Cam ve Demir Mevsimler | Amal El-Mohtar

2017'de Hugo, Nebula ve Locus ödüllerinin üçünü birden kazanıp büyük bir başarıya imza atan kısa hikâyeyi çevirdik.

Tabitha yürüyor ve ayakkabıları düşünüyordu.

Aslında çok uzun bir süredir ayakkabıları düşünüyordu: kesin olmak gerekirse üç buçuk çift süresince, demirin hesabı zor olsa da. Kaç çiftin kaldığını hesaplamak daha kolaydı: yola çıktığı yedi taneden geriye üç tane kalmıştı ve taşıdığı çantaya güvenli bir şekilde bağlanmış vaziyette ağırlık yapıyorlardı. Mevsimler de durmuyor, manzarayla beraber geçip gidiyordu, bu yüzden de yürüyerek geçen bir yılın mı ayakkabıları yıprattığını söyleyemiyordu ama öyle görünüyordu. Hep bir sonraki çifte geçince adımlarını saymaya niyetleniyordu fakat dikkati çok kolay dağılıyordu.

Ayakkabıları düşünüyordu çünkü başka türlü ilerleyemezdi: her demir kayış keser, derisini soyar, incitir, su toplatır ve çektiği bu acılar nehirleri, dağları, uçurumları geçmesi için ona enerji sağlardı. İlerlemeliydi yoksa ayakkabıları hiç yıpranmayacaktı. Ayakkabılar yıpranmalıydı.

Sağlam adımlarla ilerlemek yürek ister.

Üç çift ayakkabı önce bir çam ormanındaydı ve ağaçların o keskin yeşil kokusu içindeki bir şeyleri uyandırmıştı; ayaklarındaki uyuşukluktan, sayılardan başka bir şeyi. (İçinden bir sayı tut! Tuttun mu? Şimdi bırak gitsin. İki hafta boyunca ikide bir güldü bu küçük şakasına.) Çam yapraklarının arasından sızan ışığın altında ürperip kollarını kürkünün içine sokmuş, ayak parmaklarını sonbahar toprağına gömmüş ve sadece bir anlığına da olsa kendini özgür hissedebilmek için ağlamıştı; ta ki sayılar soğukla birlikte içine sızıveren, biri gitti altısı kaldı düşüncesi huzurunu kaçırana dek. Bir çift ayakkabının eskimesi bir ömür sürebilirdi hâlbuki.

İki çift önce, bir gölün ortasında, o derin maviliği geniş adımlarla geçerken ayakkabılarının tabanlarında kalan son parçalar da kopuvermişti. Ayakkabıların kayışlarını çözüp çantasından bir sonraki çifti çıkarmaya çalıştığı sırada olduğu yere çöküvermiş ve yavaş yavaş göle batmıştı. Onları giymeye çalışırken ayak parmaklarından birini kırmış, sonra kendini yeniden yüzeyde bulmuş ve uzak kıyıya doğru topallayarak yürümüştü.

Bir çift önce, deniz kenarındaydı. Ayağını tuzlu suda ıslatmış, yıldızlara bakarken boğularak ölmenin acı verip vermeyeceğini merak etmişti.

Ağabeylerinin giydiği ayakkabıları hatırladı: tek seferde yedi fersahlık adımlar atmanızı sağlayan, yumuşak deriden yapılma botlar; kanatlı sandaletler; giyeni görünmez yapan saten terlikler. Ne kadar garip, diye düşündü; ağabeylerimin keşfetmeyi ve gezmeyi kolaylaştıran, adımlarını hafifletip dünyayı küçülten ayakkabıları var.

Belki de garip değildir, diye düşündü sonra da. Neden ayakkabılar onları giyen kişilere yardım etmesindi ki? Belki de asıl garip olan kadınların giymesi için yapılan ayakkabılardı: cam ayakkabılar, kâğıt ayakkabılar, ateşte dövülmüş demir ayakkabılar, giydiğinizde ölümüne dans etmenize neden olan ayakkabılar.

Ne kadar garip dedi ve yürüdü.

* * *

Amira durağanlığın sanatını icra ediyordu.

Camdan bir tepenin en üstünde oturuyordu, zirvesi kalın ve pürüzsüz bir taht şeklinde biçimlendirilmişti ve hareket etmediği sürece ona tamamen uyuyordu. Büyü onu sarıyor, tahtın üstünde durağan bir şekilde oturmasını sağlıyordu. Burada fırtınalar atlatmıştı. Yağmurun kaypak parmakları camı, elbisesini ve tenini ıslatarak genç kadını o veya bu yana kaydırmaya çalışmış ama Amira dizinin üstünde altın bir elmayla dimdik oturmaya devam etmişti.

Bazen acıkıyordu ama büyü açlığını yok ediyordu; genelde yorgun oluyordu ve büyü onu uyumaya itiyordu. Hareketsiz kaldığı, tepenin üstündeki yerinde olduğu sürece gündüzleri esmer teninin yanmasını, geceleri de ayaklarının donmasını engelliyordu büyü.

Oturduğu yüksek yerden birçok şey görebiliyordu: tarlalarını süren çiftçiler, köyden köye yürüyen gezginler, bazen de hırsızlık ve cinayet. Talipleri olmasa tepeden inip de insanlara söylemek istediği birçok şey vardı.

Camdan tepesinin altında toplanıp haykıran ve ona delicesine aşık olan şövalyeler, prensler ve çoban delikanlılar vardı. Ardı ardına savaş atlarını camdan tepenin zirvesine sürüyor, yüksek sesle birbirlerine cesaret veriyorlardı.

Atları ağızlarından köpükler saçıp, bacakları incinmiş yada kırılmış bir şekilde tepeden aşağı kaymaya başladığında da ona küfürler yağdırıyorlardı: Fahişe, cadı, onlara ne yaptığını görmüyor muydu, camdan tepedeki camdan fahişe, yarın onu yakalayacaklardı, yarın, yarın.

Amira altın elmasını sıkıca kavradı. Gündüzleri kendisini kuşlarla oyalıyordu: kafasının üzerinde uçan tüm o yaban kazları, martılar, kırlangıçlar ve tarlakuşları. Kuğuların üzerine atılan ısırgan otu gömleklerle ilgili bir hikâye hatırlıyordu ve onlara ulaşıp bir tüy koparırsa kanatlara sahip olup olmayacağını merak ediyordu.

Akşamlarıysa yıldızlardan şekiller oluşturur, tanıdık takımyıldızlarını farklı şekillere benzetirdi: Farz et ki büyük kepçe aslında bir orak, yoksa bir ayı mı? Kuşlar ve yıldızlar kaybolduğunda da böyle olmayı kendisinin seçtiğini hatırlardı.

* * *

Tabitha ilk başta camdan tepeyi ışıktan yapılma bir bıçağının keskin tarafı olarak düşündü; o başka yöne bakamadan önce gözlerinin önünde yeşil bir yığını bitivermişti sanki. Ormandan çıkıyordu: içinde bir sıcaklık içermeden, parlak sabah güneşi haşindi; donmuş otlar demir topuklarının altında çatırdıyor, bazıları da kayışların arasından çıkan tenine değip eriyordu.

Ormanın kıyısına oturup ışığın değişmesini izledi.

Tepenin eteklerinde adamlar vardı, sesleri ona okyanusu hatırlatan basit bir çınlamadan ibaretti. Atları kan revan içinde kalıncaya dek bineklerini mahmuzlamalarını izledi. Bu kadar çok adamın bu kadar aptalca davranmasına sebep olduğuna göre, diye düşündü, o tepede güçlü bir büyü olmalı. Bunca demir toynağa karşı koyacak kadar güçlü bir büyü.

Önce kendi ayaklarına baktı, sonra da tepeye. Çektiği acıların hesabını dereceyle değil, sayılarla tutardı; eğer acısı altıysa bunun sebebi soğuk, mavileşmiş ve sınırda olmasındandı; eğer yediyse kırmızı olur, yanar ve kanardı; eğer acısı üçse ayağı sarımsı olur, uyuşur ve iltihaplanırdı.

O andaki acısı beşti, yeşil ve kahverengi, dayanıklı ve sabit. Bunun yukarı çıkmak için yeterli olması gerekiyordu.

Gün batımına kadar bekledi ve ortalık sakinleşince yola çıktı.

* * *

Amira gün batımına doğru sisin yükselmesini izledi ve her şeyin böyle yumuşadığını görünce kalbi huzurla doldu. Büyük bir serinlik, içinde kir, kan ve terin olmadığı bir su kokusu her şeyi sessizliğe boğmuştu. Dünyayı böylesine yok olmuş, sessiz ve sakin görmeyi seviyordu.

Aşağılarda bir yerlerde, sisin içinde bazı tırmalama sesleri duyunca kalbi hızlanmaya başladı; kendi sinirlerinin aksine sabit olan, bir şey ovalanıp eziliyormuşçasına çıkan bir ses. Bir şey tepeye tırmanıyordu belli ki ancak bunun bu şekilde olmaması, kimsenin ona ulaşamaması gerekiyordu. Lâkin büyü büyüydü ve daima bir yerlerde daha güçlü bir büyü olurdu… İlk başta gelenin bir ayı olduğunu düşündü ama sonrasında tüylü bir başlık ve onun altında tırmanırken sarf ettiği çabadan ötürü dişlerini sıkan geniş bir ağızla solgun, narin bir çene gördü.

Amira tereddütle izlerken başlıklı, atsız yabancı zirveye ulaşıp durdu, kamburunu çıkarıp hızlı soluklar aldı ve kafasındaki kürklü başlığın sıcak ağırlığını geriye attı. Amira bir kadın gördü, kadın da onu gördü. Tıpkı bir tüy, bir kılıç gibi görünüyordu karşısındaki kadın ve de çok çok aç.

Amira tek bir söz söylemeden altın elmasını ona sundu.

* * *

Tabitha önündeki kadının bir heykel olduğunu sanmıştı, bakırdan bir süs, bir put; ta ki kolu hareket edene kadar. Bir yanı camdan bir tepedeki büyülü bir kadından yiyecek kabul etmeden önce biraz beklemesi gerektiğini düşünüyordu ama bu his haftalardır duymadığı bir açlığın gölgesinde kaldı. Ayakkabılarını giydiği zaman, genellikle bir ayağını diğerinin önüne atamayacak kadar halsizleşinceye dek midesini unuturdu.

Elma bir yiyecek gibi görünmüyordu ama yine de onu ısırdı; kabuğu, yanmış şeker gibi kırıldı ve iç kısmından saf, tatlı bir sıvı damladı. Tahttaki kadına tekrar bakmadan önce koçanıyla birlikte tüm elmayı yedi ve kasten hissetmediği ya da niyetlenmediği bir huysuzlukla, “Teşekkür ederim,” dedi.

“Benim adım Amira,” dedi kadın ve Tabitha vücudunun diğer hiçbir kısmını oynatmadan konuşabilmesine hayret etti, ağzının yapısı ne kadar da ölçülüydü. “Benimle evlenmeye mi geldin?”

Tabitha ona bakakaldı. Sanki elmayı da midesinden silermişçesine sildi çenesindeki suyu. “Zorunda mıyım?”

Amira gözlerini kırpıştırdı. “Hayır. Herkes… herkes bu yüzden tepeye tırmanmaya çalışıyor da.”

“Ah. Hayır, ben sadece…” Tabitha hafifçe öksürdü, utanmıştı. “Ben sadece geçiyordum.”

Sessizlik.

“Sis çok yoğundu, yolumu şaşırdım.”

“Yani…” dedi Amira, çok hafif bir sesle. “…camdan bir tepeye…” Ve sabit. “…kazara mı tırmandın?”

Tabitha gömleğinin kenarıyla oynadı.

“Eh,” dedi Amira. “Tanıştığıma memnun oldum, ııı…”

“Tabitha”

“Evet. Tanıştığıma çok memnun oldum Tabitha.”

Öncekinden daha uzun bir sessizlik yaşandı. Tabitha tepenin dibindeki karanlığa bakarken alt dudağını kemirdi. Sonra usulca, “Hem sen neden buradasın ki?” diye sordu.

Amira ona soğukça baktı. “Kazara.”

Tabitha güldü. “Anlıyorum. Öyle olsun. Bak.” Bir parmağıyla demirle sarılmış ayağını gösterdi. “Ayakkabıları eskitmem gerekiyor. Onlar büyülü. Zemin ne kadar tuhaf olursa üzerinde yürümesi o kadar zor olacağını ve ayakkabının tabanının da o kadar da hızlı yıpranacağını düşünmüştüm. Bu yüzden büyülü tepen…”

Amira onaylarcasına başını salladı ya da en azından Tabitha öyle yaptığını düşündü. Yaptığı şey başının sallandığı izlenimini uyandıran uzun bir göz kırpış da olabilirdi pekâlâ.

“…tam ihtiyacım olan şey gibi göründü. Ancak zirvesinde biri olduğunu bilmiyordum. Aşağıdaki adamlar gidene kadar bekledim, bir grup ahlaksıza benziyorlardı—”

Amira titremiyordu ama hareketsizliğinin seviyesi de gittikçe artıyordu. Tabitha alarm gibi bir şeyin karnında zil çaldığını hissetti.

“Geceler iyice soğumaya başladığında gidiyorlar. Burada istediğin kadar kalabilirsin,” dedi Amira, sesinde büyük bir kibarlıkla, “ve ayakkabılarını cama sürebilirsin.”

Tabitha başıyla onayladı ve orada kaldı çünkü Amira’nın ölçülü sesinin bir yerlerinde lütfen dediğini duyabiliyordu.

* * *

Amira yarı uykulu bir şekilde oturuyor ve onu yok etmek, ondaki yarı krallık mirasına sahip olmak için onu parçalara ayırmak üzere olmayan biriyle konuşuyordu.

“Seni buraya onlar mı koydu?” diye sordu Tabitha. Öfkenin kendisine yöneltilmemesi, bunun aksine onun hizmetinde olması Amira’nın garibine gitti.

“Hayır,” dedi usulca. “Bunu ben seçtim.” Sonra da Tabitha bir şey diyemeden, “Sen neden demir ayakkabılarla yürüyorsun?” diye sordu.

Tabitha ağzını açtıysa da kelimeleri sarf edemedi. Amira sözcüklerin tıpkı bir sığırcık sürüsü gibi genç kadının boğazında yön değiştirdiğini görebiliyordu. Konuyu değiştirmeye karar verdi.

“Yaban kazlarının uçarak üstünden geçerken çıkardığı sesleri hiç duydun mu? Vaklamalarını demiyorum, onu herkes duyar. Kanatlarının çıkardığı sesleri kast ediyorum. O sesi hiç duydun mu?”

Tabitha biraz gülümsedi. “Gök gürültüsünü andırır, bir nehirden havalandıkları zaman.”

“Ne? Ah.” Bir an durdu. Amira hiç nehir görmemişti. “Hayır… Senin üstünden uçtukları zaman öyle olmaz. Bir… gacırtıya benzer, sanki gıcırdamayan bir fırın kapağının sesi gibi, sanki kazlar et ve tüy giymiş makinelermiş gibi. Güzel bir ses, vaklamanın yanında çok daha yumuşak ama eğer sessizce uçuyorlarsa doğru dinlediğin zaman o kanatları giymişsin gibi geliyor.”

Yaban kazlarından bahsederken fark etmeden gözlerini kapamıştı Amira. Onları tekrar açtığında Tabitha’nın ona meraklı bir dikkatle baktığını görünce aklı karıştırdı. Birinin onu dinlemesine pek alışkın değildi.

“Eğer şanslıysak,” dedi usulca, altın bir elmayı elinde evirip çevirirken, “bu gece biraz duyarız. Yılın doğru zamanındayız.”

* * *

Tabitha ağzını açtı ve sonra o kadar sert kapadı ki arka dişleri birbirine değdi. Kazların ne zaman geleceğini bildiğine göre, ne kadar uzun süredir burada oturuyorsun diye sormadı. O altın elmanın nereden geldiğini de sormadı. Daha yeni yememiş miydi onu? Amira’nın ne yaptığını anlıyordu ve minnettardı ama ayakkabılar hakkında konuşmak istemiyordu.

“O sesi hiç duymadım,” dedi onun yerine usulca, elmaya bakmamaya çalışarak. “Ama nehirlerin ve göllerin üzerinde uçtuklarını görmüştüm. Yüzlercesi, bir şey onları korkutup uçurana kadar kuyu başındaki kadınlar gibi bağırırlar. Sonrası da davullar gibidir ya da fırtına ya da dalların arasından geçen fırtınanın sesi. İnanılmaz bir sestir, hatta neredeyse sağır edici. Yakından dinlenemez.”

“Bunu duymak isterdim,” diye fısıldadı Amira, ormana doğru bakarak. “Onları görmeyi. Neye benziyorlar?”

“Sık, karanlık…” Tabitha doğru sözleri aradı. “Sanki nehrin kendisi yükseliyor, eteğini savurup kalkıyormuş gibi.”

Amira gülümsedi ve Tabitha ona bir şey vermiş olduğu düşüncesiyle göğsünde karmaşık bir sıcaklık hissetti.

* * *

“Bir elma daha ister misin?” diye teklif etti Amira ve Tabitha’nın gözlerindeki şüpheyi gördü. “Geri gelip duruyorlar. Arada sırada ben de yiyorum onları. Bunu yapıp yapmama gerektiğinden emin değildim… onların tepeye tırmanan kişi için bir ödül olduğunu düşünmüştüm ama sanırım bir erkeğe vermediğim sürece yok olmayacaklar.”

Tabitha kaşlarını çattı ama yine de kabul etti. O elmayı yerken, Amira da genç kadının gözlerini boş ellerinin üzerinde hissetti, elmanın tekrar ortaya çıkışını yakalamayı bekliyordu. Amira gülmemeye çalıştı. Aynı şeyi elli kez kadar kendisi de yapmıştı, büyüde bir boşluk ararken. Ancak başka birisinin elmayı beklemesini izlemek garipti.

Tabitha son lokmayı ısırırken Amira onun yüzünde aklı karışmış, dikkati dağılmış, sanki saçı ağzına girmiş ya da garip bir koku almış gibi bir yüz ifadesi gördü. Derken elma yine Amira’nın elindeydi, sanki hiç gitmemiş gibi.

“Sanırım büyü kendisini görmemize izin vermiyor,” dedi Amira, sanki Tabitha’nın bariz hayal kırıklığı için özür dilermişçesine. “Ama burada oturduğum sürece elimde bir tane elma oluyor.”

“Yine denemek istiyorum.” dedi Tabitha. Amira gülümsedi.

* * *

Tabitha önce bekledi. Amira’nın boş ellerini izlerken saniyeleri saydı. Yedi yüz saniyeden sonra, kadının elinde bir elma belirdi. Amira önce ona, sonra da Tabitha’nın elindekine baktı.

“Bu… bu daha önce hiç olmamıştı. Aynı anda birden fazla elma olabileceğini hiç düşünmemiştim.”

Tabitha ikinci elmayı da alıp ısırdı ve ısırıklarını yavaşça sayarken Amira’nın ellerini izledi. Yedinci ısırıktan sonra kadının elleri yeniden doluydu. Amira üçüncü elmayı tek kelime etmeden ona verdi.

Tabitha saniyeleri, ısırıkları ve elmaları saymaya devam etti; ta ki kucağında yedi elma olana dek. Sekizincisini Amira’dan aldığında ilk yedi elma toza dönüştü.

“Sanırım bu da bendeki büyü,” dedi Tabitha düşünerek, kürkünün üstündeki elma tozlarını silkeleyerek. “Ben yediye bağlıyım, sende bire. Sen sadece bir tane elma tutabiliyorsun, ben de yedi. Komik, değil mi?”

Amira’nın gülümsemesi zorlama ve şüpheli görünüyordu; ancak bir süre sonra Tabitha onun rüzgâra kapılan tozların tepeden uçuşunu izlediğini fark etti.

* * *

Sonbahar kışa dönüyor ve etraftaki don tepeyi elmaslarla kaplıymış gibi gösteriyordu. Gündüzleri Tabitha onun yanında kürküne sarınıp otururken Amira gittikçe daha az adamın tepeden aşağı kayışını seyrediyordu. Geceleriyse cam ve demir dışında kalan diğer her şey hakkında konuşurlarken Tabitha onun etrafında dönerek yavaşça yürüyordu. O yürürken Amira onun ayaklarına daha dikkatle bakıyor, iyice dalmadan önce de daima bakışlarını kaçırıyordu. Sandalet benzeri kayışlar genç kadının bileklerini sarsa da Amira onların kararmış, incinmiş, mahvolmuş durumda olduğunu, Tabitha’nın parmaklarının da garip açılarda bükülmüş, yaralanmış ve kabuk bağlamış olduğunu görebiliyordu.

Bir sabah Amira garip bir sıcaklıkla uyandı ve Tabitha’nın kürkünü üzerinde buldu. O kadar ürkmüştü ki neredeyse genç kadını bulmak için yerinden kalkacaktı. Neredeydi? Gitmiş miydi?

Ama o mühim bir hareket yapamadan önce Tabitha kollarını ovalayıp parmaklarına üfleyerek ona doğru yürüdü. Amira donakaldı.

“Neden kürkünü bana verdin ki? Geri al!”

“Uyurken dudakların maviye dönüyordu ve hareket edemiyorsun.”

“Sorun değil Tabitha, lütfen.” Amira’nın sesindeki çaresizlik Tabitha’nın yürüyüşünü durdurdu ve onu yerine mıhladı. Gönülsüzce kürkünü geri alıp tekrar omuzlarına attı. “Hangisi olduğundan emin değilim ama ya elmalar ya da tepenin kendisi beni yeterince sıcak tutuyor. Al, bir tane daha ye.”

Tabitha ikna olmamış görünüyordu. “Ama çok üşümüş görünüyordun.”

“Belki de senin ayakların gibidir,” dedi Amira, kendini durdurmadan önce. “Mahvolmuş görünüyorlar ama hala yürüyebiliyorsun.”

* * *

Tabitha elmayı kabul etmeden önce uzunca bir süre kadına baktı. “Mahvolmuş gibi acı da veriyorlar. Ancak…” Bakışlarını elmaya çevirip sesini alçalttı. “…son zamanlarda gittikçe daha az.”

Bir ısırık aldı. O yerken Amira yavaşça konuşmaya cesaret etti. “Gittiğini sanmıştım.”

Tabitha bir kaşını kaldırdı, lokmasını yuttu ve güldü. “Kışın ortasında kürksüz mü? Seni seviyorum Amira ama…” O kadar da değil sözleri ağzına yalan tadı vererek söndü. Öksürdü. “…öyle bir şey yapmak aptalca olurdu. Ne de olsa bir hoşça kal demeden gitmezdim buradan.” Sonrasında şüpheci bir şekilde durdu. “Ama eğer varlığımdan bunaldıysan…”

“Hayır,” dedi Amira çabucak, kendinden emin bir şekilde. “Hayır.”

* * *

Kar yağıyor ve son talipler de kamplarını terk edip homurdanarak evlerine dönüyordu. Tabitha artık görülmekten korkmadan gündüzleri de Amira’nın tahtının etrafında dönebiliyordu.

“Bahara kadar dönmeyecekler.” dedi Amira gülümseyerek. “Tabii o zaman da günler uzadıkça gece geç saatlere kadar çabalarına devam edecekler. Galiba kaybettikleri zamanı telafi etmek için.”

Tabitha kaşlarını çattı, sohbetlerinin yönü o meçhul soruyu sormasına izin verecek bir yöne dönmüştü. Bir yandan yürürken diğer yandan da, “Burada kaç kış geçirdin?” diye sordu.

Amira omuz silkti “Sanırım üç. Sen o ayakkabılarla kaç kış geçirdin?”

“Bu ilki,” dedi Tabitha, duraksayarak. “Ama bundan önce üç çift daha vardı.”

“Ah. Bu sonuncusu mu?”

Tabitha güldü. “Hayır. Hepsi yedi tane ediyor. Ve bununla sadece yolu yarılamış sayılırım.”

Tabitha başıyla onayladı. “Belki de sonraki bahara kadar onları eskitmiş olursun.”

“Belki de,” dedi Tabitha, tur atmaya yeniden başlamadan önce.

* * *

Kış bitiyor ve her şey erimiş kar ile ıslak odun kokuyordu. Tabitha aşağı indi ve Amira’nın koyu saçlarının arasına koymak için kardelenler getirdi. “Yıldızlar gibi görünüyorlar,” diye mırıldandı Tabitha ve Amira’nın içindeki bir şey ağaç dalındaki bir buz gibi çatırdadı.

“Tabitha,” dedi, “Neredeyse bahar oldu.”

“Hım,” dedi Tabitha, zor bir saç örgüsü yapmaya niyetlenerek.

“Ben…” Amira derin, sessiz bir nefes aldı. “Sana bir hikaye anlatmak istiyorum.”

Tabitha duraksadı, ardından örgüsüne devam ederek, “Bu hoşuma gider,” dedi.

“Hikaye anlatmakta iyi miyim bilmiyorum…” diye ekledi Amira, altın bir elmayı ellerinde tekrar tekrar çevirerek, “…ama denememek için bir sebep yok.”

* * *

Bir zamanlar hiç oğlu olmayan ve tek kızı da çok güzel olan bir kral varmış. Kız o kadar güzelmiş ki erkekler koridorlarda ona dokunmak için uzanmaktan ya da onu odasına kadar takip etmekten kendilerini alamıyorlarmış. O kadar güzelmiş ki erkeklerin dudaklarından tıpkı elmaslar ve kurbağalar misali, karşı konulamaz ve durdurulamaz bir şekilde arzu sözleri dökülüyormuş. Kral bu adamlara acımış ve kızını bir kenara çekip demiş ki, Kızım, sadece bir koca bu adamların üzerindeki büyüyü bozabilir, sadece bir koca onların böyle çapkın davranmalarını engelleyebilir.

Kralın kızı bir balo düzenlemeyi önermiş ki adamlar kendilerine birer koca bulabilsin ve böylece medenileşsinler. Ama kral bu şakayı beğenmemiş. Askerlerden bazıları namusuna el uzatmak zorunda kalmadan evlenmelisin, demiş.

Kralın kızı korkmuş ve şöyle demiş: Beni buradan göndersen olmaz mı?

Hayır, demiş kral, o zaman sana nasıl göz kulak olurum?

Kralın bir koca istemeyen kızı demiş ki, benim için komşu krallıklardan birinin prensini seçsen?

İmkansız, demiş kral, sen benim tek kızımsın ve senin için komşu ülkelerden birini, diğerinin üzerinde tutamam; güç dengesi önemli ve karmaşıktır.

Kralın kızı babasının gözlerinde bahsi edilemez bir sonuç görmüş ve o sonucun babasının ağzına gelmesini engellemek için demiş ki, o zaman beni kimsenin ulaşamayacağı camdan bir tepenin zirvesine koyup, zırhlı bir şekilde tepenin üzerine çıkabilecek adamın beni gelin olarak alabileceğini söylesen?

Ama bu da imkansız bir görev, demiş kral düşünceli bir tavırla.

Böylece krallığını bölmez ve bana göz kulak olup erkekleri benden uzak tutarsın, demiş kızı.

Kızın isteğiyle tam da onun söylediği gibi olmuş ve eğer gitmediyse kız hala orada yaşıyor.

* * *

Amira anlatmayı bitirdiğinde Tabitha’nın çatık kaşlı bir ifadeyle kendine baktığını görünce şaşırdı.

“Bu…” diye homurdandı Tabitha. “…saçmalık.”

Amira gözlerini kırpıştı. Biraz sempati, biraz anlayış görmeyi beklediğini fark etti. “Ya?”

“Ne tür bir baba erkekleri kızını takip etmekten korumaya çalışır ki? Bir de kurdu tavşandan korumaya çalışsaymış bari!”

“Ben tavşan değilim,” dedi Amira. Tabitha onun saçını örmeyi bırakmış, öfkeli bir şekilde dolaşıyordu.

“Erkekler soytarı ve ahlaksızsa senin suçun ne? Amira, inan bana eğer saçların saman gibi olsa, yüzün de sirke satsa yine de erkekler, kötü erkekler, böyle davranırlardı. Sence tepenin eteklerindeki taliplerin ta oradan burayı, senin nasıl göründüğünü görebiliyorlar mı?

Amira sessiz kaldı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Neden ağzının bir tarafıyla özür dilemek, diğer tarafıyla da kendini savunmak istediğini merak ediyordu.

“Bunu senin seçtiğini söylemiştin,” diye çıkıştı Tabitha. “Ne tür bir seçimdi bu? Ya bir kurdun ağzı ya da camdan bir tepe.”

“Tepede…” dedi Amira dudakları sımsıkı bir şekilde birbirine bastırarak. “Hiçbir şey istememiştim. Yiyeceğe, içeceğe ya da kalacak bir yere ihtiyacım yok. Kimse de bana dokunamaz. Tüm istediğim buydu; kimsenin bana dokunamaması. Bu yüzden burada oturup, elma yiyip, hareket etmediğim sürece istediğim her şeye sahibim.”

Tabitha bir süre sessiz kaldı. Sonra da öncekinden çok daha nazik bir sesle, “Yabani kazlarla dolu bir nehir görmek istediğini sanıyordum,” dedi.

Amira hiçbir şey söylemedi.

Tabitha daha da nazik bir sesle, “Benimkiler dünyadaki tek demir ayakkabılar değil,” diye ekledi.

Amira sessizliğini korudu; içi içini yiyordu. Ta ki Tabitha iç çekinceye kadar.

“Sana demir ayakkabılar hakkında bir hikaye anlatayım.”

* * *

Bir zamanlar bir kadın bir ayıya aşık olmuş. Böyle olsun istememiş ama ayı ona karşı hem korkunç hem nazikmiş. Hem tehlikeli hem de zeki. Kadına somon yakalamayı ve yabani bal toplamayı öğretebilirmiş. Ayrıca kadın çok uzun zamandır yalnızmış; ayının gözleri üzerindeyken kendini özel hissediyormuş. Hem başka hangi kadın dişleri arasında parçalanmadan bir ayı tarafından sevildiğini söyleyebilirmiş ki? Kimseyi sevmediği gibi seviyormuş ayı onu ve kadın da bu yüzden seviyormuş onu.

Evlenmişler ve geceleyin kadınla yatağını paylaşabilmek için bir erkek biçimini almış ayı. En başta kibar ve nazikmiş, kadın da mutlu. Ama zamanla ayı değişmeye başlamış. Şekli değil, ki onun şeklini kendininki kadar tanıyormuş kadın, tavırları değişiyormuş. Şiddetli ve kıskanç olmaya başlamış, onu hem geceleri hem de gündüzleri erkek olabilen bir ayıyı arzulamakla suçlamış. Bir ayıyı nasıl memnun edeceğini bilmeyen, çok kötü bir eş olduğunu söylemiş. Gündüzleri onunla dikenlerin ve pençelerin diliyle konuşuyormuş, geceleriyse de vücuduyla canını yakıyormuş. Kadın için buna dayanmak zormuş ama acı çekmeden bir ayıyı nasıl tamamen sevilebilirmiş ki? Onu memnun etmek için daha çok çabalamış.

Evliliklerinin yedinci yılında, kadın ailesini ziyaret etmesine izin vermesi için yalvarmış kocasına. O da annesiyle yalnız kalmaması şartıyla gitmesine izin vermiş, çünkü kaynanasının onu kendisine karşı zehirleyeceğinden eminmiş. Kadın da ayıya söz vermiş ama annesi kızının vücudundaki izleri, morlukları ve çizikleri görünce onu hemen bir odaya çekip onunla baş başa kalmış. O zayıflık anında annesinin kocası hakkındaki sözlerini dinlemiş ve ayıyı bir canavar, bir şeytan olmakla suçladığını işitmiş. Kocasını terk etmesin için ısrar etmiş ama kadın nasıl böyle bir şey yapabilirmiş ki? Her şeye rağmen ayı onun kocasıymış ve tek istediği eşinin evliliklerinin ilk günlerindeki haline dönmesiymiş. Belki de bir lanetin etkisindeymiş ve sadece kendisi bu laneti kaldırabilirmiş.

Onun ayı tenini yak, demiş annesi. Belki de bu onun lanetidir. Belki de gündüz de erkek olmayı istiyordur ama lanet bunu dile getirmesini engelliyordur.

Geri döndüğünde kocası onu özlemiş gibi görünüyormuş ve ona kibar, tatlı davranmış. Geceleyin erkek haliyle yanına yatıp uyuduğunda kadın elinden geldiğince sessiz bir şekilde ayı postunu alıp ateşe atmış.

Ama post yanmamış, bunun yerine çığlık atmaya başlamış.

Postun sesi kocasını uyandırmış, onu çok öfkelendirmiş ve karısına ona olan sözünü bozduğunu söylemiş. Kadın ağlayıp kocasına sadece onu lanetinden kurtarmaya çalıştığını söylediğinde adam postu alıp karısının omuzlarına atmış ve bir çanta dolusu demir ayakkabıyı fırlatmış önüne. Onu hem gece hem de gündüz bir erkeğe dönüştürmenin tek yolu onun ayı postunu giyip evliliklerinin her yılını temsil eden yedi ayakkabıyı yıpratmak olduğunu söylemiş.

Kadın da öyle yapmak için yola çıkmış.

* * *

Amira’nın gözleri ardına dek açıldı ve kenarları kızardı. Tabitha’nın da yanakları kızardı ve kocasının kürkünün kenarına takılmış bir şeyi attı.

“Evliliğin canavarca bir şey olduğunu biliyordum…” dedi Amira. “…ama bu kadarını hayal etmemiştim…”

Tabitha omuz silkti. “O kadar da kötü değildi ve sözü bozan bendim. Eğer annemi görmeseydim kürkü yakmaya çalışmayı asla düşünmezdim. Sözler ayılar için önemlidir. Ama bu…” Camdan tepeyi gösterdi. “…asıl canavarca olan bu, senin konuşmanı ya da hareket etmeni engellemek.”

“Kocan da senin konuşmanı engellemeye çalıştı, hem de annenle!”

“Ve bak konuştuğumda ne oldu,” dedi Tabitha sert bir şekilde. “O bir sadakat sınavıydı ve ben başarısız oldum. Sense yanlış hiçbir şey yapmamıştın.”

“Bu komik işte,” dedi Amira somurtarak. “Çünkü bana her gün bir sınavmış gibi geliyor. Bu tepeden gidecek miyim gitmeyecek miyim, bir kuşu tutacak mıyım tutmayacak mıyım, yapmamam gerekirken aşağıdaki bir adama elmayı atacak mıyım atmayacak mıyım, çok yüksek sesle konuşacak mıyım, onlara beni incitmeleri için bir sebep verip tepeden düşecek miyim? Her gün geçiyorum bu sınavı.”

“Bu farklı. Bu yapılan kesinlikle vahşice.”

“Ben bir fark göremiyorum!”

“Sen bu tepeyi sevmiyorsun!”

“Ama seni seviyorum,” dedi Amira usulca. “Seni seviyorum ve seni seven birinin neden seni incitmek isteyeceğini ya da neden demir ayakkabılarla yürümeye zorlayacağını anlamıyorum.”

Tabitha dudaklarını çiğnedi, onlarla kelimeleri bir şekle sokmaya çalıştı ve başarısız oldu.

“Sana hikâyemi düzgün anlatamadım,” dedi sonunda. “Bencilce anlattım. Kocamın ne kadar iyi biri olduğunu, beni ne kadar güldürdüğünü, bana neler öğrettiğini söylemedim. Bu ayakkabıları giyerken yaşamaya devam edebilmemi ona borçluyum çünkü zehirli meyveleri yenilebilenlerden ayırabilmeyi ve nasıl avlanabileceğimi bana öğreten oydu. Ona olan şey, ondaki değişiklik…” Tabitha yorgun hissediyordu. “…benim yüzümden olmalı. Lanet bozulana kadar dayanmam gerekiyordu ama yapamadım. Mantıklı tek açıklama bu.”

* * *

Amira genç kadının mahvolmuş ayaklarına baktı.

“O adamların…” dedi sırtını dik tutmak ve cam koltuğunda düz oturmak için gösterdiği tüm dikkatle. “O adamların bana gösterdiği ilginin benimle hiç alakası olmadığına gerçekten inanıyor musun? Ben nasıl görünürsem görüneyim aynı şekilde davranacaklarına.”

“Evet,” dedi Tabitha sertçe.

“O zaman kocanın acımasızlığının…” Fikrini söylüyor olsa biraz tereddütlüydü. “…seninle alakasız olması da mümkün olamaz mı? Herhangi bir lanetle bir ilgisinin olmaması olası değil mi? Seni iki şekliyle de incittiğini söyledin.”

“Ama ben…”

“Eğer ayakkabılarının yarısını yıprattıysan, son çiftin paylaştığınız eve yaklaştığın sırada yıpranması için artık adımlarını kocana doğru atman gerekmiyor mu?”

Ay ışığında ikisinin de yüzleri mavimsi görünüyordu ama Amira genç kadınınkinin griye döndüğünü gördü.

“Ben küçük bir kızken…” dedi Tabitha kalın bir sesle, sanki boğazında bir şey varmış gibi. “Evliliği kalpler arasında altın bir ip, iki kişiyi birbirine bağlayan ve yaz günü kadar sıcak bir kurdele olarak hayal ederdim. Demir ayakkabılardan bir zincir hayal etmemiştim.”

“Tabitha…” dedi kadın. Uzanıp ellerini tutmak, onları sıkmak ve ona tıpkı yabani kazlara baktığı gibi bakmak dışında ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Konuşmak ve anlaşılmak hasretiyle “… sen yanlış hiçbir şey yapmadın,” dedi.

Tabitha onunla göz göze geldi. “Sen de.”

Uzun bir süre boyunca o şekilde kaldılar; ta ki yedi kazın kanat sesleri onları ürkütüp yıldızlara baktırana kadar.

* * *

Günler ve geceler ısınmaya başladıkça başlarının üzerinde uçan kazlarının sayıları da arttı. Bir sabah Tabitha kadının etrafında daireler çizerken tökezledi ve Amira’nın kollarına doğru düştü.

“İyi misin?” diye fısıldadı Amira, genç kadın dengesini koruyamaz bir şekilde tahta tutunmuş, başını sallarken.

“Ayakkabılar…” dedi hayretle. “Yıprandılar. Dördüncü çift. Amira.” Tabitha sesinin daha çok hıçkırık gibi çıkmasına şaşırarak güldü. “Bittiler.”

Amira onu alnından öpmek için eğilirken güldü. “Tebrikler,” diye mırıldandı. Tabitha titreyip sallanarak çantasındaki bir sonraki çifte uzanırken sözcüklerden çok daha fazlasını hissetti.

“Bekle,” dedi Amira sessizce, Tabitha durakladı.

“Bekle. Lütfen. Yapma…” Amira dudağını ısırıp başka yöne baktı. “Bunu yapmak zorunda değilsin. Burada kalabilirsin— onlar olmadan…”

Tabitha anlıyordu ve elini Amira’nınkine döndürdü. “Sonsuza dek kalamam burada. Taliplerin gelmeden önce gitmem lazım.”

Amira derin bir nefes aldı. “Biliyorum.”

“Ama bir fikrim var.”

“Ya?” Amira hafifçe gülümsedi. “Benimle evlenmek mi istiyorsun?”

“Evet.”

Amira’nın sessizliği o anki şaşkınlığıyla kristalleşti.

* * *

Tabitha konuşuyor, Amira onu zar zor anlıyordu. Genç kadının sözleri cam tepeden kayan kumlar gibi aklından çıkıp gidiyordu. Ayaklarını o demir kafeslerin içine tekrar sokmaması için her şeyi yapmaya hazırdı, her şeyi…

“Demek istediğim— bir kocanın yapacağı gibi değil elbette. Seni buradan götürmek için. Eğer istiyorsan. Taliplerin gelmeden önce. Yapabilir miyim?”

Amira elindeki altın elmaya baktı. “Bilmiyorum. Nereye gideriz ki?”

“Her yere! Bu ayakkabılar her şeyi aşıp her yere gidebilir.”

“Kocanın yanına mı?”

Sanki Tabitha’nın yüzünden gök gürültüsü geçti. “Hayır. Oraya değil.”

Amira gökyüzüne baktı. “Eğer evleneceksek hediyeleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kürkü ve ayakkabıları geride bırak.”

“Ama…”

“Sana neye mal olduklarını biliyorum. Karşılığında acı çekeceksen ne sevincimi yaşarım ne de seninle karanlığa yürürüm.”

“Amira,” dedi genç kadın çaresizce, “artık onlar olmadan yürüyebileceğimi sanmıyorum.”

“Hiç denedin mi? Uzun süredir altın elmalar yiyordun. Ayrıca bana da yaslanabilirsin.”

“Ama… Ama işimize yarayabilirler…”

“Bu camdan tepe uzun suredir işime yarıyordu…” dedi usulca “…ve altın elmalar da beni sıcak, sağlıklı ve tok tuttu. Ama onları geride bırakacağım, peşinden ormanların içine ve diyarların ötesine gideceğim. Acıkacağım, üşüyeceğim ve ayaklarım acıyacak ama sen benimle berabersen Tabitha, o zaman avlanmayı ve balık yakalamayı öğreneceğim, hangi meyvenin zehirli hangi meyvenin yenilebilir olduğunu bileceğim ve kazdan eteğini savuran bir nehir görüp onların çıkardığı fırtına misali sesi dinleyeceğim. Bunları yapabileceğime inanıyor musun?”

“Evet,” dedi Tabitha kendi sesinde boğularak. “İnanıyorum.”

“Ben de senin o demir ayakkabılar olmadan yürüyebileceğine inanıyorum. Onları burada bırak, karşılık olarak da sana ipek ayakkabılarımı verip çantanı yedi tane altı elmayla dolduracağım ve eğer dikkatlice yersen belki de elmalar biz daha iyi bir şey bulana kadar yürümene yardım ederler.”

“Ama bir çift ayakkabı olmadan tepeden aşağı inemeyiz!”

“Gerek yok.” Amira onun saçlarını okşarken güldü. “Düşmek kolaydır, zor olan yerinde hareketsizce durmak.”

Bir süre boyunca ikisi de bir şey demedi. Sonra da tepe artık kaygan geldiği için dikkatle çıkardı kürkü Tabitha ve ayakkabısının kayışlarını açıp çantasını Amira’ya verdi. Amira kalan üç çifti çıkardı ve onların yerine elmaları koyup, yedinci elmanın üzerine çantayı kapattı. Çantayı onu taşıyacak olan Tabitha’ya verdi.

Ardından Tabitha’nın elini tuttu ve yerinden kalktı.

* * *

Camdan taht kırıldı. Camdan tepe kuma dönüşürken bardaktan boşanırcasına yağan yağmura, fısıltılardan oluşan bir kükremeye benzer bir ses çıktı. Kürkü ve ayakkabıları yuttu, Tabitha’yla Amira’yı da öyle. Ve son bir ıslıkla tepe şeklinde bir kum yığınına dönüştü.

Hâlâ el ele tutuşan Amira ve Tabitha beraber öksürerek, gülerek ve kumları saçlarından ve tenlerinden silkerek tepenin içinden çıktılar. Ayağa kalkıp beklediler; görünüşe göre herhangi bir altın elma ellerini birbirinden ayırmayacaktı.

“Nereye gideceğiz?” diye sordu biri diğerine.

“Uzaklara,” diye cevapladı öteki ve birbirlerine tutunarak baharın içine doğru tökezlediler, tüm dünya şafakla beraber onları karşılamak için önlerine serilirken.


Yazan: Amal El-Mohtar (İlk olarak Uncanny Magazine‘de yayımlanmıştır)
Çeviri: Berrak Nur Özden
Düzelti: Bülent Özgün
Editör: M. İhsan Tatari




Cam ve Demir Mevsimler | Amal El-Mohtar için 3 yorum

  1. Nemo dedi ki:

    Öykünün ilk kısmında anlatımı, akışı ve özellikle kurgusu çok hoşuma gitti. Güzel bir girişle iki karakterini iyi temellendirdi. Okurken gayet ilgimi çekti, ancak bir noktaya kadar. Son bölümünü ne yazık ki pek beğenemedim. Bir noktadan sonra boşver seni kısıtlayan erkekleri ve “zincirleri kırmak” mesajı genel akışa göre gereğinden fazla öne çıkarılıp vurgulandı, bundan dolayı başlarda aldığım tat azaldı.


  2. Sayhh dedi ki:

    @Nemo Sizinle aynı fikirdeyim. Kadınların geçmişlerini öğrendiğimizde öykü tılsımını yitirdi. Didaktik bir tarafı olmasına karşı değilim ama keşke masalsılığın bozulmaması için daha yumuşak ve üstü kapalı bir şekilde verilseydi o mesaj.

    Buna rağmen son derece ilham verici, gizemli ve güzel bir öyküydü. Okuyabildiğim için mutluyum. Çevirmene, düzeltmene ve editöre teşekkürlerimi sunarım. :kalp::kalp:


  3. Nemo dedi ki:

    Katılıyorum, anlatımı bozmadan şu şekilde verilseydi çok daha güzel olurdu.


Cam ve Demir Mevsimler | Amal El-Mohtar

2017’de Hugo, Nebula ve Locus ödüllerinin üçünü birden kazanıp büyük bir başarıya imza atan kısa hikâyeyi çevirdik.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün