Yazarının Kaleminden: Yedikuleli Mansur

Yazar ve tarihçi Mehmet Berk Yaltırık, çok ses getiren tarihi-fantastik romanı Yedikuleli Mansur'un yazım hikâyesini anlattı.

Yedikuleli Mansur‘a başlamam, en az yayınlanmasına karar vermem kadar beklenmedik ve maceralı bir süreçtir. Nereden baksanız yedi senelik bir maceranın beş senesine tekabül etmektedir. Yani “düzenli yazmaya” başlamamın, “yazarlık” yolunda savruluşumun yarısından büyük bir kısmına tanıklık etmiş bir “ilk eser” söz konusu. O yüzden mezkûr romanın yazılmaya başlamasının da öncesine şöyle bir uzanmak gerekmektedir.

“Dokuzuncu Tamu” yahut blog macerasının başlangıcı

Edirne’de bundan seneler önce (takriben 2000’lerin sonlarına dek tekabül eder) ilk hikâyelerimi sokakta arkadaş gruplarına anlattığımı bilen bilir. Beni o senelerden beri tanıyıp da bu satırları okuyan olursa ilk hikâyelerimi, aktardığım hikâyeleri hatırlayan çıkacaktır. Dönemin mizah içerikli stand up “esintilerinden esinle” komikli, “güldürüklü” hikâyeler anlattığım da olurdu.

Yine yazıyordum ama kısa kısa pasajlardı bunlar. Çocukluktan beri bin türlü hayal. İnternetle tanışma. İlk fantastik içerikli Türkçe sitelere dadanma. Xasiork’tan, lostlibrary.org’dan, gizemli.org’dan, bin türlü korku sitesinden çıkmama. İnternet kafelerde hasılatın bir kısmını Age of’a kaptırmışsam, yarısını da hikâyelere kaptırmışımdır.

Bende kısa hayallerden ziyade nizami, belli ölçülere sahip öyküler, uzun öyküler yazma tutkusu o dönemin ertesinde gelişmiştir. 2003 Eylül’ünde Aktüel dergisinde çıkan “Türkiye Gerilim Kuşağında” başlıklı yazı dosyasında dönemin Xasiork ekibini, fantastik yazarların basılı projelerinin haberini okuyunca “harp kazanmış” gibi hissetmiştim kendimi. Öyle ya. O zamana kadar yazıp karaladığım şeylere en başta çevremdekiler çöp nazarıyla bakıyordu, çünkü “bizde böyle fantastikli şeyler yazılmaz” önyargısı o aralar henüz kuvvetten düşmemişti.

2007’ye gelindiğinde bir ara bu tutku korku-fantastik yazmaktan başka başka mecralara saptı. Ama bu sapmalar kısa süreli oldu. Yerli fantastik kurguların, korkuların basılı camiadaki kıpırtısı (Orkun Uçar’ın Zifir’i, Doğu Yücel’in Düşler, Kâbuslar ve Gelecek Masallar‘ı, Yiğit Değer Bengi’nin Çift Başlı Kartal‘ı) bana neden yazmaya başladığımı, neden dedemden, anneannemden, babaannemden dinlediğim öykülere bu denli “takık” olduğumu hatırlattı. 2007 yazında “Anadolu Korku Öyküleri”ni okumam ciddi bir sıçrayış oldu benim için. Tabiri caizse “yerli malzemeyle korku yazılabilir” kıvılcımını çaktı. Çünkü çevremdeki çoğu insana benden hikâye dinlemekle birlikte anlattığım şeylere diğer insanların pek ilgi göstermeyeceğini söylerdi. Neticede ninelerin dedelerin öyküleri kaybolmaya yüz tutmuş şeylerdi. Frpnet’te ilk inceleme-araştırma yazılarımın yayınlandığı bu dönemde bu nedenle pek hikâyelere cesaret edemiyordum (Frpnet’te ilk araştırma yazımın yayınlanması da ayrı konu. Frp mevzularına ilgi duyduğumdan Kayra “Keri” Küpçü’yü MSN’den eklemiştim. MSN’in içerisinde şahsi bloglar vardı her kullanıcıya göre. Orada vampirlerle alakalı bir yazımı görerek Frpnet’te yayınlamıştı). “Anadolu Korku Öyküleri” bana okurluk keyfinin ötesinde “yazma ilhamı” bahşetmişti. “Belki devam ederse ikincisine katılırım…” hayalini gerçekten kurdurmuştu hatta.

Ben yerel anlatıların kurguya dönüşebileceğine emin olunca başladım harala gürele çalışmaya. Bir yandan da çoğunlukla korku hikâyeleri üzerinde çalışıyorum, arkadaş gruplarında anlattığım hikâyelerde korkulu mevzuların sayısı artıyor, fantastik mavralar da eksik kalmıyor. “Yaşam Sahnesi”nde tiyatro provaları bir yandan, tarih dersleri bir yandan… O dönem Menza binasında bulunan ufak sahnede tiyatro hazırlıklarının, skeçlerin yanı sıra ilk öykü, roman taslaklarını karalıyorum. Yayınlamaya cesaretim yok ama yazma söz konusu olunca delicesine bir merak.

Derken 2009 yazında bir arkadaşımın (“deli tarihçi” kavlinden bir meslektaşım olup halen görüşürüz) “Bize anlatıyorsun ama yazmak daha iyi olur herkes okuri” ısrarıyla blog açtım. Bloglar yeni yeni şahlanmış. Ama ben her seferinde sallıyordum. 2009 yazında biraz bu iteklemeden biraz da boşluktan “Dokuzuncu Tamu” adıyla daha çok şiir ağırlıklı (23 yaş malum), birisi yarım iki hikâyenin bulunduğu bir blog açtım. O yazın son tatilimi geçireceğim yaz olduğunu bilemezdim. Nitekim blogun ardından kısa sürede “düzenli yazma” macerasına savruldum.

Ve Gölge e-Dergi… Ve Kayıp Rıhtım…

2010’a gelindiğinde bir yandan tiyatro çalışmaları (o dönem iki ayrı toplulukta) bir yandan okulu dördüncü senesinde bitirme gayreti, bir yandan bitirme tezi kovalamacası… Tüm bunların üstüne bir de “yazarlık” macerasının başlayacağını söyleseler: “Uyku hani ya!” diyerek savuştururdum açıkçası. Olacağı varmış…

2010 Şubat’ında önce Gölge e-Dergi’nin o dönemki editörü Ahmet Yüksel benimle irtibata geçip blogumu okuduğunu, Gölge e-Dergi’ye de aylık hikâye gönderip gönderemeyeceğimi sordu. Gölge e-Dergi benim ta 2008’de, 2009’da görüp: “Bir gün yazabilir miyim?” diye düşündüğüm mecralardan biriydi. Kafadan kabul ettim. Takip eden günlerde Kayıp Rıhtım’dan Hakan Tunç irtibata geçti. Aylık Öykü Seçkisi‘nden bahsedince ona da olur dedim. Sonra mecraların sayısı arttı. Modern dönemde geçen öyküler yerini işte bugün kırk türlü yerde kalemimden okuduğunuz tarihi fantastik öykülere bıraktı. Kayıp Dünya’dan Altuğ Gürkaynak’ın, Gölge e-Dergi’nin birkaç dönem editörlüğünü yapmış efsane çizer Mehmet Kaan Sevinç’in yönlendirmesiyle tarihi temalı öyküler üzerinde daha çok yoğunlaştım.

Yazdığım her öykü yeni mecralar ve isimlerle tanıştırdı beni. Sadece öykülerini, romanlarını, satırlarını tanıdığım yazarların, çizerlerin kendilerini de tanımak kısmet oldu. 2012’de FABİSAD münasebetiyle birçoğuyla irtibata geçme imkânı buldum. 2013’te Anadolu Korku Öyküleri 2 için Galip Dursun’dan çağrı alınca koşa koşa dâhil olmam, ilk GİO Ödülleri’nde edindiğim iki güzel hatıra (merhum Beyoğlu Kontu ile ilk fotoğraf ve GİO Öykü Başarı Ödülü), Seyfettin Efendi’nin maceralarına tarihçilik babından dâhil oluş, Güçoburlar, Aşkın Karanlık Yüzü, derken 2017’de Yedikuleli Mansur!

Hep öyküler üzerinden ilerlerken roman ne ara devreye girdi?

“Kadifeden kesesi…” yahut “Kabadayılı roman”

2011’in Aralık ayında, Ocak 2011’de Kayıp Dünya için yazdığım “Kanlı Pençe” adlı öykünün devamını kaleme almaya niyetlenmiştim. Orada bahsi geçen Kara Şaban’ın olduğu bir macera, taslak halinde zihnimdeydi. Bu taslağı önce Meydancı Arap Aziz’in ağzından Kara Şaban’ı anlattığım uzunca bir tirat metnine dönüştürmüştüm. Yaşam Sahnesi’nde tirat çalışmaları çerçevesinde ezberleyip, role bürünüp sahnede bu tiradı canlandırmıştım.

Roman yazma niyetim evvelden beri vardı. Ancak bir yandan cesaret bulamama bir yandan da hangi taslağın üzerinde ilk roman üzerinde çalışacağım belirsizdi. Yine o aralık ayında Edirne’de bir konsere gitmiştim. Aklımda ara ara yazdığım Kara Şaban’la ilgili bir devam öyküsünün taslağı dönüp duruyor. Konserde modern yorumuyla “Kadifeden Kesesi” olarak bilinen –bir diğer adı Bahriye Çiftetellisi- türküyü işittiğimde bir şey oldu. Bildiğim, külhani ve eski bir tınıya sahip olduğunu her duyuşumda hissettiğim bir türküydü. Ancak o icra esnasında bu türkü bambaşka bir mahiyet kazandı. Tabi aklımdaki öykü de! Bir anda öykünün hikâyesini bulmuş gibiydim. Sanki o an Galata sokaklarındaydım, kule yan tarafımdaydı. Sağımdan solumdan çalımlı adımlarla yürüyen heybetli insan siluetleri geçip gidiyordu. “Şarkının ritmine ilhamı veren sokakta yürüyen kabadayıların yürüyüşü olmalıydı.” İşte bu noktada kararımı vermiştim. “İlk romanımız yazacağım. Kabadayıları anlatacak,” demiştim kendi kendime.

Fantastik de olsa –öykülerimden denk gelmişsinizdir- tarihi dokuya elden geldiğince sadık kalmak lazım –malum gerçekçilik hissiyatı vermeli-, bunun içinde ciddi bir araştırma lazım. Bu yüzden roman için önce kabadayılığı ve köklerini araştırmalıydım.

Kasti anakronizm     

Kabadayılar malum yeraltı havzasının mensupları, yazılı belgelerde yani adli belgelerde sadece vaka kayıtları var. Onların raconunu, yaşayışlarını ve tarihsel süreçlerini saptamak için aşinası olduğum Murat Çulcu’dan (6 ciltlik Türkiye’de Maffioslaşmanın Tarihi’nin yazarıdır) hareketle Reşad Ekrem Koçu’ya, Refi Cevad Ulunay’a baktım. Araştırma notlarım sonradan “Eski İstanbul Kabadayısı Figürü ve Bir Şehrin Yaşadığı Değişimler” başlıklı bir bildiriye dönüşerek 2015’te Sakarya’da Uluslararası Osmanlı Araştırmaları Sempozyumu’nda sunuldu.

Bu araştırmalar sürerken bir yandan da romanın taslağı ortaya çıktı. Kasti bir anakronizm yapmak zorundaydım zira maceranın geçtiği dönemde, kabadayılı bir kurguya müsaade edebilecek bir gerçeklik (en azından ulaşabildiğim belgeler bağlamında) namümkündü. Ben de bu yüzden Kanuni döneminde geçen “kurgu bir yeraltı” oluşturdum. Kasti anakronizmi daha da derinleştirerek roman bölümleri arasında kurgu alıntılar oluşturmaktan da çekinmedim. Böylece hem beni yazarken güdüleyeceklerdi hem de okuyucuya gerçekmiş hissi vereceklerdi. Ancak dipnotlarla neyin sahte, neyin kurgu olduğunu da anlatmam gerekiyordu. Okuyan birini yanıltabilirdi, bir öğrenci alıp ödevinde kullanabilirdi. Bunun dışında ilk roman olacağından genel bir kesime hitap edebilmesi için korku dozunu biraz azaltmam, imkânların elverdiği ölçüde “popüler kültür göndermelerine başvurmam” gerekeceğini düşünerek bunları da tatbik ettim. Eser miktarda korku barındırdığından tarihi kaynaklarda bahsedilen, folklor derlemelerinde rastlanan tasvirlere sıkça başvurdum.

Her araştırma safhası, romanda da bir şeyleri değiştirdi. İlkin: “Kara Şaban” olarak romanın adı böylelikle Yedikuleli Mansur haline geldi. Harun Çimen’in ilk okuması sonrası önerileri ve İthaki Yayınları’nın maharetli editörü Yankı Enki’nin rötuşlarıyla son halini aldı.

Velhasılı kelam Yedikuleli Mansur, takriben beş yılda, pek çok kere yazımından vazgeçip yeniden masaya oturmalarımla geçen hayli maceralı bir süreçte tamamlandı. Ortaya böyle biraz korkulu, ziyadesiyle tarihi ve fantastik bir serüven çıktı. Okumuş olanlara “Yeni maceralarda görüşmek üzere,” diyeyim, okuyacak olanlara da şimdiden “İyi okumalar,” dileyeyim…

Tarihçi ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarının Kaleminden: Yedikuleli Mansur

Yazar ve tarihçi Mehmet Berk Yaltırık, çok ses getiren tarihi-fantastik romanı Yedikuleli Mansur’un yazım hikâyesini anlattı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün