Arkeoloji ve Fantazya

Çok sevdiğimiz yazar ve arkeolog dostumuz Murat S. Dural, bizler için fantazyayla arkeolojinin kesiştiği ince sınırlar üzerinde dans ederek harika bir yazı kaleme aldı!

“Zaman öyle bir şekillendirir ki en sert ve en yumuşak olanı, en basitinden nice kayalar kuma, nice kumlar kayaya dönüşür; bu yüzdendir dönüşmek ve dönüştürmenin şu dünyanın birinci kuralı  olması…”

Birazdan sizlere arkeoloji ve fantastik sanatlar hakkında ahkâm keseceğim. İşte bu meseleye adım atabilmek için yukarıdaki cümlenin iyi ve çok inandığım bir örnek, gerçek olabileceğini düşündüm.

Pek tabii ki böylesi bakir bir konuya ilk adımı atacaksak öncelikle bastığım yerin ay, benim de bir astronot olduğuma ikna olmanız, sizi ikna etmem gerekiyor. Benim hakkımda biraz bilgi edinmeniz bundan sonra okuyacağınız şeyler adına sağlam bir temel olabilir.

Öncelikli amacım arkeolojinin dünyasını size anlatırken bir yandan da fantastik sanatlar ile olan; gördüğüm, farkına vardığım, bildiğim kesişim noktalarını işaret etmek.

Sevgili Kayıp Rıhtım ailesi benden “Arkeoloji ve Fantazya” hakkında bir yazı rica ettiğinde (bu fırsat için çok teşekkür ediyorum) bunun gerçekten çok güzel, verimli ama bir o kadar da başımı derde sokacak kadar zorlu bir yazı olduğunu düşündüm. Yüksek lisans yapmış biri olarak akademik sinir uçlarım her temasta irkiliyor nitekim. Hayal gücünü sonuna kadar zorlayan bu iki mevhumdan biri bilimi diğeri ise aklın sınırlarını zorlayan hayalleri işaret ediyor. Ancak diğer taraftan, farklı iki uç gibi duran bu iki nüve insanda, toplumlarda yarattığı duygu, zihni arayış, psikolojik olgular anlamında da ne kadar iç içe geçtiklerini, birbirlerini etkilediklerini gösteriyor.

Benim Arkeoloji yolculuğum 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji (Klasik Arkeoloji) bölümünü kazanmam ile başladı. O dönem kazılara kabul sıkıntısı varken birinci sınıftan itibaren saha arkeolojini deneyimleme, araziye çıkma (arazi olmak demiyorum dikkatinizi çekerim) şansı yakaladım. Birinci sınıfta Assos, iki ve üçüncü sınıfta uzun süreyle Perge kazılarında yer aldım. 1997 itibariyle aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans eğitimime başladım. 1997-1999 yıllarında, iki yıl boyunca şu an ne yazık ki baraj suları altında kalan Allianoi kazısında tam zamanlı yer aldım ve Bergama’da yaşayarak iki yıl boyunca Bergama Müzesi ve Allianoi kazısında çalıştım. Bu çalışmam esnasında iki sene üst üste İzmir ve çevresinde yüzey araştırmalarında (survey) bulundum. 2000 yılında İstanbul Yenikapı – Taksim metro eklentisi için Vezneciler (İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin arkasındaki çıkış kapısı ve çevresi) Metro çıkışında İstanbul Arkeoloji Müzesi ile yürütülen kurtarma kazısında yer aldım ve yaklaşık iki yıl Alman konsolosluğu bünyesindeki (Arkeoloji ne kadar arazi/saha mesleği olsa da bir tarafı tamamen kütüphane çalışmasını içerir) Alman Arkeoloji Enstitüsü Kütüphanesi’nde görev aldım.

Bunca saha deneyimi bir tarafa arkeoloji ile başlayan zihinsel dönüşüm, genişleme duygusu beni daha çok okumaya yönlendirdi. Özellikle antik yazın, antik yazının günümüze etkileri, bu yönde oluşmuş edebi eserleri bulmaya çabalıyordum. Bir taraftan kendi branşımda her şeyi okumaya çalışırken diğer yandan özellikle din tarihi, mitler ve epik anlatılar üzerine okumaya yoğunlaştım. Yüksek lisans eğitimim boyunca “Bilinmeyen Karia Halkları”, “Mithra İnancı ve Tapımı”, “Antik Çağ’da Avcılık ve Balıkçılık” gibi konular üzerine kısmi çalışmalar ve sunumlar yaptım. Arkeoloji eğitimim boyunca durmadan okumakla geçen sekiz seneyi “Bilinen Antik Dünyada Şamanizm ve Totemizm”, “Dinler Tarihinde Kanat Betimleri” gibi konularda tez yazarak bitirmek istedim. Ancak “maddi eserler üzerinden sınıflama” yapmak, çalışmak isteyen hocam vesilesiyle (O beni ikna etmeliyken ben onu ikna ederek) tezim “İlias (İlyada) Ana Temasının Yunan Sanatına Yansımaları” olarak şekillendi. Gözünüzde canlanması açısından basit bir şekilde anlatmam gerekirse Homeros’un anlatıcılığını yaptığı (senaryosunu yazdığı), Grek toplumu için Antik Çağ’ın kutsal metni olan “İlyada”yı tüm dönemlerin (Geometrik Çağ’dan Bizans sonuna kadar) buluntuları, tarihi eserleri üzerinden betimlediğimi, Truva Savaşı’nı bir anlamda çizdiğimi, daha iyi bir örnek isterseniz her tür buluntu (tapınak alınlığından keramik betimlerine kadar ne kadar eser varsa) üzerindeki betimlerle bilimsel bir fotoroman oluşturduğumu söyleyebilirim.

Umarım arkeolojik geçmişim konusunda sizlere yeterince done sunmuşumdur. İkna olmayanlar çıkışa gelsin. Peki ya ben ve fantazya? Edebiyat? Her şey bu bilim dalının içimde açtığı o açlık hissini tatmin eden bu türdeki kitap ve bilgisayar oyunlarını keşfetmemle başladı. 1993’ten itibaren arkeolojinin beslediği, birazdan açıklamaya başlayacağım duygularla orantılı olarak özellikle “Heroes Of Might And Magic”, “Might And Magic” ve “Diablo” oynamaya başladım. Ele geçirilmiştim. Hâlâ içimden atamadığım, ele geçirilmekten memnun olduğum, daha da bağlandığım bu oyunlara şimdilerde “The Elder Scrolls” ve “The Witcher” gibi oyunlarla devam ediyorum. Son iki yıldır dostlarım ile bir kaç defa masa üstün FRP oynadım. Bu çok keyifli tecrübe roman çalışmalarım sebebiyle şu aralar kesintiye uğramış durumda. Kendimi bu oyunlarla ifade etmeyi seviyorum. Hayal gücünün verdiği özgürlük hissi, daha fazlası olma imkanı çok özel ve güzel. Oyunlarla ilgili hayatım boyunca unutmayacağım iki hatıramı size aktarmak istiyorum.Özellikle 1998 senesinde Bergama’da yaşar, Müze’de çalışırken 17 saat boyunca bilgisayarda aralıksız oynadığım Might And Magic’ten sonra İzmir’e gidip Konak Meydanı’nda gördüğüm uçan pembe domuzlar ve yine benzer bir şekilde uzun süreli bir oyun seansından sonra karışık rüyaların ardından, “Hayatta save ve load yoktur!” diyerek yataktan fırlayışım. Yıllar yıllar boyunca toprağa, çukurlara baka kalan, bir kazı alanında ipucu takip eden, tahayyül ederek yol alan biri için oyunlar da benzer öğeler barındırıyor. Ben buna kısaca; “macera çağrısı” diyorum.

Peki kısaca (kuramsal olarak) arkeoloji nedir? Antik Yunancada “ilk olan, eski” anlamlarına gelen “arkhaios” ve “bilgi, fikir” gibi anlamlar başta olmak üzere düşünceyle ilgili pek çok tabiri karşılayan “logos” sözcüklerinden oluşan “arkeoloji”, kabaca bir çeviriyle “eskinin bilimi” olarak adlandırılıyor. “Logos”tan türeyen “-oloji” bugün daha çok “x alanındaki çalışmalar” gibi adlandırılsa bile daha çok “bilim dalı” anlamına geliyor. Ülkemizde arkeolojiye yanlış olarak “Kazı Bilimi”de denmekle birlikte daha çok “erken dönemleri araştıran bilim” demek daha doğru geliyor bana. Arkeoloji ana bilim dalı çeşitli branşlara ayrılır. Bir iki örnek vermek gerekirse Eski Çağ, Ön Asya, Ege ve Yunan (Klasik) arkeolojisi bunlara birer örnek. Tarih öncesi dönemi inceleyen Prehistorya da bu alt bölümlerden. Bunun yanında lokalize olmuş şekilde İnka, Maya, Mısır, Hitit, Sümer, Urartu ve bunun gibi kültürleri, uygarlıkları inceleyen kazı ve kütüphane çalışmaları ile uğraşan detaylı dallar da mevcut. Burada hemen şu noktayı aydınlatayım; eski arkeologlar çok dil bilen (yaşayan / ölü), bu tip sınıflamalara dahil olmayan (her kültür, uygarlıkla ilgili bilgi sahibi), her konuda çalışıp makaleler yazan insanlar, gezginler hatta maceracılar, kâşiflerdi. Kısacası artık bir Indiana Jones’a rastlamamız mümkün değil.

Arkeolojinin ilk zamanlarında antik metinler, özellikle kutsal kitapların incelenmesi,onlara dair kanıt arayışları vesilesiyle bilinmeyen coğrafyaların gezilmesi, bu şekilde olası yerleşimlerin, uygarlıkların keşfiyle ivme ve popülerlik kazandı. Engizisyon karanlığının ardından gelen Rönesans ile başlayan antik uygarlıkların kültürel, sanatsal şaheserlerine duyulan ilgi yeni yapıtlar kadar eski eserlerin bulunması, söylentilerin, sözlü geleneğin peşine düşme arzusunu doğurdu. Bu doğrultuda daha çok gelişmiş ülkelerden yola çıkan kâşifler zorlu yollarda, dağlarda, ormanlarda at üzerinde araştırmalar yaptı, bu olası medeniyet kalıntılarının bulunduğu yerlerin haritalarını çıkardı. Dini ya da efsanelere dayanan arkeoloji kendini geçmişe bağlamak isteyen, gizli kalmış eserlerin ortaya çıkarılması için çabalayan, hatta onları ülkelerine götürmek isteyen araştırmanlar tarafından başlatılmıştır. Bugün yabancı müzelerde gözlemlenen, ait oldukları coğrafyalardan çok uzakta sergilenen eserler ne yazık ki bu dönemlerin sessiz tanıklarıdır. Sodom ve Gomore, Lut Gölü, Nuh’un Gemisi, yok edilmiş Pompeii’nin aranışı ve bunun gibi mitlerin ortaya çıkarılma çabası yaklaşık 250 yıldır devam etmekte. Bu konudaki en iyi ama sonuçlarıyla en kötü örnek gençliğinden beri Homeros’un İlyada’sında anlatılan Truva’yı bulmaya hevesli bir Alman vatandaşı olan Heinrich Schliemann’dır. Anlatıların gerçekliğini araştırarak olayları doğrulamaya çalışan bu adam Truva’yı bulmuş ancak yaptığı kazılar geri alınamaz tahribatlara sebebiyet vermiştir. İdealleri için kendine Yunanistan’dan Helena (Truva savaşının sebebi olan diyebiliriz) isimli bir gelin alan, oğluna Agamemnon ismini veren Schliemann efsanevi Truva katmanında (büyük olasılıkla) bulduğu çok değerli mücevherleri karısının üstünde sergilemiş, fotoğraflarını çekip yaymıştır.

Keşif arzusu, merak, ötelere gitmek ve bilinmezliğe yolculuk arkeoloji ve fantazyada eşleşen temel dürtülerdir.

Bu bilgiler bir yana benim okuduğum bölüme lokalize olursak, bilim ve fantazya olarak “Klasik Arkeoloji” branşı Yunan ve Ege Arkeolojisi’ni kapsıyor. Ancak “bilinen dünya” denilen topraklardaki uygarlıkların etkileşimleri; savaşlar, ticaret, göçler gibi unsurlarla çevredeki kültürlerin incelenmesi, bilinmesi de bu alana, kesişim kümesine giriyor. Örnek vermem gerekirse erken dönem Grek Sanatı’nı çalışırken Miken, Mısırya da Girit adasında şekillenen Minos kültüründen kopmanız mümkün değil. Balkanlardan, Orta Asya’dan (“Kelt”ler ya da “Kimer”ler gibi), gelen akınların sonucunda bu kültürlerin Hititler, Urartular ile kaynaşması ya da bilinen dünyada kendi dönemlerinin en büyük savaşlarını yapan Hitit ve Mısırlıların her anlamda etkileşimde bulunup yazılı ilk antlaşmaya imza atmaları da arkeolojide sadece bir bölümde sadece bir uygarlıkta uzmanlaşamayacağınızın, alanın genişliğinin birer örneği. Yazılı eserlerin erken dönemlere doğru gittikçe sözlü geleneğe dönüşmesi, bu kesişim kümelerini, uygarlık haritalarını soru işaretleriyle dolduruyor. Arkeoloji kusursuz, hep keşfetmeniz gereken kocaman bir soru işaretidir. Göçebe toplumların bazı bölgelerde gözlemlenen farklı topluluklarla bir araya gelip yaşamasının, yaşadıkları alanlara ve daha fazlasına etkileri yadsınamaz. Klasik Arkeoloji zaman dilimi olarak “Karanlık Çağlar” diye adlandırdığımız dönemden (Geometrik dönem kapları Milattan Önce 3000’lere gitse de Milattan Önce 1500’ler diyelim) Bizans İmparatorluğu’nun sonuna kadar olan dönemi (Milattan Sonra 1453’ekadar) kapsıyor. Ne yazık ki üniversitelerimizdeki müfredat sıkıntısı sebebi ile “Roma İmparatorluğu”, “Batı Roma – Doğu Roma İmparatorlukları” ve “Bizans İmparatorluğu” tarihini seçmeli olarak alabildim. Mısır tarihini çok okumak istememe rağmen hocaların reddi ile seçemedi, alamadım. Oysa Ege ve Yunan tarihi için çok büyük öneme sahip Minos tarihi okurken Mısır ile büyük ticari ilişkileri bulunan Girit ile tarihî bütünlüğünü, eser etkileşimlerini görüyor, inceliyorduk. Halkların gizemleri; bilinmeyen, gizil inanışlar, ritüeller, ırksal özellikler, yapısal farklılıklar, sosyal hayat, sanatsal yapı, yetenekler, diller, kendilerine has kültürel hazineler, coğrafi olarak soru işaretleriyle puslu, siz yürüdükçe, kazdıkça açılan haritalar demektir… Hayır, herhangi bir FRP oyununu tarif etmiyorum, bu arkeoloji. Ya da aslında ikisi birden…

Yavaş yavaş fantazyaya geliyoruz dostlar, imkan buldu arkeolojiyi öve öve bitiremedi demeyin, bozuşuruz. Aslında baştan beri bahsediyorum ama biraz daha sabır rica ediyorum.

İlk arkeolojik saha çalışmamda Assos Nekropol alanında bir taş mezarın kenarından içine sarkarak dört saat çalıştığımı büyük bir neşe ve şaşkınlıkla hatırlıyorum. Şansıma yanında çürümüş kılıcıyla bir savaşçıya ait (Antik Yunan’da mezara meslek grubuna göre sevdiği eşyalar bırakılır) mezar açmıştık. İlk tozu yutuşum sonrası derin bir aşk ile kullanmaya başladığım mala, ince dişçi aletleri ve boya fırçalarına eşlik eden yıllar her anını severek kucakladığım hatıralarla ve asla beni terk etmeyen tecrübelerle dolu. Dediğim gibi, arkeoloji insanı her yönden açan, sınırları çok geliştiren bir bilim dalı. Dönüp baktığımda arkeolojide en önemli şeyin sabır olduğunu, nice gizemin ancak zorlu, bedeli ödenmiş ve ince, konsantre çalışmalarla ortaya çıktığını görüyorum. Mesleğini seven her arkeoloğun muhakkak bir takım takıntıları vardır. Misal ben Helenistik ve Roma İmparatorluğu zamanında yapılmış, düzgün, blok kesilmiş duvarları açığa çıkarmayı ve taş aralarını mala ve süpürge ile temizlemeyi çok severim. Malanın duvara sürtünürken çıkardığı ses hâlâ kulağımdadır. Ki hâlâ, oynadığım FRP’lerde en sevdiğim şey blok taşlardan oluşan tünellere, tapınaklara, yerlere girmek.

Aylarca kalınan, sadece birkaç kişinin yüzünü görerek geçen kazılar, kazı alanları, bedensel olduğu kadar ister istemez aklı ve ruhu etkiliyor. Her kazı sizi başka birine dönüştürür muhakkak. Bir örnek vermem gerekirse Allianoi kazısında tüm kazı sezonu, yani yaklaşık altı aylık bir süreçte ormanların içinde ve yakından, “Tırmanlar Köyü”nden gelen köylülerle, abilerimiz kardeşlerimiz ile beraberdim. Öykü kitabım “Kibrit Ev”de, “Arka Bahçe” öykümün ilham kaynağı, oradaki kazı alanı “Allianoi” dır. O insanlardan dinlediğim öyküler kadar ormanların içinde yer alan, dünyada bilenen üç antik ve termal sağlık merkezinden (Asklepion’dan) biri olan şehir, Roma İmparatoru Hadrianus’un bile tedavi amaçlı geldiği bu sit alanı başlı başına içinize hikâyeler doldurabilecek fantastik bir yer, ilham kaynağıydı. Böylesi bir alanda çalışmak hayal gücünü, sınırları zorlamanıza sebep oluyordu. Gece yarıları, özellikle dolunayda, yasak olmasına rağmen kazı sahasında, 2000-2500 yıllık eski yaşam alanlarında, eski insanların arasında dolaşmak nasıl bir etki uyandırıyor siz düşünün. Bir kısım hissi elimden geldiğince “Arka Bahçe”de yansıtmaya çalıştım. İşin en unutulmaz tarafı fantastik eserler anlamında kutsal sayılabilecek Tolkien eserleri Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’ni Allianoi’ın ıssız ormanlarında adeta onlarla yolculuk yaparak, gece dolaştığım antik şehrin içinde taşa dönmüş üç trolün yanından geçerek okurdum. İnsan boyunda, baş kısmı garip bir buruna benzeyen asam “KargaBurun” ile sonbaharda ortaya çıkan, ağaç diplerinde biten göç çiçeklerini seyrediyordum. Kurumuş dere yataklarında yürürken hışırdayan şeylerin hangi hayvan olduğunu tahmin etmeye çalışıyordum. Ve ne yazık ki şimdi benim diyar fantazyam olan Allianoi saçma sapan, işe yaramaz bir baraj gölünün kırk metre altında biriken alüvyon ile her gün biraz daha yok oluyor.

Peki bence (fantazyamda) arkeolojiyi arkeoloji yapan şey nedir: En basit anlamıyla her bilimde olduğu (ve her oyunda olduğu) gibi hiç bitmeyen soru işaretleri!

Her buluntudan sonra ortaya çıkan bu sorulara verilmeye çalışılan bilimsel cevaplar için çaba sarf edilen sabırlı ve bitişi olmayan kovalamaca. Kazı tozu yutmak, yuttukça yutmaya acıkmak. Her milimde toprağın altından karşınıza çıkan izleri takip ederek bilgiyle beslenen hayal gücünüzle cevaplar aramak, yaşama ve ölüme dokunurken buluntular vasıtasıyla geçmişin hayaletleri ile konuşmak. Bitmeyen keşfetme arzusuyla daha da fazla tarihe, tarihin ve zamanın kendi gerçeğine vakıf olmak, dolmak, doldukça genişleyen çeperinle daha geniş ilgi alanlarına kavuşmak. İştahlanmak. Anlayacağınız sonu olmayan bir arayış. Zengin ve renkli bir bakış açısı. Topraktan gelip toprağın huzuruna kavuşan tarihin genişliğini, insani duygu ve hırsların ne kadar boş olduğunu bir kez daha gözlerinizin önüne seriveren zamana açılmış bir pencere. Hatta bazı soru işaretleri o kadar güçlü ki o soruların peşine takılan bazı insanlar ömürlerini o cevabı bulmak için feda edebilir. Hiç sönmeyen büyük bir tutku ile yanmak. Antalya yakınlarındaki antik kent Perge’de, Perge Artemis’i yani Artemis Pergaia’yı (Efsanevi Tapınağı) hâlâ bulamamak ama aramaktan asla vazgeçmemek mesela. Aynen kültürel, inançlar, halklar anlamında muhteşem bir mozaiği sahip bu ülke topraklarında henüz bulunamamış nice bilinmeyen uygarlık ve kalıntı gibi. Her santimde çıkan buluntular sizi nereye götürüyor? Oyununuzda bulmaya çalıştığınız ipuçları hangi yeni bölümlere açılıyor. Gizem olmaktan çıkmayı bekleyen bir başka gerçekliğe, buluntuya ulaşmanızı tabii ki. Keşif duygusu ile bilgiyi buluntu ile geliştirerek kurgulamak.

Arkeolog bir tür yazardır. Tarihin sayfalarına tutunarak bilinmeyenin dağına tırmanan bir dağcı, kimsenin anlam veremediği, binlerce yıl tarafından gölgelenmiş bir davayı ortaya çıkarmaya, çözmeye çalışan bir dedektiftir.Soru işaretleri ile dolu haritalarda karşısına çıkan zorluklara rağmen ilerlemeye çalışan bir FRP oyuncusu, karakteridir.

Sonuç olarak arkeoloji bugün kendi adıma, aradan 15 sene geçmesine rağmen her çukurdan, temel kazısı yapılan her inşaatın içinden bana seslenen, durup içine bakmam, tarihleme yapmam, bir kalıntı, buluntu görmem için beni çağıran âşık olduğum bir sirenden farksız. 1993 yılında başlayan bu sevdanın fantastik sanatlarla yan yana yürümesi ise hiç şaşırtıcı değil. Hiçbir zaman sönmeyen keşfetme, ortaya çıkarma duygusu hâlâ içimde yanan, sönmeyen ve şimdi arkeoloji yapamasam da fantastik oyunlar, romanlar, çizimler ile yanan bir ateş gibi.

Tüm bu arkeoloji anlatımının ardından -ki artık kesinlikle sizi ikna ettiğimi umarak- “fantastik” kısmına geçebiliriz diye düşünüyorum.

Bu yazıya başlarken aklıma takılan, problem olabileceğini düşündüğüm temel sıkıntı arkeolojiye hakimiyetim ile fantazya tecrübem arasındaki farktı. Fantazya için tipik ya da ansiklopedik tariflerin dışında kendi içimden gelen tanımı yapmak istiyorum izninizle. Fantastik ya da fantazya özlemi farklı bir gerçekliğin, bugünden kopuk görünüp aslında geçmiş, bugün ve geleceğe dair çok şeyin söylenebileceği, arkeolojik kazılardaki gibi santim santim derinleşip sırları ortaya çıkan unutulmuş değer, yadigar, insanlar, eserler, kavramlar ve inanışların olduğu, keşfetme tutkusuyla bir başka dünyanın tasarımı, tarih ve zaman dediğimiz şeyin özünde saklı olan farklı bir gerçekliğin tezahürüdür. Bu bir FRP oyununun, filmin, kitabın kendi bilgisi dâhilinde baştan sona belli bir kurguda size yaşattığı heyecan, keşfetme arzusudur kimi zaman. Şahsi düşüncem başarılı bir fantazya yazmak için insanın kendine has bir evren kurgusu oluşturabilme ve bunu kendi diliyle sayfalara dökebilmesi gerektiği yönündedir. Aynen tarih, aynen arkeolojinin tarihin bilinmezleri üzerinde kazarak, araştırarak, keşfetmeye çalışarak yapmaya çalıştığı gibi. Başarılı fantazya üreten kişiler benzer eserler, replikalar/kopyalar yerine kendinden çıkan bir “Arkhe”, başlangıç yaratıp “oloji”sini, her tür ayrıntısını oluşturabilmelidir. Bu anlamda Terry Pratchett’ın Disk Dünyası oldukça iyi bir örnek diye düşünüyorum. Evren tasarımı samimi, net, dili ve anlatıcılığı olağanüstü.

Arkeoloji ve fantastik ortak paydada keşfedilmemiş ama bunu bekleyen, sırlar barındıran, olasılıklar yüklenen bir öykünün, bir kurgunun izlerini taşımıyor mu sizce de? Fantazya ve arkeoloji soru işaretleri ile dolu, ilerledikçe, yol açtıkça, yolunun üzerini temizledikçe, gerekince uzlaşıp gerektiğinde savaşarak her kuytuya bakıp ortaya çıkan buluntular, ipuçları ile aynen bir arkeolojik kazıdaki gibi beş metreye beş metre açılan her açmanın sonuçları ile oluşan raporlara, çizimlerle ortaya çıkmaya başlayan antik kalıntılarla birbirlerine benzemiyor mu? Merak etmek ve bu hissi arzulamak temel duygu değil mi? Kendi evrenini kurmak,kendi bilgisini, buluntularını gizemle örmek, sahip olduklarını farklı bir dil, görsellikle, ırklar, inançlarla anlatma çabası böylesi bir yerden beslenmiyor mu? Arkeoloji’deki yeni kültürler, krallıklar bulma, bulunanları daha da ortaya çıkarma istemi aslında bunun tezahürü değil mi? Din, dil, ırk, tarih, sosyal yaşam olarak bambaşka, üretilmiş, farklılaştıkça hayranlığa düşüren, keşfedilmemiş şeylere karşı duyulan sonsuz ilgi yazar, çizer, oyun yapan insanlarda, arkeologlarda sınırsız bir hayal gücü ile doğmuyor, her doğum yeni doğumlara gebe kalmıyor mu?

Araştırma ve keşfetme duygusu arkeoloji ve fantazyanın temel direği denilebilir. Her ikisi için de diğer tüm ayrıntılar; insanlar, eşyalar, şeyler buradan çeşitlenir. İşte bu noktada “aramadan ne aradığınızı bilemeyeceğiniz” olgusu kendini ortaya koyar. Küçük buluntular, yadigarlar büyük keşiflerin, bilgilerin yüzlerce, binlerce yıldır açılmamış kapılarının anahtarı olur. Bir arkeoloğun yeni bir eser bulduğundaki heyecanıyla oynadığı oyunda kritik bir aşamaya ulaşan fantastik sanatlar oyuncusunun ya da okuyucusunun yaşadığı tecrübe, tat bir anlamda çok benzerdir. Okur başarılı bir fantazya eserinde kendini başka yerlere, zamanlara götüren gizli bir geçit bulmuş gibidir. Arkeolojide de bu vurulan her kazma darbesine benzer ve eşittir. Yazar, çizer kadar okur da, oyuncu da elinde mala toprağı karıştırıp o bulmayı çok istediği eserin peşindedir. Birinde kapalı bir alanda, diğerindeyse tarihin tozlu sayfaları arasında bir açmanın, eskilerin yaşanmışlıklarının içindesinizdir. Ne bulacağınızı bilemezsiniz. Bir sonraki sayfayla bir kazma vuruşu, bir kürek atımı arasında neyin gerçekleşmek üzere olduğunu yaşayarak, okuyarak, oynayarak keşfedebilirsiniz ancak.

Hayatımda arkeoloji anlamındaki en büyük keyfi –ki çok tehlikeliydi- Allianoi kazısında makale hazırladığım şehrin kirli su boşaltım sistemleri üzerine çalışırken yaşadım. Yerin altında çok küçük bir alanda, bir kanalın içinde günlerce santim santim ilerleyerek tek başıma kazı yaptım. Kanalizasyon sistemi nice hediyeyi önüme sererken kanalda 15 metre ilerlemiştim. Çalıştığım alanda toprak yumuşak ve nemli olduğu için bir takım sürüngenlerle, böceklerle yüzleşmek kaçınılmazdı. Vazgeçmemiştim. Heyecan doluydum. Şans eseri badiresiz atlattığım bu çalışmada son derece verimli, şehrin altına düşmüş nice eser bulduk. Kanalizasyonlar gerçek bir buluntu hazinesidir. Aynen fantastik bir eserde girdikleriniz kadar. Özellikle bulduğum büyük boyutta, zarar görmemiş tiyatro maskı nefisti. Somurtan yüzü tragedya maskı olduğunu ortaya koyuyordu. Bir oyunda ya da kitapta eski bir kanalizasyonda birkaç canavar temizleyip bulacağınız, taktığınızda özel yetiler kazanacağınız bir zırh parçası ile o maskın ne farkı var ki? Hem bir arkeolog önemli bir buluntu bulduğunda o da on kaplan gücüne erişir.

Fantazya ya da fantastik oyunlarda da benzer bir şekilde her zorluk sizi daha nitelikli eserlere, yadigarlara ulaştırır. “Personalty”nizi, “Power”ınızı, “Durability”nizi vb. geliştirir. Keşif, fethetme duygusu yoğundur. Ve her buluntuda biraz daha genişletir macerayı, istek kuvvetlenir, bilginiz artar.

Gözünüzde canlanması için size arkeolojik bir örnek vermek istiyorum. Ege ve Yunan Arkeolojisi özelinde Milattan Önce 3000’ler ile 900 arası, 1400’lerde olduğu tahmin edilen Truva Savaşı’nı kapsayan zaman dilimi “Karanlık Çağ” ya da “Kahramanlar Çağı” olarak adlandırılır. Bunun sebebi gerek yazılı kaynak gerekse buluntu olarak verim alınamaması, kesin uygarlık ipuçlarının elde edilememesidir. Örneğin hâlâ Doğu Anadolu’ya yakın Hititler ile Çanakkale’de merkezi bulunan Truva Krallığı arasındaki geniş boşlukta yer alan büyük bir krallık ya da krallıkların olmalıydı. Bu hâlâ netleşmemiş büyük soru işaretlerinden biridir. Bu bölge için “Luvi”ler, “Lelegler” ismi sıkça anılır. Bölgelerin kendine has göçebe ya da yerleşik toplulukları vardır. Bu  büyük boşlukların bulunması hem arkeolog hem de fantazya oyunlarını seven benim için müthiş bir merak uyandırıyor. Arada yağa fırlayıp; “Karanlık Çağ!” diye bağırıyorum. Açılmamış, keşfedilmemiş belki de keşfedilemeyecek bir zaman dilimi, kültür ihtimali. Çok eski çağlardan, o dönemde yapılmış kahramanlıklardan gelen ve şanslı olabileceğini düşündüğümüz sözlü gelenekler yazılı olarak epik destanlara dönüşmüşler. Misal 1400’lerde olduğu düşünülen Truva Savaşı ile sözlü gelenekten gelen Homeros’un İlyada’yı anlatışı arasında 500 yıl olduğu söyleniyor. Smyrna’lı (İzmirli) kör ozan hayal gücünü sonuna kadar kullanarak geçmişi geleceğe armağan etmiş. İlyada’nın bilinen en eski yazılı örneği ise, MÖ 6. yy’da Kral Pestrados döneminde Atina’da kaleme alınmış. Okulların ana müfredatı, en önemli eseri İlyada’ydı.

Fantazya, FRP, hayal kurmak,siz nasıl ifade ederseniz edin eski zamanların hayaletleri ile bugünü farklı isimlerle buluşturmak, gerçekten yaşanmış ya da yaşanmamış olayların kurgusunu şimdi, şu anda sergilemek ya da hissettirmek için“… nice kaya kuma, nice kum kayaya dönüştü!” demektir. Bir oyun bunu harika bir şekilde yapar ve sizi alıp alternatif bir gerçeklikte o zamanların duygu durumlarına yönlendirir. Taktik uygulatır, hayatta kalmaya çabalatır, soru sormaya yönlendirir. İşte bu tip cümlelerin doğurduğu keşfetme arzusu, daha fazlası olduğuna, bir gün ortaya çıkacağına inanılan bilinmeyenlere yolculuktur.

Silahlar, insanlar, sosyal hayat, inançlar, isimler, kullanılan araçlar, bayraklar, sınırlar, zenginlikler, varlıklar dünyayı dünya yapan zaman tarafından sayısız defa değiştirilmiştir. Zamanın evinde sayısız pencereden giren rüzgâr sayısız cereyana, sirkülasyona sebep olmuştur. Bunların hayalini bilimsel olarak ya da hayali olarak kurup kendi evrenini insanlarla oyunlar veya sayfalar aracılığı ile paylaşmak aynı, geliştirici, büyüten, meraka sürükleyen bir yapıya sahiptir. Arkeoloji ve fantazya bilimsellik, tek zaman çizgisi hariç her anlamda üst üste, benzer duygular, düşüncelerden oluşur. Başta söylenceler, mitolojiler olmak üzere bilimsel bulgular doğrultusunda ortaya konulan giyim kuşam, yapılar, tapınaklar, dinî ritüeller, savaş unsurları; taktikler, zırhlar, silahlar, kalkanlar, fantazyaya arkeolojinin verdiği ilhamı kuşku duyulmaz bir hale getirmiştir.

Üstüne basarak geçtiğimiz her şey olağanüstü sabırlı bir dönüşümün eleğinden geçiyor ve şekil değiştiriyor. Bu değişimin müthiş soru işaretleri ise her daim meraklı gözler için ağız sulandırıcı bir keşif arzusuna gebe olacak. Bu soru işaretlerinin toplamı sınırsız hayal güçlerinin elinde keşfedilmeyi bekleyen diyarlar üretiyor. Üretmesi de lazım. Daha fazlası olduğumuzu, merak edecek bir şeylerin olması gerektiğini hissediyoruz. Arkeoloji bilimsel olarak bunu toprağın içinde yapmaya çalışırken fantazya bu heyecanı evlerimizde ya da seçtiğimiz ortamlarda yaşamamızı sağlıyor.

Efsaneye göre Akhilleus topuğundan vurulup ölür. Ben ise Akhilleus’un gerçek bir tarihî kişiyse topuğundan vurulup sakat kaldığını, artık savaşamadığı için ölmüşten beter olduğunu düşünürüm hep. Akhilleus’un isim babalığı yaptığı “Aşil Tendonu” kopan birinin yürümesi bile çok zordur. En iyi ihtimal topallıktır. Yeni bir soru işareti. Heyecan verici. Açılmayı bekleyen yeni bir harita. Keşif arzusu.

Arkeoloji ve fantazya aynı arzu ile yapılan, aynı düşlerin tezgahında örülmüş gibi. Soru işaretleri oldukça o yöne yürümenin verdiği heyecan ne fantazyada ne de arkeolojide kesinlikle bitmeyecek. Elbette arkeoloji bir bilim ama hayal gücünüz ve bilginiz eksikse ihtimaller geliştiremez, sonuçlara varamazsınız. Ejderhaları, elfleri, orkları fantazya olarak düşlerken prehistorya ile uğraşan arkeologlar ise çok daha fantastik bir geçmişi, çeşit çeşit, devasa dinozorları, görünümleri, yaşantıları bizden çok farklı ilk insanları bilimsel olarak keşfetme, ortaya koyma çabasındalar.

İç Anadolu’da devasa ormanlardan arta kalan ağaç, Everest’in eteklerinde keşfedilen kabuklu deniz canlılarına ait fosiller, Arabistan’daki çöllerden çıkan petrolü var eden milyonlarca yılda fosilleşen Amazon ormanları gibi ormanlar. Şu an Marmara Denizi ve Boğaziçi’nin tektonik hareketlerle bir anda su basmış ovalar, vadiler ve eskiden sadece tek bir toprak parçası olan dünya.

Fantazyanın gerçekliğine hoş geldiniz.

Yazan: Murat S. Dural

  • 2
    Shares




Arkeoloji ve Fantazya için 6 yorum

  1. Indiana Jones bile, beni bu yazı kadar heyecanlandırıp, arkeologluğa heveslendirmemişti :heart:


  2. Çok güzel, titizlikle hazırlanmış, ilgi çekici bir çalışma. Arkeolojiyi hep merak etsem de derin bir şekilde araştırma fırsatım olmadı. Doğrudan arkeoloji çalışmalarına katılmadan, o havayı solumadan arkeolojinin anlaşılması da zordur. Bu yüzden yeterli bilgi birikimine sahip, sabırlı arkeologlara çok imrenirim. Sualtı arkeolojisinin de ayrıca gizemli bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bu alanda çalışan herkese başarılar dilerim. Hayallerinizin peşinden koşmak, uzun çabalar sonucu başarıya ulaşmak paha biçilmez olmalı. :slight_smile:


  3. Nemo dedi ki:

    Hem arkeoloji hem de fantazya bu kadar şevkle anlatılınca, haliyle okuyucuya bu alınan zevk içtenlikle çok rahat aktarılıyor. Şenliğin en iyi yazılarından biri olmuş, okurken çok keyif aldım. Elinize sağlık.


  4. Çok teşekkür ederi, yeni yazılar için hem ilham hem de güç veriyorsunuz. Estafurullah Indiana’nın askerleriyiz :slight_smile:


  5. Çok teşekkürler, yazdıklarınız önemli ve doğru. :slight_smile:


Arkeoloji ve Fantazya

Çok sevdiğimiz yazar ve arkeolog dostumuz Murat S. Dural, bizler için fantazyayla arkeolojinin kesiştiği ince sınırlar üzerinde dans ederek harika bir yazı kaleme aldı!

  • 2
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün