Patrick Rothfuss Röportajı: Rüzgarın Adı’nı Yazmak Neden 15 Yıl Sürdü?

WIRED Kitap Kulubü'nün Patrick Rothfuss'la gerçekleştirdiği keyifli röportajı sizler için çevirdik.

Patrick Rothfuss

Patrick Rothfuss… Tüm dünya gibi biz de onu Kralkatili Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Rüzgârın Adı‘yla tanıdık ve sevdik. Hatta kendisi için Biz Bunu İstiyoruz diye başlı başına bir proje bile başlattık. Ve yine tüm dünya gibi biz de üçüncü kitabı bekleye bekleye helâk olurken ona küskünlükle karışık bir öfke duyduk, duyuyoruz. G.R.R. Martin’i bu kadar örnek alacak ne vardı Pat?!

Gel gelelim kızgın kalmak için ekstra bir çaba sarf etmeniz gereken insanlardan Rothfuss. Çünkü adam sempatik! İçten. Samimi. Her röportajında ya da blog yazısında öyle dost canlısı ve esprili bir dil kullanıyor ki aranızdaki buzların eriyip gitmesine engel olamıyorsunuz. Tıpkı yazar olmadan önceki hayatıyla samimi itiraflarda bulunduğu son çeviri-röportajımızda olduğu gibi…

Kendisi çoğumuzun hayalini gerçekleştirerek ilk kitabıyla adını fantastiğin büyük ustalarının yanına yazdırma ve dünya çapında tanınma başarısı gösteren biri. Peki bunu nasıl başardı? Hangi yollardan geçti? Kitabını yazarken ne gibi güçlükler yaşadı? Peki ya üçüncü kitap? Ondan ne haber? İşte tüm bu soruların ve daha fazlasının cevabını Jason Kehe‘nin WIRED Kitap Kulübü için gerçekleştirdiği bu röportajda bulacaksınız. Bülent Özgün‘ün çevirisiyle… Şimdiden keyifli okumalar!

* * *

WIRED Kitap Kulübü’nün temmuz ayı röportajı için Patrick Rothfuss’un yazdığı ve Kralkatili Güncesi serisinin ilk kitabı olan Rüzgar’ın Adı’nı seçtiğimizi size duyurduğumuzda pek çoğunuzdan şu minvalde, çığlık çığlığa  e-postalar aldık: Hayıııııır, ONU SEÇMEYİN. Kitabı sevmediğinizden değil tabii ki, tam aksine Kvothe’un fantastik yolculuğunu öylesine seviyorsunuz ki havada daireler çizen hasta ruhlu akbabalar gibi tüm varlığınızı serinin son kitabının çıkacağı günü beklemeye vakfettiniz. (Rothfuss hala bir çıkış tarihi duyurmadı.) Hal böyle olunca biz de kopan yaygaranın ardındakileri bulmak için daha da heveslendik elbette. Peki ne bulduk? Teatral açıdan doğuştan bir yeteneği, kadınlarla ilgili problemleri ve karşı konulamaz bir cazibesi olan, kusurlu ama parlak bir çocuğun (fantastiğin klişeleriyle bezenmiş olsa da) fevkalade hikâyesini…  Birebir Rothfuss’un kendisi desek yeridir. WIRED Kitap Kulübü, yazarla o çok sevilen serisi hakkında konuştu.

Rüzgârın Adı’nı yazarken bilinen fantastik roman klişeleriyle oynamaya çalıştınız mı?

Bu kitabı yazmaya başladığımda lisedeyken kaleme aldığım, kötü kararlar enkazından oluşan romanımı tekrar yazmamaya çalışıyordum. O roman, zevksiz bir yapının içine gelişigüzel şekilde tıkıştırılmış bir sürü fantastik klişeden ibaretti. Dolayısıyla bu hikâyenin biraz yeni ve farklı olmasını istiyordum. Aynı zamanda nostaljik açıdan bilindik, sıcak ve heyecan verici olmasını da öyle. İğneye ipliği geçirmek bir hayli zor oldu.

Bu yüzden mi karakterlerin olması gerekenle olan arasındaki çatışmayı fark ettiği can alıcı anlar eklediniz kitaba?

Hikâyenin gerçekçi olmasını, neredeyse bir biyografi ya da otobiyografi gibi görünmesini istedim. Ve gerçek hikâyeler karmaşıktır. Özensizdirler ve tatmin etmezler. Ama aynı zamanda, bir roman, bir hikâye, eğlenceli bir şeyin parçası gibi hissettirmesini de istedim. Yani, birbirine zıt iki hedef belirledim kendime. Ve bu, hayatımı 15 yıl boyunca cehenneme çevirdi.

Vay canına. Bu sürenin ne kadarı gerçekten yazmakla geçti?

Şöyle düşünün: Normal bir insanın televizyon izleyerek geçirdiği zamanın çoğunu ben okuyarak ve yazarak geçirdim. Yaz boyunca günde 10 saati yazmaya ayırmak bana garip gelmiyordu artık. Ama sonra ara vermeye başladım, bu araların en unutulmazı şimdiki kız arkadaşımla tanıştığımda yaşandı. Müthiş bir yazma coşkusunun ortasındaydım ve sonra bu kızla tanıştım. Altı ay boyunca hiçbir şey yazmadım.

O kızın Denna’ya ilham verdiğini düşünmek doğru olur mu?

Hayır, hayır, hiç de değil. Genel olarak konuşursak, ben karakterlerimi gerçek insanlara dayandırmam. Beynim bu şekilde işlemez. Ve bu yöntemin, yazarı kötü bir hikaye anlatıcılığına yönelttiğini düşünüyorum.

Nasıl yani?

Hiç bir resme bakıp, sebebini açıklayamasanız da “Bu fotoşop” dediğiniz oldu mu? Beyninizin bir kısmı bir şeyler doğru olmadığında ya da olması gerektiği gibi olmadığında size bunu söylemek için gelişmiştir. Aynısı hikâyeler için de geçerlidir. Sosyoloji sınıfınızdan Chad’i, üçüncü sınıfta tanıştığınız kızı ve bir de büyükbabanızla ilgili hikâyeleri alırsınız, sonra hepsini karıştırır bir romana koymaya çalışırsınız. En iyi ihtimalle bir kolaj olur bu. Birbirlerine layığıyla uymazlar.

Bunu söylemeniz garip çünkü bazılarımız Denna’nın tam olgunlaşmamış bir karakter hissi verdiğini düşündü, en azından kitabın ilk yarısında.

Gerçek şu ki, Denna her zaman kitaba yerleştirilmesi en zor karakter olmuştur. Bunun sebeplerinden biri, 1994 yılında bu kitabı yazmaya başladığımda benim 20 yaşında alelade bir beyaz çocuk olmamdır. O zamanlar kadınları anlamadığımı söylemek son derece yetersiz kalacaktır, ki bu da şu an kadın olmanın ne demek olduğunu anladığım anlamına geliyor ama alakası yok. Diğer sebep ise Kvothe’un nesnel bir biçimde düşünemediği tek şeyin Denna olmasıdır. Bu çok zor. Çok hata yaptım ama bu kitaptaki hakiki başarısızlığım ne derseniz Denna ile ilgili yapabilmeyi istediklerim konusunda yeteneklerimin elvermeyişidir.

Denna’yı betimleme konusunu bir kenara bırakırsak, sizce de Kvothe geri kalan her konuda biraz fazla yetenekli değil mi?

Hiç hazırlığı olmadan herhangi bir şey konusunda iyi olan harika insanlar var dünyada. Müthiş insanlarla dolu kitaplar okumak istiyorum ben. Çok ileri gidebilirsiniz. Gerçeklikten uzaklaşabilirsiniz. Ama bence çok mükemmel birini ya da çok gösterişli birini yazmaktan korkarsanız birçok berbat kitabın yazılmasına sebep olursunuz. İnsanların zavallılıklarını ve aptal hallerini izlemek isteseydim tüm zamanımı Twitter’da harcardım.

Kvothe kendi hikâyesinin ne kadarını abartıyor? Kendisini efsaneleştiriyor mu?

Anlattıklarının ne kadarının gerçek olduğunu merak etmekte haklısınız. Ne kadarı doğru? Ne yazık ki bu sorulara vereceğim herhangi bir cevap hikâyeye zarar verecektir.

Bu konuyla ilgili herhangi bir şey söyleyemez misiniz?

Keyif aldıkları sürece insanların kitabımı okuması beni mutlu ediyor. Ama şunu söyleyebilirim, okurlara dair azıcık rahatsız edici bulduğum tek şey, “Vay be, Kvothe her konuda en iyisi. Vay vay, hikâyede sırf kendisinin müthiş olduğu kısımları anlatıyor,” şeklinde düşünmeleri. Benim yazdığım hikâyenin aynısını mı okuyorsunuz acaba? Çünkü, şey, Kvothe sürekli bir şeylerin içine ediyor. Her daim kötü kararlar alıyor. Geçmişe bakıp kendi hayatımı efsaneleştirecek olsam yaptığım korkunç seçimlerin çoğunu hikâyenin dışında bırakırdım.

Oluşturduğunuz dünya için yarattığınız geniş mitolojiye baktığımızda Hristiyanlık etkileri tespit eder miyiz?

Mitolojinin özünde fedakâr tanrı arketipi var. Ama dürüst olmak gerekirse İsa’nın fedakarlığı yeni bir şey değildi. Bir sürü insan İsa’dan evvel bunu yaptı ve işin aslı bazıları çok daha iyisini yaptı.

Sempati’nin* kökeni hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Bazı kısımlarını düpedüz aşırdım. Hermetik büyünün Rönesans kavramlarından, Umberto Eco’nun Önceki Günün Adası kitabından ve benzer şeylerden bolca faydalandım. Ve bir zamanlar Newton’ın da kullandığı simyadan. Her birinden işime geleni alıp tutarlı bir sistem oluşturdum. Tabii günümüz modern biliminden de bir hayli etkilendim. Okulda durumum kötüye gitmeseydi makine mühendisi olma yolunda ilerliyordum. İki harika felsefe dersi aldım ve dokuz yıl boyunca bir üniversite öğrencisi olarak etrafta boş boş dolanmaya başladım.

Sempati ne kadar bilimsel?

Daha fazla bilimsel olması zor. Birçok şey için bir hayli matematik uyguladım. Bunu ısıtmak için ne kadar ısı gerekir, şuna ne kadar ısı gider, kayma oranı nedir gibi şeyler için birçok hesaplama yaptım. Şimdi kara tahtama bakabiliyorum burada ve altını kaynatmak için ne kadar enerji gerektiğine dair bir sürü delta hesaplamaları görüyorum. Anlayacağınız, matematiği kullandım.

Bu o kadar önemli mi?

Size bu yapıyı anlattıktan sonra, eğer karakterlerim bu yapıyı zekice kullanırlarsa siz de onların zekâlarını farklı bir derinlikte takdir edersiniz ve bu çok tatmin edici olur. Aynı tatmini tutarlı, anlaşılır ve açık bir sistemin olmadığı bir dünyada alamazsınız. Örneğin Harry Potter kitaplarında, karakterlerin büyüyü gerçekten yenilikçi bir şekilde kullanmaları için çok az fırsat vardır. Çünkü oradaki büyüde karakterlerin etkileyici bir şekilde işleyebilecekleri temel bir sistem yok. Bir tılsımı akıllıca kullanabiliyorlar ama hiç kimse yeni bir tılsım oluşturamıyor. Harry Potter insanlarıyla kavgaya girişmemek lazım. Büyü, J.K. Rowling’in kitaplarında giriştiği bir oyun değil. Onun için bu daha çok bir destek.

Peki neden kitabınızda isimlerin önemi büyük? Bu büyü çeşidi de Harry Potter’ın o müthiş açıklanamaz sistemine benzemiyor mu?

Şöyle ki, ilk olarak, hesaplamalar yapıp zeki okuyucuların hassas gözlerinden sağ salim çıkacak tutarlı bir sistem geliştirmek aşırı zor bir iş. İkincisi, büyünün hikayeye sunduğu diğer şeylerden birini gözden kaçırıyorsunuz, ki bu zevk ve meraktan oluşan histir. Sempati çoğu şeyi içeriyor ama geneli itibariyle harika değil. Gerçek bir sarsıntı ve şaşkınlığı asla elde edemiyorsunuz. Ben ikisini de istedim. Hem pasta istedim hem de afiyetle yemek. Bu geniş yelpazenin diğer ucunda görüyoruz ki büyü açıklanamayan bir sanattır.

Elodin’in bir anlam ifade etmemesinin sebebi bu mu?

Elodin’in öğretim tekniğinin büyük bir kısmını eski Zen ustalarından ve Budistlerden aldım, çünkü nirvana hakkında bilgi edindiğinizde yapmaya çalıştığınız budur. İnsanlara nirvananın ne olduğunu ve ona nasıl ulaşabileceklerini açıklayamazsınız; bu yüzden onları, bu evrensel gerçeği ani ve büyüleyici bir sezişle kavrayacaklarına dair kandırırsınız. Harika bir büyüyle karşılaştığınızda onun değerini benzer bir yolla takdir edemeyebilirsiniz ama gerçekleştiğinde şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Harry Potter’da bolca karşılaştığımız bir şey bu. Onlar bir şey yaparlar ve siz de “Süper, şöminenin içinden geçmek bayağı havalıymış,” dersiniz.

Bizim gözde karakterlerimizden Auri’ye gelelim. Kitabın ilk taslaklarında Auri’nin olmadığı doğru mu?

Tamamıyla doğru. Birçok insan bu gerçeği şöyle bir teori için kullandı: O zaman hikâyenin gidişatında hayati bir önemi olamaz. Bu çabayı takdirle karşılıyorum ama kitabın kendi içinde bir bütün olarak görülmesi gerekir. Gerçek şu ki kitap ilk taslağında ateşli bir dağınıklık halindeydi. Bilimin bile bu dağınıklığın ateşini ölçmek için herhangi bir ölçeği yok.

Örnek verir misiniz?

Mesela, Kvothe Üniversite’ye gittiği zaman Lorren ile dosttular. Kvothe “Arşivlere gitmek istiyorum,” tarzında bir şeyler söylüyordu, Lorren’se “Gel sana etrafı göstereyim,” havasındaydı. Bu Kvothe’un hoşuna gitmişti ama bir sorun vardı. Birçok yazarın kitabına koyduğu elzem bir şey eksikti: Çekişme. Çatışma. Drama. Bir hikâyeyi hikâye yapan bu tür şeylerdir. İlk taslaklarda Devi karakteri de yoktu. O taslaklarda olmayan o kadar çok şey var ki, bunun en basit sebebi benim bir hikaye kurmak adına ne yaptığıma dair hiçbir fikrimin olmaması. Kelimeleri güzel bir biçimde bir araya getiriyordum. Diyalog ve sahne yazabiliyordum. İlginç bir bölüm yazdığım da oluyordu. Ama bir kitap, bir dizi ilginç bölümden çok daha fazlasıdır. Ve bunu anlamak kahrolası on yılımı aldı.

Giriş ve bitiş bölümleri için en iyi sözcüklerinizi kullandığınızı söyleyebilir misiniz?

Gönlü bol biri olsanız bile bunun gösterişli bir saçmalık olduğunu kabul etmelisiniz. Kötü demiyorum, sevmediğimi de söyleyemem ama farklı bir yazma biçimi bu. Dikkat ettiğim şeylerden biri şuydu: Belirli bir dil kullanımına kendimi kaptırmamalıydım. Sırf güzelliği adına yapmamalıydım bunu. Çünkü bu tür şeyler hikâyeye karşıt bir biçimde işleyebilir. Her şey hikâyeye hizmet etmelidir. Eğer kullandığım dili çok süsleseydim insanlar, “Vay be, ne kadar güzel bir ifade,” diye düşünürlerdi ve ben onları hikâyenin dışına çekmiş olurdum. Dolayısıyla giriş bölümüne çok vakit ayırdım, taslağı yazdıktan sonra bile üzerinde uğraşıp daha iyi hale getirmeye çalıştım ve her bir kitabı destekleyen değişiklikler yaptım. Her sözcük için yarım saat kadar uğraştım.

Kendi kendimize üçüncü kitap hakkında başınızın etini yemeyeceğimize söz verdik, ama belki şunu sorabiliriz: Kitabın çıkışıyla ilgili üzerinde bir baskı hissediyor musunuz?

İkinci kitap için her gün o baskıyı hissettim ve aralıksız sürdü. Ben Ortabatı’lıyım, yani insanları memnun etmeyi severim. Ayrıca özümüzde sorumluluk duygusu vardır. Bu yüzden kitabı, söz verdiğim gibi (önceki röportajlarımda çok söz verdim), bir yıl içinde çıkaramadığım gerçeği beni üzüyor. Şimdi kendimi çok daha iyi hissediyorum. Hala bitirememenin pişmanlığı içindeyim ama internetteki beklentilerle daha sağlıklı başa çıkıyorum.

Üçüncü kitap bu hikâyenin sonu mu kesinlikle?

Evet, üçüncü kitap üçlemenin sonu olacak. Ama bu dünyada geçen başka hikâyeler olacak ve bunlardan bazılarında tanıdığınız karakterlerle karşılaşacaksınız. Ama evet, şuna katiyetle inanıyorum ki gerçek bir hikayenin gerçek bir sona ihtiyacı vardır ve üçüncü kitapta bu gerçek son var.

Kvothe’un en gözde karakteriniz olmama ihtimali var mı?

Ah, bunda hakkınız var. Bahse girerim Kvothe birçok insanın da en gözde karakteri değildir.

Peki ya sizinki?

Auri her zaman gönlüme çok yakın olacak. Elodin de ayrı güzel. Ama bu durum değişiyor, bazen sevmeye başladığım bir karakter sinirimi bozabiliyor. Çünkü onları yazmaya devam etmek zorlaşıyor ve sonra tepemi attırıyorlar ve ben de onları daha az sevmeye başlıyorum. Bazı yönlerden Kvothe’u sevmek, hem bir yazar için, hem de sanırım bir okur için daha zor. Birine deli divane âşık olmak bile, karakterlerle uzun süreli bir ilişki içinde olmaktan daha kolay. Auri’yi seviyorsunuz çünkü bir ışıltı misali, birazcık görünüp sonra kayboluyor. Ama Kvothe asla gitmiyor.

Bu karakterler sürekli düşüncelerinizi işgal edip, size bir şeyler söylüyor mu?

Ah, yazarlığa dair bir efsaneye temas ettiniz. Kültürümüzde yazarlarla ilgili gerçeği yansıtmayan bazı inançlar vardır. Bu inançlar hem yazarların hem de okurların zararınadır. İnsanlar şöyle diyecekler: “Bir sahne yazıyordum ve bir anda karakterler hikâyeyle birlikte kaçıp gitti.” Biri böyle bir şey söylediğinde çocuklarını restorana getiren aileler aklıma geliyor. O küçük şeytanlar ortalıkta koşturuyor, bitkileri deviriyor ve çığlık atıyorlar. Ve anne babaları sadece oturup, “Bunlarla ne yapacağım bilmiyorum. İyice kontrolden çıktılar,” diyor. Ben baba olmadan önce onlara bakar ve aklımdan şöyle geçirirdim: “Hayır, pekâlâ kontrol edebilirsiniz veletlerinizi. İdareyi elinize alın. Ana baba olarak görevinizi yapın.” Şimdi ben de bir babayım ve fikrim zerre değişmedi.

*Kitapta yer alan bir büyü çeşidi.


Çevirmen: Bülent ÖZGÜN

Editör: M. İhsan TATARİ

Röportajın orijinal metni için buraya tıklayabilirsiniz.

Edebiyat ve sinema hayranı (bazen hangisini daha çok sevdiğini kendisi de bilmiyor), İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, öğretmen; yazmayı, okumayı, konuşmayı, öğretmeyi ve bunların hepsi üzerine düşünmeyi seven bir ademoğlu. Bir hayaledici. Ne yazık ki hep böyle kalacak.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Patrick Rothfuss Röportajı: Rüzgarın Adı’nı Yazmak Neden 15 Yıl Sürdü?

WIRED Kitap Kulubü’nün Patrick Rothfuss’la gerçekleştirdiği keyifli röportajı sizler için çevirdik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün