Gürültülü Masa | Jonathan Carroll

Neil Gaiman'ın hakkında, "O bir sihirbazdır. Size gözlerini verir ve dünyayı bir daha asla aynı şekilde göremezsiniz," dediği, çağdaş romanın en yaratıcı yeteneklerinden Jonathan Caroll'dan sıra dışı bir öykü.

Eskiden beş kişiydik ama artık sadece dördümüz varız. Bill Hagar geçen ay öldü. Kolon kanseri nihayet işini bitirdi, zaten son zamanlarda ondan geriye pek de bir şey kalmamıştı. Bill grubun hem en sessizi hem de en büyük kahve tiryakisiydi. Bütün hayatını konuşarak geçirdiği için bugünlerde çoğunlukla dinlemekten hoşlandığını söylerdi. Oyunun bu evresinde istediği tek şey seyircilerin arasında oturup diğerleri tarafından eğlendirilmekti.

Oyuna gürültülü masa diyorlardı çünkü kendini dinlemeyi çok seven bir grup çenebaz  neredeyse her sabah aynı masaya oturup dur durak bilmeden konuşuyordu. Grup şu kişilerden oluşuyordu: Bill, Joe Beck, Dr. Lee, Conrad Meyers ve ben. Alman olan Conrad ona “Stammtisch’imiz” diyordu.[1] Merhum karım ise bir seferinde “lokaliniz” demişti ve ikisi de haklıydı. Kafenin tadilat için iki aylığına kapanacağını öğrendiğimiz gün hepimiz hayrete düşmüştük. Çünkü kafede o kadar fazla zaman geçiriyorduk ki sanki birisi bize kendi evimizden çıkıp orası tamir edilirken başka bir yerde yaşamamızı söylemişti. İyi ama bu süre zarfında nereye gidebilirdik ki?

Yaşlı adamlar evcimendir. Bize oturacağımız, sohbet edeceğimiz veya huzurla gazetemizi okuyabileceğimiz bir yer verin, başka bir şey istemeyiz. Kıçımızın altındaki sandalyeyi alırsanız cıyaklamaya başlarız. Mekân bize iyi görünüyordu, neyi yenilemeleri gerekiyordu ki? Müdürün söylediğine göre yeniden boyanması lazımmış, mutfak tesisatı değişecekmiş ve orada burada başka şeyler işte. En son elden geçirileli 20 sene olmuş, artık zamanıymış. İş sadece birkaç ay sürecekmiş ve ondan sonra mekân tekrar bizim olacakmış.

Şehirde buraya benzeyen başka yerler de vardı, hatta bazılarının yemekleri kesinlikle daha iyiydi. Ama her nasılsa yıllar önce bu kafede karar kılıp burayı bizim yapmıştık.

Yaşlı kadınlar kendilerini meşgul edebilmek gibi bir yeteneğe sahipler ama yaşlı adamlarda bu yok. Belki de tüm meşguliyetimizi emekli olmadan önce bitiriyoruzdur. Etrafınıza bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Yaşlı kadınlar daima beraber yemek yemeye, briç kulübüne veya müzeye falan gidiyorlar. Diğer yandan biz erkekler evde oturup televizyonda ne saçmalık varsa onu izliyoruz ya da her sabah aynı gazeteyi tekrar tekrar okuyoruz. Eskiden yoğun hayatlarımızda yapacak bir sürü şeyimiz vardı ama şimdi günlerimiz etrafından nasıl dolaşacağımızı bilemediğimiz buz dağlarına benzeyen kocaman, şişkin boş zaman yığınlarıyla dolu. Emekli olduktan sonra, kendimi sabah onda Amazon Nehri’ndeki candiru balığı hakkında bir televizyon programını baştan sona izlerken yakaladığımda başımın belada olduğunu anlamıştım. Tam o an orada televizyonu kapattım ve boş odaya sesli olarak dedim ki, “Yapacak bir şey bulmam lazım.”

