Scott Lynch Röportajı

Centilmen Piç Serisi'nin yazarı Scott Lynch'in eserlerinin az bilinen yönlerinden bahsettiği, keyifli bir söyleşiyi sizler için çevirdik.

Fantastik edebiyat dendiğinde akla ilk gelen isimler daima bellidir: J.R.R. Tolkien, Ursula Le Guin, C.S. Lewis, Margaret Weis… Bu yazarların her biri hayatımızın farklı farklı dönemlerinde bizleri birbirinden harika diyarlara konuk etmiş, unutulmaz maceralar yaşatmıştır. Gel gelelim bu başarıları sayısız kez taklit edilmelerine de neden olmuştur. Öyle ki neredeyse son yirmi-otuz yıl içerisinde yazılan fantastik eserlerin neredeyse tamamı birbirinin kopyası hikâyeler ve karakterlerle dolup taşmaktadır: köyü basılan ve bir anda yetim kalan seçilmiş kişi; iyilik ve zarafet timsali elfler; sakallı, küfürbaz cüceler; ak sakallı, bilge büyücüler; durdurulması gereken karanlık bir varlık…

Neyse ki son yıllarda bu türün artık iyice kalıplaşmış geleneklerini bir kenara bırakıp özgün işlerle karşımıza çıkan yeni yazarlar da görür olduk. Örneğin China Mieville ve Brandon Sanderson. Ve tabii ki Centilmen Piç adlı fantastik-kalpazanlık serisiyle gönlümüzü “çalan” Scott LynchLocke Lamora’nın Yalanları adlı muhteşem romanıyla bizleri Camorr topraklarına götüren ve Locke, Jean, Sanza ikizleri ve Peder Zincir’le tanıştıran yazar, sonrasında seriye Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler ve Hırsızlar Cumhuriyeti ile iki kitap daha eklemiş, bizleri bu sıra dışı kalpazanlar ekibinin maceralarına konuk etmişti.  Gelgelelim çoğumuzun aklı hep Camorr’da, Ata Camı gibi cevapsız bırakılan gizemlerde kaldı. İşte biz de merakınızı gidermek için Scott Lynch’in bir süre önce Maude Garrett’s Geek Bomb adlı bir Youtube kanalında dört arkadaşla gerçekleştirdiği söyleşinin ilginç başlıklarını sizler için çevirdik. Keyifle okuna!

***

Yazı işlerine nasıl giriştin Scott? Yazmaya nasıl başladın?

Kazara başladım. Kazara ve becerisizlikle. Çünkü lise yıllarımın büyük bir bölümünü bir çizgi roman illüstratörü olacağımı hayal ederek geçirdim. O yıllardaki en büyük hayalim ve yanılgım bir gün ünlü bir çizer olacağıma inanmamdı. Gel gelelim çizimlerim kötüydü ve o aralar sahip olduğum akılla bile bir çizer olarak berbat olduğumu fark ettim. Yazarlık B planımdı. Sonradan yazarlığın gerçekten de yapabildiğim bir şey olduğu ortaya çıktı. Yazmaya başladıktan on bir yıl sonra da ilk kitabım yayınlandı. […]

Herkesin yirmili yaşlarda olduğu ve yok fantastik edebiyat şöyle olmalıdır, yok böyle olmalıdır, efendime söyleyeyim, yok alanın şurada eksiği var, aman burada açığı var diye geyik çevirip durduğumuz bir foruma üyeydim. Ekibimizde sadece bir tane yazar -harbiden yazar- vardı. Matthew Stover. Kendisi benim akıl hocam ve omzumda oturup “Yazmaya devam et,” diyen küçük meleğimdir. Bir gün yine ona buna laf atarken Matthew geldi ve bizlere sağlam ayar verdi: “Bakın, hepinizi seviyorum ama hani nerede sizin kitaplarınız? İki yıldır ona buna atmadığımız laf kalmadı. Bir an önce bu tavrı bırakıp yazmaya girişmemiz lazım.” Ben de tamam dedim. O sıralar üzerinde kafa patlattığım Locke Lamora’nın Yalanları’nın girizgâhı niteliğindeki çalışmamı o gruptaki birkaç kişiye gösterdim. Onlar da benim eziğin teki olmadığıma kani oldular.

Bu arkadaşlardan birisinin, şu an da Londra’da benim editörlüğümü yapan Simons Benton’la tanışıklığı varmış. Çalışmamı ona göndermiş. Bir gün e-posta kutumda hiç yoktan bir mail beliriverdi: “Tanrı şahidim olsun ki ben İngiltere’de çalışan bir yayıncıyım ve Tanrı şahidim olsun ki elindekilere bakmak isterim.” Tabii ben de düşüp bayıldım. Kendimi toparladığımda ona elimde başka bir şey olmadığını, sadece girizgâhı yazdığımı söyledim. Hemen oturup, hızlı bir şekilde, çok hızlı bir şekilde Locke Lamora’nın ilk bölümünü yazdım ve gönderdim. Okudu, beğendi ve bana kitap için bir teklifinin olduğunu söyledi. Tekrar bayılıp tekrar toparlandıktan sonra ona elimde gerçekten başka bir bölüm veya yazı olmadığını söyledim. Simons bana beraber bu işin üstesinden gelebileceğimizi söyledi ve kitabı üç ay içerisinde bitirip bitiremeyeceğimi sordu. Ben de “TABİİ Kİ BİTİREBİLİRİM!” dedim. Tüm bunlar 2004’teydi. Ve hepiniz biliyorsunuz ki ilk kitabım 2006’da yayınlandı. Yani kısacası teslim tarihleriyle aram her zaman çok iyi olmuştur. (Gülüşmeler)

Sanırım hepimiz Locke’un nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için can atıyoruz. Bu karakterleri nasıl kurguladın?

Locke aslında rol yapma oyunlarında kullandığım bir karakterdi. Ama bir D&D karakteri değil, çok kısa bir süreliğine oynadığım bir Star Wars oyunu karakteriydi. Oyun yaklaşık iki oturum sürdü. Bilirsiniz, arkadaşınızın biri gelir, hadi bir oyun oynayalım der, başlarsınız ama daha sonra yarım kalır ve bir daha o oyunu hiç görmezsiniz. Oynadığım bu karakter güçle olan bağı henüz ortaya çıkmamış, yarı-psişik ve beceriksiz bir Jedi’dı. Nerede olduğu tam olarak bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış, tek savunması bir grup üçkâğıtçıdan oluşan bir gezegeninin gizli ajanı olarak diplomat kılığında gezip kaçakçılık yapıyordu. Gezegen, galaktik savaşların arasında kalmamak için aslen birer üçkâğıtçı olan bu grubu kullanarak onları galaksinin diğer köşelerine yolluyor ve diğer gezegenleri kandırıyordu. Oyun yarım kaldı ama karakterin konsepti benimle kaldı. Bildiğimiz Locke’a oldukça benziyordu, özel güçler hariç.

Centilmen Piçlere baktığımızda insanları soyduklarını, hatta ara sıra öldürdüklerini bile görüyoruz. Ama dönüp baktığımda onları iyi adamlar olarak gördüğümü fark ediyorum. Aslen kötü olan karakterleri bizlere sevdirebiliyorsun? Bunu yaparken ayarı nasıl tutturuyorsun? Bu zor bir şey mi?

Yazmaya başladığımda Martin Scorsese ya da Brian De Palma’nın çektiği klasik gangster filmleri havasında bir fantastik hikâye yazmak istemiştim. Bu filmlerin enteresan yanı, yaşattıkları duygusal patlama kısmen katil birer puşt olmalarına rağmen başkarakterlerine karşı bir yakınlık hissetmenizden kaynaklanıyor. Örneğin Sıkı Dostlar (Goodfellas) gibi bir film izlediğinizde son derece güçlü bir etki bıraktığını fark edebilirsiniz. […]

Bu nedenle karakterlerimin suçlu sınıfından, yeraltı dünyasından, bunun gibi bir yerden gelmelerini istedim. Çünkü böyle bir dünyada katı sınırlarla bölünmüş bir topluluk olur: aristokratlar, tüccarlar, parası olanlar ve geri kalan herkes… Ve buradaki ‘geri kalan herkes’ doğuştan boku yemiş vaziyettedir. Sınıf atlamaya pek sık rastlanmaz; müştereklik ya da popüler eğitim diye bir şey söz konusu değildir. Çok çok aşırı yöntemlere başvurmadığınız takdirde kendinizi pislikten kurtarmanın bir yolu yoktur; örneğin bir savaşa katılıp şan şöhret kazanmayı umabilirsiniz. Ama öldürülmeniz çok daha büyük bir olasılıktır. Bu dünyada bir balıkçının oğlu olarak doğup da büyük bir üniversitenin dekanı olamazsınız. Kısacası, Rönesans Devri’nin Elizabeth dönemine benzer bir toplumsal gelişim söz konusu. Yani daha önce yaşananlara nazaran biraz daha hassas bir oluşum var. İronik bir biçimde karakterlerimin sahip olabileceği tek özgürlük birer hırsız, bir üçkâğıtçı olarak bir bu klas sisteminin dışına çıkmaktan geçiyor. Benim keşfetmek istediğim dünya da işte bu insanların dünyasıydı. Çünkü isimlerinin önünde bir unvan bulunmamasına rağmen aslında gerçekten özgür olan yegâne kişiler onlar.

Yazdığın üçkâğıtların bazıları çok karmaşık ve gerçekten dâhice. İçinde gerçekten de bir suç dehasının gizli olup olmadığını merak ediyorum.

(Gülüşmeler). Pas. Canlı yayında söyleyemeyeceğim bazı şeyler var. Kısacası, yaramaz bir çocuktum diyebilirim. Paslanmaz Çelik Sıçan romanını gerçekten çok seviyordum. Pekâlâ… Küçükken gerçekten de çok haşarıydım ama daha sonra vicdanım kafama bir tuğla gibi düşüverdi. Aslında oldukça sıkıcı, saygılı, çoğunluğun iyiliğini düşünen, uzun saçlı ve heavy-metal dinleyen biriyimdir. Bir itfaiye üyesiyim, nasıl bundan daha sıkıcı olunabilir ki? Kısacası, ben Locke değilim.

Öte yandan Skyrim oynarken herkesi öldürüp her şeyi çalıp çırpan, insanların peynirini yürütüp başkalarının bodrumuna koyan, röntgenci, sinsi puştun tekiyimdir. Word of Warcraft oynadığım günlerde tam bir PvP düşmanıydım. Hırsızı seçip insanların arkasına dolaşır, onları sırtlarından bıçaklardım. Kendimle ilgili çok fazla şeyi açıklamaya başladım. (Gülüşmeler). Çünkü insanlarla dalga geçmeyi seviyorum. İşin komik ve ironik tarafı WoW’da PvP atarken kullandığım warlock’un adı da Şahinci’ydi. Bu herkes için iyi bir ipucu olmuştur sanırım.

Kendi Centilmen Piçlerden hangisiyle daha fazla özleştiriyorsun? Locke mu yoksa başkası mı? Yoksa hepsinde senden birer parça mı var?

Hmm. Şöyle ki Jean (Jan diye telaffuz ediyor) aralarındaki en kararlı, en aklı başında, en yetenekli, en yakışıklı, en seksi, en sevilesi…

Bir saniye, bir saniye… “Jan” mı dedin? Çünkü biz Jean’ın hep “Jeen” ya da “Jon” veya onun gibi bir şey olarak okunduğunu düşünmüştük.

Benim kafamda adı “Jan” diye okunuyor. Ama siz istediğiniz şekilde okuyabilirsiniz çünkü annem ve anneannem ona hep “Jeen” diyor. İkisi de Fransızca eğitimi almış kimseler ve aslında Jan olarak okumaları lazım ama yapmıyorlar. Ama doğrusu “Jan.” Soyadıysa İngilizcedeki gibi “Tennın” olarak telaffuz ediliyor, Fransızcadaki gibi değil. Çünkü BEN ÖYLE İSTİYORUM! (Gülüşmeler).

Jean benim daha iyi yanlarımı yansıtıyor. Ama Locke ona nazaran benim kişiliğime daha yakın. Locke kesinlikle daha inatçı, daha takıntılı, daha berbat ve daha… Bilemiyorum. Aslında beni IQ’su Locke’tan elli puan daha aşağıda olan, ondan daha kararlı ve daha sosyal, oldukça da ümitsiz biri olarak tanımlayabilirsiniz (Gülüşmeler).

Aslında ben Peder Zincir’i de seviyorum. Kendisi tam karşılıklı oturup bir şeyler içerken hayatından bahsetmenizi isteyeceğiniz türden biri.

Peder Zincir… Aslında kendisi Gene Wilder’ın Charlie’nin Çikolata Fabrikası‘nda canlandırdığı Willy Wonka karakteri gibi. İlk başlarda kör kalmış, yaşlı bir adam taklidi yapıyor, ardından birdenbire her şey tersine dönüyor. Ve o anda bu adamın dış görünümüyle ilgili hiçbir şeye güvenemeyeceğinizi, söylediği her şeyin bir yalan olabileceğini ve tüm hayatının bir düzenbazlıktan ibaret olduğunu fark ediyorsunuz. Eğer… (sesini değiştirip) Eğer kendi dehamdan bahsetmemin sakıncası yoksa! (Gülüşmeler). Bilirsiniz, edebi başarıların yarısı güzel tesadüflerle elde edilir. Diğer yarısı da çok içmekle… (Gülüşmeler). Peder Zincir, Willy Wonka’nın tahmin edilemezliği ile Griffin Gravely tarzı mantıklı baba figürünün bir birleşimi. Ona baktığınızda bu iki özelliğini de görebiliyorsunuz. Hem tahmin edilemez ve asi biri hem de oldukça temkinli. Bu da onu oldukça ilgi çekici bir paket kılıyor.

Peder Zincir’in geçmişine dair bize anlatacağın başka şeyler olacak mı? Çünkü kitapta Locke’un geçmişine gittiğimizde Zincir’in hayatta olduğunu, günümüzdeyse öldüğünü görüyoruz. Geçmişe dönüp genç aktif bir dolandırıcı olduğu zamanları bize gösterecek misin?

Bu konu üzerinde çok düşündüm ve bir-iki yıl boyunca buna kafa yordum. Çünkü kitaplarımı yazmayı tamamladıktan sonra yayınevime sunmam gereken birkaç kısa roman daha var. O nedenle bazı karakterlerin geçmişiyle ilgili şeyler yazabileceğimi düşündüm. Bununla birlikte daha fazla bahsetmek istediğim karakterler olduğu gibi, karanlıkta bırakmak istediklerim de var. Korkarım Zincir de onlardan biri. Belki geçmişiyle ilgili birkaç olay daha gösterebilirim ama onunla alakalı her şeyi ortaya çıkarmak istediğimden emin değilim. Bu durum kısmen benim de her şeyi bilmememden kaynaklanıyor. Bazen bu tür konuları daha fazla araştırdığınızda o kadar eğlenceli olmayan, sıkıcı şeylerle karşılaşabiliyorsunuz. Kısacası elimde Zincir’le ilgili gizli tuttuğum, süper büyülü bir aydınlanma anı yok.

Öte yandan Zamira Drakasha’nın geçmişiyle ilgili daha fazla şey yazmayı gerçekten isterim. Eğer temsilcim onay verirse Centilmen Piç kısa romanlarımdan biri, hatta ikisi onun hakkında olabilir.

Doña Vorchenza’yı yazmak da oldukça eğlenceliydi. Sanki büyükannemi silahlarla donatıp CIA’in başına koymuşum gibiydi. Sanki perde arkasında çalışıyor ve şehre düzen getirmek için insanlara suikast düzenliyormuş gibi…  Aslına bakarsınız geniş bir ailede büyükannenin rolü bundan pek de farklı değildir. Sanırım en çok onun olduğu bölümleri yazmaktan hoşlanmıştım.

Zincir’den bahsetmişken, gerçek adını biliyor musun ve bizler öğrenebilecek miyiz?

Evet ve hayır. Bazı karakterler vardır, anlattıkça sihri kaçar. Zincir de onlardan biri.

Locke Lamora’nın Yalanları’nı bitirdikten sonra yorumlara bakarken pek çok kişinin kitabın bir erkekler kulübü gibi olduğundan yakındığını gördüm. Çok fazla kadın karakter yok, Nazca Barsavi gibi potansiyeli olanlarsa öldü. Neden böyle?

Haklısınız. Locke Lamora’nın Yalanları’nda kadın karakterler oldukça az yer kaplıyor. Doğrusu şu ki bu bir etki tepki meselesi. Herkes neyle büyüdüyse ve nasıl bir çevreden geldiyse onu anlatır. Açık konuşmam gerekirse kendime model aldığım ilk kişi Raymond E. Feist idi. Feist’in çok iyi yaptığı şeyler olduğu gibi, o kadar da iyi olmadığı konular da var. Bunlardan biri de önemli ya da ilgi çekici kadın karakter yazamaması. Locke Lamora’nın Yalanları’nı yazarken kadınların aktif olarak konuştuğu kısımlar çocukken okuduğum şeylere nazaran yine de daha çoktu. İkinci kitapta bunun daha da fazla olduğuna inanıyorum.

Ama Locke Lamora’nın Yalanları artık 10 yaşında. Devir değişti, paradigmalar da öyle ve artık kadınların da insan olabileceği, kitap okumaktan hoşlanabileceği, romanlarda kendilerini görmekten hoşlanabileceği çılgın bir devirdeyiz (Gülüşmeler).

Kısacası, evet, insanların ne demek istediğini anlıyorum. Locke Lamora’nın Yalanları oldukça maskülen bir kitap ve bir mafya romanı falan yazmadığım müddetçe muhtemelen kaleme aldığım en maskülen şey olarak kalmaya da devam edecek. Öte yandan bir kitabın maskülen veya feminen olarak tanımlanmasını saçma buluyorum. Böyle saçma şeyler söyleyenleri duydukça tokatlayasım geliyor.

Uzun lafın kısası Locke Lamora’nın Yalanları benim ilk romanımdı. O noktadan itibaren kendinizi geliştirirsiniz. 2004-2005 yıllarındaki hâlimle şimdiki hâlim arasında çok fark var. O kitabı şimdi yazsaydım farklı olurdu. Ama aynı zamanda kitabımla gurur duyuyorum çünkü hayranlarımdan kadınlara da yer verdiğim için bir sürü teşekkür mektubu da aldım. İşin tuhaf tarafı içinde harika kadınlar değil, sadece yapılacak önemli işleri bulunan kadınlar olması.

Aldığım en güzel hayran mektubu, ilk kitabın ardındaki büyük sırrı ortaya çıkaran ve aslında günü kurtaranın Locke, Jean ya da Örümcek değil de bunu ilmini kullanarak başaran Doña Sophia Salvara olduğunu fark eden birindendi.

Aslına bakarsanız fantastik edebiyatın ne kadar da düz olabileceğini görebilirsiniz. Kadın karakterlerin az olmasını geçin, ortada çocuk bile yok gibidir. Tolkien’in eserlerinde bile elfler topraktan biter gibi birdenbire beliriverirler. Son yıllarda bu değişiyor gibi. Yürümeden önce emekliyoruz işte.

Sadece ilk bölümünü yazdıktan sonra kitabının tamamının yayınlanacağına dair güvence aldığında kaç yazar sana gıcık oldu?

Hepsi. (Gülüşmeler)

Normalde işler böyle yürümez. Bir keresinde bir panele katılmıştım, yanımda da kitabı basılmış bir kadın yazar vardı. Katıldığım ilk paneldi. İlk kitabınızı nasıl yayınladınız şeklinde bir soru aldı. O da klasik hikâyeyi anlattı: 15 yıl boyunca bir garajda yaşadım, hayatta kalmak için çöp topladım. Hikâyemi yazabilmeme yetecek kadar kahve filtresi toplamayı başardım, sonra da bir halk kütüphanesinde kâğıda döküp kitabımın haklarını bir avuç yerfıstığı karşılığında sattım. Böylece o kış aç kalmaktan kurtuldum. Klasik bir korku hikâyesiydi anlayacağınız.

Sonra sıra bana geldi: İlk bölümünü internette yayınladım ve adamın teki kitabımın haklarını satın aldı. Gözlerinde şimşekler çakmak deyiminin mecazi bir şey olduğunu sanırdım (Gülüşmeler). Eğer yapabilseydi o anda kafamı uçuracağına yemin edebilirim.

Yalnız herkesin kaçırdığı bir nokta var. Ben yazar olmaya on beş yaşında karar verdim ve on bir yıl boyunca bunun için eşekler gibi çalıştım. Binlerce ve binlerce sayfa yazdım. Tamam, on bir yıl da genele göre az kalıyor ama yine de on bir yıl işte. Bir gecede başarılı olmanın sırrı da bu. Eğer 11 yıl boyunca çalışırsanız yıldızınız bir gecede parlayabilir.

Yazar olmamda rol yapma oyunları oynamamın büyük katkısı var. Çünkü senaryolar yazmayı ve bir projenin nasıl tamamlanacağını bu şekilde öğrendim. Eğer RYO geçmişim olmasaydı Locke Lamora’nın Yalanları olmazdı. Aynı şekilde sayfalarca boktan hayran öyküsü de yazdım ama onları kimseye göstermiyorum çünkü insan zekâsı için ölümcüller ve sadece onları görmek bile sizi aptallaştırabilir. Çok kötü bir Edgar Allan Poe öyküm var ve onu kırmızı bir defterde saklıyorum. Ne zaman kendimle gurur duysam açıp ona bakıyorum ve hâlâ kat etmem gereken çok yol olduğunu hatırlıyorum. Poe’nun eserlerini modern bir dille anlatmaya çalışmıştım ve kulağa ne kadar iyi geliyorsa o kadar başarılıydılar. O defteri kimseye göstermiyorum ve Viking cenazemde benimle birlikte tabuta girip tamamen yanıp yok olacak (Gülüşmeler).

Genç yazarlara vermek istediğin bir önerin var mı?

Hukuk okuyun.
.
.

Kırmızı bir defter satın alın.
.
.

Ortada olan bir şeyi tekrar ediyorum gibi olacak ama söylemiş olayım. Okuyun. Çok okuyun. Yazmak istediğiniz türdeki ödül almış bütün kitapları okuyun. Diğer türlerdeki kitapların da hepsini okuyun. Deli gibi okuyun. Hatta hayatınız buna bağlıymış gibi okuyun.

Locke Lamora’nın Yalanları’nı yazmadan evvel çok fazla kitap okuyordum. Tüm Hugo, Locus ve Nebula galiplerini ve finalistlerini okudum. Senede 100 roman okuduğumu biliyorum. Bam bam bam diye haftada iki üç roman okurdum. Bugünlerde maalesef artık bunu yapamıyorum. Yazmak ve imza günlerine katılmak bütün vaktimi alıyor. Yazar olmak isteyenlerin fark edemediği şey de bu işin ne kadar zihinsel güç gerektirdiği. Herkes bir dereceye kadar yazar. Örneğin hepimiz mektup, kısa mesaj ve e-posta yazabiliyoruz. O yüzden “Herkes yazar olabilir,” diye bir algı var ama bu doğru değil. Fantastik ve bilimkurgu alanında kitabını bastıran ama iyi yazamayan profesyoneller var. Hüner her şey değildir. Ya kitaplarını zamanında teslim ediyorlardır ya da birlikte çalışmaktan keyif alınacak insanlardır. Kevin J. Anderson nasıl oldu da 78 roman yayınladı sanıyorsunuz? Eyvah! Yüksek sesle söyledim! (Gülüşmeler). Çok iyi biridir ama iyi yazamaz.

Neil Gaiman’ın gerçekliğinde profesyonel bir yazar olmanın üç koşulu vardır:

  1. İyi olabilirsin
  2. Seninle çalışmak hoştur
  3. İşlerini zamanında teslim edersin.

Bu üçünden ikisine sahip olduğunuz müddetçe başarılı bir yazar olabilirsiniz. Üçüne birden sahip olursanız muazzam bir yazarsınız demektir. Size veliyullah gibi bakmaya başlarlar. Ama birçok yazar bunların üçüne değil de ikisine sahip olur genelde. Eğer birinci ve ikinci maddelere sahipseniz “bazı sakallı arkadaşlar” gibi zaman sınırını dert etmeyebilirsiniz.

Kitaptaki bazı küfürler çok yaratıcı. Bazılarını okuduktan sonra gülmekten öldüm desem yeridir. Gerçek hayatta da böyle misindir? Nasıl buluyorsun böyle yaratıcı küfürleri?

Günlük hayatta oldukça fazla söverim, hatta belki de gereğinden biraz fazla. Anlamışsınızdır bunu artık. Yazarken de küfretmenin bir günah ya da negatif bir şey düşünmeden yazarım. Ama yerini iyi seçmeye çalışırım. Küfür kullanmakta yanlış olan bir şey yoktur. Küfrü ya kullanabilirsiniz ya da kullanamazsınız. Kullanmak için yeterli yeteneğiniz yoktur.

Locke Lamora’nın Yalanları’nda gördüğünüz küfürlerin çoğunu şok etkisi yaratmak ve “fuck” kelimesi Camorr’da noktalama işareti yerine kullanıyor dedirtmek için kullandım. İkinci ve üçüncü kitabımdaysa çıtayı iyice yükseltmeye çalıştım. Küfürler ve amiyane tabirler yerini korudu fakat bunları ilginç ve heyecan verici kombinasyonlar hâlinde sundum ki insanlar “Ah, siktir dedi. Güzel, demek bu ciddi bir yetişkin fantazyası,” demek yerine o küfürleri görünce kıkırdasınlar. Şok taktikleri er ya da geç şaşırtıcılığını yitirir ve elinizdekiyle kalırsınız. Ama başarılı bir şekilde türetilmiş bir “motherfuck” küfrü daima keyif verir. Şey, sanırım bu dediklerim internette yayılacak. Eh, neyse… (Gülüşmeler).

Kitapta çok yaratıcı işkence ve cinayet şekilleri var. Bunları nasıl buluyorsun merak ediyorum. Araştırma mı yapıyorsun, yoksa gerçekte yaşanmış şeyler mi?

(Gülüyor). Onları önce ilk taslağımı okuyan ve beni eleştiren puştların üstünde deniyorum. Son derece pişmanlar. (Gülüşmeler).

Vurdu kırdı olmadan; kan, vahşet ve gözyaşı olmadan bir gangster filmi çekemezsiniz. Yazdığım her şey aslında kimsenin kan kaybetmediği, kimsenin hastalanmadığı yumuşatılmış fantastik eserlere bir tepki. Ama şiddeti yumuşattığınızda aslında onu karikatürize etmiş oluyorsunuz. G.I. Joe’dan bir farkları yok. O çizgi filmde herkes yarım saat boyunca birbirine lazer tüfekleriyle ateş eder ama kimse ölmez. İyi adamlar lazerlerin yolundan kaçabilir. Arabalar havaya uçar ama kimse yaralanmaz. O zaman da şiddetin hiçbir kötü neticeye yol açmadığı sapkınca ve insanlık dışı bir şiddet elde ediyorsunuz. Bu kulağa kendi sırtımı sıvazlıyormuşum gibi gelecek ama insanların kan kaybettiğini ve yaralandığını göstermek bazen devrimsel bir harekettir.

Ben buna şiddetin vaftiz edilmesi diyorum. Yani şiddeti göstermeden varolduğuna inandırmak. Ölen karakterin haberini üçüncü kitabın sonunda kuzgunla gelen mektuptan öğreniyoruz. Ben buna karşıyım. Çok yapmacık. Bazen bazı şeyleri bodoslama yapmak gerekir. O yüzden bıçaklarımı almalı ve cinayete, cinayete, cinayete başlamalıyım.

Yine de ilk kitabın sonlarında onca karakterin öldüğünü görmek şok ediciydi.

(Sesini değiştirerek) Artık daha iyi bir yerde olduklarına inanıyorum. (Gülüşmeler).

Evet ama kitaptaki bazı işkence sahneleri gerçekten de korkunçtu. Örneğin cam kırıklarını bir çuvalın içine dolduran, sonra onu adamın kafasına geçiren ve çuval kanlanıncaya dek onu yoğuran bir işkenceci vardı. Kafayı mı yedin lan sen?

(Gülüşmeler). Anaokulu günlerim biraz karmaşıktı, ne demem gerektiğini bilemiyorum. (Gülüşmeler).

Aslına bakarsanız ben amatör bir İkinci Dünya Savaşı tarihçisiyim. Eğer Gestapo’nun sorgu yöntemleri gibi neşeli ve moral verici bir şey okursanız kanınız donabilir. Onları kitaplarıma koyacak değilim elbette çünkü kesinlikle çok korkunçlar. Ama cam kırığı işkencesine gelince, işte onu ben uydurmuş olabilirim. He-he. (Gülüşmeler).

İşkenceler o dünyanın gerçekliğini daha iyi sunabilmek, iyi adam baloncuğunu patlatmak için var elbette. Önce başkarakterlerin ne kadar havalı, komik ve samimi olduklarını görüyor ve onlar gibi olmak istiyorsunuz. Ama sonra günlük hayatlarının aslında nasıl yürüdüğüne, dünyalarının nasıl bir yer olduğuna şahit oluyorsunuz. Hem Capa Barsavi hem de oğullarıyla kızı çok havalı insanlar; ta ki Barsavi’nin sırf bilgi edinmek için adamlarından birini köpekbalıklarına yem ettiğini ya da o işkencenin yapıldığını görene dek… Rahatsız edici olmaları gerekiyor. Okuyucuya, “Kahretsin, bundan keyif alıyorum. Peki neden? Bu karakterleri seviyorum ama niye? Bunlar birer katil,” dedirtebilmeli. Çünkü zalim bir dünyada yaşıyoruz.

İlginç tarafı da bu. Anlattığın karakterler normalde kötü adamlar ama onları seviyoruz. Fakat hikâyeyi başka bir karakterin, örneğin Capa Barsavi’nin ağzından anlatsan herhalde Locke ve arkadaşlarından nefret eder, yenilmelerini isterdik. Anlattığın hikâye intikamla dolu. Herkesin intikam almak için geçerli bir sebebi var. Locke değil de başka bir karakterin ağzından anlatsan bu sefer onu seveceğiz gibi geliyor.

Başarılı bir kötü adam yazmanın sırrı da işte bu. Kendilerini hikâyenin kahramanı gibi görmeliler. Gri Kral ve yoldaşları kendilerini asıl karakter olarak görmeli. Kitabın sonuna onların nereden geldiğini, bunu niçin yaptıklarını eklememin sebebi de işte tam olarak bu.

İkinci kitapta da aynı şey geçerli. Maxilan Stragos tam bir puşt.

(İnternet sorusu) Dördüncü kitabın bitmesine ne kadar var? Bize bir yüzde verebilir misiniz?

Yazdıklarıma sonradan bir şeyler eklemeyi seviyorum. O nedenle bir yüzde vermem yanlış olur. 2014’ün sonunda bitirmeyi umuyorum. Ama sizlere çok yakında olduğunu bugün yarın, bilemedin iki aya (kıps) hazır olacağını söyleyebilirim. Ama söz vermiyorum. Beni görmediniz, duymadınız, tanımıyorsunuz.

İşin aslı şu ki dördüncü kitabım ta en başından yazmaya niyetlendiğim romanın ta kendisi. Ancak Locke ve Jean’ın hikâyesini anlatmaya ilk giriştiğimde daha ilk üç sayfada ne kadar boktan bir iş çıkardığımı gördüm ve karakterleri tanımadığımı fark ettim. Daha sonra oturdum ve bu karakterlere birer kimlik ve geçmiş verdim. O kimlik ve geçmiş şu an hali hazırdaki üç kitabı oluşturuyor. Locke ile Jean’la ilk kez tanışacağımız yerin yakınına daha yeni geldik.

(İnternet sorusu) Feminist görüşleri benimsemeni tetikleyen şey ne oldu? Doğru olanı yapmak için neden bu kadar çaba harcıyorsun?

Hayatınızın bir noktasında kadınların da insan olduklarını fark ediyorsunuz. Bu aydınlanmadan sonra doğru olanı yapmak sizin için bir zorunluluk haline geliyor. Eğer kadın olsun erkek olsun bütün insanların eşitliğine inanıyorsanız feministsiniz. Nokta. Eğer feminist değilseniz eşitliğe inanmıyorsunuz demektir ve sizin ahlakınıza karşı olan kutsal savaşım başlamış demektir. Eski karımla bununla ilgili bir tartışma yaşamıştım çünkü bir feministti ama feminist olarak adlandırılmaktan hoşlanmıyordu. Aslında feminist kelimesi karanlık tarafın karanlık hizmetkârları tarafından yaftalanmış bir kelimedir. Kendinize ister Terry deyin ister hümanist, farkında olun veya olmayın, aslında bir feministsinizdir; çünkü bu terimlerin hepsi korunması gereken bir eşitlik, bir denge olduğunu ima eder.

(İnternet sorusu) Galo ile Caldo’nun cinsel hayatları hakkında daha fazla şey öğrenecek miyiz?

Sanza ikizleriyle ilgili korkunç sırlardan biri içlerinden birinin aslında biseksüel olması. Bunu kitaplarda nasıl anlatacağımı henüz çözemedim. Aslında saçma bir şaka ama bunu bir arka plan materyali olarak kullanıyorum. Sanzalardan biri biseksüel ve diğer Centilmen Piçler hangisinin öyle olduğunu bilmiyorlar. Çünkü Sanzalar bu konu hakkında asla konuşmuyorlar, hatta saklıyorlar. Bu biraz da Camorr’daki ortamdan kaynaklı. Homofobik değiller ama aşamadıkları bazı şeyler var. Bunu kitabın sonundaki muhafızın konuşmalarından da görebilirsiniz. Neyse, bu cevap çok uzadı ve sıkıcılaştı. Onun yerine şöyle diyeyim: Beşinci kitapta bir Unicorn’u becerecekler! UNICORN! Arrr!

(İnternet sorusu) “Merhaba Scott, pardon Bay Lycnh. Bu kadar çarpıcı başlıkları nereden buluyorsunuz?”

 Bay Lynch benim babamdır! Ben adım Scott. Çarpıcı başlıklar buluyorum çünkü takıntılıyım.

Tembelce atılmış başlıklara katlanamam. Başlıklar benim için oldukça önemli, artistik bir yanları olmalı. Dedim ya, takıntılıyım. Muhteşem, uygun bir başlık bulana kadar yırtınıp duruyorum.

Madem dürüstçe konuşuyoruz, bir zamanlar Locke Lamora’nın Yalanları’nı takip eden kitabın isminin “En Muhteşem Kâfir” olacağını düşünüyordum. Locke ve Jean dindar insanlar gibi görünüp kiliseyi kullanarak bir üçkâğıda girişeceklerdi falan feşmekân. Aslında bunu ilk kitapta yapıyorlar ama o zamanlar Perelandro tapınağındaki yaşantılarını henüz planlamamıştım. Daha sonra o adı iptal ettim elbette.

Altıncı kitabın ismi beni biraz rahatsız ediyor. “Mage and the Master Spy.” Bence oldukça havalı bir isim ama kitaba tam olarak uyduğundan emin değilim. Tamam, ortada büyücüler ve usta bir casus olacak. Ancak kitabın sahiden de onlarla ilgili olup olmayacağını bilemiyorum. Yedinci kitabın ismi “Inherit the Night” ise mükemmel. Öldürseler değiştirmem. Dördüncü ve beşinci kitapların isimleri de yerli yerlerinde. Ama altıncı kitabın ismi değişebilir.

Sanzalarda bir şeyler olduğunu fark etmiştik zaten. Calo ile Galdo’yu sanki hep tek bir karaktermiş gibi görüyoruz. İleriki kitaplarda onların kimliklerini birbirinden tam olarak ayıracak mısın?

Neden bahsediyorsunuz siz? Sanzalar hep farklı elbiseler giyiyor, hep birbirlerinin aynısı değiller bir kere! (Gülüyor).

16 yaşımdayken futbol takımımda tam üç tane ikiz kardeş vardı. Muazzam bir şeydi. Çünkü elemanın kendisine pas verdiğini görenlerin yüzlerindeki şaşkınlık ifadesi eşsizdi. Kişisel tecrübelerimden edindiğim kadarıyla ikizlerin dönemleri olduğunu söyleyebilirim. Bazen birbirlerine benzemek, bazen de tamamen farklı olmak için uğraşırlar. Başka dönemleri de olur. Sizin gördüğünüz yetişkin Sanzalar birbirlerini tanıyan, kırmayan, seven Sanzalar. Onların bir de gençliklerini gördüğünüzde tekrar konuşalım. Biri kelken diğerinin uzun saçlı olması gibi küçük çılgınlıklar mesela.

Beşinci kitapta bütün karakterlerin kimliğinde bir belirginleşme olacağını görebileceksiniz. Çünkü onu yazacak olan adam ilk kitabı yazan adamdan daha yaşlı ve bilge. Tanrım, her şey dönüp dolaşıp yaşlanmama geliyor.

Bir hayran teorisi olarak Atacam kuleler gerçekten eskilerden kalan bir şey mi yoksa uzaylıların getirip bıraktığı bir şey mi? Veyahut da Lovecraft vari bir çağırma ritüelinin birer parçası mı?

Büyük bir Lovecraft hayranı olduğum doğru. Kitaplarımda arka planda onu sıkça görebilirsiniz. Mesela Hırsızlar Cumhuriyeti’nde hastaların yaşadıklarını dinlerseniz bunu görürsünüz. Karanlık köşelerde gizlenen karanlık varlıkların karanlık şeyler planlaması oldukça hoşuma gidiyor.

Ama gelin size Atacam’ın ne işe yaradığını söyleyeyim: (Söylüyor ama mikrofonu kapatıyor)

Scott, dalga geçme bizimle.

Siz benden doğrudan bir cevap mı beklediniz? Ciddi misiniz siz? Kitaplarımı hiç okudunuz mu? Aslına bakarsanız insanların kitabımı parçalara bölüp bazı şeyleri araştırmaları hoşuma gidiyor. Bazılarınız çok zekisiniz, (sesini değiştiriyor) bazılarınızınsa neler döndüğü hakkında hiçbir fikri yooook.

(Bu arada programın asıl sahibi olan kızın bağlantısı kopuyor.)

Bakın işte. Atacam’la uğraşmanın sonu budur.

Son sorumuz. Kendimden biliyorum, hikâyeni nerede başlayacağına veya nerede biteceğine dair kafamda belli bir plan olsa bile aradaki o süre, yazma süresi, beni deli ediyor. Neyi nasıl yapacağımı şaşırıyorum. Sen de böyle misin? Yoksa Terry Pratchett tarzı “taslağı boş ver” diyenlerden misin?

Öncelikle bunun sadece senin başına gelmediğinin farkına varman lazım. Her yazar böyle şeyler yaşıyor. Aslında biraz daha inişli çıkışlı oluyor bu. İlk başlarda kendini muhteşem bir yazar gibi hissederken, zaman geçtikçe “Kalemi kâğıdı bir daha elime almam,” diyebilecek konuma gelebiliyorsunuz. Önemli olan kendinizi zorlayıp bir sonraki parçaya geçmeye çalışmanız. Bu bir bölüm olur, kitap olur, sayfa olur, cümle olur. Bunu becerebilirseniz işi kotardınız demektir. Tek yapmanız gereken yazmaya devam etmek.

7 Geek Soru

1. Oyun oynamayı sever misin?

HAHAHAHA! Bu soruya cevabım bu… (Gülüşmeler)

En sevdiğin oyun konsolu hangisi peki?

Nostaljik favorim Super Nintendo ama şu anda evimde bir Xbox 360 var. PS4 ve Xbox One arasında tercih yapmam gerekirse ikinciyi seçerim.

Neden Xbox?

Oyun tercihlerimden dolayı. Ama Playstation bana hitap eden bir oyun çıkarırsa ona da geçebilirim. Aslına bakarsanız bende bir Wii de var. Hatta eskiden bir Gamecube’um da vardı. Bu soruya Nintendo 64’ün kıymetini bildiğimi göstermek için Nintendo diyeceğim ama sakın buradan benim bir Nintendo müridi olduğum anlaşılmasın. Yoksa Mario ve Luigi’nin şu anda otel odamda benimle kafayı çektiği falan yok. (Başını odanın iç kısmına çevirip) Kapayın çenenizi çocuklar.

2. Oynadığın en güzel, en iyi oyun nedir?

Chrono Trigger

3. Okuduktan sonra aşık olduğun ilk kitap hangisiydi?

Köpekbalığı saldırılarıyla alakalı bir kitaptı. Anaokulundayken okumuştum.

O kitabın romanındaki köpekbalıklarına ilham verip vermediğini merak ettim doğrusu.

Bilmem ki. Kitabımda köpekbalıkları mı varmış? (Gülüşmeler) Köpekbalığı saldırılarıyla alakalı bir araştırma kitabıydı. İlginç bir çocukluğum oldu, ne diyeceğimi bilemiyorum.

4. Dünya üzerinde en çok sevdiğin, sana ilham veren, biri senden kitap önermeni istese önereceğin kitap hangisi?

Scott Lynch’in yazdığı Locke Lamora’nın Yalanları rüya gibi bir kitap (Gülüşmeler). Favori bir kitabım yok, anlamıyorsunuz. Bu 3500 çocuğunuz arasından hangisini daha çok sevdiğinizi söylemek gibi bir şey. En iyisi Moby Dick deyip işi basit tutalım.

5. Dungeons and Dragons oynuyorsun değil mi? Peki hangi karakterlerle oynuyorsun? Bize biraz bundan bahseder misin?

Evet, D&D oynuyorum. Oynadığım zaman ise ya Bay Büyücü ya da, ister inanın ister inanmayın, köşelere saklanıp hırsızlık yapan Bay Crawley oluyorum. Hırsızlara karşı bir sempatim var. Bunun sizin için şok edici olduğunu biliyorum ama ne söyleyeceğimi bilemiyorum doğrusu. (Gülüşmeler)

Peki isimleri neler?

Demek benden D&D karakterlerimi ifşa etmemi beliyorsunuz? Tamam o zaman. Bir bakalım. Bunlar Oblivion ve Skyrim oynarken de kullandığım isimler aslında ama geleneksel olarak Bay Büyücü olarak oynuyorsam karakterim bir elf olan Shelledoccurdur. Bu ismi bir Doctor Who romanından çaldım çünkü tam bir nerd’üm. Hırsız karakterimin adıysa… hayır, bunu size söylemeyeceğim.

Hadi ama Scott. Bir kere başladın zaten.

Tamam tamam. İsmi Morgante. Kendisi kitaplarımda boy gösteren tanrılardan biri.

6. Televizyona geçersek, en sevdiğin ve aranızda bir bağ olduğunu düşündüğün televizyon dizisi hangisidir?

Doctor Who. Büyük bir Doctor Who hayranıyımdır. Ama o kadar büyük bir hayranım ki Doctor Who ile alakalı her şeyi bir buçuk sene geriden takip ediyorum. Yeni Doctor’la ilgili bazı sorunlarım var ama kalbimin derinliklerinde hâlâ bir Doctor Who hayranıyım.

Yeni Doctor’la ilgili ne gibi sorunların var?

Ah, bu tuzak bir soru. Kayıt dışıyken Steven Moffat hakkında bir sürü şey söyleyebilirim. Dizinin senaryosu ve yapısıyla, Doctor’un gerçekte ne olup ne olmadığıyla ilgili sorunlarım var. Peter Capaldi’nin seriyi toplayacağını umuyorum ama en nihayetinde senaryoyu o yazmıyor. Ve bir yazar olduğumdan direkt olarak senaryoya odaklanıyorum ve beğenmediğim şeyler yüzünden senaristlerle yapımcıyı suçluyorum.

Peki sana senaristlik rolü teklif etseler kabul eder miydin?

Hayır. 2004’te hayalimdeki iş buydu ama sonra kitabımı bastırdım. Televizyon geçmişim yok, bu yüzden diziyi istediğim gibi eleştirebiliyorum ama aslında neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikrim yok. Bence Moffat çok iyi bölüm yazıyor ama başarılı bir dizi yapımcısı değil ve kadın karakterler konusunda son derece başarısız. Söyledim işte, rahatladınız mı? (Gülüşmeler)

7. Son geek sorumuz: Ne oynuyorsun, ne izliyorsun, ne okuyorsun?

Xbox’umda utanç verici miktarlarda Fallout: New Vegas kaydı var. New Vegas yüzünden hiç yazılmamış ve yazılmayacak olan birkaç tane romanım var diyebilirim. New Vegas’ı ölümüne oynadım. Sonra dirilttim, tekrar öldürdüm ve biliyorum ki günün birinde tekrar oynayacağım.

Ne izliyorum. Aslında bir şey izlemiyorum. Kız arkadaşımla hafta sonları “Leverage” izliyoruz o kadar.

Ah, okumak. Okumak için vaktimin olduğunu zamanları hatırlıyorum. Şu ara Sam Sykes’ın dördüncü kitabı olarak yayınlanacak “City Stained Red” kitabını okuyorum. Bunun yanında kendi serimin dördüncü kitabı Olan Thorn Of Embarlain için de bir sürü araştırma materyali okuyorum.


Çeviri: Muhammed Emre
Düzelti: M. İhsan Tatari

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scott Lynch Röportajı

Centilmen Piç Serisi’nin yazarı Scott Lynch’in eserlerinin az bilinen yönlerinden bahsettiği, keyifli bir söyleşiyi sizler için çevirdik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün