeviri sürecinde zorlayıcı bir diğer nokta da Avustralya’ydı. Tamam, Avustralyalılıktan aldığım tadı hiçbir şeyden alamayan bir insanım (belki Japonluk ama olsun bu kitapta Japonluk da var) fakat sırf Avustralya’ya özgü bitki, coğrafi özellikler, hayvanlar ve kültürel olgular var. Bunların çevrilmesi de çok zor ile imkânsız arasında bir skalada değişiyor. Kimi zaman saatlerce bir balığın ismini en doğru nasıl çevirmek gerekir diye araştırdım. Kimi yerde sadece Avustralya’ya özgü bir deyimin anlamını bulabilmek için çok uğraşmak zorunda kaldım.

Saç baş yolduran, biraz çaresiz bırakan, ne diyeceğime karar veremediğim ilk cümle, “Fangs more like it,” cümlesiydi. Nişanlısı adama, o kadında neyi ilginç bulduğunu soruyor, adam da kadının dişlerini ilginç bulduğunu söylüyor. Nişanlısı da kıskançlıkla ve küçümseyerek hatta biraz da dalga geçerek, “Fangs more like it,” diyor. “Fangs”, hayvan veya canavar dişlerini tanımlamak için kullanılan bir kelime ve bu kelimenin tam bir karşılığı Türkçede maalesef yok. “Dişleri desene,” de diyemiyorum. Hiçbir anlamı olmuyor. Biraz yazarın, biraz okuyucunun, biraz da editörün mizah duygusuna sığınarak, normalde hiç yapmadığım kadar özgür bir çeviri anlayışı benimsedim ve bu cümleyi, “At ağızlı desene şuna,” diye çevirdim. İlk taşı hiç gülmeyen atsın.

Quarterflash and half-cut with a fulsome woman,” deyimleri beni oldukça zorladı. Sonradan, burada “quarter”, “half” ve “ful-” kelimeleriyle bir oyun yapıldığını anladım. Quarterflash, “One-quarter flash and three parts foolish” deyiminden geliyormuş, Avustralyalı birinden öğrendim. Avustralya göçmenlerini tanımlamak için kullanılan “dörtte biri cesaret, kalanı aptallık” anlamında bir deyim. “Half-cut” da çakırkeyif anlamında bir deyim. “Çeyrek, yarım, tam” oyununu kaybetmeden bunu çevirmek oldukça zordu ama kelime oyununu da kaybetmek istemedim. Ben de o yüzden, “Çeyrek cesaretli, yarı sarhoş, yanında da tam bir kadın,”ı tercih ettim.

Bir diğer zorlayıcı nokta da küfürler oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda savaşan askerlerin yakası bağrı açılmamış küfürlerini, “Lanet olsun çünkü sen de annene lanet etmişsin,” diyerek çevirmek olmazdı. Mecburen biraz Türkçe’ye adapte ederek asker gibi küfrettirdim.

Süreç uzadı ama kitabın da basılması lazımdı. Çeviri teslim tarihi uzatılmıştı ama artık yumurta iyice kapıyı yokluyordu. Son düzlükte yıllık iznimi de kullanarak eve kapandım ve bolca kahve içerek, gün ortası kısa uykulara dalarak geceli gündüzlü bir depar attım. Çeviriyi teslim ettikten sonra kitabın editörü Gizem Aldoğan’a da nerede depar attığımı, hangi konularda dikkat etmesi gerektiğini açıkladım ve uzun bir süre beni süründüren bir çeviriden kurtulmanın getirdiği rahatlama ve bıkkınlıkla, kitabın akıbetini tamamen onun güvenilir ellerine bıraktım. Kendisine arkamı toparladığı ve benim kararsız kaldığım bazı önemli noktalarda doğru kararlar verdiği için ne kadar teşekkür etsem azdır. Ayrıca bu sancılı ve uzun süreçte hiç bitmeyen desteğiyle beni ayakta tutan eşim Bahar Küçükgedik‘e de teşekkür etmezsem nankörlük etmiş olurum.

Ne diyeyim, okurunun da bu kitaptan benim kadar zevk almasını dilerim. Sürçülisan ettiysek affola.

– Kemal Küçükgedik

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çevirmenin Çemberi: Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol

Kemal Küçükgedik, Man Booker Ödüllü “Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol” kitabına nasıl âşık olduğunu, çevirisini neden kimseye kaptırmadığını ve bu süreçte yaşadığı zorlukları anlattı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün