Hadi türler hakkında konuşalım: Neil Gaiman ve Kazuo Ishiguro Söyleşisi

Edebiyatın iki ağır topu Neil Gaiman ve Kazuo Ishiguro, hikaye anlatma siyasetinden, kılıçsavaşları sanatından ve ejderhaların ekonomi için niye iyi olduğundan bahsetti. Hadi gelin hep beraber bu keyifli ve uzun sohbete bizler de katılalım, bakalım neler öğreneceğiz?

Neil Gaiman: Hadi ‘türler’ hakkında konuşalım. Neden bu kadar önemli? Kitabın Gömülü Dev fantastik bir roman olarak yayımlanmadı – halbuki fantastik edebiyat okurlarına tanıdık gelecek epey çok öge içeriyordu- ama edebiyatın iki yakasından da insanlar arasında hararetli tartışmalara yol açmış görünüyor. Fantastikçiler, Ursula Le Guin (her ne kadar kendisi daha sonra sözlerini geri almış olsa da) şeklinde mesela, “Bu bir fantastik kurgu ve senin bu kitabı fantastik kurgu gömleğine sokmayı reddetmen bir yazarın türü aşağıladığına kanıttır,” dediler. Sonra Michiko Kakutani New York Times için şaşkın bir inceleme kaleme aldı. Bu sırada okurlar ve pek çok eleştirmen bunun ne tür bir kitap olduğunu anlamakta sıkıntı çekmedi ve büyük keyif aldılar.

Kazuo Ishiguro: Sanki bir süredir devam eden daha geniş bir tartışmaya girmiş gibi hissettim. Bazı düzenli okurlarımın “Bu da ne? Bunun içinde ogreler var…” tarzında söylemlerde bulunabileceğini tahmin ediyordum; fakat bu büyük tartışmayı kestiremedim İnsanlar neden bu kadar takılıyorlar ki? Öncelikle, tür dediğin nedir? Kim icat etti? Neden bir çeşit sınırı geçiyormuşum gibi algılandım?

NG: Bence 1920 ve ya 30’larda yazıyor olsaydın, sadece başka bir roman daha yazmış olarak görülürdün. Dickens Bir Noel Şarkısı yayımladığında kimse “Bu saygıdeğer, toplumcu yazar bir anda fantastik kurgu yazarına dönüştü: Şuna da bakın, burada hayaletler ve sihir var!” demedi.

KI: Türün sınırları olarak düşündüklerimiz, aslında yayıncılık endüstrisinin yakın zamanda icat ettiği şeyler olabilir mi? Görüyorum ki, Belirli düzenlerin olduğunu ve hikayeleri bu özelliklerine göre, belki de işe yarayacak bir biçimde, ayrıştırabileceğimizin söylendiği bir durum var; muhtemelen işe de yarıyordur. Fakat okurlar ve yazarların bu sınırları çok ciddiye alıp, aştıklarında tuhaf şeyler olacağını düşünmeleri, ve bunu yapmadan önce ciddi ciddi düşünmeleri gerektiğini hissetmeleri beni endişelendiriyor.

NG: Türlerin, yerlisi olmadıkça pek de gitmek istemeyeceğin yerler olması; çünkü oradaki insanların sana kuşkuya gözlerini dikip “Şu duvarın ötesine, bilimkurgu’ya yollan bence ahbap, orada daha mutlu olursun…” gibi şeyler diyor olduğu fikri hoşuma gidiyor.

KI: … veya “İstiyorsan gel buraya; ama kurallarımıza uymak zorundasın.”

NG: Bence, mesela içinde casusların olduğu bir roman ile bir casus romanı ya da içinde kovboyların olduğu bir romanla bir kovboy romanı arasında çok büyük bir fark var.. Kaliforniya’da bir film profesörü olan Linda Williams’ın Hard Core kitabını ilk okuduğum zaman geliştirmeye başladığım çılgın bir teorim var. Hardcore pornografiyi bir film türü olarak analiz eden ilk kitaplardan biriydi.

Williams, bunu anlamlandırabilmek için müzikalleri düşünmemiz gerektiğini, çünkü müzikalde kurgunun varoluş nedeninin, tüm şarkıların aynı anda çalmaması ve bir şarkıdan diğerine geçiş yapılabilmesi olduğunu söylüyor. Kahramanın sahip olmadığı bir şeyi arzuladığı bir şarkıya ihtiyacınız vardır, tüm koro heyecan uyandıran ve neşeli şeyler yaparken şarkılara ihtiyacınız vardır, ve sevenlerin birbirine kavuştuğu, tüm iniş çıkışları aştıkları zaman gelecek bir şarkıya ihtiyacınız vardır.

Ben de “Aslında tüm edebi türlere de böyle bakılabilir,” diye düşündüm; çünkü bir türü beğenen insanların hikayede görmek istediği şeyler vardır: onları heyecanlandıran, tatmin eden şeyler… Bu bir kovboy romanıysa, barda çıkan kavgayı isteriz. Kötü adamın atıyla kasabaya gelmesini, ve bu sırada iyi adamın onu bekliyor olmasını isteriz. Eski batıda geçen bir romanın bunlardan herhangi birini vermesine gerek yoktur – ama bu kovboy türünü seven okuyucuları hayal kırıklığına uğratır; çünkü tatmin olacakları özen anlar yoktur.

KI: Yani, bir türün özü olan ögelerle, sadece karakteristik olarak türde bulunan şeylerin ayrımını yapmalıyız. Silahlı çatışmalar western’lerin karakteristik bir özelliğidir; ama hikayenin ilgi çekmesi için mutlaka gerekli olmayabilir.

gomulu-devNG: Evet. Gömülü Dev’de beni çok etkileyen şeylerden biri de şu: İnsanların kılıçlarla savaştığı ve öldüğü birkaç yer var ve her seferinde olaylar gerçek hayatta olacağı kadar hızlı gerçekleşip aniden ve, genelde tatmin etmeyen bir şekilde bitiyor: karakter çimlere serilir ve kırmızı bir yılana benzeyen bir şey ondan uzaklaşmaya başlar, bir anda “Aa, bu kan,” diye farkeder ve düşünürsünüz, “İyi bir kılıç dövüşü bekleyen bir fantastik kurgu okuru kılıç dövüşünün böyle bitmesini beklemezdi.”

KI: Dövüş sahnelerinde türün biraz bile farkına varmışsam, samuray filmlerini ve western’leri düşünüyordum. Eğer tüm bu çarpışma sahnelerinde, olur da türün farkındalığını hissetmiş oluyorsam samuray ve vahşi batı filmlerini aklıma getiriyorum. Samuray filmlerinde ezeli düşmanlar uzun süre bakışır ve sonra anlık bir şiddetle her şey sona erer.

Eğer fantastik kurgu türüne bulanmış bir yazar olsaydım bu durumda neler olurdu sence? İnsanlar kılıçlarını tokuştururken bir yandan da onları konuşturtur muydum?

NG: Kesin flaşlar çakan kılıçların olurdu. Kesinkes çarpışırken parıldayan?? kılıçların olurdu. Otuzların ucuz fantastik kurgu lat türlerinden biri “Kılıç ve Sihir”di: heybetli düşman savaşçılar ve büyük kılıçlar olurdu, konuşur, dövüşür, homurdarlardı… Biraz da yazarlar o zamanlar sözcük başına para aldığından, temiz bir yarım sayfa yazardın bunu.

KI: Beş yaşında İngiltere’ye ilk geldiğimde, batı kültürüyle ilgili beni şok eden şeylerden biri de Zorro gibi filmlerdeki dövüş sahneleriydi. Zaten tüm yeteneğin ve deneyimin kazananı ve kaybedeni, ölüm ve yaşamı birbirinden ayıran tek bir ana gelip çattığı samuray geleneğine bulanmıştım. Tüm samuray geleneği böyledir: Ucuz mangalardan Kurosawa’nın sanat filmlerine kadar. Benim için kılıç savaşlarının büyüsünün ve geriliminin bir parçası buydu. Sonra Nottingham Şerifi olarak Basil Rathbone’u, Robin Hood’u canlandıran Errol Flynn ile karşılaşırken gördüm. Kılıçlarlarını çarpıştırırken bir yandan da uzun, kapsamlı muhabbetler ediyorlardı. Kılıç tutmayan elleri de havada gevşekçe salınıyordu ve tüm bunların arkasındaki fikir filmin kurgusu hakkındaki uzun, açıklayıcı tartışmalara girerken, bir yandan da rakibini uçurumun kenarına götürebilmek gibi görünüyordu.

NG: Burada bir edebi ve/veya türe ilişkin gelenekten bir diğerine atlamaktan bahsediyoruz.

KI: Westernleri, özellikle de sonraki dönem Westernlerini, çok severim. Ellilerden itibaren, tabanca düelloları çok daha düşünceli ve planlı bir hale gelmişti. Rakipler tabancalarını çekmeden önce çok daha uzun süren sessiz bir bekleyiş vardır. Bire bir düello fikri -ki pratikte düşünüldüğünde pek de mantıklı bir şey değil: birinin gizlice arkasına geçip onu sırtından vurmak çok daha etkilidir- türün geleneği haline gelmişti. Gelenek karakterlerin, hatta kötü adamların bile düşmanıyla bu şekilde karşılaşmayı tercih ettiğini söylüyordu. İlyada bu konuda çok büyüleyicidir. İkili düelloları neredeyse akıldışıdır. Truva’nın dışındaki düzlüklerde devasa, vahşi bir savaşın sürüyor olması lazımken yine de bu karmaşa arasında savaşçının biri bir başkasının karşısına çıkar ve muhabbet etmeye başlarlar. Derler ki: “Ah, sen de kimsin? Bana kimin soyundan geldiğini söyle.” Dedeleri hakkında hikayeler el değiştirdikten sonra biri çıkar ve “Biliyor musun? Babam yolculuk yaparken senin babanla karşılaşmış ve ona baya güzel bir kadeh hediye etmiş.” Neticede bu iki savaşçının etrafında garip bir balon oluşur. Sonra da savaşırlar veya bazen aslında birbirlerini sevdiklerini fark edip savaşmaktan vazgeçerler. Hector ve Achilles arasındaki son karşılaşma gibi sahneler kesinlikle işin Kurosawa tarafında olanlar, Errol Flynn’in tarafında değil.

Neyse, pornografi ve müzikal hakkındaki teorine döneyim. Ee, bu fikri sevdin yani…

NG: Fikir hoşuma gitti, çünkü bana göre ana konu eserin türünü belirlemez. Tür dediğimiz şeyler, kitabevlerinde kendilerine ait bir çeşit yer oluşturabilecek kadar çoğaldıklarında var olmaya başlar ve o yer bile daha sonra yok olup gidebilir. Amerika’daki bir kitabevi çalışanı bana, Borders kitabevinde çalıştığı sırada insanlar artık o raflara bakmıyor diye korku kısmının tümden kapandığını söylemişti. Onun işi, o raftaki hangi kitabın Bilimkurgu ve Fantastik bölümünde hangi kitabınsa Gerilim (Thriller) bölümünde yaşamına devam ettireceğine karar vermek olmuş.

KI: Bu, korkunun tür olarak yok olduğu anlamına mı geliyor?

NG: Bir kitabevi kategorisi olarak kesinlikle kayboldu. Bu da korku yazarı olarak geçimini sağlayan bir çok insanın ne olduklarına karar vermesi gerektiği anlamına geliyordu, çünkü satışları azalmaya başlamıştı. Aslında, şu anda gerilim (thriller) çatısı altında basılan bir çok roman yirmi yıl önce basılsa büyük ihtimalle korku türünde yayımlanırdı.

KI: Pazarlama kategorileriyle ilgili bir sorunum yok; ama bunların yayınevleri ve kitapçılar dışında kimseye yararı olduğunu düşünmüyorum.

beni asla birakmaNG: Beni Asla Bırakma’ya gelen tepkiler nasıldı? Sanki, o noktada insanların senden bekledikleri son şey bir bilimkurgu romanıydı ve kitabın, her ne kadar insanı anlatan bir roman olsa da, ödün vermeyecek bir şekilde bilimkurguydu.

KI: Bilimkuruyla ilgili, şu zamanlarda fantastik kurgu üzerinde olduğu kadar bir sıkıntı olmadığını hissettim. Bilimkurgu’ya ait fikirler her türlü kurgunun içinde kullanılıyordu ve 1984 tarzı kurgu diyebileceğin bir gelenek her zaman ortalıktaydı. Orwell, H.G. Wells ve daha fazlası…

Yine de 10 ve ya 15 yıl kadar önce Beni Asla Bırakma için işin bilimkurgu boyutunu kullanmak muhtemelen aklıma gelmezdi. Aslında, aynı hikayeyi doksanlı yıllarda iki kez yeniden yazmayı denedim; fakat bir türlü rayına oturtacak bir yol bulamadım ve 2001 civarında, hikayeyi üçüncü kez yazmaya çalışırken şu fikir aklıma geldi: Eğer karakterleri organ bağışı için yetiştirilen klonlar yaparsam, hikaye işler.

Bundan önce daha gerçekçi bir düzlemde düşünürken, gerçekten zorlandım: Genç insanlara yaşlıların yaşadığı hayatı deneyimleyebilmelerini nasıl sağlardım, bu durumu nasıl verebilirim? Çok da parlak fikirlerle gelemiyordum: Hepsi bir tür hastalık kapar ve ya nükleer materyallere maruz kalırlar ve kısa bir ömre mahkum kalırlar gibi.

Doksanlarda bir ara, ana akım edebiyat dünyasında bir iklim değişikliği fark ettim. Cidden saygı duyduğum genç kuşak yazarlar ortaya çıkmaya başlamıştı: David Mitchell bunlardan biridir. Benden 15-16 yaş kadar küçük olan ve Kumsal kitabıyla üne kavuşan Alex Garland keza. Bana, biri de meşhur zombi filmi 28 Gün Sonra’ya ait olan senaryolarını gösteriyordu, Güneş’e insanlı uzay yolculuğunu anlattığı Gün Işığı’nı da o yazmıştı. Alex çizgi romanlardan bahsetti bana. Alan Moore, Frank Miller ve tüm bu tarzdaki yazarları okumam gerektiğini söyledi. Yani, doksanlardan sonra bilimkurguya karşı çok daha farklı bakış açısı olan bir neslin doğduğunu ve bu durumdan dolayı yeni bir enerji ve ilham dalgasının ortaya çıktığını hissettim. Benim neslime göre önyargılı olabilirdim; ama bu genç yazarlarla beraber özgürleştiğimi hissettim. Artık neredeyse her şeyi kullanabilecek kadar özgür hissediyorum kendimi. Bilimkurgu camiasındaki insanlar Beni Asla Bırakma’ya karşı gayet güzel yaklaşmışlardı ve Gömülü Dev’i fantastik bir kitap olarak görmesem de- içinde ogreler olsun istedim sadece!- fantastik kurgu türüne kazara girişimden genel olarak hoşlandığımı söyleyebilirim.

J.R.R. Tolkien

J.R.R. Tolkien

NG: Bana çok ilginç gelen noktalardan biri de şudur ki Tolkien Yüzüklerin Efendisi’ni yazarken onun yazdıkları da fantastik kurgu türünde değerlendirilmemişti: ilk kitap Times’ta W.H. Auden tarafından incelenmişti. Bir romandı ve basitçe içinde ogreler, orklar, dev örümcekler, sihirli yüzükler ve elfler olması, romanda neler olduğuyla ilgiliydi. Geçmişte bu tür kitaplar tam da Gömülü Dev’i yazdığın gibi yazılırlardı, yani başka şeyler de yazmış olurdun ve şimdi bu hikaye ilerleyebilsin diye, ejderhanın birinin dünyanın üzerine büyülü bir sis üflemesi, olayların Arthur sonrası devirde geçmesi, canavarlarının, ogrelerinin ve perilerinin olması gereken bir kitap yazmak istedin. Modern şiirler ve derin anlamlar yüklü gerçekçi kurgu yazıp bir yandan Bloomsbury Grubu’nun da içinde olan; ama aynı zamanda Lud-in-the-Mist (Sisler Arasındaki Şehir) adında harika bir roman yazan Hope Mirrlees ya da Kingdoms of Elvin (Elfin Krallıkları) tarzında kitaplar yazan Sylvia Townsend Warner gibi insanlar da vardı ve bu kitaplar sadece ana akım edebiyatın bir parçası olarak görülüyordu.

KI: Peki ne oldu? Şimdilerde fantastik kurgunun etrafı neden bir çeşit duvarla çevrili ve bir çeşit damgalama var?

NG: Bu durumun, Hippi dünyasının Yüzüklerin Efendisi’ni bağrına basıp uluslararası yayıncılık fenomeni haline getirdiği yıllardan, 60’lardaki büyük ticari başarıdan kaynaklandığını düşünüyorum. Yetişkinler için fantastik romanlar basan Pan/Ballantine’da insanlar, arşivlerdeki bundan 150-200 yıl kadar önce basılan kitaplara bakıp içlerinden Yüzüklerin Efendisi hissiyatı uyandıranları aradılar. Sonrasında Shannara’nın Kılıcı adında, temelde Yüzüklerin Efendisi klonu olup orjinali kadar iyi olamamış, ama yine de iyi satmış bir kitabı yazan Terry Brooks gibi insanlar vardı. Fantastik kurgu, kitabevlerinde kendi bölümüne kavuştuğunda mimetik, gerçekçi kurguların yanında daha aşağıda görülen bir tür olarak dikkate alınmaya başlanmıştı. Zannımca eleştirmenler ve editörler fantazstik kurgudan nasıl bahsedileceğini bilmiyorlardı, onun diline alışık değillerdi ve onu tanıyamadılar. Bir yandan Terry Pratchett’ın A.S. Byatt gibi insanlara “Bunlar gerçek kitaplar. Önemli şeyler anlatıyorlar ve güzelce oluşturulmuşlar.” dedirtip yine de gerçek anlamda tanınmaması bana çok ilginç gelmiştir. Terry’nin bana bir ara “Biliyor musun? İstediğini yapabilirsin; am tek bir lanet ejderha koy kitaba ve insanlar senden fantastik kurgu yazarı diye bahsetmeye başlasın.”

Terry Pratchett

Terry Pratchett

KI: Belki de bu işin gerçekten ele almadığımız bir boyutu vardır. Filmler ve TV’ye nazaran kitapların sınıf algısıyla ayrılmaz bir bağlantısı mı var? Educating Rita’yı hatırlıyor musun?

NG: Tabii ki.

KI: Orada olan şey şuydu: İşçi sınıfına mensup kızın biri kendini geliştirmek istediğinde üniversiteye gidip orada Edebiyat okuyordu. Onu bağlı olduğu sınıfın köklerinden ayıran şey buydu. Artık kendini ailesine ait hissedemiyordu; ama orta sınıfın dünyasına geçebilmek için bir tür yol da bulmuş gibiydi. Kitapların da her zaman bu yönü olmuştur. Bazı insanların eserlerimi okumak isteme sebeplerinin bir kısmının da bundan kaynaklandığının farkındayım: Edebi tanınmışlığı olan bir yazarın eserlerini taşırken görülmenin prestijli bir şey olduğunu düşünüyorlar. Eğer sınıf hiyerarşisinde üst basamaklara çıkmaya çalışıyorlarsa çok para kazanmaları yeterli değil: Bunun yanında, kültürel alanlar hakkında iyi sohbet edebilmeli, belirli türdeki yazarları okumalı ve belirli türdeki tiyatro oyunlarına gitmelisin. Bu durum beni hep rahatsız etmiştir.

NG: Yani, aslında gelişim için okumaya karşılık zevk için okuma konusunu konuşuyoruz. Viktoryen bir Gelişim Edebiyatı fikri – kendilerini, veya zihinlerini bir şekilde geliştirmek isteyen insanlar; kitaplıklarına bkaar ve onları tanırsınız – bir de sadece hikayeye girmek için okuyanlar var.

KI: Kendini geliştirmek için kitap okunmasıyla pek de bir problemim yok. Şahsen bir kitabı, çoğu zaman, ondan zevk alacağımı düşündüğümden dolayı seçerim; ama aynı zamanda beni bir şekilde geliştireceğini de düşünürüm. Fakat kendinize “Bu kitap beni geliştirecek mi?” diye sorduğunuzda aslında hangi soruyu soruyorsunuz? Muhtemelen bir nevi ruhsal ve entellektüel beslenme aracı olarak kitaplara yöneldiğimi düşünüyorum. Dünya hakkında, insanlar hakkında bir şeyler öğreneceğimi düşünüyorum. Fakat ‘gelişim’ kelimesinden kastımız beni bir üst sınıfa yerleştirmede bana yardımcı olacağı ise o zaman okumak ve yazmak bunun hakkında olmamalı. Kitaplar belirli marka arabalar veya mücevherlerle aynı amaca hizmet ediyor. Sadece sosyal mevkinizi göstermek. Bu tür bir motivasyon kendini okumaya öyle bir iliştiriyor ki; bu durum filmler için muhtemelen böyle değildir.

Film araştırmacıları tarafından üzerinde çalışılan bir çok klasik eser bilimkurgudur: Fritz Lang’in Metropolis’i, Tarkovsky’nin Solaris’i, Kubrick’in 2001’i gibi. Kitap formundaki muadillerinin aksine filmler türlerinin hor görülmesi tarzı bir sıkıntı yaşamıyorlar gibi görünüyor.

NG: Çocukken C.S. Lewis’in insanların ‘kaçış’ terimini nasıl kullandıkları- edebiyatın kaçış aracı olarak kullanıldığında nasıl da hor görüldüğü- hakkında yazdığı bir makaleyi okuduğumu hatırlıyorum da Lewis bunun nasıl da çok garip bir durum olduğunu, çünkü aslında tek bir insan tipinin kaçıştan hoşlanmadığını ve bunun da- sizi olduğunuz yerde tutmak isteyen- hapisçiler olduğunu söylüyordu. Kaçış edebiyatının aleyhinde bir tutumum hiç bir zaman için olmadı, çünkü kaçmanın iyi bir şey olduğunu düşündüm: farklı bir yere gitmek, yeni şeyler öğrenmek ve oraya gitmediğin takdirde sahip olamayabileceğin araçlarla geri dönmek…

Seksenli yılların başlarında çokça kitap incelemesi yazardım ve bir ara tüm genç yetişkin kitapları birbirinin aynısı gibi görünüyordu: hafiften sefalet içinde ve kendisine kötü örnek olan bir ağabey ya da ablayla yaşayan çocuk ve bu çocuk baş karakterimizin kötü zamanlar geçirdikten sonra hayatını yeniden düzene koyması yolunda ilham veren bir öğretmene ve ya yetişkine rast gelmesi hakkındaki kitaplar… Bunaltıcıydı. J.K. Rowling hakkındaki harika şey şu: Garip ve harikulade yerlere giden çocuklar hakkında kitaplar yazabileceğiniz ve aslında okumayı da eğlenceli hale getirebileceğiniz fikrinin, bir anda, çocuk kitaplarının kitabevlerindeki küçük bir bölüm olmaktan çıkıp Birleşik Krallık yayıncılığında devasa bir kuvvet haline gelmesindeki sebeplerden biri olması.

1991 yılında Coraline’i yazmaya başlayıp editörüme gösterdiğimde yazdıklarımın yayımlanamaz olduğunu açıklamıştı. Haksız değildi. İsmi Richard Evans’tı ve güçlü içgüdülere sahip akıllı birisiydi. Bana çocuklar ve yetişkinler birlikte hedef alınarak yazılmış, pratikte çocuklar için korku kurgusu olan bir kitabın yayımlanamaz olduğunu açıkladığında ona inanmıştım.

KI: İtiraz sebebi tam olarak neydi? Çok korkutucu olması mı?

NG: Çok korkutucuydu, bariz olarak hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelikti, garipti, fantastik korku kurguydu ve bunu basabilme yolları yoktu. Hangi kütüphanelerin neyi satın aldığını ve kitapların nasıl incelendiklerini biliyorlardı ve basitçe bu kitap satabilecekleri bir şey değildi. Çok sonrasına kadar, Lemony Snicket kitaplarının ortaya çıktığı, Philip Pullman’ın, Rowling’in okunduğu ve hem çocuklara hem de yetişkinlere aynı anda yönelen türdeki kitaplar fikrinin olduğu bir dünyada yaşayana kadar basılmamıştı.

KI: Belki de gerçekçilikten sapan şeylere büyük bir şüpheyle muamele ediliyordu. Fakat Coraline her çeşitten bariz gerçeklerle yüzleştiren bir kitap gibi görünüyor besbelli. Ebeveynlerin çocuklara duyduğu sevginin farklı türlerini ayırt etmeyi, kişinin ihtiyacı olan sevgi ile başka bir kişinin ihtiyacını karşılamaya yönelik sevgiyi birbirinden ayırmayı, çocuğa karşı ilk bakışta kendini açık açık göstermeyebilen gerçek anne baba sevgisinin ne olduğunu zamanla öğrenen bir çocuk hakkında. Herhangi birinin bu kitabı bir tür kaçış tarzı olarak görebilmesini anlayamıyorum. Çocuğu alıp da bir tür tuhaf, eğlenceli bir yolculuğa götürmüyorsun ki.

NG: Artık kuralların parçalandığını, bariyerlerin yıkılmaya başladığını düşünüyorum. Ayrıca, eğer sahiden gerçekçi bir kurgu yazacaksanız bazen içine fantazi katmanız gerektiği fikri hoşuma gidiyor. Mesela dindar, Tanrı’nın onlara önem verdiğini ve ölen yakınlarının onları cennetten izlediğini düşündükleri bir dünyada yaşayan arkadaşlarının olması. Onlar normal, aklı başında, mantıklı 21. yüzyıl insanları. Fakat birileri onların dünyası hakkında yazacak olsa ya büyülü gerçekçilik ya da muhtemelen fantazi olarak tanınabilecek ögeler çerçevesinde yazması gerekir.

KI: Gömülü Dev’i yazarken izlediğim yol ilkel, bilim öncesi topluma mensup birinin kendi mantığına uygun sınırları içinde kalmaktı. Hal böyle olunca, eğer sevdiğiniz birinin neden hastalandığına dair bilimsel bir açıklamanız yoksa “Perinin biri geceleyin geldi ve sevgili karıma bu hastalığı musallat etti. Keşke bunun hakkında bir şeyler yapabilseydim. Çünkü o gece etrafta bir şeylerin dolandığını duymuştum; ama yorgundum ve ‘Eh, fare ya da onun gibi bir şey olsa gerek.’ diye düşündüm.” gibi bir açıklamaya başvurmak bana tamamen mantıklı geliyor.

Eğer bunlar, o zamanda yaşayan insanların hayal dünyasının sınırları içindeyse kurguladığım dünyada bu haliyle yer almalarına izin verirdim; ancak uçan bir fincan tabağına ve ya Tardis’e izin vermezdim, çünkü bu onların aleminin dışında kalan bir şey.

NG: Artık gittikçe kalabalıklaşıyoruz. Michael Chabon, David Mitchell, Emily St John Mandel gibi insanlara bakıyorum da, gidip keşfetmeye istekli yazarlar. Bilim kurgunun ve fantastik kurgunun etrafta olduğu bir dünyada büyüdüler. İyi çocuk kitaplarının yer aldığı bir dünyada büyüdüler.

KI: Evet, artık yeni yazarların distopik kurgu ve ya bilim kurgu yönünden düşünmeleri neredeyse kural haline geldi.

NG: İyi bir yol. Sanmıyorum ki dünya üzerinde yaşayan herhangi bir insanoğlu şu son 15-20 yıl içinde, Alvin Toffler’ın tanımladığı ‘gelecek şoku’ olgusuyla o ya da bu şekilde yüzleşmemiş olsun: Etrafımızdaki her şeyin bir nebze hızlıca hareket ettiği, değiştiği ve şu anda yaşadığımız dünyanın anne babamızın, ninelerimizin, dedelerimizin görüp bildiği dünya olmadığı görüşü. Eğer böyle bir ortamda yaşıyorsan bilim kurgu, ve özellikle distopik bilim kurgu, etrafında olan bitenden bahsetmenin doğal bir yolu gibi oluyor. Bu hep yazarın etrafına bakmasıyla başlar; beğenmediği bir şey görür ve düşünür, “Böyle devam ederse, işte o zaman…”

KI: “Distopik” kelimesinin şimdilerde bu kadar popüler olmasının ilginç olduğunu düşünüyorum. O kelimede, okuduğumda bana güven veren bir şeyler var. Çünkü “distopik” kelimesi tanıdığımız, bildiğimiz dünyanın bir tür karanlık ama mantıklı bir uzantısından bahsediyor ve dünyamız üzerine bir yorum, bir eleştiri getiriyor. O yüzden alakasız mı olacak korkusu yok. Eğer bir yazarın, içinde yaşadığım dünyayla ilgili duygusal veya zihinsel bir şeyler anlatmayan, sadece kendi kendine göndermede bulunan bir çeşit alternatif dünya kurguladığını hissediyorsam sabrımı yitirip “O dünyaya gitmeye vaktimi harcayamam, ne diye oraya gitmek isteyeyim ki?” demeye başlarım. Sen de bu söylediklerime benzer şeyler hissediyor musun?

ciddi olmanin onemiNG: Bu konuda sana benziyorum. Yalnız, kaçışlığın Mills & Boon romanları gibi şeyleri dahil edecek bir şey olarak iyi olduğu fikrini genişletebilirim; insanlara neşe getiren şeyler, edebi sayfalarda hiçbir zaman incelemesi yapılmayacak neşeler bunlar; çünkü basitçe – bilirsin – dondurma yemeye denkler. Bence buna hep şüpheyle bakılıyor. Tıpkı Ciddi Olmanın Önemi’nde Bayan Prism’in yazdığı Viktoryen üçkatlı romanlar gibi, ya da Lady Chatterley örneğindeki yorum gibi: “Hizmetlinin bunları okumasına izin verir miydin?” – burada fikir şuydu ki; eğer hizmetliler bir şeyler okuyacaksa geliştiren edebiyat eserleri okumalıydı, yalnızca kafa dağıtıcı şeyler değil.

Bir kitap diğerinden üstündür gibi bir şey demiyorum. Sadece her kitabın birbirinden farklı amaçları olduğunu söylüyorum. Temelde, kitaplar arasında demokrasinin yanındayım ve kitaplar arasındaki hiyerarşinin en azından bir kısmının yapay olduğunu düşünüyorum. 40’lı 50’li yıllarda, Sturgeon Kanunu deyimini ortaya atan Theodore Sturgeon adında bir bilim kurgu yazarı vardı. Diyordu ki: “Baktığında, bilim kurguların yüzde doksanı ıvır zıvır; ama zaten her şeyin yüzde doksanı ıvır zıvır.” Hatırlaması her zaman için işe yarayacak bir söz.

KI: Ben bir şeylerin daha da ayrıştırıldığını görmek isterdim. Sanıyorum ki bu konudaki esas duruşum ister pazarlama odaklı sebeplerden ister sınıfsal horgörüden kaynaklansın her çeşit hayalgücü polisine karşı oluşumdur.

Ancak belki de fantastik kurgu üzerindeki kötü damga kurgu dünyasının genelinde olandan çok daha büyük bir şey. Endüstri çağının başlangıcından itibaren çocukların, hayalgücü ve fantazinin iyi, hatta neredeyse arzu edilen bir şey olarak uygun görüldüğü bir dünyada yaşamasına izin verildiğini söylemek bir nevi doğrudur diyebiliriz. Fakat bu çocuklar belirli bir yaşa geldiklerinde, iş gücünün yeni elemanları olmaları için kendilerini hazırlamaya başlamaları gerekiyor. Bu yüzden de toplum, yavaş yavaş çocukların içindeki o fantazi unsurunu ortadan kaldırmaya başlamak zorunda ki o çocuklar fabrika işçisi, asker, beyaz-yaka çalışan ya da benzeri her neyse o olabilsinler. Çünkü çocukların içlerinde fantazi ateşini yakmaya devam ederek büyümeleri genel ekonomik yapı açısından faydalı görülmüyor. Rüyalara dalıp giden ya da yeni şeyler hayal eden insanları istemezsiniz. İnsanlardan, gerçek hayatın asıl yüzünün bu yaşadıkları olduğunu ve olana bitene ayak uydurmak zorunda olduklarını kabul etmelerini istersiniz.

Kötü niyetli bir rejim ve ya benzeri şeyler tarafından hayatlarımızın kontrol edildiğini iddaa ediyor değilim. Bahsettiğim olgu toplumun içine yerleşmiş orada duruyor. Aileler doğal olarak belirli bir yaşa gelen çocuklarını yaşamlarındaki fantazi elementinden vazgeçirmeye çalışıyor. Okullarda bile durum böyle. Fantazi, toplumda tabu haline geliyor.

Belki de şu son 25 yılda, fantazi üzerindeki bu baskının hafiften gevşiyor olmasının ve kötü damganın bir nebze ortadan kalkmasının nedeni kapitalist yapının doğasının değişmesidir. Bizler bir fabrika işçisi, bir beyaz-yaka çalışan, bir asker ve benzeri değiliz artık. Hakim görüşe bağlı kalmayan yaratıcı düşünce konseptinin gelişimiyle beraber, son yirmi yıldır gelişimin öncüsü olan yeni teknoloji alanları bir çeşit hayalgücüne ihtiyaç duyuyormuş gibi gözüküyor. Belki de artık insanlar, bir zamanlar çocuk işi fantazi olarak görülen şeylerle haşır neşir olmamıza izin vermenin bir tür ekonomik fayda sağlayacağını düşünmeye başladılar. 70’lerin sosyoloji profesörlerinden biri gibi konuşuyor olabilirim; ama olan bitenin bu söylediklerimle bağlantıları olduğunu düşünüyorum.

NG: Biliyor musun, 2007 yılında Çin’deydim ve o zamana kadar ilk defa devlet tarafından desteklenen ve iktidardaki partinin onayladığı bir bilim kurgu etkinliğine katıldım. Batı dünyasından bir kaç kişiyi getirmişlerdi ve onlardan biri de bendim. Çin’de benden yaşlı bir kaç bilim kurgu yazarıyla muhabbet ettim ve bana bilim kurguya sadece tepeden bakılmadığını, aynı zamanda türün anti devrimci ve şüphe uyandırıcı olarak da görüldüğünü anlattılar. Çünkü, tutup da gelecekteki devasa bir karınca kolonisini anlatan, insanların karıncalara dönüştüğü bir hikaye yazabiliyordunuz ve kimse amacınızın tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Yoksa bu yazdıklarınız gerçekten de devlete karşı bir eleştiri miydi? Hal böyle olunca bilim kurgu yazmak ciddi bir risk olmuştu.

Parti yetkililerinden birini kenara çektim ve sordum: “Pekala. Neden şimdi, 2007 yılında, kalkıp da bir bilim kurgu etkinliğini destekliyorsunuz?” Verdiği cevap, Parti’nin geçmişte olağanüstü ve köklü buluşlarda bulunmayı kültür haline getirmiş Çin’in günümüzde artık yeni şeyler icat etmez halde oluşundan kaygı duymasıydı. İş, olan bir şeyi üretmeye geldiğinde çok ama çok başarılıydılar; ama yeni şeyler bulmuyorlardı. Bunun üzerine kalkıp Amerika’ya gitmişler ve Google, Apple, Microsoft gibi şirketlerde çalışan mucitlerle görüşmüşlerdi. Konuştukları herkesin de gençliklerinde bilim kurgu okuru olduklarını öğrenmişler. İşte Çin’in şimdi resmi olarak bilim kurgu ve fantaziyi kabullenme kararı almasındaki sebep buydu.

KI: Bu çok ilginçmiş.

NG: Teorini de tam olarak gözler önüne seren bir durum. Hayal gücünün çalışmak kadar önemli görüldüğü bir toplumun ekonomisi ve işgücüyle alakalı bir durum. Çalışan makinelere sahibiz, ama hayal kurabilen makinelerimiz yok.

KI: Hiç Google veya Microsoft’ta bir etkinliğe katıldın mı?

NG: Evet. Google’da da, Microsoft’ta da. Google’daki sevimli insanlar tarafından organize edilmiş büyülü bir partiye gitmek gibiydi. Bu bir kaç yıl önceki olay tabii. Şimdilerde de o günlerdeki kadar hevesli ve elleri şekerlemelerle dolu olup olmadıklarını bilmiyorum. Oysa Microsoft kampüsünde belirdiğimde yarım saatim danışmadaki görevliyi ismimin, yine N ve G harflerini içeren o başka isim olmadığıma ve oraya siber güvenlik üzerine ders vermeye gelmediğime ikna etmekle geçti. En sonunda odanın birinde beni 45 dakikadır bekleyen bazı insanlar bulmayı başardım. Anlaşılan oydu ki cep telefonlarımız doğru düzgün çekmiyordu ve mesajımızı almayı başaramamışlardı. İlginç bir tezattı.

KI: Ancak ilginç olan Microsoft kampüsüne davet edilmiş olman. Aslında geçen ay ben de oradaydım. Demek ki bu durum şirket için iyi bir şeymiş gibi görülüyor ve, zannımca, geniş perspektiften baktığımızda ekonominin geneli açısından da iyi olarak kabul edilen bir durum.

Tür ile ilgili soruları bırakacak olursak, sana eserlerinde sık sık karşımıza çıkan, normal bir ömre sahip bir insanla ölümsüz ve ya çok uzun yıllar yaşayabilen biri arasındaki etkileyici ilişkileri sormak istiyorum. Neden bu tip ilişkilere çekildiğini biliyor musun?

NG: Beni iten birkaç şey var. Birincisi, muhtemelen küçük bir çocukken Doctor Who izlemiş olmam ve mavi telefon kulübesindeki bu adamın pratikte ölümsüz olduğunun, ancak yanındaki insanların gittikçe onun gerisinde kalacağının farkına varmaya başlamamdı. İkinci sebep ise evcil hayvanlar. Bir evcil hayvan alırsın ve yaşam süreleriniz birbiriyle paralel değildir. Küçük bir çocukken bunu idrak ettiğimde, ne kadar da trajik bir durum diye düşündüğümü hatırlıyorum. Biliyor musun, evcil farem yaşlılıktan dolayı hayata gözlerini yumdu ve öldüğünde üç yaşındaydı.

11 doktor 11 oykuİnsan ömrü inanılmaz derecede kısa ve sinir bozucu görünüyor ve benim için, yazar olmak şöyle dursun, okur olmanın en güzel taraflarından biri antik Yunan, antik Mısır ve İskandinav öykülerini okuyor olabilmek, büyük resmin anlattıklarını kavrayabildiğini hissedebilmek. Hikayeler uzun yıllardır yaşayan organizmalar gibi. Bizlerden hem boyutça daha büyük hem de daha yaşlılar. 60 veya 80 yıl -diyelim ki tıp o kadar gelişsin 120 yıl- yaşayabiliyor olduğumuz gerçeği hakkındaki sinir bozucu şey aslında 1000 yıllık bir sürenin gerçekten de ilginç olabileceği. Şöyle bir geriye çekilip sormak istiyorsun “Bu görüşe nereden geldin?” ve ve oraya hikayeleri elden ele geçirerek geliyoruz, bilgi ve deneyimi ilerleterek.

Oturup Pepys’i okumaya başlarsın ve kısa bir anlığına, bir nevi şimdikinden 350-400 yıl daha yaşlı olduğunu hissedersin. Bir şeyleri olduğundan daha uzun hale getirmek, bakış açısını değiştirmek her zaman hoşuma gitmiştir ve bir şeylere uzun vadede bakabilmek de ,garip bir şekilde, gelecek hakkında endişelenmektir diye düşünüyorum.

KI: Yazdıkların, insanların ömrü arasındaki uyuşmazlıktan ortaya çıkan, birimiz için trajik görünen bir olayın çok uzun yıllar yaşayabilen başka biri için hiç de öyle görünmeyebileceğinden kaynaklı ilginç bir duygusal gerilim barındırıyor. Doctor Who için kaleme aldığın, Doktorun Karısı adlı bir bölüm vardı ve bölümdeki en akıldan çıkmayan sahnelerden biri Rory ve Amy’nin tuhaf bir zaman girdabında kayboldukları kısımdı. Rory 70 yıl kadar bir süre bekleyip muazzam derecede yaşlanırken bu sırada Amy de kapının diğer tarafında dolanıp duruyor ve sürekli “Neredeydin, neredeydin?” diyen Rory’nin, çok ama çok yaşlı bir hale geliyor oluşunun görüntüleriyle boğuşuyordu. Ancak bu gördüklerimiz Amy için sadece yirmi saniye içinde gerçekleşen olaylardı. Nihayetinde Rory bir iskelet yığınına dönüştü ve geride tek görebildiğiniz şey öfke ve gücenme dolu bir dille duvara -belki de kanla- çiziktirilmiş bir grafitiydi. Amy’yi yıllar ama yıllardır beklediği için Rory’nin aşkı artık nefrete dönüşmüştü.

Son zamanlarda bireysel ve toplumsal hafıza arasındaki farklar ile ilgileniyordum ve bu iki olguyu neredeyse karakterize etmenin cazibesine kapıldım. Bir toplum, bir ülke, yüzyıllarca yaşar gider: Bir süreliğine Nazilere dönüşüp ortalığı kargaşaya sürükleyebilirler; ama daha sonra yeni bir nesil gelir ve, bilirsin, der ki “Aynı hataları bir daha yapmayacağız.” Oysa Nazi Almanya’sında yaşamış olan bir birey için bahsedilen süreç hayatının tamamını ifade eder.

NG: Böyle hikayelerden birini anmlatmaya kalkacaksan büyük resmi görebilen biriyle bir konuşmayı nasıl koyabileceğini bulma dürtüsü geliyor; hatta büyük resmin kendisi olan biriyle, bir yönüyle duvardaki tuğlalardan biri olan biriyle. Kurgu ile ilgili en güzel şeylerden birisi de eğer ihtiyacın varsa bu tür sohbetleri gerçekleştirebilme imkanın olması.

gunden kalanlarKI: Bu gibi durumlarda fantaziye başvurmak insanın önündeki seçenekleri aşırı derecede çoğaltıyor. Açık açık fantastik olduğu belli olmasa da, efsanevi yaratıklar gibi şeyler ortalıkta görünmese de bir çok sefer bu dediğime başvurdum. Günden Kalanlar’daki (The Remains of the Day) aşırı derecede eski kafalı bir İngiliz kahya karakterini yaratırken kendi içimdeki çok ufak ve negatif olduğunun farkına vardığım dürtüleri – aşkta incinmenin korkusu, ya da “işimin politik veya ahlaki olarak neleri ima ettiğinin farkına varmak istemiyorum” deme dürtüsünü alıp abarttım ve onları bir çeşit canavarca manifestoya dönüştürdüm. Kahya bildiğimiz tipteki canavarlara benzemiyordu; fakat ben her zaman için kendisinin bir tür canavar olduğunu düşündüm.

NG: Stevens’ı canavar olarak görme fikrine bayıldım!

Yolun Sonundaki OkyanusKI: Lettie’nin Yolun Sonundaki Okyanus kitabında geçen sözlerinden birini hatırladım şimdi: “Canavarlar her tür şekil ve boyutta karşımıza çıkar. Kimi, insanların korktukları şeylerdir. Kimi, insanların uzun zaman önce korkmuş oldukları varlıklar gibi görünen şeylerdir. Kimi zaman da canavarlar, insanların korkması gereken ama korkmadıkları şeylerdir.” Son kategorinin cidden ilginç olduğunu düşünüyorum. Korkmamız gereken ama korkmadığımız şeyleri temsil eden canavarlar nelerdir?

NG: Yavaş şeylerden, sizin en önemli çıkarlarınızı kalplerinde taşıyor görünenlerden ve bazen de kendilerini verimlilik ve insanlık maskesinin ardına gizleyenlerden korkmamanın çok kolay olduğunu düşünüyorum. Polonya’daki Nazi toplama kampının kumandanı olan Rudolf Höss’ün hatıralarını okuyordum da, evine yolladığı mektuplar adamlarının nasıl sıkı çalıştığını anlatıyordu, kimin iyi gittiğini, nasıl bir tren dolusu daha insan geldiğini söylüyor. “Bu arada, küçük Willy’ye gönderdiğim hediyeyi ve çikolatayı ver. Umarım Schnapps hoşuna gitmiştir” diyor sonra. Korkutucu derecede insaniydi.

Oradaki asıl canavarlık normalliğin, insanlığın içinde yatıyor. Keşke tüm canavarlar seri katillerden, ipini koparmışlardan, tehlikeliler arasından çıkabilseydi; ama problem şu ki öyle değiller. Bazıları -korkutucu şekilde- kendi kafalarında güzel bir iş, doğru bir şey yaptıklarını düşündükleri noktaya her nasılsa varan insanlar. Ama yine de onlar birer canavar.

KI: Çocuklarla dolu otobüsleri tarayan, kızların eğitilmemesi gerektiğini düşünen terör örgütü Boko Haram gibi oluşumlar hakkında insan merak ediyor. Cidden de iyi şeyler yaptıklarını düşünüyorlar mı?

NG: Benim için trajik olan şey 11 Eylül gibi bir olay sırasında bile, uçağı çarptıran o insanların o anda “Şeytani işler yapıyor olan kötü bir insanım.” dediklerine inanmıyor olmam. Bence, “Tanrı’nın istediklerini yapıyor, Tanrı’nın iradesini yerine getiriyorum; kötülüğe nasıl darbe indirdiğime de bir bakın, ben iyilik yapıyorum,” gibi bir düşünce içindeydiler.

KI: Sana, hikayelerin uzun süre yaşayan varlıklar olması hakkında bir kaç soru daha sormak istiyorum. Bazı hikayelerin, etrafındaki toplum değiştikçe aslında bu duruma adapte olduğunu ve yaşamını sürdürmeye devam ettiğini söylemiştin.

NG: Değişime uğrayan hikayelere verdiğim en gözde örneğim Külkedisi’dir. Hikaye ayak boyutuna batıya göre çok daha fazla önem veren Çin’den ortaya çıkmış olabilir; ama Fransa’ya ulaşır ve bir anda elinizde, ölen annesinden kürkten, cafcaflı ayakkabılar kalan bir kızın hikayesi olur. Fakat bir yerlerde, kürk kelimesinin karşılığı olan V-A-I-R, V-E-R-R-E olarak telaffuz edilir ve ayakkabılar artık camdan olmuştur. Eşsesli bu sözcük diğerinin yerine geçer ve artık hikayenizde hiç de akla mantığa uymayan camdan ayakkabılar yer alır. Haliyle, Ortaçağ Fransa’sında camdan ayakkabı üretecek teknolojiniz yoktur ve o tür bir ayakkabıyı giymek aptalcadır, çünkü ayakkabılar ayağınızı keser, kırılır. Ancak, aniden, hikayenin etrafında yoğunlaşacağı bir resim vardır artık elinizde. Sonrasında da Külkedisi yayıldıkça yayılır. Bir bakıma kirli, ateşin başında oturup duran ve başına büyülü olaylar gelen kızlar hakkındaki hikayelere karşı devasa bir avantajı vardır. “Külkedisi” bu hikayeler arasında hayatta kalandır.

KI: Eğer öyküler film stüdyoları ve yayınevleri gibi profesyonel hikaye anlatıcı kurumların ellerine bırakılırsa, saf bir şekilde değişimlerinin dürüst bir biçimde olma olasılığının azalacağını mı düşünüyorsun? Peki, hikaye anlatımının ticarileştirilmesinin, bu tür uzun ömürlü öykülerin doğal gelişimine ve büyümesine müdahele edeceğini düşünüyor musun?

NG: Ne kadar da nefis bir fikir! Öyküler mevzu bahisken fazlaca Darwinci olmaya yatkın oluyorum. Çünkü “Uyuyan Güzel” gibi bir yapıta bakıyorum. Disney Uyuyan Güzel’i yeniden yorumladı ve herhangi birisi kendilerinin Uyuyan Güzel’inin öykünün etraftaki diğer versiyonlarından çok daha fazla insana ulaştığını kabul edebilir. Ama yine de insanlar hikayeyi başkalarına anlattığında bu, kızın prensle daha o sabah karşılaştıkları Disney versiyonu olmayacak. Gittikçe büyüyen, dikenli çalılardan bir kuleyi ve bir prens ortaya çıkana kadar geçen yüz yılı dinleyeceksiniz. Çok daha iyi bir versiyon gibi duruyor.

Bence ortada, öykülerin yeniden yorumlanarak çiftlik hayvancılığında yapıldığı gibi aşırı derecede seri üretime döküldüğü gibi bir durum kesinlikle var; fakat bu yeni ürünlerin asıl öykülerin yerini ele geçirdiğini düşünmüyorum. Onlar sadece doymak bilmek iştahımızı tatmin etmeye çalışıyor.

KI: Günümüzün hayran kurguları öykülerin değişim geçirmeye başlamalarının bir örneği olarak gösterilebilir mi? Şimdilerde, hem profesyonel yazarların -P.D. James’in Gurur ve Önyargı’ya (Pride and Prejudice) bir devam kitabı yazması veya Sebastian Faulks’un yeni bir James Bond kitabı kaleme alması gibi- hem de favori kitaplarının etrafında yeni öyküler şekillendiren, bu kitaplara giriş ve devam kitapları yazan amatör insanların dahil olduğu böyle bir olgu var.

kiyamet-gosterisiNG: Bu yeni bir olgu değil. Biliyor musun, Kral Lear’ın ilk nüshalarında hikayenin mutlu sonla bitmesi hoşuma gidiyor. Shakespeare ise onu bir trajediye çevirdi ve onsekizinci, ondokuzuncu yüzyıllar boyunca insanlar bu öyküye yeniden bir mutlu son yazabilmek için uğraşıp durdular. Ancak, sürekli Shakespeare’in ortaya çıkardığı yoruma dönmeye devam ediyorlardı. Shakespeare’in versiyonunu, kendi tarzında, kesinlikle bir hayran kurgusu olarak görebilirsin. Bildiğim kadarıyla, bu gibi bir duruma sebebiyet veren, insanların alıp üzerine kendi kurgularını yazmaya başladığı tek bir kitabım var. Terry Pratchett ile beraber kaleme aldığım Kıyamet Gösterisi. Kendisi yüz bin kelimelik bir kitap; ancak şimdi, kitaptaki karakterlerden esinlenerek hareket eden insanların yazdığı muhtemelen milyonlarca kelimelik bir kurgu havuzu etrafta bulunmakta.

KI: Bu konuda nasıl hissediyorsun?

NG: Çoğunlukla mutluyum. Ama bence bu yönden en mutlu ve gururlu insanlar Stan Leeler, Jack Kirbyler gibi çizgi roman karakterleri yaratan insanlar olurdu. Kirby, bu eserlerin çizeriydi; ama kendisi aynı zamanda 60’lı yılların başlarındaki Fantastik Dörtlü, Demir Adam, Kaptan Amerika, Hulk ve X-Men’in arkasındaki yaratıcı ve itici güçtü. Bu arkadaşlar, insanların durmadan yeniden keşfettikleri, üzerinden yan hikayeler oluşturdukları karakterler yarattılar ve bunda çok mükemmel olan bir şeyler var.

KI: Evet, aynen öyle. Sık sık eserlerimin film, tiyatro ve radyo oyunu uyarlamalarına karşı tavrımın ne olduğu hakkında sorular alıyorum. Öykülerimin bu ortamlara çıkarılacak olması gayet hoş bir durum ve eğer hikayem farklı alanlarda boy gösterecekse içeriğinin hafiften değişime uğramasını da isterim. Romanımın bire bir uyarlamaları olmalarını istemiyorum. Az da olsa aslından değişik olmalarını istiyorum, çünkü bir hikaye anlatıcı olarak öykümün bir nevi kamu malı haline gelmesini isterim ki öyküm insanların gerçekten de eser üzerinde değişiklik yapabileceklerini ve hikayeyi farklı şeyleri anlatmak için kullanabileceklerini hissettikleri bir statü kazanabilsin.

NG: Evet, kanlı canlı bir aktörün/aktrisin karakterlerinden birini canlandırdığını gördüğün an heyecan verici şeyler oluyor; bu gördüklerin yazdıklarından farklı ve eğer gerçekten de gözlerinin önünde canlı bir şekilde gerçekleşiyorsa yeni bir şeylerle karşı karşıyasın demektir.

Yani, insanlar yazdıklarımı alıp onunla yeni şeyler yaptıklarında bu hoşuma gidiyor. Telif hakkı kavramını seviyorum. Ürettiğim eserlerle kendimi ve çocuklarımı besleyebiliyor olduğum gerçeğini seviyorum. Öte yandan, şu anda telif hakkının süresi ölümüne kadar geçen süre üstüne 75 yıl ve ortaya koyduğum eserlerin öldükten sonra 75 yıl daha kontrolüne sahip olmak istediğimden emin değilim. Torunumun çocuğunu da doyurmak istiyor olduğumdan da emin değilim. Onların kendi kendilerine bakabiliyor olmaları ve eğer eserlerim kültürel diyalog ekseninde daha iyisini yapabilecekse ürettiklerime bir sınırlama getirmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Les Klinger’ın açtığı ve Conan Doyle Estate’in esasında son 20-30 yıldır insanları haraca bağlar gibi davrandığına karar verilen dava hoşuma gidiyor. Holmes’ün eserlerinin telif hakkı süresi çoktan bitmişken insanların parayla Sherlock Holmes’ün yayın haklarını almak zorunda kalmasına neden oluyorlardı.

Sherlock Holmes logo

KI: Aslında bundan haberim yoktu. Sherlock Holmes, eserleri için telif hakkı ortadan kalktığından beri şüphesiz ki çok enerjik bir şekilde değişmeye ve evrilmeye başladı. Eğer telif hakkıyla korunmaya devam ediyor olsaydı örneğin Cumberbatch’li modern seri gibi versiyonlara sahip olur muyduk bilmiyorum. Ayrıca Holmes yıllarla beraber değişen ve evrilen karakterler arasında da bence gayet ilgi çekici bir örnek. Eğer Doctor Who üzerinde sağlam bir araştırma yaptıysan, temel hikayenin aslında zamanın şartlarına hizmet etmek için değiştiğini görebilirsin diye düşünüyorum. Başlangıçta Dalekler’in nazileri ve Siberadamlar’ın komünistleri temsil ettiği açık; ama kızımın dediğine göre onların jenerasyonu için Siberadamlar 21. yüzyıl çalışma sistemindeki düşünmekten yoksun maaşlı köleleri temsil ediyormuş. Artık komünistlerin dünyayı ele geçireceği korkusu ortadan kaybolmaya başlayınca, Siberadamlar neredeyse tam tersi bir görüşü -o zamanlar başını alıp yürümüş kapitalist kültürün bir birimini- ifade eden bir hale geliyor.

Acaba Doctor Who yüz yıl, belki de üç yüz yıl var olabilen bir hikaye olarak, bahsini ettiğimiz uzun uzun yıllar yaşayabilen bir varlığa dönüşebilecek mi diye merak ediyorum. Hikayelerin uzun ömürlü varlıklar olduğuna dair düşüncen hoşuma gidiyor çünkü bu durum evinde oturup onları yazan insanlar için tutkularımızın ne olması gerektiğine dair anlamlar içeriyor gibi görünüyor.

NG: Bir öykü yazdığımda neyin işe yarayacağını hiç bir zaman için kestiremediğimi biliyorum. Bazen biraz eğlenceli olduğunu düşündüğüm bir şey yapıyorum, sonrasında bu yaptıklarım insanların hoşuna gidiyor ve alıp başını yürüyor. Bazen de insanların seveceğini düşündüğüm bir şey üzerinde çok ama çok çalışıyorum; fakat o kaybolup gidiyor, hitap ettiği insanlara hiç bir zaman tam olarak ulaşamıyor.

KI: Zamanında alıp başını yürümese bile çok sonraları -yirmi, bilemedin otuz yıl sonra- kaptırıp gittiğine şahit olabilirsin. Bu sık sık gerçekleşmiş bir olay.

NG: Aynen öyle. A. A. Milne tarafından kaleme alınan çok güzel bir makale var. Milne orada diyor ki: “Dikkatinizi dünya üzerindeki en iyi kitaplardan biri olan, ama daha önce hiçbirinizin hakkında bir şeyler duymadığı, tamamen unutulmuş bir kitaba çekmek istiyorum ve kendisi Kenneth Grahame tarafından yazıldı. Hepiniz yazarı biliyorsunuz. Çünkü o, Rüya gibi Günler ve Altın Çağ gibi iki popüler kitabı kağıda döktü; ama aynı zamanda kendisinin The Wind in the Willows (Söğütlükte Rüzgar) adında ismini hiç duymadığınız bir kitabı daha var.”

KI: İşte! Hikayeler bu şekilde ilginç şeyler. Bazen gizemli bir kış uykusundan sonra aniden ortaya çıkıverirler. Hangisinin bu bahsettiğimiz uzun ömürlü varlıklardan olup hangisinin olamayacağını hiç bir zaman için söyleyemezsin. Eğer öyküler birer yaşayan varlık olsaydı, bazılarını gerçekten de düzenbaz olan birer yaşayan varlıkmış gibi düşünmek ilginç olurdu. Bazıları son derece kurnaz ve güvenilmez olurken bazıları da gayet neşelendirici, canlandırıcı olabilirdi.

NG: Aralarından kesinlikle kötü olanları da çıkardı. Ancak bunları nasıl bilecektik? Bunların farkına nasıl varacaktık?


çeviren, VOLKAN ÇALIŞKAN
düzelti, A. ORÇUN CAN

Röportajı özgün dilinde okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

  • 21
    Shares

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hadi türler hakkında konuşalım: Neil Gaiman ve Kazuo Ishiguro Söyleşisi

Edebiyatın iki ağır topu Neil Gaiman ve Kazuo Ishiguro, hikaye anlatma siyasetinden, kılıçsavaşları sanatından ve ejderhaların ekonomi için niye iyi olduğundan bahsetti. Hadi gelin hep beraber bu keyifli ve uzun sohbete bizler de katılalım, bakalım neler öğreneceğiz?

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün