Fantastik Alla Turca: Vampirler, Hortlaklar, Yamyamlar ve Dahası…

Fantastik-korku edebiyatımızın ilk örneklerine birlikte göz atmaya var mısınız? Vampirler, hortlaklar, mumyalar, yamyamlar derken ortaya hayli detaylı bir dosya çıktı.

İlk “Türkiş” korku filmimiz Drakula İstanbul’da’yı duymuşsunuzdur; geçtiğimiz yıllarda bu nadide eserin DVD’sini de yayınladılar. Eserin bir korku filmi festivalinde ABD’li izleyiciler tarafından ayakta alkışlanmış, gördüğü yoğun ilgi üzerine tekrar gösterime girmiş olması şaşırtıcı değil.

Zira ünlü vampir, köpek dişleri ağzından dışarı taşacak şekilde ilk kez bu filmde gösterilir. Daha sonra Dracula imajına kalıcı olarak yerleşecek olan bu özellik Türk icadıdır. Dracula’nın şatosunun dış duvarından aşağı yürürken gösterildiği ilk film de budur. Oysa film son derece düşük bütçelidir. Öyle ki sis makinası almaya para yetirilemediği için, Dracula’nın arz-ı endam edeceği sahnede bütün set ekibi sigara içip üflemek zorunda kalmıştır.

İşte yerli edebiyatımızda fantastik ögelerin yeri de biraz bu üfürme olayını andırıyor: Sayıca az, ama nitelik olarak dibine kadar “fantastik” romanlarımız var.

1990’lardan sonra, Sadık Yemni, Giovanni Scognamillo gibi isimlerin özenli çalışmalarıyla fantastik korku yazınına özgün örnekler de verebilmişiz; ama ben bu yazıda eski tarihli örneklerden bahsedeceğim.

Vampirler

Kazıklı Voyvoda – Ali Rıza Seyfi

Madem yegane Dracula filmimizden bahsettik, filmin uyarlandığı romanla başlayalım.

Elbette edebiyat dünyasının “the original” vampiri Kont Dracula’dır. Eser Bram Stoker tarafından 1897’de yayınlanır. Stoker’ın esin kaynağı Türkleri kazıklara oturtmak gibi sapkın bir eğlence edinmiş olan Vlad Tepeş, bizce bilinen adıyla Kazıklı Voyvoda’dır. Voyvoda Kont demek olduğuna göre, romandaki Dracula’nın kontluğu da buradan geliyor olmalı.

Ali Rıza Seyfi’nin “Kazıklı Voyvoda” romanı 1928’de eski yazı, 1939’da ise Latin alfabesi ile yayınlandıktan sonra 1953’te Drakula İstanbul’da ismiyle sinemaya uyarlanır. 1997’de filmin ismi tercih edilerek üçüncü kez basılan romanı edinmek zor değil.

Seyfi’nin romanı Stoker’ınkinden ana izlek olarak çok az farklılık içerir. Elbette Harker’ın yerini Avukat Azmi Bey, Van Helsing’in yerini ise Dr. Resuhi Bey almış. Vampir kültü de biraz Müslümanlaştırılmış: Vampirlerle mücadele ederken Peygamberin kabrinden alınan toprak, Kuran’dan ayetler içeren En’am-ı Şerif muskası filan kullanılıyor. Bismillah deyip vampirin kalbine kazık çakılıyor.

Romanda Dracula’nın Vlad Tepeş’in ta kendisi olduğu vurgulanmaktadır:

Karşımızdaki cehennemi canavar kimdir biliyor musunuz? Türkler arasında asırlarca evvel Kara Şeytan, Şeytan Voyvoda, Kazıklı Voyvoda diye şöhret bulmuş mel’un zalimin ta kendisidir. … Binlerce Türk esirini burada kazığa oturtur, onların ahı arasında maiyyeti ile şarap sofrasını kurup şarap içer, zevk eder, dans ederdi. Hatta Türk esirlerinin yarasından dişiyle kopardığı eti meze yaparak şarap içip dans ettiği çok defa görülmüştü

Neyse ki Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda’sı, Tuna boylarında kazığa vurulanların öcünün alınmasıyla sona eriyor!

Dehşet Gecesi – Kerime Nadir

Edebiyatımızda tek vampir romanı Kazıklı Voyvoda değil. En az onun kadar afili bir de kadın vampirimiz var!

Kerime Nadir, bir dönemin popüler yazarlarından. Veriminin tamamına yakını hissi romanlardan oluşuyor. Dehşet Gecesi, çarpıcı bir istisna.

Dehşet Gecesi, hikâye içerisinde hikâye anlatan bir roman. Giriş bölümünde, Hakkari’de kurulacak büyük bir otelin açılışını haber yapmak üzere tren yolculuğu yapan gazete sahibi Mümtaz Evren’i tanıyoruz. Evren’in yanında, sivri dilli ve zor beğenir eleştirmen arkadaşının -her nasılsa- yere göğe sığdıramadığı Kızıl Puhu isminde bir ilk roman var. Romanın yazarı Cengiz, kitabın bir kopyasını gazeteye yollarken öykünün de gerçek olduğu savını ileri sürmüştür. Sonra Cengiz’in ağzından bu Kızıl Puhu’yu okuruz. Cengiz, Selmin isminde bir fakir kıza nasıl sevdalandığını, kızcağızın aslında yüzyıllar önce ölmüş olması gereken Prenses Ruzihayal isminde bir akrabasından nasıl görkemli bir düğün hediyesi vaadini aldığını anlatır. Ruzihayal, servet niteliğindeki bu hediyeyi teslim etmek üzere Selmin’in Hakkari’ye bir vekil göndermesini ister. Bu zorlu yolculuğa da Cengiz gidecektir.

Cengiz, lanetli addedilen bir bölgede Ruzihayal’in konuğu olur. Aynı Harker’ın Dracula’nın konuğu olduğu gibi, kurdun ininde yalnızdır. Onu koruyan tek şey boynunda asılı bir En’am-ı Şerif’tir. Hristiyan vampirlerden haç ile korunmaya karşılık, Müslüman memleketinde de bu tür bir muska gerekiyor demek! Nadir’in Kazıklı Voyvoda’yı okuyup, Seyfi’nin haç yerine En’am-ı Şerif koymasını uygun bulduğunu varsaymak yerinde olur.

Cengiz’in yolculuğu, Karpatlar yerine geçen Hakkari, konuğuna bir handa randevu verip araba ile aldıran bir vampir, tıraş aynası derken tanıdık ögelerin hepsi bu romanda var. Daha fazlası da var: Daha Doğulu, 1001 Gece Masalları’na daha yakın bir öykü var. Vampiri oyalayan, onunla bir nevi taktik savaşı vermek zorunda kalan Cengiz var. Daha masalsı bir atmosfer, daha çok hissi roman tadı var.

Kerime Nadir, alışık olmadığı bir türde, ustalıkla, keyifli bir eser verebilmiş. Bize de bunu mutlaka okumak, bu türde başka eser vermemiş olmasına hayıflanmak düşüyor.

Vampirin Kamburu – Melek Melih Bayrı

Bayrı, 70’li yıllarda ahlakçı, milliyetçi romanlarıyla tanınmış bir kadın yazarımız. Vampirin Kamburu, farklı bir türde de olsa yazarının şablonu ve mesaj kaygısından ödün vermemiş. Çirkin bir insanın hikâyesini anlatıyor Bayrı:

Evet, çirkin bir insandım. Fakat ben de et ve kemikten teşekkül etmiştim. Benim de kalbim vardı. Sevmek güzel şeydi. Karım beni terk ederken ‘Yeter’ demişti. ‘Şu çirkin yüzden bıktım, her gece karanlıkta seni görünce haykırmamak için kendimi zor tutuyorum’

İşte bu kambur Ergün efendi, bir gün eşkıya tipli adamlardan kaçarken kapısına sığınan hayat kadını Hörü’yü kurtarır. Kızcağız feleğin sillesini yemiş, Ergün’e karşı da büyük bir minnet duymaktadır. Zamanla bu minnet karşılıklı aşka dönüşür. Melin ismini alan kız Ergün’le evlenerek sosyetenin gözdelerinden biri haline gelir. Ergün’ün bu mutlu dönemi uzun sürmez; bir kaza geçirip hafızasını kalıcı olarak kaybeden Melin de ilk karısı gibi Ergün’den korkmaya başlar. Hele kocasını da aldatınca Ergün gerçekten korkulası birine dönüşür. Seri katil olmaya karar veren Ergün, kurbanlarının kanını da içerek vampirleşir.

Vampirin Kamburu, bir seri katilin birinci ağızdan anlatımı olmakla, edebiyatımızdaki ilklerden biridir. Ama tabiatüstü bir unsur içermediği halde inandırıcılık açısından zayıf kalması, öykünün tekdüzeliği ilk olmasının yetmediğini kanıtlıyor.

GÖZ ATIN  Türk Bahsi Geçmesiyle Akıllarımızda Yer Edinen Yabancı Edebiyat Eserleri

Drakyola: Kan İçen Adam / Asılamıyan Adam – Selami Münir Yurdatap

Sinema romanı, bize özgü bir tabir olsa gerek. Sinemaya gitmenin lüks olduğu dönemde, gidemeyenler için filmlerin konularını anlatmaktan ibaret olan bu edebi tür; 1001 Roman gibi popüler dergilerin yanı sıra, ucuz roman neşriyatında da epeyce yer bulmuş.

1940-41 tarihli Resimli Cinai Sinema Polis Romanları serisinde Selami Münir Yurdatap, eserlerinin asıllarını dahi -muhtemelen- okumadan, ama Bela Lugosi’li, Boris Karloff’lu sinema uyarlamalarını izleyerek bir Dracula, bir de Frankenstein öyküsü kaleme almış: Drakyola / Kan İçen Adam (1940) ile Asılamıyan Adam (1941)

Frankenstein

Hazır laf Frankenstein’dan açılmışken, N. Erman’ın on altışar sayfadan oluşan sekiz kitaplık “Canavar Frankenştayn” serisi için bir bölüm açalım.

1944’te Işık Kitabevi tarafından yayımlanan seri, orijinal romandan kırk yıl sonrasını anlatıyor. Kutuptaki kovalamaca bu seride hiç gerçekleşmemiş. Victor Frankenstein yarattığı canavara asil ve yüksek insanda aradığı vasıfları aşılayamadan öldürülmüştür. Canavar, Igor tarafından himaye edilmektedir. İlk üç romanda canavar lanetli olduğu için kimselerin ayak basmadığı İskelet Şatosu’nda gizlenmektedir. Bu şatoda aynı zamanda “Tunç Bilekli Rişar” nam meşhur bir haydut da gizlenmektedir. Bölgeye yeni atanmış Savcı Güstav, Rişar’ı enseler.

Rişar yakayı ele vermeden evvel kendisini yakalayan savcıyı hakiki canavarın elinden kurtaracak kadar mert bir abimizdir. Fakat Tunç bilekliler çetesindeki arkadaşları kendisi kadar mert olmadıkları için reislerini konuşur korkusu ile canavara öldürtmeye kalkarlar. İşler planladıkları gibi yürümez ve hapsi boylarlar:

Hevesi kursağında kalan reis acı acı güldü:

– Kodes ha? Bizim gibi adamlar orada yıllarca ne yapar?

Sansar Fliming kelepçelerle içeri giren jandarmaya bileklerini uzatırken cevap verdi:

– Şey… Hırsız polis oynarız!

Dördüncü romanda canavar elektrikli sandalye ile idam edilir fakat ölmez. Igor, canavarı Dr. Victor Frankenstein’ın sahte isimle doktorluk yapan oğluna götürür. Dr. Frankenstein “İyi” bir insan yaratma özlemiylee ameliyata hazırlanırken gelen polis baskını esnasında laboratuvar havaya uçar.

Kolay kolay kimsenin ölmediği serinin beş yıl sonra geçen beşinci öyküsünde, laf olsun diye ruh çağırma seansı düzenleyen birtakım beyefendiler Canavar Frankenştayn’ın ruhunu çağırırken müthiş bir gerçeği keşfederler.

Eseren kısa bir alıntı daha:

– Çok garip!… Frankenştayn ile temasa geçemedim!

Genç bir kadın, korku ve heyecan içinde sordu:

– Ya masa neden harekete geldi?

– Onu başka ruhlar harekete getiriyordu. Fakat aralarında canavara tesadüf edemedim. Şu anda müthiş bir hakikat öğrenmiş oluyoruz!

– Nedir, nedir bu hakikat?

– Ölülerin ruhları arasında bulunmadığına nazaran, Frankenştayn’ın ruhu henüz bedeninden ayrılmamış demektir!

Nitekim canavar da çok uzakta değildir. Seansa katılan Prof. Zodiag tarafından himaye edilmektedir. Dr. Frankenstein’dan yeni bir ameliyat isteyen canavar, kabul görmeyince zora başvurur. Ancak Zodiag’ın kurşunları ile can verir:

Bav!.. Bav!..Bav!..

Arka arkaya patlayan üç kurşun canavarı, elindeki taşı boşluğa fırlatmak zorunda bıraktı.

Bav!.. Bav!..Bav!..

Kurşunlar ejderin vücudunu boydan boya biçmekte devam ediyordu.

Altıncı romanda, ıssız bir adada Frankenstein’ın çalışmalarını sürdürmek isteyen Profesör Zodiag’ın yarattığı yeni canavar, bir ahtapotla dövüşürken ölür. Zodiag’ın çalışmaları istediği mertebeye ancak yedinci macerada erişecektir:

Zavallı adam gözleri dehşetle büyüyerek baktı: Karşısında iki canavar, iki Frankenştayn ateş saçan nazarlarla kendisini süzüyordu. Hadiseler, havsalaya sığmayacak bir hızla cereyan ediyor, şimdi raylar üzerinde yürüyen bir otomobil ile üçüncü bir canavar, Fritz’in karşısına dikilmiş bulunuyordu. Yolda tek tük karşılarına çıkan başka Frankenştayn’lar işlerini bırakarak bir müddet araba içinde av götüren arkadaşlarını seyrediyor, dişlerini gıcırdatarak böğürür gibi sesler çıkarıyorlardı.

Bunca Frankenstein arasından kolaylıkla sıyrılan Fritz ve polis hafiyesi Ceymis, tüm canavarları sular altında bırakıp boğarak öldürür. Oysa canavarları ile birlikte boğulan Zodiag, canavarlarından birini Igor’a miras bırakmış ve vasiyetinde Igor’dan Dr. Frankenstein’ı bulup canavarı ameliyata zorlamasını istemiştir.

Igor şantaj yoluyla Dr. Frankenstein’ı dize getirir, ancak Frankenstein intikamını yepyeni bir canavar ile alacaktır: Yeni canavar ile, eskisini alt eder. Igor tutuklanırken Dr. Frankenstein da intihar ederek bu ilginç seriye son verir.

Hortlaklar

Lanetli evdir, yok vampirdir, kurt adamdır, korku edebiyatına ait ne kadar unsur varsa bize yabancıdır. Buna karşın zombiler; bizce daha iyi bilinecek ismiyle hortlaklar yerli edebiyatımızda sıkça karşımıza çıkan aktörlerdir. Ölünün dirilip birilerinin canını yakabileceği fikri Afro-Amerikan toplumuna ait olmakla beraber, kimsenin tekelinde değildir. Edebiyattaki zombi tiplemesi elbet Voo Doo büyüsü ile canlandırılan; özgür iradeden ve konuşma yetisinden yoksun, kendisini dirilten sahibinin hain emellerine hizmet eden ölüye dayalıdır. Bizdeki hortlak ise az buçuk farklıdır. Ölmeden evvel kötülüğü ile tanınan bir kişinin, hızını alamayıp öldükten sonra da kötülük etmeye devam etmesine benzer daha çok. Birkaç örneğine bakalım.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Korku (!) Külliyatı

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani (1912), Cadı (1913), Mezarından Kalkan Şehit (1929) ve Dirilen İskelet (1946) romanlarında çeşitli sebeplerle hortlak rolü yapan kişileri anlatır. Gürpınar maddeci düşüncesi doğrultusunda, hiçbir romanında doğaüstü bir unsura yer vermez; aksine toplumun batıl inançlarını kullanarak fayda sağlayan kişileri konu edinerek bu tür bir fikrin tam karşısında yer alır. Bununla beraber toplumumuza özgü batıl inanışlar, canlı ve gülünçlü bir dille okuyucuya sunulur.

Romanların hiçbiri bütünlük açısından vasatı aşamaz. Muamma romanı olmalarına karşın ortalama polisiye okurunu tatmin edecek yapıda da değildirler. Beri yandan, hiciv ve güldürü yanı güçlü, Dirilen İskelet’teki Nasıra gibi güçlü roman kişileri ile Gürpınar külliyatı içerisinde önemli bir yer tutarlar.

Lord Lister Serisi – Vedat Örfi Bengü

Vedat Örfi Bengü, Nazım Hikmet’in şiirinde “oğlum” diye Varna’dan seslendiği üvey oğlu Memet Fuat’ın öz babasıdır. Bengü, Fransa’da ve Mısır’daki çalışmalarıyla zengin olmak hayalini gerçekleştiremese de, bir şekilde kalıcı bir üne sahip olmayı başarmış ilginç bir kişilik. Mısır sinemasının kurucularından sayılır. Romanlarını da kült mertebesinde saymak lazım gelir.

GÖZ ATIN  Korku ve Kara Mizah Harmanı: Frankenstein Bağdat'ta [ÖN OKUMA]

Dört kitaplık Lord Lister serisi (1944-45) kapaklarında “Geceleri Okumayınız” ibaresini taşır. Seri korku edebiyatına özgü malzemeden elbette yoksun değil; ama esasen Lord Lister serisi iç kapaklarında da yazdığı üzere birer zabıta romanı, güncel ifade ile polisiye romandır.

Lord Lister, Avrupa polisiyesinin pulp (ucuz roman) karakterlerinden biridir. Raffles olarak da bilinen bu centilmen hırsızın maceraları 60’lı yıllara dek birçok ülkede basılmış. Bengü’nün Lord Lister’i ise iyicil özelliklere sahip bu Robin Hood çeşitlemesinden epeyce farklı. Bir kere adam deli. Hem de dahi cinsinden. İkincisi katletmekte en ufak bir mahzur bile görmeyen bir cani. Kendi deyimiyle “intikama susamış” ve “beşeriyete lânet etmiş” birisi.

Bengü’nün Lord Lister’i sadece sıradan bir cani değil, fakat aynı zamanda doğaüstü becerilere de sahip biridir. Polisin ellerinden köşe bucak kaçırdığı mumyalar müzesi, cam tabutlar içerisinde bir canlı cenazeler koleksiyonudur. Önemli mevkilerden olan kurbanlarını mumyalaştıran Lister, bunları gerek gördüğü an canlandırıp, ayak işlerine filan koşar. Dahası, hipnotizma gücüne sahiptir; hipnotize ettiği kişiler üzerinde gerekirse onları ölüme yollamaya kadar varan, müthiş bir kudrete malik durumdadır. Bir de deliler sürüsü var bizim Lister’in; onları mezarlığa yeni gömülmüş taze insan (mümkünse çocuk) eti ile besler.

Serinin Romanları

İlk roman “Londra’daki Kan İzleri”, opera locasında Lord Bermut’un öldürülmesi ile açılır. Lord Lister’in amansız rakibi polis müfettişi Ceymis Peen, tahkikatı neticesinde, cinayeti Leydi Heyg’in işlediğini; ancak bunu Lord Lister’in ipnotizma gücünün tesiri altındayken yaptığını ortaya çıkarır. Leydi Heyg’i bir Hint aliminin yardımıyla kendisi de ipnotize edip Lord Lister’in kimliğini ortaya çıkarmak ister. Ancak tam başarıya ulaşacakken Leydi Heyg bir orangutan tarafından kurşunlanarak öldürülür.

Bir orangutanın ateşli silahla adam öldürmesi, elbette Edgar Allan Poe’nun kemiklerini sızlatacak kadar özgün bir fikir.

İkinci romanda Ceymis Peen, ipsiz sapsız bir serseri tarafından öldürülür. Üçüncü kitap “Ceymis Peen’in Zaferi”, öldü sanılan Peen’in aslında bu numarayı Lister’i bir punduna getirmek için çektiğini anlatır. Romanın sonunda Peen Lister’i enselerse de Lister bir fırsatını bulup kaçmayı başarır. Dördüncü romanda Lister’in eline düşen Peen, kurtulmayı başarır; ancak can düşmanının ölüler gemisine binip kaçmasına mani olamaz. Serinin “Ölüler Gemisi” ismiyle duyurulan devamı hiç yayınlanmadı.

“Kasırgalar uluyor”, “Yıldızlar cehennemlerin dibinde kıvranıyor”, “Korkunç! Her şey korkunç! Hangi yana bakılsa tüyler ürperiyor!” gibi ifadeleri bugün yazılan bir romanda bulamazsınız; Lord Lister serisinde ise bini bir paradır. Baygınlık vermek şöyle dursun, seriye nahif bir özellik katan bu üslup takdire şayandır. Bengü’nün bu zor bulunur serisini koleksiyoncular için cazip kılan belki de budur.

Karacaahmet’ten Karakola Gelen Ölü – Reşat İleri

Bir ölünün dirilmesi sadece ürkünç değil, aynı zamanda çok da meraklı bir hadisedir. Ölen şahsın ne sebeple ve hangi şartlar altında dirildiği okur için başlı başına bir muamma teşkil eder. Bahsi geçen kişinin aslında hortlamayıp düpedüz sahtekar olduğu ortaya çıkması da mümkündür. Okurunuzu gıcık etmek istiyorsanız bu şablonu gönül rahatlığıyla uygularsınız.

Nitekim polisiye yazarlarımızdan U. Çınar, 1944 tarihli Yılmaz Hasan serisinden “Mezarlıktan Gelen Ses” macerasında bu tür bir sahteciliği ele alarak antipatimizi kazanmıştır.

Karacaahmet’ten Karakola Gelen Ölü, Reşat İleri’nin iki öyküsünü içeriyor. İkisi de ölümden sonra dirilme konseptine uygun öyküler. İlki kitapla aynı ismi taşıyor; ikincisi ise “Ermeni Mezarlığından Gelen Tekbir Sesleri” ismindedir. Her ikisi de dini mesajlar içeren didaktik öykülerdir. İlki aynı zamanda hissi ve dramatik yan öyküler de içerir. Sunumda, öykülerin “tamamen hakikat olduğu için, uydurma romanlardan ayrı bir değeri olduğu” savunulur.

Mumya

Firavun Mezarında Korkunç Bir Gece – Fevzi Görgen

Korku sinemasının, vampirlere, kurt adamlara nazaran belki biraz geri planda kalmış aktörlerinden mumya, hortlaktan farklı özellikler taşır. Örnekse mumyayı dirilten sebep genelde ölümünden sonra da canlı tutabildiği aşkıdır. Dolayısıyla dirildikten sonra yaptığı ilk iş ortamdaki en güzel hatunu kapıp kaçırmak olur. Medeniyetsiz bir davranış olduğu kesin; ama bin yıllardır ölü ve -daha fenası- kadın haklarından bîhaber olduğu için bunu doğal karşılamak gerekir. Pek tabii mumya kadının kaybettiği aşkının reenkarnasyonu olduğuna inanacaktır. Buna pek ihtimal vermeyen günümüz insanları, mumyaya karşı koyarak kızcağızı kurtarmaya çalışırlar.

Edebiyatımızda, yakın tarihli Scognamillo romanı haricinde, bu karizmatik canavarın izine pek rastlanmaz. En uygun örnek ise Fevzi Görgen imzalı 1960 tarihli “Firavun Mezarında Korkunç Bir Gece”.

Yukarıda bahsi geçen şablona bağlı kalan bu kısa roman, mumyalar üzerine araştırma yapmak üzere Mısır’a giden Türk genci Fikret Soman ile mumyanın ellerinden kurtardığı Amerikan kızı Beti’nin izdivacı ile mutlu sona ulaşır.

Dünya Titriyor! – A.T. Safkan

Büyük gezi, serüven, havacılık ve fen romanı alt başlığı ile sunulan Dünya Titriyor, gerçekte ne romanı yazacağına karar verememiş olan bir yazarın tek romanı. A.T. Safkan romanı haftalık olarak yayınlanan on iki fasikülde tamamlamış.

Genç maden mühendisi Celal Sarp, ikinci paylaşım savaşının kargaşalı ortamında memleketine dönmek niyetiyle San Fransisco limanından kalkan General Washington gemisine biner. Gemi esrarengiz bir şekilde birden müthiş hız kazanarak bir gecede Filipin adalarına kadar yol alır ve orada batar. Kazazedeler kısa sürede bir Amerikan muhribi tarafından kurtarılıp Manilla adasına çıkarılır.

Celal Sarp’ın yol arkadaşı Con Rokfeller, Filipin adalarında kayıplara karışan adamı Hikmet’i aramak niyetindedir. Hikmet en son yakın zamanda sulara gömülmüş olan bir adada görülmüştür. Celal de bu işte kendisine yardım etmeyi kabul eder. Benzer bir şekilde yolu Filipin adalarına düşen Türk pilotu Ali Yalçın da kahramanlarımıza katılır. Bu yöredeki esrarengiz olayları incelemek üzere İngilizlerin gönderdiği Sherlock Holmes bir yandan tek başına çalışmak isterken, bir yandan da kahramanlarımızın kaydettiği ilerlemeden uzak kalmak istemez. Nitekim o da ekibe katılır. Beraberce battığı sanılan adanın aslında göklere yükseldiği, ölümsüzlüğün sırrına ermiş bir firavunun yönetiminde Amerika’ya saldırmak için kullanıldığını keşfederler. Görünmez olmak, düşmanlarını dondurmak gibi hünerleri de olan düşmanlarına karşı mücadele ederler.

GÖZ ATIN  Savcı: İntikamın Karanlık Tarafı

Sherlock Holmes bu romanda Türklerin gölgesinde kalan bir karakter olarak yer alır. Yine de yüce gönüllü kahramanımız Ali Yalçın kırk yılda bir doğru laf ettiği, pek o kadar da akılsız olmadığı gibi övgüler düzer İngiliz hafiyesine.

Kurgunun dağınıklığını, romanın on iki hafta boyunca fasiküller halinde yayınlanmasına bağlamak mümkün. Aksi takdirde böyle bir öyküyü hiçbir romancının bir defada uydurabileceğini sanmıyorum. Romanı uçuk bir bilimkurgu eseri olarak, popüler edebiyat tarihimizin özgün bir parçası olarak düşünüyorum. Özellikle Firavunun, bir elemanının öldürülmesinin hışmıyla, tüm dünyaya “Titreyiniz! Titreyiniz!” diye seslendiği bölüm, okurların hatırında kalacaktır.

Akdeniz İncisi – Vedat Örfi Bengü

Bu bölümde belki kısaca Vedat Örfi Bengü’den de bahsetmek gerek. Lord Lister serisindeki mumyalardan yukarıda bahsetmiştik. Yazarın “Akdeniz İncisi” adlı romanı da, bir mumya romanı şablonuna yakın durmaktadır. Bu romanda zengin bir Hint prensi, bir Türk kızı ile evlenir. Kızcağız eşinin gizli saklı işlerini ortaya çıkarmakta gecikmez. Finalde canlanmış bir mumya beklerken, Hintlinin bir mumyaya âşık olmuş sıradan bir deli olduğunu anlıyoruz. Bu da elbette hayal kırıklığı yaratıyor.

Şeytan

Şeytan / Şeytanın Piçi – Behçet Safa

Peyami Safa’nın erkek kardeşi İlhami Safa’nın Behçet Safa ismiyle yazdığı polisiye ve korku romanları, 40’lı yıllarda yayınlanıp popüler kültürümüzün yazılı olmayan tarihine karışmıştır. Söz konusu romanları bugün sahaflarda da kolay kolay bulamazsınız; kütüphanelerimizde de tamamını bulmak olanaksızdır. Kardeşine göre daha farklı alanlarda kalem oynatan bu yazar, herhalde daha fazlasını hak ederdi.

Şeytan, kimsesiz bir felekzede olan Suzan’ın dramatik öyküsü ile açılır. Bir gemi kazasında ölümcül bir yara alan Hasan’ın emanet ettiği günlük, Suzan’ın kocası Mahir’in ilgisini cezbeder. Günlük, babasını esir düştüğü Yezidilerin elinden kurtarmak isteyen Hasan’ın başından geçenleri içermektedir. Hasan, babasının Yezidiler tarafından Melek-i Tavus’a, yani Şeytan’a kurban edilmesini önleyememiştir. Gizli ilimlerle haşır neşir olan Mahir, günlükte ismi geçen Şeyh Bahadır’ın elinde olduğuna inandığı Mushafı Reş’i ele geçirmek üzere harekete geçer.

Tek bir nüshası bulunan Mushafı Reş, Yezidilerin kutsal kitabıdır. Mahir, kendisini zengin edecek olan bu kitabı ele geçirir. Ancak onun yokluğunu fırsat bilen kardeşi de bir punduna getirip Suzan’ı elde eder. Durumu öğrenen Mahir, bebek bekleyen karısı üzerinde bir büyü tatbik eder. Doğacak çocuk ya bir dahi olacaktır, ya da Melek-i Tavus’un ta kendisi.

Şeytanın Piçi

Maalesef ikinci ihtimalin gerçekleştiğini, romanın devamı olan Şeytanın Piçi’nde öğreniriz. Roman, Erenköyü’ndeki Abdi Paşa Köşkü’nün kötü ününden bahisle açılır. Köşkün cinlere, perilere mekân olduğu, koruda hayaletler dolaştığına inanılmaktadır. Hemen akabinde, köşkün kullanılmayan odalarından birinde bir cinayet işlenir. Maktul, bir iskelet tarafından boğazlanmışa benzemektedir.

Köşkün Dildar kalfası, ilk romandan bildiğimiz Suzan’dan başkası değildir. Kocası Mushaf-ı Reş’i ele geçirmek için Yezidilerin arasına gitmişken kendisi ile birlikte olanın sandığı gibi kayınbiraderi değil, Hayrullah bey olduğunu öğrenmiş, İstanbul’a gelip onun köşküne sığınmıştır. Doğaüstü güçleri olan oğlunun işlediği cinayetlere engel olamamıştır.

Yamyamlar

Hayaletli, vampirli romanlara nazaran, yamyamlık daha gerçeğe yakın bir mevhum olduğu için bir yamyam filmi veya romanını da kolaylıkla “gerçektir” diye yutturabilirsiniz. Bir korku romanına gerçeklik katabilmek, okuru öykünün kendi başına da gelebileceğine inandırabilmek, az bir şey değildir.

Yamyamlık, bazı ilkel toplumlarda yaşanmış bir olgudur; bir topluluğun bir diğeri üzerinde üstünlük sağlama gayretinin ifadesidir. Diğer yandan, özellikle savaş dönemlerinde kıtlık hâli ve başka çare kalmaması durumunda yaşanmış yamyamlık öyküleri de olduğu bilinir. Bizi ilgilendiren ise modern toplumlarda vuku bulan, kişinin delirip bir seri katile dönüşmesi, kurbanlarını öldürmekle yetinmeyip bir de afiyetle yemesi durumudur.

Ölü Ciğeri Yiyen Adam – Daniş Remzi Korok

Korok, belki gerçek bir olaydan esinlenen, bir Yamyam anlatısı hazırlamış: Ölü Ciğeri Yiyen Adam (1944). Korok bu öyküsünde akıl hastanesine gidip Bursalı çoban yamyam Yusuf’un öyküsünü dinliyor. Okurlarına bu insanlık dramını anlatırken de Yusuf’a hak veriyor. Seri olarak düşünülmüş bu anlatının ilk kısmı, “Ölü Ciğeri Yiyen Adam”. İkinci kısmın, “Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?” başlığı altında yayınlanacağı duyurulmuşsa da yayınlanmamıştır. Bu ilk kısımda Yusuf, yamyamlığa başlamadan önceki bir vukuatını, sevdiği kızı mezarından çıkarıp nasıl seviştiğini anlatır. Yani kitapta nasıl yamyamlık ettiği yer almaz.

Kapaktaki fotoğraf, bir yamyama ait olabileceğine sizi inandıracak türdendir.

Karacaahmedin Esrarı – Vâlâ Nureddin Vâ-Nû

Vâ-Nû’nün meşhur polis hafiyesi Yılmaz Ali’nin maceraları genellikle Akşam Gazetesi’ne tefrika edilmiş, bunlardan sadece beşi kitap olarak yayın şansı bulmuştur. Bunlardan biri, “Karacaahmedin Esrarı” adını taşıyan bir yamyam öyküsüdür.

Üsküdar’ın Nuhkuyusu semtinde, mahalleli tarafından iyi bilinen Dr. Salih Bey’in evlatlığı ansızın ölmüştür. Cemile kızcağız, Salih Bey’in sebepsiz yere ölen ilk evlatlığı olmadığı için ölümü kimilerinin şüphesini çekmiştir. Beri yandan, mahallede son yıllarda kayıplara karışan çocuklarla ilgili muammanın çözümünü Yılmaz Ali üstlenmiştir. Nihayetinde Salih Bey’in küçük çocukları gıdıklayarak öldürüp öldükten sonra da etlerini yiyen bir yamyam olduğu ortaya çıkar.

Dünya polisiyelerinde böyle bir cinayet yöntemine hiç yer verilmiş mi bilinmez. Gıdıklayarak birini öldürmek kabil midir, onu da bilmem. Ama yerli polisiyemizde bununla birlikte iki örnek var; öbürü de Aziz Nesin’in Nuru Hayat takma ismiyle yazdığı Düğümlü Mendil’dir.


Not: Bu metin ilk olarak Gölge e-Dergi’nin 58. sayısında yayımlanmış ve yazarın izniyle Kayıp Rıhtım’a taşınmıştır.

Son Savaş




90'ların ilk yarısında bir yandan İTÜ'de endüstri mühendisliği eğitimi alırken, bir yandan da Korsan Yayınevi için şarkı sözü kitapları çeviriyordum. Beş yılda öğrendiğim mesleğimi iki yıl kadar icra ettikten sonra yazılımcı olarak çalışmaya başladım. Cinai Roman'ın kurucu üyelerindenim. Sadece sahaflarda bulunabilecek polisiye romanları tanıtan yazılarım Virgül, 221b, Müteferrika gibi dergilerde yayınlandı. Eşim ve iki oğlum ile birlikte 2017'de Hollanda'ya yerleştim.

Fantastik Alla Turca: Vampirler, Hortlaklar, Yamyamlar ve Dahası…

Fantastik-korku edebiyatımızın ilk örneklerine birlikte göz atmaya var mısınız? Vampirler, hortlaklar, mumyalar, yamyamlar derken ortaya hayli detaylı bir dosya çıktı.

Başa dönün