Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard

Robert. E. Howard'ın Conan Unconquered oyununa konu olan "Kara Dev" (Black Colossus) adlı kısa hikâyesini sizler için çevirdik.

KARA DEV

Robert E. Howard

Birinci Bölüm

 

Kader’in asırlık granit tahtından kalkan devasa bir heykel gibi dünyanın koridorlarını arşınladığı gecedir Güç Gecesi…

– E. Hoffman Price, Semerkantlı Kız

Yalnızca asırlardır süregelen bir sessizlik hâkimdi Kuthchemes’in gizemli harabelerinin üzerine, ama Korku oradaydı. Korku, hırsız Shevatas’ın beyninin kıvrımlarında geziniyor, sıkılı dişlerinin arasından verdiği soluğunun hızlı ve keskin çıkmasına neden oluyordu.

Yıkılıp harap olmuş devasa anıtların ortasındaki tek canlı varlıktı hırsız. Güneşin alev alev parladığı engin ve mavi gökyüzünü siyah bir nokta misali lekeleyen bir akbaba bile yoktu meydanda. Dört bir yanı unutulmuş bir çağa ait, kasvetli kalıntılarla doluydu: ufalanmış zirveleri göğe doğru uzanan çatlamış devasa sütunlar, yerlere devrilmiş devasa taş bloklar, aşındırıcı rüzgârların ve kum fırtınalarının yarı yarıya sildiği korkutucu suretler. Ufukta tek bir yaşam belirtisi bile yoktu; sadece uzun ve kuru bir nehir yatağının dolambaçlı çizgisi tarafından bölünen çölün nefes kesici, katıksız çıplaklığı… Harabelerin hafifçe parıldayan kalıntıları bu engin arazinin ortasında duruyor, sütunlar batık gemilerin kırık direkleri misali göğe yükseliyordu. Lâkin hepsi de tir tir titreyen Shevatas’ın önündeki fildişi kubbenin ihtişamı yanında gölgede kalıyordu.

Mermerden yapılma, devasa kaidesi eskiden ulu nehrin kıyılarını oluşturan yüksek tepelerin üzerinde yer alıyordu ve büyük, bronz kapısına geniş basamaklarla ulaşılıyordu. Kubbe muazzam boyutlardaki bir yumurtanın yarısı gibi görünüyordu; saf fildişinden yapılmıştı ve meçhul eller tarafından durmadan cilalanıyormuş gibi parlıyordu. Zirvesindeki altından yapılma, sivri süsleme de benzer bir parıltıya sahipti. Kubbenin çevresi boyunca uzanan altın hiyeroglifler metreler uzunluğundaydı. Yeryüzünde yaşayan hiç kimse o harfleri okuyamazdı, ama ima ettikleri şeyleri düşünmek bile Shevatas’ın titremesine neden oluyordu. Çünkü o çağdaş kabilelerin hayal dahi edemeyeceği şekilleri tasvir eden efsanelere sahip, oldukça eski bir uygarlığın torunlarındandı.

Zamora’nın usta hırsızlarından biri olan Shevatas ince ve kıvrak bir yapıya sahipti. Küçük ve yuvarlak kafasını kazıtmıştı; üzerindeki tek giysi ipekten yapılmış, kızıl bir peştamaldı. Irkının tüm üyeleri gibi o da çok koyu tenliydi ve akbabayı andıran, dar yüzündeki patlak gözleri keskindi. Uzun ince ve zayıf parmakları bir pervanenin kanatları kadar hızlı ve gergindi. Altın işlemeli kuşağından sarkan deri kınında kabzası mücevherlerle bezeli, kısa ve dar bir kılıç taşıyordu. Shevatas silaha karşı aşırı bir titizlik gösteriyordu. Hatta kınının çıplak tenine değmesinden bile kaçınıyordu. Ama bu dikkati yersiz değildi.

O Shevatas’tı, hırsızların arasındaki bir hırsız. Maul’un batakhanelerinde ve Bel’in tapınaklarının altındaki karanlık köşelerde ismi huşuyla anılırdı ve adı binlerce yıl boyunca şarkılarla efsanelere konu olacaktı. Ama yine de, Kuthchemes’in fildişi kubbesinin önünde dururken, Shevatas’ın yüreğini korku kemiriyordu. Bu yapının tekinsiz bir yanı olduğunu aptallar bile anlardı; üç bin yıl boyunca güneş ve rüzgâr tarafından kamçılanmasına rağmen altın ve fildişi kısımları isimsiz eller tarafından bu isimsiz nehrin kıyısına dikildiği günkü kadar parlaktı.

Etraftaki tekinsiz harabelerin genel havası da bu doğaötesi durumla uyumluydu. Şem’in güneydoğusunda uzanan çöl gizemlerle doluydu. Shevatas’nın bildiği kadarıyla buradan güneybatıya doğru yapılan birkaç günlük deve yolculuğunun sonunda, normal seyrini terk edip sağa doğru kıvrılan ve denize dökülünceye dek batı istikametinde yol alan ulu nehir Styx’i görmek mümkündü. Styx’in kıvrılmaya başladığı noktada sınırları ulu nehir tarafından sulanan kara bağırlı bir hanım, yani Stigya Krallıkları yer alır ve çevresini saran çöle aldırmaksızın dimdik yükselirdi.

Shevatas çölün doğuya doğru steplere dönüştüğünü ve bu düzlüklerin büyük bir içdenizin kıyılarında barbarsı bir ihtişamla yükselen Turan Krallığı’na, yani Hirkanyalıların topraklarına dek uzandığını biliyordu. Kuzeye doğru at sürdüğünüz takdirde çöl yerini önce çıplak tepelere, sonra da Koth’un, yani Hiborya Krallıkları’nın en güneyindeki şehrin bereketli diyarlarına bırakıyordu. Batıdaysa okyanusa dek uzanan Şem çayırlarına karışıyordu.

Nasıl ki bir adam yaşadığı şehrin sokaklarını ezbere biliyorsa Shevatas da tüm bunları aklında tutmak için özel bir çaba sarf etmiyordu. Hayatı boyunca pek çok uzak diyarı gezmiş, pek çok krallığın hazinelerini yağmalamıştı. Ama şu anda, maceralarının en heyecanlısını yaşamanın ve hazinelerin en büyüğünü çalmanın eşiğindeyken tereddüde kapılıp titriyordu.

O fildişi kubbenin altında Thugra Khotan’ın, yani üç bin yıl önce Kuthchemes’e hükmeden kara büyücünün kemikleri yatıyordu. Stigya Krallıkları o zamanlar ulu nehrin kuzeyine dek yayılıyor ve Şem’in çayırları ile ötesindeki diyarları kaplıyordu. Sonra bir gün kuzey kutbunun yakınlarında yaşayan Hiboryalıların güneye doğru gerçekleştirdikleri büyük göç başlamıştı. Yıllarca, hatta çağlar boyunca sürecek muazzam bir göçtü bu. Lâkin kurt postlarına ve çelik zırhlara bürünmüş bu gri gözlü, esmer tenli barbarların kuzeyden inip bereketli dağlık bölgelere yerleşmesi ve kılıçlarının gücüyle Koth krallığını kurması Thugra Khotan’ın, yani Kuthchemes’in son büyücüsünün hükümdarlığı zamanına denk gelmişti. Barbarlar Kuthchemes’e azgın dalgalar gibi saldırmış, mermer sütunları kanla boyamış ve Kuzey Stigya Krallığı’nı yakıp yok etmişti.

Fakat onlar büyücünün şehrinin sokaklarını yağmalayıp okçularını buğday gibi biçerken Thugra Khotan tuhaf ve korkunç bir zehir içmiş ve maskeli rahipleri tarafından bizzat kendi elleriyle hazırladığı bu kubbeli lahde kapatılmıştı. Müritleri lahdin etrafında vahşice katledilmişti ama barbarlar ne kapıyı açabilmiş ne de ateşle ya da şahmerdanlarla yapıya zarar verebilmişti. Böylece o muhteşem şehri bir moloz yığını hâlinde arkalarında bırakarak oradan uzaklaşmışlar, Yüce Thugra Khotan ise kertenkeleler ufalanan sütunları kemirir ve kadim günlerde ülkesine su sağlayan nehir kuruyup çöle karışırken fildişi kubbeli mezarında rahatsız edilmeden yatmıştı.

Efsanelere göre kubbeli yapının altında çürüyen kemiklerin etrafı hazine tepeleriyle doluydu. Pek çok hırsız o hazineleri elde etmeye çalışmıştı. Ve pek çok hırsız lahdin kapısında ölmüş, birçoğu da korkunç kâbusların pençesine düşüp dudaklarında deli saçması sözlerle can vermişti.

İşte bu yüzden lahdin önünde titriyordu Shevatas ve ona bu korkuyu yaşatan tek şey büyücünün kemiklerini koruduğu söylenen yılan değildi. Korku ve ölüm Thugra Khotan’la ilgili tüm efsaneleri bir kefen gibi sarıyordu. Shevatas durduğu yerden baktığında zincire vurulmuş yüzlerce esirin zorla diz çöktürüldüğü ve Set’i, yani Stigya’nın Yılan Tanrısı’nı onurlandırmak için kral-rahip tarafından kellelerinin vurulduğu büyük salonun harabelerini görebiliyordu. Hemen yakınlarda o meşhur çukur vardı; efsanelerde anlatıldığı kadar karanlık ve de çirkindi. Büyücünün kurbanları daha derin, daha cehennemvari bir mağaradan çıkıp gelen isimsiz bir canavara kurban edilirdi burada, çığlık çığlığa. Efsaneler Thugra Khotan’ı insandan daha öte bir şey hâline getirmişti; bozulmuş, yozlaşmış bir tarikat hâlâ ona tapıyor ve ateşli müritleri, ölülerini ulu karanlık nehre (Styx onun yanında sadece maddesel bir gölge gibi kalırdı) verirken kullandıkları sikkelere onun yüzünü basıyorlardı. Shevatas o ölülerin dillerinin altından çalınan sikkelerin üzerindeki sureti görmüş ve bu görüntü kalıcı bir şekilde zihnine kazınmıştı.

Lâkin Shevatas korkularını bir kenara bırakıp bronz kapıya yüklendi. Pürüzsüz yüzeyinde ne bir sürgü ne de kilit vardı. Ama Shevatas karanlık tarikatlara boşu boşuna katılmamış, gece yarılarında ağaçların altında Skelos’un müritlerinin tüyler ürpertici fısıltılarını boşu boşuna dinlememiş, Kör Vathelos’un demirle kaplanmış yasaklı kitaplarını boşu boşuna okumamıştı.

Kapının önünde diz çöken hırsız çevik parmaklarıyla eşiği aradı; hassas parmak uçları gözle görülemeyecek ya da onunki kadar marifetli olmayan eller tarafından hissedilemeyecek kadar küçük çıkıntılar keşfetti. Bir yandan onlara sistemli bir şekilde bastırırken diğer yandan da uzun zaman önce unutulmuş bir büyü mırıldanmaya başladı. Son çıkıntıya bastırır bastırmaz çılgınca bir telaşla ayağa fırlayıp avucunun içiyle kapının tam ortasına bir darbe indirdi.

Ne bir menteşe ne de bir yay gıcırtısı duyulmasına rağmen kapı içeriye doğru geriledi ve Shevatas tuttuğu nefesini sıkılı dişlerinin arasından sertçe salıverdi. Kısa ve dar bir koridor çıktı ortaya; zemini, tavanı ve tünel benzeri duvarları fildişindendi. Kapı, bu koridor boyunca kaymaya devam edip karşı duvardaki yerine yerleşti. Derken yan taraftaki bir açıklıktan sessizce sürünen, yavaşça dikilen ve lahdin davetsiz misafirini parlak gözleriyle süzen, dehşetengiz bir yaratık çıkıverdi; ışıltılı ve yanardönerli pullara sahip, altı metre uzunluğunda bir yılandı bu.

Hırsız, kubbenin altında yatan hangi gece karası çukurların bu canavara besin sağladığını düşünmekle zaman harcamadı. Kılıcını dikkatle çekti ve keskin metalin üzerinden sürüngenin palayı andıran, salyalı dişlerinden akan yeşilimsi sıvının bir benzeri damladı. Kılıç, yılanın hısımlarının zehrine batırılmıştı ve o zehrin Zingara’nın iblislerle dolu bataklıklarından elde edilmesi bile başlı başına bir efsaneydi.

Shevatas parmak uçlarına basarak, temkinle ilerledi; dizlerini hafifçe bükmüştü ve her iki yöne de hızla sıçramaya hazırdı. Yılan boynunu büküp şimşek gibi ileri atıldığında tüm süratine gereksinim duydu. Yine de, ne kadar hızlı olursa olsun, eğer şans yanında olmasaydı oracıkta ölebilirdi. Yana sıçrayıp canavarın öne uzanmış boynunu biçme planı, sürüngenin göz kamaştırıcı sürati nedeniyle boşa çıkmıştı. Hırsızın ancak kılıcını doğrultup gözlerini kapayacak ve korku dolu bir çığlık atacak kadar vakti olmuştu. Derken silahının kabzası sert bir çekişle elinden kopup gitmiş, tüm koridor korkunç bir debelenme ve can çekişme sesiyle dolmuştu.

Hâlâ hayatta olduğuna şaşarak gözlerini açan Shevatas, canavarın çamurlu vücudunun inanılması güç açılarla kıvrılıp büküldüğünü, kılıcınınsa onun iri çenesine saplanıp kalmış olduğunu gördü. Sürüngenin kendini körü körüne kaldırılan kılıcın sivri ucuna atması tamamen şanstı. Silahın üzerindeki zehir birkaç saniye sonra etkisini gösterdiğinde koca yılan hafifçe titreyen, parıltılı kıvrımlar hâlinde hareketsiz kaldı.

Canavarın üzerinden dikkatli bir şekilde geçen hırsız bir kez daha kapıya yüklendi. Kapı bu kez yana kaydı ve kubbenin iç kısmını gözler önüne serdi. Shevatas acı dolu bir çığlık attı; zifiri karanlık yerine nabız gibi atan, ölümlü gözlerin ucu ucuna dayanabileceği, kızıl bir ışık karşılamıştı onu. Kubbenin kavisli kemerine yerleştirilmiş, kırmızı renkli ve devasa bir mücevherden yayılıyordu. Hayatı boyunca pek çok servet görmüş olmasına rağmen Shevatas’ın ağzı bir karış açık kaldı.

Afallatıcı büyüklükte hazine yığınları duruyordu önünde: elmas, safir, yakut, firuze, opal ve zümrüt tepecikleri; yeşimden, oltu taşından ve gök cevherinden yapılma tapınaklar; altın külçelerinden piramitler; gümüş yığınlarından mabetler; altın kınlarının içindeki elmas kabzalı kılıçlar; boyalı at kılından veya siyah ya da kızıl tüylerden yapılma sorguçlara sahip altın miğferler; gümüş kakmalı zırhlar; mezarlarındaki savaşçı krallar tarafından üç bin yıldır giyilen, mücevherlerle süslü koşum takımları; saf elmastan oyulmuş kadehler; göz çukurlarına ay taşı yerleştirilmiş, altın kaplama kafatasları; insan dişiyle mücevherlerin karışımından yapılmış kolyeler. Fildişi zemin santimler kalınlığında altın tozuyla kaplıydı ve kızıl ışığın altında milyonlarca ışık saçıyordu etrafa. Hırsız büyü ve şaşaayla dolu bu harikalar diyarının tam ortasında dikiliyor ve sandallı ayağıyla yıldızları arşınlıyordu.

Ama onun gözleri sadece ışık huzmelerinin ortasında, kırmızı mücevherin tam altında duran kristal bir kürsüyü görüyordu. Büyücünün yüzyıllar içerisinde çürüyerek toza dönüşen kemiklerinin olması gereken yeri… Shevatas oraya bakmayı sürdürürken esmer yüzü bembeyaz kesildi, sırtındaki tüyler diken diken oldu ve dudakları sessiz kelimeler sarf etti. Derken sesinin kontrolünü yeniden kazandı ve kavisli kubbenin altında çınlayan, korkunç bir çığlık atı. Ardından yeniden asırların sessizliği çöktü Kuthchemes’in gizemli harabelerine.

İkinci bölüm için tıklayın.

Sayfalar: 1 2 3 4
Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard için 2 yorum

  1. rann dedi ki:

    Söz konusu hikayenin Dark Horse renklendirmesi ile yeniden yayinlanmiş çizgi romanını, Prespero ve Shoryuken ile metin hazirlamasi ve editi yapılmış, türkçeleştirilmiş halini paylaşmak isterim.

    Bu paylaşim http://www.cizgidiyari.com/forum/ dan alinmiştir.

    Aynı sitede daha önce Conan öykülerini derlediği yeni kitabi cıkan Hüseyin Aksakal’ın paylaşımı ile Kara Dev’in metin olarak tamamını okuyabilirsiniz.

    Not; Paylaşım forum kurallarına aykırı ise silinebilir.


Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard

Robert. E. Howard’ın Conan Unconquered oyununa konu olan “Kara Dev” (Black Colossus) adlı kısa hikâyesini sizler için çevirdik!

Başa dönün