Çığırından Çıkan Zamanlar

Sosyal medyanın son on yılda hayatımızda edindiği yer yadsınamaz. Özellikle de Facebook ile Twitter’ın… Bugün hemen hemen herkesin bu iki mecrada, hatta her ikisinde birden birer hesabı var. Üstelik buna yazarlar, yönetmenler, oyuncular, çizerler ve daha nice sanatçı da dâhil.

Artık eskiden sadece gazetelerden ya da haftalık dergilerden edinebileceğimiz bilgileri sosyal medya sayesinde saniyesinde öğrenebiliyoruz. Bunun için yapmamız gereken tek şey ise sevdiğimiz ünlüleri takibe almak. Hatta eğer şanslıysak kendileriyle direkt olarak iletişim bile kurabiliyoruz. Kim sevdiği bir sanatçıyla karşılıklı laflamak, eserleri hakkında konuşmak ve fikrini belirtmek istemez ki? Cevap veriyorum: hiç kimse.

Bununla birlikte, işin içinde “insan” denen ayaklı felaket makinesi olduğundan bir de bunun tam tersi söz konusu. Yani sevdiğimiz bir sanatçıyı hayatından bezdirmek… Bu durum özellikle şu son birkaç yılda iyice çığırından çıktı. En iyi bilinen örneği Harry Potter serisinin ünlü yazarı J.K. Rowling elbette. Twitter’da bayağı aktif olan Rowling genellikle gülümseten paylaşımlarda bulunsa da yaptığı bazı açıklamalar hayranlarıyla arasında sürtüşmelere neden olmuştu. Ne-olduğunu-bilirsiniz-siz.

Öte yandan Avengers: Age Of Ultron’un yönetmeni Joss Whedon, filmin gösterime girmesinin ardından çok kısa bir süre sonra Twitter hesabını kapattı. Sebebi filmden (ve özellikle de Hulk-Black Widow ilişkisinden) memnun kalmayan Avengers hayranlarının kendisine ağza alınmayacak küfürlerden tutun da intihar etmesini salık veren mesajlara, hatta ölüm tehditlerine kadar pek çok ipe sapa gelmez tweet yollaması. Bir başka kulvarda, Five Nights At Freddy’s adlı bilgisayar oyununun yapımcısından keşfedilmesi için özene bezene oyunun içine gizlediği sürprizleri açıklamasını talep eden, bunu yapmadığı takdirde tüm oyunlarını iade edip parasını geri talep edeceği tehdidinde bulunan bir kitle var.

En güncel örnekse tamamı kadın üyelerden oluşan yeni Hayalet Avcıları’nın aldığı tepkiler. Serinin “hayranları” neredeyse film duyurulduğu ilk günden beri gerek yönetmen Paul Feig’e gerekse de kadroyu oluşturulan kadın oyunculara söylenmedik laf bırakmadı. Onları erkek düşmanı olmakla suçlayanları mı istersiniz, yoksa ölümle tehdit edenleri mi? Daha neler neler… Paul Feig en sonunda buna daha fazla dayanamayıp “Bırakın da şu film çıksın artık. Yeter,” diye isyan bile etti.

Şu geçtiğimiz birkaç ay içerisinde yazarlar kitaplarındaki karakterlerin niye öldüğü, kitabın yazım sürecinin neden uzadığı, neden devam kitabı yazmak istemediği; yönetmenler filmlerinde falanca karakterin niye yer almadığı, neden çekimleri orada değil de şurada yaptığı, niçin CGI kullandığı gibi bir sürü gereksiz açıklama yapmaya mecbur bırakıldılar. Özür dilemek zorunda kaldılar. Çünkü hayranları olarak onları dört bir yandan sıkıştırıyoruz, beğenmediğimiz bir şey yaptıklarında değiştirmeleri için onları zorluyoruz, kararlarının arkasında durduklarında onlara küfrediyoruz. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Rahat çalışamıyorlar, yaratıcılıkları köreliyor, kendine güvenlerini kaybediyorlar. Ray Bradbury günün birinde tüm kitapların yakılacağından ve sanatın yok olacağından endişeleniyordu. Ama bizler işi bir adım öteye taşıyıp sorunu kökten çözmeye doğru gidiyoruz: sanatçıları kazığa bağlayıp diri diri yakmanın eşiğindeyiz.

Beni yanlış anlamayın, sevdiğimiz bir eseri korumak, onu benimsemek, gerektiğinde savunmak en doğal hakkımız elbette. Hobbit’teki elf-cüce aşkına en çok karşı çıkanlardan biri de benimdir. Yıllardır fantastiğe çocuk işi, bilimkurguya da boş diyenlere karşı cephe almıyor muyuz hep beraber? Sevdiğimiz şeyleri en iyi şekilde görmeyi istemek, rezil edildiklerinde tepkimizi koymak hepimizin hakkı.

Ama bir yerde çizgiyi aştık. Eskiden bir kitabı okur, filmi izler, oyunu oynar ve kararımızı ondan sonra verirdik. Seversek bağrımıza basar, beğenmezsek de hiç yokmuş gibi davranır ve çevremizdekilere dert yanardık. Şimdiyse sesimizi dünyaya duyurabiliyoruz… ve bunu hiç de iyiye kullanmıyoruz. Fikir belirtme aşaması, zorla fikir kabul ettirmeye dönüştü. Artık bir eser ortaya çıkmadan önce ilgili sanatçının üzerinde baskı kurarak onu bizim seveceğimiz bir şey ortaya çıkarmaya zorluyoruz. Güzel olup olmayacağını bilmeden ona zarar veriyor, daha doğmadan öldürüyoruz. Hatta son zamanlarda iyice moda olduğu üzere yaratıcılarını ölümle tehdit ediyoruz. Stephen King’in Sadist romanındaki kazazede yazar bile en büyük hayranı Annie’nin elinde böyle zulüm görmedi. (Balyoz sahnesi hariç…)

Peki sanat bunun neresinde? Böyle bir baskı altında insan kafasındaki fikri ortaya ne derecede koyabilir? Tabii eğer acaba bu sefer ne diyecekler diye düşünmekten çalışabilirse… Dizginlere asılıp biraz yavaşlamanın vakti gelmedi mi sizce de?

Genel Yayın Editörü

On beş yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor.

Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım’ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çığırından Çıkan Zamanlar

Sosyal medyanın son on yılda hayatımızda edindiği yer yadsınamaz. Özellikle de Facebook ile Twitter’ın… Bugün hemen hemen herkesin bu iki mecrada, hatta her ikisinde birden birer hesabı var. Üstelik buna yazarlar, yönetmenler, oyuncular, çizerler ve daha nice sanatçı da dâhil.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün