Dimitris Sotakis’den Modern Bir Robinson Crusoe Romanı: Bir Süpermarketin Hikayesi

Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Dimitris Sotakis'le yeni kitabı "Bir Süpermarketin Hikayesi" üzerine keyifli bir röportaj yaptık.

Ülkemizde Yunanistan’daki ekonomik krizi alaycı bir dille ele aldığı Soluğun Mucizesi romanıyla tanınan ve 2011’de Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü‘ne layık görülen Dimitris Sotakis, yeni kitabı Bir Süpermarketin Hikayesi ile yeniden bizlerle buluştu.  Delidolu Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan Bir Süpermarketin Hikayesi, sıradışı ana karakteri, ekonomik yapılanmaya getirdiği eleştiriler ve günümüz insanının içerisine sıkıştığı tekdüze yaşam koşullarını ele alış şekliyle, klasik bir Robinson Crusoe hikayesi olmaktan çok ötede, orijinal bir eser.

Yılmaz Okyay ve İbrahim Arık‘ın ortak çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabın tanıtım bülteni ise şu şekilde:

“İnsanın alışveriş yaparken neye ihtiyacı var? Lunaparktaki bir çocuk gibidir o, evet budur! İyi tasarlanmış ürünler, güler yüzlü çalışanlar, görkemli bir gün sözü veren bir atmosfer, arkadaşlarla yemek, ada serinliği…”

Pasifik’te bir ada, bir kaza, bir süpermarket, düşleri süsleyen bir eş, sevimli çocuklar ve muhteşem bir kariyer… Hepsi bir hayalden mi ibaret dersiniz? Oysa hiç de öyle değil!

Başından geçen akıl almaz olaylar yüzünden kişisel tarihinin başlangıcını yaşamakta olan Roviros, Yeni Gine’deki bir öğrenci ayaklanmasını rapor etmek üzere bindiği geminin okyanusun ortasında batmasıyla kendisini Pasifik’teki ıssız bir adada bulur. Hayatta kalan tek kazazede olarak adadaki ilk anlarından itibaren yaşamının ne kadar değersiz olduğunu fark eden genç adam için artık en büyük hayalini gerçekleştirme vakti gelmiştir: Bir süpermarket açmak. Peki, kimlere hizmet etmesi için?

Avrupalı edebiyat eleştirmenlerince çağının önemli yazarlarından bir olarak anılan Yunan yazar Dimitris Sotakis, günümüz insanının kibrini, arzularını ve derin yalnızlığını ele aldığı son yapıtı Bir Süpermarketin Hikâyesi’yle çağdaş bir Robinson Crusoe anlatısı sunuyor.

Türkiyeli edebiyatseverlerin, Yunanistan’daki ekonomik krizin bireyler üzerinde yarattığı baskının ironik bir dille ele alındığı Soluğun Mucizesi isimli kitabından tanıdığı Dimitris Sotakis, sade ve güçlü anlatımıyla her eserinde farklı bir sosyal durum üzerine odaklanarak hayatın içinden, sıradışı karakter tiplemeleri yaratıyor.

Ayrıca, İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF) 2017 kapsamında, 7- 8- 9 Mayıs tarihlerinde Türkiye’de bulunan Dimitris Sotakis ile ufak bir söyleşi yapma fırsatı da elde ettik. Bu özgün romanın içeriğini ve karakterlerini bir de yazarıyla tartışalım dedik.

Bir Süpermarket Hikayesi’nde baş karakterimiz, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla tipik bir beyaz yaka. Acaba siz de onu tasarlarken bu benzerliği bilinçli bir şekilde mi oluşturdunuz?

Ben açıkçası onu oluştururken bu şekilde düşünmemiştim. Bu da ilginç bir durum, çünkü bazen okuyucularımdan daha önce hiç aklıma gelmemiş olan geri bildirimler alıyorum. Ben kişiliği bakımından bu karakteri daha çok akıllı fakat saf birisi olarak nitelendirirdim. Amacım bir beyaz yakalı hakkında yazmak değildi, daha çok kendi kafasının içerisinde yeni ve sadece kendisinin yaşayabileceği kadar özel bir dünya yaratan bir adam hakkında yazmaktı.

Bu karakterin kendi içerisinde belli bir statü savaşı yaşadığını gözlemledik kitabı okurken. Bir yandan özgürlüğünü doyasıya yaşarken bir yandan da yeni bir çalışma düzeni oluşturmaya ve adada tek başına olmasına rağmen statü atlamaya çalışıyor. Buradan yola çıkarak günümüzün beyaz yakalı çalışanlarının eninde sonunda vardığı bu statü endişesinin nasıl aşılabileceğini, bu konu hakkında neler düşündüğünüzü soralım bir de.

Karakterimi belli bir mesafeden gözlemlediğimizde tamamıyla paranoyak olduğunu gözlemliyoruz. Fakat bence işin aslı bu değil. Çünkü bu karakter kendisini aniden daima hayalini kurduğu bir noktada buluyor. Geçmişte kendisini hiç tatmin etmeyen bir hayatı yaşıyordu. Bu yüzden o anda yapmaya çalıştığı tek şeyin kendi gerçekliğinden kaçmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Geçmişteki haline ya da dönüşmek istediği kişiye dair herhangi bir sosyal referans bulabileceğimizi sanmıyorum. Karakterimiz kendi kişiliğini bulmaya çalışsa da kaybolmuş durumda. Kendisini hiçbir zaman bir parçası gibi hissetmediği toplumdan kaçmaya çalışan dışlanmış bir karakter. Buna rağmen -bana kalırsa yaptığı en büyük hata da bu- kaçmaya çalıştığı topluma geri dönüp, kendisini onaylatmayı istemekten de vazgeçemiyor. Bu onun varoluşuyla ilgili bir problem. En sonunda kim olduğuyla ve aslında ne olduğunu düşündüğüyle alakalı.

Eğer ki baş karakterimiz kurduğu sistemde yarın bir gün hayal ettiği müşterilere ve çalışanlara kavuşursa aynı hayali ve adaya olan tutkusunu sürdürebilir mi?

Bu oldukça ilginç bir soru çünkü o her zaman hayalini kurduğumuz gücün elimize geçtiği kritik an geldiğinde – bazı istisnalar dışında- hep daha önce suçladığımız ve uzak durmaya çalıştığımız insanlara dönüşürüz. Karakterimiz oldukça masum ve saf görünse bile – ki belki de gerçekten öyledir, ben de onu tam olarak tanımıyorum- sonunda hayalini kurduğu şeylere kavuşsaydı aşağılık bir adama dönüşebilirdi. Her şeye rağmen onun hakkında ufak da olsa bir umut besliyorum çünkü onu ufak, saf bir çocuğa benzetiyorum. Yine de bunları asla tam olarak bilemeyeceğiz çünkü başarı ve para insanları doğru çizgiden hızlı bir şekilde kaydırabilir. Ben karakterim hakkında optimist olmayı tercih ederim.

Biz de karakterimizin hayal ettiği şeylere kavuştuğunda tam anlamıyla bir diktatöre dönüşeceğini sezmiştik kitabı okurken. Kurduğu ütopik çalışma koşulları da bu şekilde yıkılırdı.

Evet, haklı olabilirsiniz fakat ben bundan fazlası olduğuna inanmak istiyorum. Bir kız arkadaşımla da geçenlerde 1984’ün tiyatrosunu izledikten sonra benzer bir konuyu tartıştık. Evet 1984 bir şaheser, son yetmiş yıla damga vurmuş bir yapıt, fakat ben bu eser hakkında pek olumlu düşünmüyorum. Çünkü neticede, eserdeki karakterler arası ilişkiler hep büyük kayıplara sebep oluyor. Ben bu durumdan pek hoşlanmıyorum çünkü insanlardan ve dünyadan umudumu kesmek istemiyorum. Bu yüzden kendi karakterimi de herhangi bir konuda engellemek istemezdim. Belki de bu gücün ve başarının altından kalkabilir ve insanların onu kötücül olarak adlandırmasına fırsat vermeden yükselebilir.

(Bu sözler üzerine röportajı yapan ikili olarak karakterin istediklerine kavuştuğunda ütopyasının yerle bir olacağından emin olduğumuzu ekliyoruz. Bizle hemfikir oluyor)

Bir de, kitapta karşımıza bir deniz ayısı olarak çıkan ve karakterimizle bir aşk ilişkisi yaşayan Nancy var. Bu duruma çok benzer antik bir Eskimo masalı var Selkie’ler hakkında. Acaba kitaptaki aşk hikayesini yaratırken bu masaldan etkilendiniz mi?

Hayır böyle bir masaldan haberim yoktu. Oldukça ilginç. Bunu araştırmayı çok isterim. Çok teşekkür ederim. Aslında Nancy’i yalnızca eski kız arkadaşımdan aldığım esinle yaratmıştım. (Gülüyor)

(Sonrasında yazara bu masalın geçtiği Kurtlarla Koşan Kadınlar‘dan ve yazarı Clarissa P. Estés’ten bahsettik. Oldukça meraklanan yazar, röportajımız sırasında eseri telefonundan okuma listesine ekledi.)

Esin demişken, son olarak da etkilendiğiniz yazarları ya da ilhamınızı nereden aldığınızı soralım.

Açıkçası belli bir ilham kaynağım yok. Çevremdeki her şey bana yazmak için kaynak olabiliyor. Mesela bu kalem, şu bardak ya da etraftan duyacağım bir şey… İlhamın nereden geleceği belli olmuyor. Sonrasında bu ilhamla aklımda beliren fikirin evrensel kapsamda değer taşıdığını düşünürsem onu kullanıyorum. Kafamda olay örgüsü oluşturabilen en ufak şey, yine mesela bu kalem, bile bana ilham verebilir. İnsanlığı, kişiliklerimizi ve nelerle etiketlendiğimizi ilgilendiren tüm konular, aşk, futbol, sanat ve daha pek çoğu benim gözümde aynı derecede öneme sahip. Edebiyat akedemik bir yaklaşımdan öte bir duruş bana kalırsa. Modadan da tarihi bir kişilikten de bahsetsek durum bu şekilde. Son dönemlerde ise özellikle içerisinde çıktığım toplumu ilgilendiren konuları işliyorum. Şu sıralar kitaplarımın dünyanın pek çok köşesine ulaşmasının nedeni de bu bence. Çünkü ben kendimi ya da onu değil, “biz”i, bir topluluk olarak insanları yazmaya çalışıyorum.

Bir takıntıyı ya da bir meyveyi bile anlatıyor olsam, kitabın arkasındaki fikir aslında bir noktada önemsiz olmaya başlıyor. Ki daha önce bir meyveyi konu aldığım da olmuştu. Yeşil biberden korkan bir aşçıyı anlattığım bir kitabım var. Yani ilham her yerden gelebiliyor. İnsanlar bana ilham aldığım şeyleri sorduklarında “İlhamı önemsemiyorum.” diyorum.


Röportaj: Beyza Taşdelen, Hazal Çamur

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Dimitris Sotakis’den Modern Bir Robinson Crusoe Romanı: Bir Süpermarketin Hikayesi

Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Dimitris Sotakis’le yeni kitabı “Bir Süpermarketin Hikayesi” üzerine keyifli bir röportaj yaptık.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün