Black Mirror Yapımcılarıyla Röportaj

Son yılların bünyede tokat etkisi yaratan en çarpıcı dizilerinden Black Mirror'ın yapımcılarıyla distopyaya, eski dizilere ve gelecek sezona dair keyifli bir röportaj.

Black Mirror, yeni bir akımın öncüsü olmayan fakat çok sevilen bir türü hortlatan ve kendisi de çok kaliteli bölümler çıkararak bu türe borcunu ödeyen bir yapım. Dizi, zamanının radyo tiyatrolarının veya bir-iki bölümde biten gece kuşağı dizilerinin manevi çocuğu gibi âdeta. Kısa hikâyelerin dramatik bir uyarlaması… Her bölümü farklı bir konuyu ele alan, farklı zamanlarda geçen, farklı oyuncuların eşlik ettiği ve farklı yönetmenler tarafından çekilen distopik bir kaçış planı… gerçeklikten sanala doğru bir akış. Daha ilk bölümünden içimizi kasvetlendirmeye başlayan ve yeni bir tat arayan izleyicileri kendine bağlayan bir yapım. Sektörün yeni soluğu ve yeni dönemin favori türünün en başarılı örneği: Antoloji formatında dizi. Kendisinden sonra başka yapımlar da benzer şekillerde şanslarını denemeye başladılar ki, buna en güzel örnek Philip K. Dick’in kısa hikâyelerinden uyarlanan Electric Dreams olabilir.

Fakat elbette hep kasvetlendirip, teknolojiden tiksindirip, modern hayata rest çektirmiyor Black Mirror. Dizide gayet renkli, içimizin açıldığı cıvıl cıvıl bölümler de var. Hatta diziye 69. Emmy Ödülleri’nde En İyi Dizi ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandıran da bahsettiğimiz bu renkli bölümlerden birisi: “San Junipero.”

Dizinin yaratıcısı, senaristi ve yapımcısı Charles Brooker ile yardımcı yapımcılığını üstlenen Annabel Jones, geride bıraktığımız New York Comic-Con’da io9‘a verdikleri bir röportajda gelecek sezonun içeriğine, diziyi popüler yapan etmenlere ve elbette dizide geçen teknolojilerle ilgili anekdotlara değindiler. Her zaman mizah sektöründe yer alan Brooker’ın cevaplarıyla biraz eğlenmeniz için sizi şöyle alıyoruz:

İlk olarak Emmy ödüllerinizden dolayı tebrik ediyoruz!

Charlie Brooker: Teşekkürler!

Annabel Jones: Ahh, teşekkürler…

İkinci olaraksa, dünya bu hâldeyken distopik kurguların neden bu kadar revaçta olduğunu sormak istiyorum. Çünkü, “kurgu, aslında gerçek dünyanın neye benzediğini bilmeyen insanlar için bir kaçış hayalidir,” lafını sürekli duymaya alışıyorsunuz.

Brooker: Eh, sanırım distopya kurgusu artık bir lütuf, günümüzün mega-distopikliğinden ve gerçeklikten bir kaçış. Bilmiyorum.

“Gerçek hayat, çevrenizde üç boyutlu oynayan bir Black Mirror bölümüyken bir Black Mirror senaryosu yazmak nasıl bir şey?” sorusunu çokça duyuyoruz. Ve cidden bilmiyorum. Yergi için de aşağı yukarı böyle hissediyorum, çünkü İngiltere’de yergi içerikli çizgi romanların ve sabah programımsı projelerin üstünde çok çalıştım. 80’lerin başındayken Ronald Reagan’la, nükleer savaşla ve öyle şeylerle dalga geçen komedi programlarıyla büyüdüğümü hatırlıyorum ve bu içimi rahatlatırdı. Çünkü, “Hele şükür ulan, bu dünyanın ne kadar saçma bir yer olduğunu anlayacak kadar sıyırmamış insanlar hâlâ var,” diye düşünürdüm.

Sanırım hayal kırıklığına uğramış optimistlerin yazdığı distopik hikâyelerde de buna benzer bir rahatlama var. Gerçek dünya beklentilerinizi karşılamıyor falan işte. Ve sanırım, bazı yönleriyle, sağlam bir yergi gibi bu da beynin aynı yerini gıdıklıyor. Başka insanların da sizin gibi endişelendiğini görmek acayip bir şekilde rahatlatıcı olmalı.

Hazır lafı açılmışken, yeni sezonda yaşanan çoğu şey geçmişte geçiyor, çünkü senaryoyu yazma işlerine geçen haziranda falan başlamıştım. 2017’nin sonlarına geldiğimizde şu sıralar yaşadığımız bu amansız umutsuzluk dışında başka hiçbir şey düşünemeyeceğimi o zaman bilmiyordum. O yüzden yeni sezonda daha farklı tonlar kullanmış olabiliriz. Daha neşeli hikâyelerimiz var, ama korkudan altınıza ettirecek olanlar da öyle.

Jones: Şunu söylememiz lazım: Bizim neşeli olarak gördüğümüz şeyleri çoğu insan yine de çok depresif bulabiliyor.

Brooker: Ben “National Anthem” bölümünü gayet neşeli bulurum ama aynı şey diğer kişiler için geçerli değil.

Jones: Ama ele aldığı siyasi problemleri saymazsak bence programımız doğrudan siyasetle ilgili değil; insanların yaşam tarzlarıyla alakalı çok ufak, kişisel hikâyeler genelde. Bence bu bir yerde rahatlatıcı, çünkü henüz kimsenin açıkça konuşmadığı sorunlara değiniyor. O yüzden hâlâ birilerinin endişelendiğini biliyor olmak bir yerde rahatlatıcı.

Her ne kadar teknolojinin boyunduruğu altında olsam da onu seviyor ve bağrıma basıyorum, ama hâlâ neden olduğunu anlamadığım bir tetikte olma durumu söz konusu. Sanırım o yüzden insanlar bunu farkındalık uyandırıcı buluyor. Geçen seneki “Nosedive” bölümü gibi, çoğu insan eğlense bile onu rahatsız edici buldu. İçerdiği mizahı ve Bryce’ın [Dallas Howard] oyunculuğunu sevdiler, fakat aynı zamanda takıntılarını yansıttığını da gördüler. Bence programı izlerken genelde insanların kafaları karışıyor.

Brooker: Umarız karışır. İşimiz bu.

Dizinin antoloji formatında olmasından da bahsetmek istiyorum. Çünkü bu format pek çok kişi tarafından tekrar kullanılmaya başlandı.

Brooker: Aynen öyle gözüküyor, evet. Bilmem ki. Programı hazırlamaya ilk başladığımızda ortalıkta buna benzer başka bir şey yoktu, biraz da bu yüzden çekmeye başladık. Çünkü özlemiştim antoloji formatını. Bir saat içinde parlayıp sönen fikirleri keşfeden tuhaf ve harika şeylerin büyük bir hayranıydım. Ya da Alacakaranlık Kuşağı gibi, yarım saatlik. Veya Tales of the Unexpected. Ya da BBC’nin eskiden yaptığı şu tuhaf, harika tek seferlik oyunlar.

Bence biraz da, beş sezon kadar sürmeyecek bir fikri keşfedebileceğin bir format olmasından kaynaklı. Anlamak için her bölümünü arka arkaya izlemeniz gereken bir program değiliz. Bize istediğiniz her an gelebilir, tam bir öğün yiyebilir ve hayatınızdan bir on sekiz gün daha vermek zorunda kalmazsınız.

Jones: Bence tam olarak bu yüzden. Ben bir diziye on sezon boyunca bağlanmak istemezdim. Ayrıca etrafta bu kadar çok uzun soluklu dizi varken insan kısa bir mola vermek ve sizi içine çeken büyük, gözü pek bir fikir izlemek istediği için de olabilir belki. Ve çoğunlukla büyük, gözü pek fikirleri uzun soluklu dizilere yayamazsınız.

Brooker: Zor olduğu için olabilir, çünkü can sıkıcı olmaya başlayan bir miti her yönüyle doldurman gerekir.

Tabii bunu başaracak kadar şanslı olsanız bile kendinizle çeliştiğiniz anda hayranlar çığlığı basarlar çünkü dizideki her şeyi bir kenara not ediyorlar.

Brooker: Tuhaf çünkü dizi maratonu yapmayı bayağı bayağı seviyorum. On üç bölümlük bir sezonun tüm bölümlerini arka arkaya yalayıp yutarken beşinci bölümde falan olduğunu bilmenin rahatlatıcı bir yanı var.

Ama internet üzerinden yayın yapan platformlar, antoloji programları için en uygun yer. Her bölüm en meraklı yerinde sona ermediği ve her seferinde yeni oyuncular kullandığın için izleyicileri her hafta ekran başına çekmek zor. Bir de tanıtımını yaparken her seferinde hikâyeyi açıklamaya mecbursun. Netflix ise öyle mi, sanki film festivaline bilet almışsın gibi. İstediğin gösterime ve istediğin sırayla girebilirsin. Veya bunu bir kısa hikâye antolojisi olarak düşünebilirsin. O yüzden teknoloji, antoloji formatındaki dizilerin serpilmesine imkân sağladı.

Jones: Programa ilk başladığımızda yaptığımız işi herkes sevdi ve bu durum gururumuzu okşadı, ama bir antoloji olduğundan kimse kendini diziye adamayacaktı. Sonra Netflix geldi ve herkes bir anda inanmaya başladı.

Brooker: Bölümler İngiltere’deki Netflix’ten Amerika’dakine ilk kez yüklendikten sonra insanlar diziyi izleyip hakkında konuşmaya başladılar ve her şey bir anda değişti.

Teknolojiye karşı tedbiri elden bırakmamaktan bahseden programınıza yardım edenin teknolojideki bu değişim olması ilginç.

Brooker: Biraz! Bizler bir alay ikiyüzlüden başka bir şey değiliz. Fakat insanların programın teknoloji-karşıtı olduğunu söylemelerine kesinlikle katılmıyorum. Öyle olduğunu düşünmüyorum. Teknolojiye karşı “tedbiri elden bırakmıyor,” evet. Ben hiçbir şeye karşı tedbiri elden bırakmam. Ve hikâyelerimizin çoğunda soruna yol açan şey genellikle insan zayıflığı.

Asosyal işi olarak görülen bir çok şey –kurgu edebiyatı, video oyunları vs.– bugün estetik haz uyandıran sanat eserleri ve yaratıcı birer drama olarak görülüyor. En çok izlenen programların kurgu türünde olduğu bir dönemde olmamızın sebebi ne sizce?

Brooker: An itibariyle toplum olarak içinde bulunduğumuz o tekrar dönemlerinden birindeyiz. Bunu istiyoruz.

İlginçtir ki Game of Thrones‘u ilk izlediğimde ejderhalar ortaya çıkınca, “Benden bu kadar,” demiştim, çünkü zırh ve ork adamı değilim. Diziyi izlemeye alıştırıldıktan sonra içinde sahiden de ejderhalar olduğunu görünce kendimi biraz kandırılmış gibi hissettim. Ama sonra bunu aştım ve şimdi her bölümünü diğer herkes gibi oburca tüketiyorum. Niye olduğunu bilmiyorum.

Çok kaliteli bir şekilde çekildiğinden olabilir mi?

Brooker: Sanırım kısmen o yüzden. Bir yandan da ilginç; çünkü Alacakaranlık Kuşağı çoğu zaman konuşmalardan ibarettir. Uzay Yolu ve ona benzer diğer programlar da öyle –bunlar hâlâ oturup izleyebileceğiniz programlar. Elli, altmış yıl öncesinin programları. Bugün hâlâ açıp Alacakaranlık Kuşağı izleyebilir ve bir sürü anlam çıkarırsınız. Hâlâ eğlencelidir ve Alacakaranlık Kuşağı’ndan bahsettiğinde (çekim kalitesi çok yüksek olmamasına rağmen) insanlar neden bahsettiğini yine de anlar. O dönemden kalan çok fazla program yok. Sanırım onlar…

Jones: …ortak bir şeylere sahipler.

Brooker: Zamansız bir kaliteye sahipler. Ya da belki de çok kısa bir süre önce her şeyin sorunlu bir adamla alakalı olduğuna inandığımız bir dönemden geçtik. Mad Men, Breaking Bad ve Sopranos. Ee, sırada ne var? Sırada ne olduğunu tahmin etmeliyiz. Cidden bilmiyorum… pembe diziler mi?

Jones: Müzikaller.

“San Junipero” ile başarıyı yakaladıktan sonra gelecek sezonda çeşitliliğe gittiğinizi mi söylediniz?

Brooker: Bu sezonun üzerinde çalışmaya, geçen sezon gösterime girmeden önce başlamıştık. O yüzden o bölümün bu kadar tutacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Tüm bildiğim, insanların “San Junipero”yu izledikleri en kötü şey olarak görecekleriydi. Ama programın içeriğini genişletmek için bilerek yaptığımız bir girişimdi bu. Dizinin sadece karanlık, nihilist derecede korkunç ve başınıza ne geleceğini merak ettiren bir yapıda olmasını istemedik. En azından her zaman. O yüzden yeni sezonu ton olarak daha da çeşitlendirdik diyebilirim. Birçok aşırı noktaya kucak açtık.

Jones: Çünkü her bölüm nihilist ve karanlık olursa dizi tahmin edilebilir ve sıkıcı olmaya başlar.

Brooker: Muhtemelen bu sezon öncekine nazaran birkaç yönden daha “kaçamak.” Yeni fikirlerin yanı sıra bir başka değişiklikse çekimsel anlamda. “Tamam, birazcık esneyip uzayda geçen bir bölüm hazırlayabiliriz,” diye düşündüm mesela. Yapabiliriz. Eğer abidik gubidik görünümlü setler ve gümüş renkli saç kurutma makineleri kullanmayı düşünmeseydim bu hayatta aklıma gelmezdi. O yüzden hâlâ gerçekçi ve bağ kurulabilir olsa da bu sezonda daha fazla sıra dışı olay var.

Denediğiniz başka türler var mı?

Brooker: Evet, Black Mirror tarzında bir uzay epiği çektik: “USS Callister.” Jodie Foster’ın yönettiği başa baş zıt olan “Arkangel” bölümü var. Daha çok bağımsız bir diziye benziyor. Yakın geleceğin memur versiyonu gibi ve bir ana-kız ilişkisi. Bir olgunlaşma dönemi hikâyesi. İzlanda’da geçen suç, polisiye türündeki “Crocodile” var. Ve tekrar söylüyorum, bunun tonu oldukça farklı. “Hang the DJ” bazı yönleriyle muhtemelen romantik komediye en yaklaştığımız bölüm.

Jones: Modern randevulaşmayla alakalı.

Brooker: Çok neşeli bir bölüm. Bir de “Metalhead” var ki, eğer bu sezon bir müzik albümü olsaydı, bu bölüm de çılgın bir punk single’ı olurdu. Ve “Black Museum”, “Treehouse of Terror”-ımtrak bir bölüm. Bir keresinde içinde üç hikâye olan “White Christmas” bölümü çekmiştik ve “Black Museum” da içinde birkaç hikâyeyi barındırıyor. Daha çok Tales from the Crypt gibi. Anlatabiliyor muyum? Stephen King-vari bir şey.

Antoloji içinde bir antoloji.

Brooker: Tam bir matruşka. Çok katmanlı. İçinde artık bugünlerde Black Mirror evreni olarak gördüğüm şeyde geçen diğer dizilere de atıfta bulunuyoruz. Bunu bilerek yapıyoruz ve böylece diğer bölümlerde kullandığımız bazı şeyleri detaylandırmak istiyoruz.

Jones: Epik bir anlatım tarzı kullanıyoruz. İçinde çok fazla şey barındırıyor.

Brooker: O bölümde çok fazla olay dönüyor, değil mi? Aslında ilginç bir nokta çünkü detaylı, karışık ve çok fazla olayın döndüğü bir bölümün var, sonrasındaysa olay sayısının azaldığı, sade ve tamamen tecrübeyle alakalı birkaç bölüm var. Sanırım “Neredeyse şiir tadında,” dersin. Ve elinde ufak bir dokuma halıdan çok daha fazlası var. Umalım da insanlar beğenir. Asıl amaç bu, değil mi? Umarım severler… hani şeyin karşıtı olan… sevmemenin.

Yazım işini şimdiye kadar hep önceden sürdürdüğünden hiç “Umarım benim de olur,” ya da “Yazdığımda çoktan gerimizde kalmış olacak,” dediğin bir teknoloji oldu mu?

Brooker: Bazen yazım ve gösterim süreci arasında bazı şeyler olur, birisi bir ürün çıkarır ve sen de “Bir dakika, bu bizim yaptığımız şeye çok ya- Aman Allah’ım!” olursun.

Sıklıkla benim gerçekleşmesi imkânsız olarak gördüğüm şeyler gerçek oluyor gibi görünüyor. Geçen seneki “Hazing the Nations” bölümündeki robot arılar buna iyi bir örnek ve bir anda gerçek oluverdiler. Nasıl yani? Harbiden ürün tasarımı işine girmeliyiz.

Ve cidden bu sezonda spoiler vermeden söyleyemeyeceğim bir şey var; yüz tanıma ve hafızayla ilgili ve “Bu o kadar gerçek dışı ki insanlar sihir olduğunu düşünecekler,” diye düşündüm. Sonra Wired’da, fareye yaptıkları bir şeyle alakalı bir hikâye okudum ve “Bunu yapamazlar? Hadi ulan oradan. Gerçek mi olacak? Ah, hayır,” oldum.

Jones: “Nosedive” bölümündeki fikir yıllardır vardı, sonra Uber çıktı ve biz yine, “Aman Allah’ım!” olduk.

Brooker: Aynen, o hikâyeyi epeydir çekmek istiyorduk. “Be Right Back” adlı bölümde “yasbotlar” vardı. Çok hassas bir terim değil, ama ne kastettiğimi anladın. Ürünlerin yarısının patentini almalıyız. Hemen hemen yarısını. O yüzden buraya yazıyorum: Yaptıklarımız, 2021 yılında satın alabileceğiniz ürünlerin tanıtımı niteliğinde olabilir biraz. Hâlâ burada olduğumuzu hesaba katarsak… bence o vakte kadar yaşarız. Tahtaya vurun.


Kaynak: io9
Röportaj: Katharine Trendacosta

Etiketler:  
1996'da Bilinmeyen'de doğdum. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, ordan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Black Mirror Yapımcılarıyla Röportaj

Son yılların bünyede tokat etkisi yaratan en çarpıcı dizilerinden Black Mirror’ın yapımcılarıyla distopyaya, eski dizilere ve gelecek sezona dair keyifli bir röportaj.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün