Yazarının Kaleminden: Kimdir Bu Mitat Karaman?

Doğu Yücel son romanı "Kimdir Bu Mitat Karaman?"ın yazım hikâyesini anlattı.

Yazdığım her kitabın eskilere dayanan bir hikâyesi oluyor. Bir önceki kitabım Güneş Hırsızları’ndaki aynı isimli bilimkurgu novellası çocukluğumda aklımdan geçen bir öyküye dayanıyordu. Varolmayanlar isimli romanım gençlik yıllarımda düşündüğüm bir fikrin üzerine kuruluydu. Bu defa da pek farklı olmadı. Tek farkı şuydu, bu defa elimde olay örgüsüne dair bir fikir yoktu. Sadece bir karakter vardı. Beceriksiz, özgüveni zayıf, yalnız ve pasif bir karakter. Bu karakter gençlik yıllarımdan beri zihnimde. Özgüveninizin dibe düştüğü anlar vardır ya; okulda, işte, ilişkilerinizde yaşadığınız bir başarısızlık sizi bir anda yerle bir eder ve neredeyse başka bir adama dönüşürsünüz. İşte tam da o dipteki halimizin sabit kaldığı bir karakter düşledim. Bu karakterin yaklaşık 3 yıldır bir adı da var. Ona Mitat dedim. H’si yok.

Hedefim karakter odaklı klasik roman anlayışında bir hikâye anlatmaktı. Oblomov gibi, Budala’daki Prens Mişkin gibi, Don Kişot gibi, ama en çok da Kâtip Bartleby gibi. Fakat Mitat’ı anlatmak için bir olaya da ihtiyacım vardı. Sonuçta gerçekçi bir hikâye anlatmak istesem bile düş gücünün nimetlerine, yaratıcı senaryo numaralarına, kısacası macera edebiyatına inanan bir yazarım. Fakat bu olayın basit, küçük ve sıradan bir olay olmasını istiyordum. Çünkü bugüne kadar hep büyük olaylar anlattım. Bu defa karakterin önüne geçmeyecek küçük bir fikirden yola çıkıp onu büyütmeyi hedefledim. Peki macerayı ateşleyecek bu olay ne olacaktı? Bir olay aramaya başladım.

Derken olay beni buldu! Apartmanımızda bir hırsızlık vakası yaşanmış, sabah işe giderken zemin kattaki komşumdan öğrendim. Apartmanımızın sokak kapısı sağlam olduğundan merak edip sordum, “Apartmana nasıl girmişler?” diye. Komşum dedi ki, “Bu herifler tüm zilleri çalıyor, biri illaki otomatla kapıyı açıyor, sonra da takip etmiyorlar.” Bu açıklamayı yaptıktan sonra gözlerimin içine baktı (ya da ben öyle sandım) ve “Yoksa sen mi açtın?” dedi. Ben afalladım. O gün evde bile değildim ama bu gaflette ben de bulunabilirdim. Sipariş geldi diye düşünerek açarsın ya kapıyı. Sonra tam bu noktada bir hikaye fikri yattığını düşündüm. Sonra biraz daha düşündüm, “Peki sadece bir düğmeye bastığın için hırsızlıktan daha büyük bir olay yaşansaydı? Mesela biri ölseydi?” İşte tam bu noktada sadece bir hikâye fikri değil, vicdan üzerine, sorumluluk ve paranoya üzerine bir roman vardı! Ve bu roman tam da yıllardır kaleme almak istediğim Mitat Karaman karakterine cuk diye oturuyordu.

Hemen cep telefonumda not defteri uygulamasında yeni bir not açtım ve notlarımı yazmaya başladım. Daha önce bir başka not belgesinde bir insanda olabilecek beceriksizlikleri not almaya başlamıştım zaten. Bir beceriksizlik fihristi oluşmaya başlamıştı. Onları da bu belgeye yapıştırdım. Sonra polisiye olay şekillenmeye başladı. Şüpheli bir ölüm, apartmandaki sakinler, taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu…

Romanın ilk taslağına başlamak üzereyken daha önce başıma gelmeyen bir şey oldu. Çok sevdiğim bir yayınevinden, Can Yayınları’nın sahibi Can Öz’den teklif geldi. Can Yayınları daha 1998’de genç bir yazar adayıyken ilk defa öykü dosyamı götürdüğüm yayınevidir. Bir nevi ilk göz ağrım. Onlardan bu teklifi aldığıma hem mutlu oldum hem de Can Yayınları’nın yüklendiği edebiyat misyonuna yakışır bir roman yazmak için sorumluluk hissiyle kollarımı sıvadım.

Bir gece gökyüzüne bakarken dolunayla karşılaştım. O dolunaydan yola çıkarak romanın ilk cümlesini yazdım. Bu “ilk cümle” daha sonra 2. bölümün ilk cümlesi oldu ama olsun. Başlamak bir roman çalışmasının yarısıdır.

Yazma süreci çetin geçti. Daha önce polisiye tarzına yakın birkaç öykü yazmıştım fakat bu defa ortada bir roman projesi vardı ve detaylı bir suç olayı akışı söz konusuydu. Bu akışta en ufak problem olursa inandırıcılık sallanırdı. Diğer yandan bu kitabın salt bir polisiye olmasını istemiyordum. Karaktere odaklanan, onun kimlik arayışını polisiye olay kadar önemseyen bir hikaye olmalıydı bu. Diğer yandan Coen kardeşler veya Woody Allen filmlerindeki gibi bir mizah tadı yakalamayı hedeflemiştim. Hem polisiye hem karakter odaklı roman anlayışı hem de mizah. Bu üç ayaklı öykünün yere sağlam ve dengeli basması şarttı. O yüzden sıkı matematik yaptım. Romanın önce tretmanını çıkardım. Her sahneyi bir veya iki cümleyle anlatan, o sahnenin duygusunun da yer aldığı 60 maddeden oluşuyordu bu tretman. Tabii ilerleyen süreçte bu tretmana tamamen sadık kalmadım. 20. maddeden sonra tretmanı da iki üç sahnede bir değiştirmem gerekti.

Romanın çoğunu evde yazdım. 18.00’de mesaim bitiyor, evim yakın, yemeği yiyip 19.00’da çalışma masama oturabiliyordum. Sonra da yatana kadar roman. Hafta sonları ise yarım gün kendime izin verip 1,5 gün çalıştım. Ofiste de boş zamanlarımda yazdıklarımı kontrol ettim, tıraşladım, budadım vs. Ofisten arkadaşım Miranda romanı tefrika gibi parça parça okudu, ben yazdıkça okuyordu. Romanın fahri editörü Can Öz ise 9-10 bölümde bir okudu romanı, düşüncelerini paylaştı.

İlk taslak bittikten sonra çoğu bölümünü yüksek sesle okuyarak üzerinden geçtim. Sonra tekrar tıraşladım, budadım, cilaladım. Sonra tekrar ve tekrar. Sonra baktım insanların okuyabileceği bir taslak var ortada. Edebiyat zevklerine güvendiğim arkadaşlarıma gönderdim. Öncelikle çocukluğumdan beri hep olduğu gibi annem Şükran Yücel okudu, yorumlarda bulundu. Sonra sıkı okurlarımdan Ece Tosun, Bengü Akagül ve Damla Dağ üçlüsü detaylı görüşlerini paylaştı, Peri Canpolat düzeltiler yaptı, Yiğit Değer Bengi birkaç küçük “senaryo açığı” buldu, Cansel Elçin’in önerileri oldu, işte tüm bu arkadaşlarımın notları ışığında tekrar tıraşladım, budadım, cilaladım, birkaç taslak daha sonra nihayet editör öncesi “son taslak” oluşmuştu, bu Word dosyasını editörüm Faruk Duman’a gönderdim. Onun yorumları ve düzeltileriyle romanı son haline kavuşturduk. Baskıdan önce düzeltmenlerimiz de okudu kitabı.

Son düzlüğe girerken romanla ilgili bir diğer çalışma çizimler oldu. Roman 7 günde geçiyor. Bu günler aynı zamanda ana bölüm başlıkları. Bu bölümleri ayırırken bölüm adlarının altında vinyetlerin olabileceğini düşündü Can Öz. Ve editörüm Faruk Duman’ın kapısını çaldık. O da sağ olsun, o günlerde olanlara dair çeşitli vinyetler çizdi. Kitap içinde kullanmadığımız bir vinyetten kitabın kapağındaki çizim çıktı. Çizimden yola çıkarak kapağı -diğer Can Yayınları kitapları gibi- Utku Lomlu tasarladı.

İşte tüm süreç böyle gelişti. Uykusuz geceler, rahatsız gündüzler, özgüvenin zirveyle dip arasında gidip geldiği çeşitli duygu gelgitleri, umutlar, korkular, kahkahalar, tek bir cümle için bazen günlerce süren zihin işkenceleri derken… kitap bitti. Maceranın sonunda yıllardır zihnimde dönen bir kitap ve kurmaca bir karakter benden çıktı, okurların oldu.

Herkese selamlar. Özellikle de Mitat’a! Nerdesin be adam, özledim şimdiden… 🙁

Doğu Yücel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarının Kaleminden: Kimdir Bu Mitat Karaman?

Doğu Yücel son romanı “Kimdir Bu Mitat Karaman?”ın yazım hikâyesini anlattı.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün