Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard

Robert. E. Howard'ın Conan Unconquered oyununa konu olan "Kara Dev" (Black Colossus) adlı kısa hikâyesini sizler için çevirdik.

İkinci Bölüm

Söylentiler çayırları aşıp Hiboryalıların şehirlerine dek ulaştı. Havadisler kumların üzerinde zahmetle ilerleyen ve beyaz kaftanlı, şahin bakışlı, zayıf adamlar tarafından güdülen deve kervanları vasıtasıyla taşındı. Çayırlarda yaşayan kanca burunlu çobanlardan çadır sakinlerine, onlardan da kıvırcık mavi-siyah sakallara sahip kralların tuhaf ayinlerle koca göbekli tanrılara taptığı taş şehirlere aktarıldı. Havadisler bir deri bir kemik kabile üyelerinin kervanlardan ayakbastı parası kestiği tepelerin eteklerinde dolaştı. Söylentiler mavi göllerle nehirlerin üzerinde yükselen görkemli şehirlerin bereketli topraklarına ulaştı. Dedikodular öküz arabalarıyla, meleyen sürülerle, zengin tüccarlarla, zırhlı şövalyelerle, okçularla ve rahiplerle dolu beyaz taşlı, geniş yollarda ilerledi.

Stigya’nın doğusunda uzanan çölden, Koth tepelerinin oldukça güneyinde kalan yerden doğuyordu bu söylentiler. Göçebelerin arasında yeni bir peygamber doğmuştu. Kabilelerin arasındaki savaşlardan, güneydoğuda toplanan akbabalardan ve sayıları giderek artan ordularını zaferden zafere koşturan korkunç bir liderden bahsediyordu insanlar. Görünüşe göre kuzeyli ülkeler için her daim bir tehdit oluşturan Stigyalıların bu harekâtla bir ilgileri yoktu; çünkü ordularını doğu sınırlarına yığıyor ve rahipleri o çöl büyücüsüyle savaşmak için büyüler hazırlıyordu. İnsanlar o kişiye Natohk, yani Peçeli diyorlardı; zira yüz hatlarını daima bir maskenin ardına gizliyordu.

Ama akınlar diyarların kuzeybatısını silip süpürdü, mavi sakallı krallar koca göbekli tanrılarının sunaklarının önünde can verdi ve basık surlu şehirler kana bulandı. İnsanlar Natohk ile müritlerinin hedefinin Hiborya toprakları olduğunu söylüyordu.

Çölden gelen akınlar alışılmadık bir şey değildi ama bu son harekât basit bir yağmadan daha fazlası olmayı vadediyordu. Söylentilere bakılırsa Natohk otuz göçebe kabileyi bir araya toplamış, on beş şehri saflarına dahil etmişti. Ayrıca asi bir Stigya prensinin de ona katıldığı söyleniyordu ki bu son durum olayı gerçek bir savaş hâline getiriyordu.

Hiborya uluslarının çoğu karakteristik olarak yaklaşan tehdidi görmezden gelmeye meyilliydi. Ama Kothlu maceracıların Şem sınırlarından kılıçlarının hakkıyla koparıp elde ettiği Khoraja dikkat kesilmiş vaziyetteydi. Koth’un güneyinde yer alan bu şehir, istilanın en ağır kısmına maruz kalabilirdi. Üstelik Ofir’in hain kralı genç hükümdarlarını esir almıştı ve onu yüksek bir fidye karşılığında serbest bırakmak ile düşmanlarına, yani altın yerine faydalı bir anlaşma teklif eden Koth’un cimri kralına teslim etmek arasında kararsız kalmıştı. Bu sırada çırpınan krallığın idaresi de kralın kız kardeşi Prenses Yasmela’nın genç ve beyaz ellerine kalmıştı.

Ozanlar batının tüm diyarlarında onun güzelliğini öven şarkılar söylerlerdi ve soylu bir hanedandan gelmekteydi. Ama o gece gururu omuzlarından yere düşen bir pelerin gibi terk etmişti prensesi. Gök mavisi bir kubbeye, nadide kürklerle kaplı mermer bir zemine ve altın frizlerle kaplı duvarlara sahip olan odasındaydı. Soylu ailelerden gelen, zayıf kollarına değerli taşlarla bezenmiş kolçaklar ve bileklikler takıp takıştırmış on kız, altından yapılma bir platformun üzerinde duran, ipekten perdelere sahip kraliyet yatağının etrafındaki kadife koltuklarda uykuya dalmıştı. Ama Prenses Yasmela ipek yatağının içinde değildi. Aşağılık bir köle misali soğuk mermerin üzerinde çıplak bir vaziyette, yüzü koyun uzanıyordu. Siyah saçları beyaz omuzlarına dökülüyordu; zarif parmakları birbirine dolanmıştı. Kıvrak vücudundaki kanını donduran, güzel gözlerini irileştiren, siyah saçlarının köklerini acıtan ve zarif sırtındaki tüyleri diken diken eden saf bir korkuyla kıvranıyordu.

Tepesinde, mermer odanın en karanlık köşesinde dev gibi, şekilsiz bir gölge dolanıyordu. Ne yeryüzünde yaşayan herhangi bir şeye benziyordu ne de etten ve kemiktendi. Bir karanlık yumağıydı bu, göz ucuyla görünen bir bulanıklık, uyku mahmuru bir beynin uydurabileceği korkunç bir karabasan… ama o karanlığın içinde birer göz gibi parlayan ve için için yanan iki küçük nokta vardı.

Dahası, bir sese de sahipti; her şeyden çok bir yılanın zayıf ve tiksindirici tıslamasını andıran alçak, insanlık dışı bir fısıltıya. Ve görünüşe göre insan dudağıyla alakası olmayan bir şeyden çıkıyordu. Ses kadar dile getirdiği kelimeler de Yasmela’nın dayanılmaz bir korkuyla titremesine neden oluyordu ve sanki zihnini fiziksel bir çırpınmayla temizleyebilecekmişçesine zarif bedenini kamçılanıyormuş gibi kıvırıp büküyordu.

“Benim olacaksın prenses,” dedi kötücül fısıltı. “Uzun uykumdan uyandırılmadan çok önce seni kendime ayırdım, seni arzuladım, ama düşmanlarımdan kaçmak için kullandığım kadim büyü elimi kolu bağlıyordu. Ben Peçeli Natohk’un ruhuyum! Bana iyi bak prenses! Çünkü yakında maddesel biçimimi görecek ve bana âşık olacaksın!”

Hayaletsi fısıltı şehvet dolu bir sesle, gevrek gevrek güldü. Korkudan kendini kaybeden Yasmela ise inledi ve küçücük yumruklarıyla mermer döşemeleri dövdü.

“Şu anda Akbatana’nın saray dairesinde uyuyorum,” diye devam etti fısıltı. “Bedenim orada, et ve kemikten sınırlarının içerisinde uzanıyor. Ama ruhu kısa bir süreliğine onu terk ettiği için şu anda boş bir kabuktan başka bir şey değil. Eğer o sarayın pencerelerinden dışarıya bakabilseydin karşı koymanın faydasızlığını anlardın. Çöl yüz bin savaşçımın yaktığı ateşler nedeniyle ayın altındaki bir gül bahçesini andırıyor. Tıpkı ilerlerken önüne çıkan her şeyi silip süpüren bir çığ gibi giderek büyüyüp hız kazanarak gireceğim kadim düşmanlarımın topraklarına. Krallarının kafataslarından kadehler yaptıracağım; kadınları ve çocukları, kölelerimin kölelerinin köleleri olacaklar. Uzun yıllar süren uykum boyunca daha da güçlendim…

“Ama sen, ey prenses, benim kraliçem olacaksın! Sana hazzın unutulmuş, kadim yollarını öğreteceğim.” Çıplak ve nazik teni bir kamçı tarafından yüzülmüşçesine kıvranan Yasmela kara devden yayılan kozmik dalgalanmanın önünde iki büklüm oldu.

“Unutma!” diye fısıldadı dehşetengiz varlık. “Birkaç gün içerisinde benim olanı almaya geleceğim!”

Yasmela yüzünü döşemelere bastırıp pembe kulaklarını nazik parmaklarıyla tıkadı, ama yine de yarasa kanatlarını andıran, tuhaf bir çırpma sesi duymaya devam etti. Sonunda başını korkuyla kaldırıp hayaletin durduğu noktaya baktığında sadece pencereden içeri süzülen ve gümüş bir kılıç misali parlayan ay ışığını gördü. Tüm uzuvları titreyerek ayağa kalktı, güçlükle ilerledi ve kendini saten koltuklardan birine atıp deli gibi ağlamaya başladı. Biri hariç kızların hepsi uyumaya devam etti. Uyanan kız ayağa kalktı, esnedi, gerindi ve gözlerini kırpıştırarak etrafına baktı. Sonra da derhâl koltuğun yanına diz çökerek kollarını Yasmela’nın kıvrak beline doladı.

“Ne… ne oldu?” Koyu renk gözleri korkudan ardına dek açılmıştı. Yasmela onu yakalayıp sarstı.

“Ah, Vateesa. Yine geldi! Onu gördüm! Benimle konuştu! Adının Natohk olduğunu söyledi. Natohk! Bu bir kâbus değil… Siz ilaçla uyuşturulmuş gibi uyurken tepemde bir dev gibi dikildi. Ah, ne yapacağım?”

Vateesa düşünceli bir şekilde Yasmela’nın yuvarlak koluna takılı bir bileziği evirip çevirdi.

“Ah prensesim,” dedi, “hiçbir ölümlü kudretin onunla başa çıkamayacağı çok açık. Üstelik o İshtar rahibinin size verdiği tılsım da bir işe yaramadı. O nedenle bence terk ettiğiniz tanrınız Mitra’nın öğüdünü istemenin vakti geldi.”

Yasmela az önce duyduğu korkuya rağmen bir kez daha titredi. Dünün tanrıları yarının şeytanları hâline gelmişti. Kothlular Mitra’ya tapmayı bırakalı, evrensel Hiborya tanrısının öğretilerini unutalı çok olmuştu. Yasmela’nın çapraşık düşüncelerine göre tanrısal bir varlık ne kadar kadimse o kadar korkunç olmalıydı. İshtar’dan korkulması gerekiyordu, Koth’un diğer tanrılarından da öyle. Kothlular hem kültür hem de din açısından Şemliler ile Stigyalıların etkisi altında kalmışlardı. Hiboryalıların basit yöntemleri doğunun hissî, gösterişli ama bir o kadar da zorba alışkanlıklarıyla daha büyük bir kapsam kazanmıştı.

“Mitra bana yardım eder mi?” dedi Yasmela, Vateesa’nın bileğini sabırsızlıkla kavrayarak. “O kadar uzun zamandır İshtar’a ibadet ediyoruz ki…”

“Edeceğinden emin olun!” Vateesa siyasi düşmanlarından kaçıp Khoraja’ya yerleşen ama örf ve âdetlerine burada da devam eden Ofirli bir rahibin kızıydı. “Mihrabına gidin! Ben de sizinle geleceğim.”

“Gideceğim!” Yasmela doğruldu ama Vateesa giysilerini giydirmek için hazırlanmaya kalkışınca buna karşı çıktı. “Mihrabının önüne ipeklere bürünmüş bir şekilde çıkmam yakışık almaz. Mitra’nın tevazu sahibi biri olduğumu anlaması için çıplak gideceğim, dizlerimin üzerinde… Yalvaran birine yakışır şekilde.”

“Saçmalık!” Vateesa’nın hatalı bir tarikat olarak gördüğü şeye pek az saygısı vardı. “Mitra karşısındaki insanların dik durmasını ister, solucanlar gibi karınlarının üzerinde sürünmelerini ya da sunaklarına hayvan kanı bulaştırmalarını değil.”

Bu paylamanın ardından Yasmela genç kızın kendisine kolsuz ve hafif bir ipek gömlek giydirmesine müsaade etti. Üstüne ipek bir tunik atıldı, beline geniş bir kadife kuşak bağlandı ve zarif ayaklarına satenden yapılma terlikler giydirildi. Vateesa’nın pembe parmaklarının birkaç marifetli dokunuşuyla siyah renkli, dalgalı bukleleri şekil aldı. Vateesa daha sonra altın yaldızlı, ağır bir duvar halısını kenara itip arkasına gizlenen kapının altın sürgüsünü çekti, prenses de kızı takip etti. Dolambaçlı bir koridora çıktılar, onu takip ederek hızlıca aşağı indiler, başka bir kapıdan daha geçtiler ve kendilerini geniş bir giriş salonunda buldular. İçerde altın yaldızlı bir miğferi, gümüş kaplamalı göğüs zırhı ve altın kakmalı baldır zırhları olan, kargılı bir nöbetçi vardı.

Adam tam, ‘Kim var orada?’ diye bağıracaktı ki Yasmela’nın bir hareketiyle kendine hâkim oldu, prensesi selamladı, ardından kapının yanındaki yerine geri dönüp bir resim kadar kıpırtısız bir şekilde nöbetine devam etti. Kızlar mağrur duvarlara takılmış meşale ışıklarının altında muazzam ve ürkütücü görünen salonu geçip bir merdivenden aşağı indiler. Yasmela duvar köşelerinde asılı duran gölgeleri gördüğünde ürperdi. Üç kat indikten sonra kemerli tavanı değerli taşlarla, duvarlarıysa altın frizlerle süslemiş dar bir koridora vardılar. El ele tutuşup bu parıltılı geçidi uzun adımlarla arşınladılar ve altın yaldızlı, geniş bir kapının önünde durdular.

Vateesa kapıyı iterek açtı ve birkaç sadık kul ile Khoraja sarayının asilzade ziyaretçileri (mabedin korunmasının asıl sebebi onlardı) dışındaki herkes tarafından varlığı çoktan unutulmuş bir mihrabı gözler önüne serdi. Sarayda doğmasına rağmen Yasmela daha önce hiç buraya ayak basmamıştı. İshtar’ın gösterişli mihraplarıyla karşılaştırıldığında sade ve süssüz kalıyordu; Mitra dininin karakteristik özellikleri olan basit bir vakara ve güzelliğe sahipti.

Yüksek bir tavanı vardı ama kubbeli değildi ve tıpkı duvarlar ile zemin gibi düz mermerden yapılmıştı. Duvarlarda ek olarak altından yapılma, dar frizler bulunuyordu. Yeşil yeşim taşından yapılmış, kurban törenleriyle lekelenmemiş, temiz bir sunağın arkasında bir kürsü duruyor, onun üzerinde de Mitra’nın maddesel tezahürü oturuyordu. Yasmela onun muhteşem omuzlarına, düzgün çehresine, iri ve düzgün gözlerine, hürmete layık sakalına, basit bir bantla şakaklarına sıkıştırılmış kıvırcık ve kalın saçlarına huşuyla baktı. O bunu bilmese de karşısındaki şey engin bir estetik duygusuna sahip, sembolizmin sıradanlığıyla engellenmemiş bir ırkın özgürce, sınırsızca ifade edilen sanatının doruk noktasıydı.

Prenses, Vateesa’nın tembihlerine rağmen diz çöküp secdeye gitti. Vateesa da ne olur ne olmaz diyerek onu taklit etti; ne de olsa o sadece genç bir kızdı ve Mitra’nın mihrabı oldukça muazzam bir yerdi. Ama yine de Yasmela’nın kulağına fısıldamaktan kendini alamadı.

“Bu sadece tanrının bir simgesi. Kimse Mitra’nın nasıl göründüğünü bilmez. Bu heykel sadece onun ideal insan formundaki tezahürü, insan zihninin tasavvur edebileceği kadar mükemmelleştirilmiş hâli. Rahiplerin İshtar için söylediklerinin aksine, Mitra bu soğuk taşın içinde yaşamaz. O her yerdedir… üstümüzde ve etrafımızda. Bazen de çok yukarılarda, yıldızların arasında düş kurar. Ama varlığı buraya odaklanmıştır. Hadi, seslenin ona.”

“Ne diyeceğim?” diye fısıldadı Yasmela, korkudan kekeleyerek.

“Mitra siz daha konuşmaya başlamadan önce aklınızdan geçenleri bilir–” diye başladı Vateesa. Derken, tepelerinde bir ses konuşmaya başlayınca her iki kız da şaşkınlıktan donakaldı. Çan sesini andıran derin ve sakin tonlar hem heykelden hem de odanın her yerinden geliyordu. Bir kez daha bedensiz bir ses tarafından hitap edilen Yasmela titredi, fakat bu seferki ne korkudan ne de tiksinmeden ileri geliyordu.

“Konuşma kızım, çünkü neye ihtiyacın olduğunu biliyorum,” diye geldi ses, altın bir kumsalı ritmik bir biçimde döven müzikal dalgalar misali. “Krallığını sadece tek bir yolla kurtarabilirsin ve bunu yaparken tüm dünyayı asırların karanlığından sürünerek çıkan yılanın dişlerinden kurtaracaksın. Tek başına sokağa çık ve krallığının kaderini karşılaştığın ilk adamın ellerine teslim et.”

Yankısız ses azalarak ortadan kayboldu ve iki kız birbirlerine bakakaldı. Sonra ayağa kalktılar ve Yasmela’nın odasına dönünceye dek tek kelime bile etmediler. Prenses altın parmaklıklı pencerelerden dışarıya baktı. Ay batmıştı. Vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Bahçelerdeki ve şehrin çatılarındaki gürültülerden eser kalmamıştı. Khoraja, bahçelerin arasında, sokakların kıyısında ve evlerin yassı çatılarında göz kırpan meşalelerden yansıyormuş gibi görünen yıldızların altında hafif bir uykuya dalmıştı.

“Ne yapacaksınız?” diye fısıldadı Vateesa, tir tir titreyerek.

“Pelerinimi getir,” diye yanıtladı Yasmela, dişlerini sıkarak.

“Ama bu saatte tek başınıza sokağa çıkmamalısınız!” dedi Vateesa.

“Mitra konuştu,” diye yanıtladı prenses. “İster tanrının sesi olsun, ister bir rahibin hilesi. Fark etmez. Gideceğim!”

Kıvrak bedeninin etrafına ipekten yapılma, kalın bir pelerin sardı; başına ince peçeli, kadife bir başlık geçirdi ve koridorları hızla kat ederek kendisine aval aval bakan bir düzine muhafızın yanından geçip bronz bir kapıya ulaştı. Burası sarayın doğrudan sokağa açılan bir kanadıydı; diğer kapıların hepsi yüksek bir duvarla çevrelenen geniş bahçelere çıkıyordu. Böylece düzenli aralıklarla yerleştirilmiş meşaleler tarafından aydınlatılan bir sokağa çıkmış oldu.

Kısa bir anlığına tereddüt etti, sonra da kararlılığını yitirmeden önce kapıyı arkasından kapadı. Suskun ve ıssız sokağın her iki ucuna bakarken hafifçe titredi. Daha önce refakatçileri olmadan atalarının sarayının dışına hiç çıkmamıştı. Ardından kendini toparladı ve hızlı adımlarla sokağın yukarısına doğru yürümeye başladı. Saten terlikleri kaldırıma hafifçe temas etmesine rağmen çıkardıkları zayıf ses yüreğinin ağzına gelmesine neden oluyordu. Ona göre attığı her adım şehir sokaklarında gürültülü bir biçimde yankılanıyor ve lağımların arasındaki inlerinde saklanan fare suratlı, hırpani tiplerin dikkat kesilmesine neden oluyordu. Sanki her gölge pusuya yatmış bir suikastçıyı gizliyor, her kapı aralığı karanlıkta sinsice gezinen bir haydudu saklıyordu.

Derken olduğu yerde şiddetle sıçradı. Önünde uzanan ürkütücü sokakta bir siluet ortaya çıkmıştı. Nabzı kulaklarında atan prenses, artık gözüne güvenli bir liman gibi gözüken gölgelere sığındı. Yaklaşmakta olan kişi ne bir hırsız gibi sinsice ne de ürkek bir yolcu gibi çekinerek yürüyordu. Tam aksine, karanlık sokağı sessiz olmaya ne ihtiyacı ne de arzusu olan biri gibi arşınlıyordu. Adımlarında şuursuz bir kabadayılık vardı; ayak sesleri kaldırım taşlarında yankılanıyordu. Yakınlardaki meşale ışıklarından birinin altından geçtiği sırada prenses onu açıkça gördü: paralı askerlerin zincir zırhlarına bürünmüş, uzun boylu bir adam. Cesaretini toplayan Yasmela pelerinini vücuduna sıkıca sararak gölgelerin arasından fırladı.

“Sen… kim?” Adam çabucak kılıcına davrandı ve onu yarısına kadar kınından çıkardı. Karşısındakinin sadece bir kadın olduğunu görünce hareketini yarıda kesti, ama Yasmela’nın arkasındaki gölgelere bakıp bunun bir tuzak olmadığından emin olmayı da ihmal etmedi.

Orada öylece durup kadına bakmayı sürdürdü; bir eli hâlâ zırhlı omuzlarından gelişigüzel bir şekilde salınan kızıl pelerininin altındaki uzun kabzadaydı. Meşale ışıkları baldır zırhlarıyla miğferinin cilalanmış, mavi çeliğinin üzerinden solukça yansıyordu. Mavi gözleriyse daha meşum bir ateşle yanmaktaydı. Yasmela bir bakışta karşısındakinin bir Kothlu olmadığını anladı; adam konuştuğunda da onun bir Hiboryalı olmadığından emin oldu. Tıpkı paralı askerlerin komutanları gibi o da vücudunun her yerini giysilerle örtmüştü ve o gözü kara birliğin saflarının arasında her milletten adam bulunurdu. Hatta barbarlar bile… Bu savaşçıda da barbarlara özgü bir yırtıcılık emaresi vardı. İster bir vahşi olsun ister haydut, medeniyet yüzü görmemiş her adamın gözleri aynı alevle yanardı. Nefesi şarap kokusu taşıyordu, fakat ne sendeliyor ne de geveliyordu.

“Sokağa mı atıldın?” diye sordu, kaba bir Koth lisanıyla. Uzanıp prensesin yuvarlak bileğini hafifçe kavradı. Ama Yasmela, adamın istediği takdirde hiç çaba sarf etmeksizin kolundaki tüm kemikleri un ufak edebileceğini hissetti. “Açık olan son şarap evinden az önce çıktım. İshtar alsın meyhaneleri kapatan bu korkak ıslahatçıları! ‘Adamlar içki içeceklerine yatıp zıbarsınlar ki efendileri için daha çok çalışıp daha iyi savaşabilsinler,’ diyorlar. Ben de onların midesiz birer işe yaramaz olduğunu söylüyorum. Korintiya’da paralı askerlik yaptığım zamanlarda bütün gece içer ve bütün gün savaşırdık… kılıçlarımızdan oluk oluk kan akardı. Peki ya sen kız? Şu kahrolası maskeyi bir çıkar da—”

Yasmela vücudunun kıvrak bir hareketiyle adamın kavrayışından kurtuldu, ama bunu yaparken de onu başından defediyormuş gibi görünmemeye çalıştı. Sarhoş bir barbarla tek başına olmanın kendisi için nasıl bir tehlike yarattığının farkındaydı. Eğer kimliğini ona açıklarsa adam ona kahkahalarla gülebilir ya da çekip gidebilirdi. Hatta belki de oracıkta boğazını kesiverirdi. Barbarlar açıklanamaz davranışlarda bulunmaya meyilli bir halktı. Yasmela giderek artan korkusunu bastırmaya çalıştı.

“Burada olmaz,” dedi gülerek. “Benimle gel…”

“Nereye?” Barbarın damarlarında akan vahşi kan kaynıyordu, ama ihtiyatı da elden bırakmıyordu. “Beni bir hırsız yatağına mı götürüyorsun?”

“Hayır, hayır, yemin ederim!” Bir kez daha peçesine uzanan elden zar zor sakındı.

“Şeytan alsın seni kadın!” diye homurdandı barbar, bezgince. “O kahrolası peçenle sen de en az Hirkanyalı kadınlar kadar kötüsün. Gel buraya, bırak da azından vücuduna bir bakayım.”

Yasmela ona mani olamadan önce barbar omuzlarındaki pelerini kapıverdi. Adamın dişlerinin arasından bir tıslama kaçtı. Pelerini ellerinde tutarak öylece dikiliyor, prensesin kaliteli giysilerinin görüntüsü karşısında aniden ayılmış gibi gözüküyordu. Yasmela adamın gözlerinde kuşku kıvılcımları gördü.

“Kimsin sen?” diye mırıldandı. “Bir sokak kadını olmadığın belli… Tabii âşığın senin için kralın harem dairesini soyduysa o başka.”

“Bunun bir önemi yok.” Yasmela cesaretini toplayıp beyaz ellerinden birini barbarın kocaman, zırhlı kolunun üstüne koydu. “Sen sadece benimle gel, yeter.”

Adam önce tereddüt etti, sonra da geniş omuzlarını silkti. Yasmela, barbarın onu kibar âşıklardan sıkılan ve kendini bu yolla eğlendiren soylu bir kadın zannettiğini görebiliyordu. Adam pelerinini yeniden kuşanmasına izin verdi, sonra da onu takip etti. Sokakta birlikte yürürlerken prenses gözünün ucuyla onu izledi. Zincir zırhı kaplanımsı vücudunun sert hatlarını gizleyemiyordu. Adamın her şeyi kaplanımsı, ilkel ve yabaniydi; saray erkânının kibar doğasına alışkın olan Yasmela için en az bir orman kadar yabancıydı.

Ondan korkuyor, kendi kendine adamın yabani kuvvetinden ve arsız barbarlığından nefret ettiğini söylüyordu; yine de nefesi kesilmiş ve tehlikeli bir yanı ona ilgi duymadan edemiyordu. Her kadının ruhunun derinliklerinde yatan, ilkel bir duygu su yüzeyine çıkmıştı. Barbarın kuvvetli elini kolunda hissetmişti ve o temasın hatırası içindeki bir şeylerin kıpırdanmasına neden oluyordu. Yasmela’nın önünde pek çok erkek diz çökmüştü. Şimdiyse yanında daha önce hiç kimsenin önünde diz çökmemiş olduğunu hissettiği biri vardı. Kendisini zincirlenmemiş bir kaplanın karşısında bulan biri gibi hissediyordu; hem korkuyor hem de korkusu tarafından cezp ediliyordu.

Sarayın önünde durup kapıyı hafifçe itti. Yoldaşına kaçamak bir bakış attığında adamın gözlerinde herhangi bir kuşku emaresine rastlamadı.

“Demek saraydansın, ha?” dedi barbar. “Nedime falan mısın yoksa?”

Tuhaf bir kıskançlıkla kendini hizmetçilerinden herhangi birinin bu savaşçı kartalı daha evvelden gizlice saraya sokup sokmadığını merak ederken buldu. İkili muhafızların arasından geçerken adamlar hiçbir şey yapmadı; fakat barbar onları yabancılardan oluşan bir gruba dikkatli gözlerle bakan, azılı bir köpek gibi süzdü. Yasmela onu perdeli bir eşikten geçirip bir başka odaya soktu. Barbar burada bir müddet dikildi, duvar halılarına saf saf baktı, sonra da fildişinden yapılma bir masanın üzerinde duran kristal şarap sürahisini gördü. Minnettar bir iç çekişle sürahiyi dudaklarına kaldırdı. Tam o esnada Vateesa çıkageldi. “Ah, prensesim!” diye bağırdı, nefes nefese kalmış bir şekilde.

“Prenses mi?!”

Şarap sürahisi yere düşüp tuzla buz oldu. Paralı asker gözle takip edilemeyecek bir hızla öne uzanıp Yasmela’nın peçesini çekti, kadının yüzüne dik dik baktı, sonra da bir küfür savurup geri geri çekildi ve kılıcını mavi bir çelik parıltısı eşliğinde kınından çıkardı. Gözleri tuzağa düşürülmüş bir kaplanınkiler gibi alev alevdi. Ortamda fırtınadan önceki sessizliği andıran, gergin bir hava vardı. Korkudan nutku tutulan Vateesa olduğu yere çöküverdi, fakat Yasmela öfkeli barbarla hiç çekinmeden yüzleşti. Hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyordu; kuşkuya ve paniğe kapılan barbar en ufak bir kışkırtmada bile ona ölümü tattırabilirdi. Yine de bu kriz anında kendisini soluksuz bırakan bir heyecan duymadan da edemedi.

“Korkma,” dedi. “Ben Yasmela’yım, bu doğru. Fakat benden korkmana hiç gerek yok.”

“Beni neden buraya getirdin?” diye hırladı adam, öfkeli gözleriyle odanın dört bir yanını kolaçan ederken. “Bu nasıl bir tuzak?”

“Tuzak falan yok,” diye yanıtladı prenses. “Seni buraya getirdim çünkü yardımına ihtiyacım var. Tanrılardan birine, Mitra’ya dua ettim ve o da bana sokağa çıkıp karşıma çıkan ilk adamdan yardım istememi emretti.”

Bu, adamın anlayabileceği bir şeydi. Barbarların da kahinleri vardı. Kılıcını indirdi, ama kınına sokmadı.

“Eh, eğer gerçekten de Yasmela’ysan yardıma ihtiyacın olduğu kesin,” diye homurdandı. “Krallığın berbat durumda. İyi de sana nasıl yardım edebilirim ki? Tabii birinin gırtlağını kestirmek istiyorsan o başka…”

“Otur,” dedi prenses. “Vateesa, ona şarap getir.”

Adam kendisine söyleneni yapsa da tedbiri elden bırakmadığı ve sırtını duvara vererek, tüm odayı görebileceği bir köşeye oturduğu prensesin gözünden kaçmadı. Kılıcını zırhlı dizlerinin üzerine yatırdı. Yasmela silaha büyülenmişçesine baktı; donuk ve mavi parıltısı, kan dökmeyle ve yağmacılıkla geçen bir hayata dair hikâyeler anlatıyordu âdeta. Onu yerinden kıpırdatabileceğinden bile şüpheliydi; bununla birlikte nasıl ki kendisi bir kamçıyı kolaylıkla savurabiliyorsa paralı askerin de kılıcı tek eliyle, aynı kolaylıkla kullanabileceğini biliyordu. Adamın ellerinin ne kadar geniş ve kuvvetli olduğunu fark etti; ilkel bir mağara adamının gelişimini tamamlamamış pençeleriyle alakaları yoktu. Hafif bir suçluluk duygusuyla o parmakların kara buklelerine dolandığını hayal etti.

Yasmela tam onun karşısındaki bir divana yerleşince adam rahatlamış göründü. Miğferini çıkarıp masanın üstüne koydu, sonra da zincir başlığını geriye çekip geniş omuzlarına düşmesini sağladı. Yasmela artık karşısındaki adamın Hiboryalılardan ne kadar farklı olduğunu daha net görebiliyordu. Yara izleriyle dolu, esmer yüzünde karamsarlığa işaret eden bir şeyler vardı; için için yanan mavi gözlerinin iyice belirgin hâle getirdiği, ahlaksızlıkla ya da kötülükle alakası olmayan tekinsiz bir ifadeye sahipti. Bir kuzgunun kanatları kadar kara olan uzun saçları geniş ve basık bir alnı taçlandırıyordu.

“Kimsin sen?” diye sordu Yasmela, kendine hâkim olamadan.

“Adım Conan. Mızraklı bir paralı asker bölüğünün komutanıyım,” diye yanıtladı, kendisine uzatılan şarap kadehini bir dikişte içip biraz daha almak için Vateesa’ya uzatırken. “Kimmeryalıyım.”

Bu ismin prenses için neredeyse hiçbir anlamı yoktu. Tek bildiği oldukça kuzeyde, Hiborya devletlerinin en dış sınırının bile ötesinde yer alan vahşi ve acımasız bir diyar olduğuydu. Ve bir de öfkeli, karamsar bir halka ev sahipliği yaptığı… Yasmela daha önce hiç o ırktan biriyle karşılaşmamıştı. Çenesini ellerine dayayan prenses pek çok erkeğin kalbini esir alan derin ve siyah gözleriyle onu süzdü.

“Kimmeryalı Conan,” dedi. “Yardıma ihtiyacım olduğunu söyledin. Neden?”

“Eh,” dedi barbar, “bunu herkes görebilir. Kardeşin olacak kral Ofirlilerin zindanında, Kothlular seni esir almak için dalavereler çeviriyor ve şu kahrolası büyücü Şem’i yakıp yıkıyor. En kötüsü de askerlerinin her geçen gün seni terk etmesi.”

Prenses hemen cevap vermedi; birinin kendisiyle bu kadar açık ve net konuşması, sözcüklerini saray adabına uygun bir biçimde ifade etmemesi onun için yeni bir tecrübeydi.

“Askerlerim beni neden terk ediyor Conan?” diye sordu.

“Bazıları Koth ordularına katılıyor,” diye yanıtladı, şarap testisini iştahla kendine doğru çekerken. “Pek çoğu bağımsız bir devlet olduğunuz için Khoraja’nın sonunun geldiğini düşünüyor. Pek çoğu da Natohk denen şu köpekle ilgili hikâyelerden korkuyor.”

“Peki paralı askerler benimle kalacak mı?” diye sordu, endişeyle.

“Bize iyi bir ödeme yaptığın sürece buradayız,” dedi dürüstçe. “Sizin siyasi oyunlarınızın bizim için hiçbir önemi yok. Generalimiz Amalric’e güvenebilirsin, ama onun haricinde hepimiz yağmayı seven, sıradan adamlarız sadece. Ofir’in istediği fidyeyi ödediğin takdirde ücretimizi karşılayamayacağını söylüyorlar. O takdirde Koth kralının tarafına geçebiliriz, gerçi o kahrolası pintiyle aramın iyi olduğunu söyleyemem. Ya da bu şehri yağmalarız. İç savaşlar esnasında yağmacılık oldukça bereketlidir.”

“O hâlde neden Natohk’un yanına gitmiyorsunuz?” diye sordu Yasmela.

“Bize neyle ödeme yapabilir ki?” dedi Conan, burnundan alaycı bir homurtu çıkararak. “Şem şehirlerinden yağmaladığı koca göbekli, pirinç heykellerle mi? Natohk’la savaştığın müddetçe bize güvenebilirsin.”

“Silah arkadaşların senden emir alır mı?” diye sordu aniden.

“Ne demek istiyorsun?”

“Demek istediğim şey şu,” dedi prenses, bir taraftan bu fikri kafasında evirip çevirirken. “Seni Khoraja ordularının komutanı yapacağım!”

Conan, kadehi dudaklarına dayalı olduğu hâlde bir anlığına donakaldı, ardından genişçe sırıttı. Gözleri yeni bir ışıkla parıldıyordu.

“Komutan mı? Crom! İyi de parfümler sürünen soyluların bu işe ne der?”

“Bana itaat edecekler!” Ellerini çırpmasıyla birlikte içeriye bir köle girdi ve yerlere kadar eğilerek onu selamladı. “Kont Thespides’e söyle hemen yanıma gelsin. Başdanışman Taurus, Lord Amalric ve Shupras Ağa da öyle,” dedi prenses. “Mitra’ya güveniyorum,” diye devam etti sonra da, bakışlarını yeniden Conan’a çevirerek. Barbar o esnada tir tir titreyen Vateesa tarafından önüne bırakılan yiyecekleri mideye indirmekle meşguldü. “Çok savaş gördün mü?”

“Ben bir savaşın ortasında doğmuşum,” diye yanıtladı adam, güçlü dişleriyle iri bir parça eti kopararak. “Kulaklarımın işittiği ilk ses kılıçların çakışması ve ölen insanların çığlıklarıymış. Kan davalarında, kabile savaşlarında ve imparatorluk seferlerinde çarpıştım.”

“Peki adamlara komuta edip savaş düzeni kurdurabilir misin?”

“Eh, denerim,” diye yanıtladı, soğukkanlı bir şekilde. “Tüm bunlar daha geniş çaplı bir kılıç dövüşünden başka bir şey değil. Düşmanının gardını aşarsın, sonra da kesip biçersin. Ya onun kellesi gider ya da seninki.”

Odaya geri dönen köle, çağırması için gönderildiği adamların geldiğini haber verdi. Yasmela da bunun üzerine diğer odaya geçip kadife perdeleri arkasından kapattı. Soylular onu bir dizlerinin üstüne çökerek selamladı; bu saatte çağrılmaktan duydukları şaşkınlık her hâllerinden belliydi.

“Sizi kararımı açıklamak için çağırdım,” dedi Yasmela. “Krallığımız çok ciddi bir tehlikeyle—”

“Çok haklısınız prensesim,” dedi Kont Thespides. Uzun boylu bir adamdı; siyah buklelerini kıvırcıklaştırıp kokular sürünmüştü. Beyaz ellerinden biriyle sivri bıyığının bir ucunu buruyor, diğeriyle de altın bir klips yardımıyla tepesine kızıl bir tüy tutturulmuş, kadife bir başlığı tutuyordu. Sivri uçlu ayakkabıları satenden, fistanı altın işlemeli kadifedendi. Tavırlarında hafif bir yapmacıklık mevcuttu, fakat ipek giysilerinin altındaki kasları çelik gibiydi. “Kardeşinizi serbest bırakmaları için Ofirlilere daha fazla altın önermek akıllıca bir karar olacaktır.”

“Bu fikre kesinlikle karşıyım,” diye araya girdi kürk yakalı bir cübbe giyen Başdanışman Taurus; yüz hatları uzun yıllardır verdiği hizmetlerin yükümlülüklerinden dolayı çizgi çizgi olmuştu. “Hâli hazırda kraliyeti sefalete düşürecek bir teklif yaptık zaten. Daha fazlasını önermek sadece Ofirlilerin açgözlülüğünü pekiştirecektir. Prensesim, size daha evvelden de dile getirdiğim şeyi söylüyorum: Ofir harekete geçmek için şu işgalci orduyla çarpışmamızı bekleyecektir. Kaybedersek Kral Khossus’u Koth’a teslim edecekler; kazandığımız takdirde de majestelerini fidye karşılığında bize verecekler.”

“Bu arada askerlerimiz günbegün bizi terk etmeye devam ediyor,” diye söze girdi Amalric. “Paralı askerlerse neden oyalandığımızı merak ederek huzursuzlanıyorlar.” Aslan yelesini andıran sarı saçlara sahip, iri yapılı bir Nemedyalıydı. “Çabuk hareket etmeliyiz, tabii eğer—”

“Yarın güneye doğru yürüyüşe geçiyoruz,” dedi prenses, “ve size önderlik edecek adam da bu!”

Kadife perdeleri çekerek dramatik bir edayla Kimmeryalıyı işaret etti. Onu takdim etmek için çok da isabetli bir zaman yakaladığı söylenemezdi. Zira Conan o sırada sandalyesine iyice yayılmış ve ayaklarını fildişi masanın üzerine atmış bir hâlde iki eliyle sıkı sıkıya tuttuğu bir budu kemirmekle meşguldü. Barbar donakalmış soylulara gelişigüzel bir bakış attı, Amalric’in hâline hafifçe sırıttı ve gizlemeye gerek görmediği bir hazla budu kemirmeye devam etti.

“Mitra bizi korusun!” diye haykırdı Amalric. “Kuzeyli Conan bu. Adamlarımın en belalısı! Eğer hayatımda gördüğüm en iyi kılıç ustası olmasaydı onu çoktan astırırdım!”

“Majesteleri şaka yapıyor olmalı!” diye bağırdı Thespides, soylu yüz hatları kararırken. “Bu adam bir vahşi! Kültürsüz ve görgüsüz bir barbar! Bir beyefendiden onun emrine girmesini istemek hakarettir! Ben—”

“Kont Thespides,” dedi Yasmela, “kılıç kayışınızın altında benim eldivenimi taşıyorsunuz. Lütfen onu bana geri verin ve buradan gidin.”

“Gideyim mi?” diye bağırdı adam, şaşırarak. “Nereye?”

“İster Koth’a isterseniz de Hades’in dibine!” diye yanıtladı prenses. “Madem bana isteklerim doğrultusunda hizmet etmeyeceksiniz, o zaman hiç etmeyin daha iyi.”

“Beni yanlış anladınız prenses,” dedi bu sözlerle derinden yaralanan Thespides, yerlere kadar eğilerek. “Sizi yüzüstü bırakmam. Hatta hatırınız için kılıcımı bu vahşinin emrine bile veririm.”

“Peki ya siz lordum Amalric?”

Amalric sessiz bir küfür savurdu, ardından sırıttı. Ne kadar şok edici olursa olsun, onu asıl şaşırtan şey kaderin oyunundan çok Conan’ın tam bir paralı asker olmasıydı.

“Onun emrinde savaşırım. Her zaman dediğim gibi, hayat kısa ve güzel… ve Boğaz Kesici Conan başımızdayken hayatın hepten kısa ve güzel olacağına şüphem yok. Mitra adına! Eğer o köpek, hayatı boyunca bir grup boğaz kesiciden daha büyük bir topluluğa komuta ettiyse ben de ne olayım!”

“Peki ya sen Ağa?” diye sordu prenses, Shupras’a dönerek.

Adam teslim olmuşçasına omuzlarını silkti. Koth’un güney sınırlarında yaşayan ırkının tipik özelliklerine sahipti: uzun ince bir beden, safkan çöl halkına nazaran daha zayıf ve şahinimsi yüz hatları. “İshtar ne dilerse o olur prenses,” dedi, atalarının kaderciliğine uygun bir şekilde.

“Burada bekleyin,” dedi Yasmela. Thespides burnundan soluyup şapkasını kemirir, Taurus bezgin bezgin söylenir ve Amalric sarı sakalını çekiştirip aç bir aslan gibi odada volta atarak sırıtırken perdelerin arkasında kaybolan prenses bir kez daha ellerini çırparak kölelerini çağırdı.

Yasmela’nın emriyle Conan’ın zincir zırhını değiştirmek için yeni teçhizatlar getirdiler: yakalık, demir çizmeler, göğüs zırhı, omuzluk, baldır zırhları ve miğfer. Yasmela perdeleri tekrar açtığında adamların karşısına baştan aşağı cilalı çeliklere bürünmüş bir Conan çıktı. Vücudu demir bir zırhla kaplı, siperliği açık ve miğferinin üzerindeki kara sorguç esmer yüzünü gölgelerken Thespides’in bile gönülsüzce kabullendiği bir etkileyiciliğe sahipti. Amalric yapmak üzere olduğu alaycı espriyi gerisingeri yutmak zorunda kaldı.

“Mitra adına,” dedi usulca. “Seni kraliyet zırhı içinde göreceğimi hiç düşünmemiştim, ama onu rezil ettiğini söyleyemem. Parmak eklemlerim üzerine yemin ederim ki zırhlarının içinde senin kadar soylu görünmeyen krallar gördüm Conan!”

Conan sessizliğini korudu. Zihninden belli belirsiz, kehanetimsi bir gölge geçti. İleriki yıllarda, hayali gerçek olduğunda Amalric’in bu sözlerini hatırlayacaktı.

Üçüncü bölüm için tıklayın.

Sayfalar: 1 2 3 4
Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard için 2 yorum

  1. rann dedi ki:

    Söz konusu hikayenin Dark Horse renklendirmesi ile yeniden yayinlanmiş çizgi romanını, Prespero ve Shoryuken ile metin hazirlamasi ve editi yapılmış, türkçeleştirilmiş halini paylaşmak isterim.

    Bu paylaşim http://www.cizgidiyari.com/forum/ dan alinmiştir.

    Aynı sitede daha önce Conan öykülerini derlediği yeni kitabi cıkan Hüseyin Aksakal’ın paylaşımı ile Kara Dev’in metin olarak tamamını okuyabilirsiniz.

    Not; Paylaşım forum kurallarına aykırı ise silinebilir.


Barbar Conan: Kara Dev | Robert E. Howard

Robert. E. Howard’ın Conan Unconquered oyununa konu olan “Kara Dev” (Black Colossus) adlı kısa hikâyesini sizler için çevirdik!

Başa dönün