Golf oynamayı sevmem, bovlinge de gitmem. Kartlardan ve diğer birçok oyundan sıkılırım. Yapmayı sevdiğim şey konuşmak, gevezelik etmek ve söyleyecek şeyi olan insanlarla çene çalmak. Bir sabah lezzetli bir çörek alıp TIME dergisini okuyabileceğim bir yer için bakınırken bu oluşuma denk geldim. Conrad Meyers’i yıllardır tanıyordum. İçeri girip de onu gördüğümde beni yanına çağırdı ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Âdeta karnın açken bir fırına adım atmak gibiydi. Bu adamlar sağda solda bulunmuş, görmüş geçirmiş kimselerdi. Sanki başından beri onlarla berabermişim gibi beni anında sohbetlerine dâhil ettiler. O ilk gün her şeyden bahsettik; politika, spor, kadınlar… ve şahane vakit geçirdim. Nihayet gitmek için ayağa kalktıklarında eğer ertesi gün tekrar buluşmayı düşünüyorlarsa onlara katılıp katılamayacağımı sordum. İşte o anda beni bağırlarına bastılar ve ondan sonra onları ne zaman görsem bana dostça davrandılar.

Stammtisch’imizi elimizden aldıklarına göre şimdi ne yapacaktık? Gürültülü masamızı kurmak için bir başka buluşma yeri belirlememiz gerekiyordu, ama neresi? Grubun bir anlamda dile getirilmemiş lideri olan Joe Beck bizden öneri istedi. Birimizde bir cevap olabilirmiş gibi birbirimize baktık, ama hepimiz hayır anlamına gelebilecek farklı şekillerde omuz silktik. Böylece evimizden uzakta geçici bir yeni ev için ava çıktık.

Birkaç günlüğüne Walpole Caddesi’ndeki itfaiye binasından dönüştürülmüş o hoş yeri denedik ama orada kahve bir servete mal oluyordu ve biz de emekli aylığıyla geçinen kahve tiryakileriyiz. Bu yüzden kalın tabanlı yumuşak ayakkabılarımızı bir sonraki durağa, hakkında iyi şeyler duyduğumuz Cynthia’ya sürüdük. Kahve fena değildi ancak orada da her daim müzik çalıyorlar. Oldukça gürültülü ve genellikle de Madonna.Daha fazlasını söylememe gerek var mı? Bir defasında Conrad tuvaletten dönerken yine Madonna açıktı ve masamıza yaklaştıkça dans etmeye başladı. Dr. Lee ona bir tavuk gibi dans ettiğini söyledi. Ben de bir tavuğun nasıl dans ettiğini sordum. Doktor ayağa kalktı ve o da dans etmeye başladı, tabii bunadans etmek diyebilirseniz. Doktorun dans eden tavuk taklidi Conrad’ın hareketlerinden pek de uzak değildi doğrusu.

Yanımıza oturduktan sonra Conrad dedi ki, “Aklıma az önce bir fikir geldi, Tough Nut’a gitmeye ne dersiniz?”

Joe’nun cevabı hem öfke hem de kuşku doluydu, “Eşcinsel kafesine mi?”

Conrad başını olumlu anlamda salladı. “Duyduğuma göre oldukça iyiymiş ve şahane kekleri varmış.”

“Ama orası eşcinseller için Conrad.”

“Ja, ne olmuş yani? Kahvemizi içebileceğimiz bir yer arıyoruz, randevu ayarlayabileceğimizdeğil.”

Joe ona dik dik baktıysa dabir şey söylemedi. Conrad onay alabilmek için bana ve Dr. Lee’ye baktı.

“ Neden olmasın? Yirmi yıldır ilginç hiçbir yeni deneyim yaşamamış dört yaşlı herifiz. Ve iyi bir dilim keke her zaman açığımdır. Bizim gibi çirkin ihtiyarların içeri girmesine bile izin verirlerse şanslıyız.”

“Kendi adına konuş. Daha geçengün bana hâlâ çok yakışıklı bir adam olduğumu söylediler.”

“Kim söyledi, aynan mı?”

***

Tough Nut gerçekten güzel bir kafe çıktı. Orayı işleten arkadaşlar ve müşterileri cana yakın, cömert insanlardı ve bize de, şey, nadir tropikal kuşlarmışız gibi davrandılar. Yani bir düşünürsek ne sıklıkla dört yaşlı heteroseksüel adam işletmelerinin kapısında beliriyordur ki? Kendi kahve dükkânımız yenilenirken sık sık oraya gittik. Tek sorun saat on birde açılıyor olmasıydı çünkü hepimiz de genellikle sabah altı gibi ayakta oluyorduk. Eski mekânımızda sekizde, kapılar açılır açılmaz bir araya gelmeye alışmıştık. Yaşlı adamlar fazla uyumazlar. Fazla uyumaz, fazla yemez, fazla işeriz; yürüyen yaşlı adam klişeleriyiz—bir zamanlar olacağımızı asla düşünmediğimiz adamlar.

Nut’ta geçirdiğimiz en ilginç sabah, oranın sahipleri Jared ve Steve’in masamıza oturduğu ve Steve’in lafı dolaştırmadan yaşlı olmanın nasıl bir şey olduğunu sorduğu zamandı. Eşcinsellerin hayatıhakkında hiçbir şey bilmiyorum ama o soruda bununla ilgili bazı şeylerin saklı olduğunu görebiliyordum, bu yüzden bilhassa dürüst ve açık bir cevabı hak ediyordu. Biz yaşlı baykuşlar düşünürken bir süre sessiz kaldık, sonra sözü ilk ben aldım:

“Hep merak etmişimdir, acaba caddeden aşağı doğru yürürken kendi gençliğime rastlasam beni, bir gün olacağı yaşlı adamı tanır mı? Bende kendinden herhangi bir şey görür mü? Hani kendinizin veya çocukluğunu çok iyi bildiğiniz birinin fotoğrafına baktığınızda görürsünüz ya. Neredeyse her seferinde yüzlerindeki bir şeyi, duruş biçimlerini veya büyüdükçe onlarla kalan bir ifadeyi tanıyabilirsiniz. Peki, şimdiki yaşlanmış yüzüm ve vücudum dışında, genç ben herhangi bir şey, kendinden ufacık bir parça dahi olsa görür mü bu yaşlı adamda? Aramızda bir benzerlik veya bağlantı bulur mu?”

Jared dedi ki; yirmi beşinci lise buluşmasına gittiğinde sınıfındaki erkeklerin sadece yaklaşık yarısını tanıyabilmiş, diğerleriniyse az çok çıkarabilmiş ve gördüğü yüzlerin büyük bir kısmını on sekiz yaşındayken tanıdığı çocuklarla asla ilişkilendiremezmiş. Artık tamamen farklı görünüyorlarmış.

“Görünmezlik,” dedi Joe Beck hiçbir şeye karşılık vermeden. Devam etmesi için bekledik. Etmedi.

“Görünmez ne?”

“Yaşlandıkça daha çok görünmez oluyorsun. Hissetmediniz mi? İnsanlar seni görmüyor. Veya görüyorlarsa bile sadece yollarının üstünde duran bir şeysin, bir engel, koltuk veya büyük bir kaya gibi. Yalnızca kaldırımı kapatan bir başka cisimsin. Yeteri kadar hızlı hareket etmediğimizde etrafımızdaki insanların ne kadar sabırsızlaştığını fark etmediniz mi?”

Conrad aynı fikirde değildi. “Senin anlattığın şekilde düşünürsek Joe, görünmezin tam tersiyiz. Çünkü insanları her zaman yollarına çıktığımız için kızdırıyoruz.”

Dr. Lee ilk defa konuşmaya dahil oldu. “Hayır, Joe’nun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Çoğu yaşlının ne kadar gürültücü ya da kızgın olduğunu hiç fark etmediniz mi? Otobüs duraklarında bağırıyor, köpeklerini veya sokaktaki çocukları azarlıyor, kendi kendilerine söyleniyor, ve markette kasa kuyruğuna girerken insanları iteliyorlar… Geçen hafta yaşlı bir kocakarının bir başka kadının elindeki fıstık ezmesi kavanozunu zorla aldığını gördüm, oysa yanlarındaki raf o fıstık ezmeleriyle doluydu. Bence bütün bunun sebebi onlar. O kadar sık fark edilmiyor veya görmezden geliniyoruz ki bazen kendimizi görünmez hissediyoruz. Ben hissettiğimi biliyorum. Belli ki bazıları bağırdıklarında veya öfkelendiklerinde insanların sadece küçük şeyler için bile olsa nihayet onlara dikkat edeceğine inanıyor. İronik olan, hem yaşlı insanların hem de küçük çocukların çok fazla zamanları var. Hiçbirinin acele etmesi gerekmiyor çünkü yapacak pek bir işleri yok. Ama ciyaklamalarına bakarsak yaşlı olanlar kulağa sabırsız ve çok fazla şeye sinirlenmiş geliyor- çok fazla önemsiz, aptal şeye. Beğenin ya da beğenmeyin, insanlar kornasını sürekli çalan adama dikkat ediyorlar.” Bir an için sessizleşti, sonra hüzünlü bir sesle ekledi. “Yaşlılığın bir tedavisi yok. Kimse elinden kurtulamaz.”

Bir çeşit yoğun, hazin bir sessizlik seher vakti İskoçya’ya çöken sis gibi masamızda asılı kaldı. Hepimiz sessizce o cümlelerdeki hakikati kabul ettik.

Conrad tekrar söze girdi. “Ne isterdim biliyor musunuz? Hayatımdaki bir şeyin, sadece tek bir küçük şeyin değişmeden aynı kalmasını isterdim. Ne demek istediğimianlıyor musunuz? Saçlarımız beyazlaşmasaydı, köpek yaşlanıp ölmeseydi veya çocuklarımız hep sekiz yaşında ve şirin kalsaydı. Sıkıca tutunabileceğimiz ve büyümesinden, yaşlanmasından veya tadilata ihtiyaç duymasından endişe duymayacağımız tek bir şey…”

Sırıttım ve dedim ki, “İlginç bir düşünce, ama o tek bir şeyin korkunç veya nefret ettiğin bir şey olduğu ortaya çıkarsa ne olurdu? Mesela üçüncü sınıfı hiç geçmeseydin ve canavar Bayan Prentice hep öğretmenin olarak kalsaydı?”

“Dalga geçiyorsun ama ben ciddiyim. Öleceğim güne kadar hayatımdaki tek bir şeyin aynı kalmasını istiyorum. Böylece ne zaman hayatın parmaklarımın arasından kum taneleri gibi kayıp gittiğini hissetsem, o tek şeye bakıp gideceğim güne kadar bu şekilde kalacağını bilerek ona sıkıca tutunabilirim.” Vurgulamak için son kısmı söylerken bir elini odun kıran bir balta gibi diğerinin üstüne indirdi.

Masaya bir kez daha sessizlik hâkim oldu, muhtemelen her birimiz bu düşünceyi değerlendiriyorduk ve eminim, öleceğimiz güne kadar hayatımızda aynı kalmasını istediğimiz şeyin ne olduğunu düşünüyorduk.

Ancak Conrad’ın bunları söylediğini duymak beni şaşırtmıştı, çünkü küçük çetemizin hâlinden en memnun üyesi o görünüyordu. Bilge ve cömert bir adamdı, öyle ki benim izlenimime göre yaşlılık kapısını çaldığında onu elinden geldiğince içtenlikle karşılamış ve geçmişinin çoğunu misafir odasından zarifçe çıkararak hayatındaki bu yeni varlığa kalacak rahat bir yer açmıştı.

Geri kalanımızsa tam tersine huysuzlanıp sızlanarak gün batımına  çok fazla ve sıklıkla öfkeleniyorduk. Yaşlılığımız bizden borç istese kesinlikle iki kuruş dahi vermezdik. Eğer Conrad’ı bir kelimeyle özetlemem gerekse, tercih edeceğim sözcük neşeli olurdu. Genellikle hayat ve insanlar onu neşelendiriyor gibi görünüyordu. Ayrıca hayran olmadan edemediğim bir affetme kapasitesine de sahipti. Gelin görün ki o anda ansızın böyle şeylersöylemişti ve bu beni tedirgin etmişti.

Sanki zihnimi okumuş gibi doğruca bana baktı. “Gençken bir kız arkadaşım vardı. Bin dolarlık bir parfüm gibiydi:eşsiz, muhteşem, ama çok çabuk yok olan. En iyisi de buydu gerçi, çünkü en nihayetinde birbirimize pek de yakışmıyorduk. Geçen gün nedendir bilmem aklıma geldi ve tam olarak neye benzediğini bir türlü hatırlayamadım. Perişan oldum. O tanrıça bir süre için beni sevmişti. Gerçekten. O zamanlar ona bakar ve bu harika kadın beni seviyor, beni sahiden de seviyor diye düşünürdüm Gençliğimin en önemli olaylarından biriydi, ama şimdi o kadının neye benzediğini hatırlayamıyorum. Bir nevi, az çok, ama tam olarak değil. Okuduğum bir kitapta şöyle deniyordu, sonunda sahip olduğumuz tek şey hatıralarımızdır. Yani sona ne kadar yakın olduğumu bilmiyorum ama en iyi hatıralarımın bazıları şimdiden gemiyi terk etmeye başladı. Bundan ne kadar nefret ettiğimi anlatamam.”

Bizden  en az yirmi yaş genç olan Jared kibarca ortamı neşelendirmeye çalıştı. “Ama aynı zamanda geçmişindeki berbat şeyler konusunda da işe yaramıyor mu? Bazı kötü hatıralarını ya da yirmi küsur yıl önce hayatını sana zehir eden insanları unutmaktan memnun değil misin?”

Conrad gülümsedi ancak kafasını iki yana salladı. “Tabii, ama hafızayla ilgili bir problem var ki iş bir şeyleri kaybetmeye gelince ayrım yapmıyor. Altın eler gibi değerli hatıraları topraktan ayıramıyorsun. Sanırım hepimiz hemfikirizdir…” – Eliyle bir yay çizerek biz yaşlıları gösterdi – “…bu noktada geçmişimizin mümkün olduğu kadar fazla kısmını kafamızda tutmak istiyoruz. İyilerin de yüzde yüz burada olduğunu bildiğim sürece kötü hatıralarımla mutlu mesut yaşayabilirim.” Bir parmağıyla alnına vurdu.

“Ayrıca gençken pek fazla şeyi özlemiyorsun, çünkü hayatın zaten oldukça dolu ve ilgi çekici oluyor. Fakat yaşlandığında ister küçük olsun ister büyük hayatının bir zamanlar parçası olan şeyleri çok özlüyorsun. Kulağa aptalca gelecek ama dün masaj yaptırırken fark ettim de artık gıdıklanmıyorum. Üzüldüm. Gençliğinde birisi seni gıdıkladığı zaman sinirlenince bunu özleyeceğin bir an geleceğini asla düşünmezsin ama özlüyorsun işte.”

İllüstrasyon: Keith Negley

Bir saat sonra eve yürürken Conrad bana eşlik etti. Şehrin diğer yakasında yaşıyordu, bu yüzden ben de biraz egzersiz yapmak istediği için yolunu uzattığını düşündüm. Yanılmıştım.

“Alzaymır olduğumu düşünüyorlar. Kesin sonuç veren bir test yok, yani ancak semptomlara bakarak tahmin edebiliyorlar. Alzaymır başlangıcı olup olmadığından emin değiller, ki en kötü ihtimal bu, ancak öyleymişim gibi görünüyor.”

Bir an için hiçbir şey diyemedim. Sizin için çok büyük önemi olan birisi gelip de size ölüm cezasına çarptırıldığını söylese nasıl tepki verirsiniz ki?

“Diğerleri biliyor mu?”

“Lee biliyor, ama sadece ne kadar zamanım kaldığı ve seçeneklerimin neler olduğu hakkında profesyonel düşüncelerini duymak istediğim için. Diğerlerine de yakında söyleyeceğim.”

Küçük bir grup içi şakası olarak dostumuza sadece Lee demek yerine genellikle Dr. Lee diye hitap ediyorduk. Çünkü tam adı Lee Li’ydi ve birisi sesli olarak söylediğinde Lee de dahil hepimiz kahkahalara boğuluyorduk. Özellikle de Bill Hagar doktorla ilk tanıştırıldığında adının hayvanat bahçesindeki bir pandanınkine benzediğini söylediği zaman. Ama tekerlemeye benzeyen takma adının bir diğer yüzü de Lee Li emekli olmadan önce hayli saygın bir onkolog olmasıydı. Yani Conrad’ın acımasız sırrını söylemek için önce ona gitmiş olması tamamen mantıklıydı.

“Kafedeyken bundan bahsediyordun, değil mi? Artık kız arkadaşını zihninde canlandıramadığını söylerken?”

“Evet.”

“Eğer cevap vermek istemezsen anlarım, ama şu an ne kadar kötüsün? Hafızanı ne kadar etkiledi?”

Derin bir nefes aldı, geri verdi ve uzaklara baktı. “Yazarken zorlanıyorum. Hecelerken de zorlanıyorum. Dün klavyeye baktım ve birkaç saniye için onunla ne yapacağımı bilemedim.”

Ona sormak istediğim bir soru vardı ama hiçbir şey söylemedim -tek bir soru. Onun beni soruya doğru yönlendirmesini beklemem gerekiyordu.

“Sana şimdi anlatıyorum çünkü karının ölmeden önce alzaymır olduğunu söylemiştin.”

Başımı salladım.

“Sana bazı sorular sorabilir miyim?”

“Tabii ki Conrad, ama önce ben sana bir şey sorabilir miyim? Gece uyumak için gözlerini kapattığında yoğun bir yeşil gördüğün oldu mu hiç? Çok özel, neredeyse elektrik yeşili…anki zümrütten yansıyan parlak bir ışık gibi. Veya akvaryumdaki harika bir egzotik balığın yeşili. Çok uzun sürmemiştir ancak eğer gördüysen unutman pek mümkün değil.”

Conrad hem şaşırmış hem de kafası karışmış görünüyordu. “Evet! Evet iki gece önce. Nasıl bildin?”

Omuzuna hafifçe vurdum. “Öyleyse dostum, sende alzaymır yok. Bunun için endişelenmen gerekmiyor artık.”

Bana büyük bir kuşku ve köşeden göz kırpan bir umudun karışımıyla baktı. “Ne demek istiyorsun? Neden bahsediyorsun sen?”

Tesadüfen bir internet kafeden yalnızca bir blok uzaktaydık. Bir an için oraya gidip ona göstermeyi düşündüm. Ama Conrad’ı uzun zamandır tanıyor olsam da göstereceğim kanıta nasıl tepki vereceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden ben de en iyisinin onu eve davet etmek olduğuna karar verdim. Böylece dostumun çılgına dönme ihtimaline karşı daha tedbirli olabilirdim. Benim mekâna vardığımızda ona kahve teklif ettim. Kafasını iki yana salladı, anlaşılır bir şekilde alzaymır olmadığına dair kanıtımı görmek için sabırsızlanıyordu.

Karım Stephanie öldüğünden beri, özellikle de kendisiyle evli geçirdiğim o 3741 mutsuz, moral bozucu günden sonra yeterince hoş bir ev arkadaşı sayabileceğim huysuz kedisi ile beraber yaşıyordum. Kediler yalnızca havalarında oldukları zaman size arkadaşlık eden, yalnızlığı seven canlılardır ki bugünlerde benim de ihtiyacım olan şey bu. Deneyimlerime göre zeki ya da aptal hayvanlar değiller ama basit bir şekilde son derece kendilerinden memnun yaratıklar; içinde yaşadıkları küçük dünyayı kendilerinin yönettiğini ve etraflarındaki diğer bütün varlıkların onlara hizmet etmek, onları doyurmak ya da eğlendirmek için orada olduğunu sanıyorlar.

Odaya girdiğimde kedi masanın üzerinde yatıyordu. Onu oradan alıp kibarca yere koyduktan sonra bilgisayarın başına oturup çalıştırdım.

Conrad arkamdan geldi. “Yüce Tanrım, bu bir Cabot bilgisayarı mı? Bu şirket hâlâ  var mı ki? Yirmi yaşında falan olmalı.”

Ekranın canlanmasını seyrediyordum. “Onun gibi bir şey. Nadiren kullanıyorum ve işimi görüyor.”

“İyi de modem nerede? Modemin yok mu? Eğer modemin yoksa internete nasıl bağlanıyorsun?”

Sandalyeyi geriye ittim ve omuzumun üstünden ona baktım. “Bir saniye bekle Conrad. Şu şeyin açılmasına izin ver ve sonra bütün soruların cevaplanacak.”

Ekran daha önce Conrad’a sorduğum eşsiz yeşil renkte parladı ve sonra tanıdık bir yüz belirdi: Chad Harkness, en sevdiğim televizyon programı Lower the Boom’un sunucusu.

Yıllar önce bu sistemi kurduğumda konuşmak isteyeceğim bir yüz seçmem gerekiyordu. Onu Lower the Boom’un yüzlerce bölümünde izledikten sonra Chad’i bir arkadaş gibi görüyordum, böylece yüzü benim sohbet dostum oldu.

“Selam Chad.”

Mutlu görünmüyordu ama bu yeni bir şey sayılmazdı. Ben çağırdığımda asla mutlu görünmezdi ve butamamen anlaşılabilir bir durum. Bazen bu hoşnutsuluğunu bir üçüncü dünya diplomatının donuk ve sahte gülümsemesiyle saklamaya çalışırdı. Veya gerçekten kendini göstermek istiyorsa nasıl olduğumu sorardı. Tek bir atomunun dahi nasıl olduğumu umursadığından değil… ve ikimiz de bunu biliyorduk.

“Merhaba Propan.”

Conrad omuzumun üzerinden, “Propan mı? Propan da kim?” dedi.

“Benim. Sadece bekle dostum. Bir dakika içinde her şeyi öğreneceksin. Chad, ufak bir değişiklik yapman gerekiyor.”

Bay TV Surat her zamanki gibi ifadesiz kalmaya çalıştı. Ama küstah varlıklar, kendilerine bir şey yapılması emredildiğinde ve itaat etmekten başka bir seçenekleri olmadığını bildiklerinde ifadesiz kalmakta biraz zorlanırlar. Çünkü emri veren kişi kendilerinden çok daha güçlüdür.

“Conrad, tekilliğin ne olduğunu biliyor musun? Teknolojik tekilliğin.”

“Elbette, bu konu hakkında bazı makaleler okumuştum. Sözüm ona, dünyadaki bütün bilgisayarlar birbirleriyle nasıl bağlantı kurup devasa bir beyine dönüşeceklerini anlayacak kadar zeki olduklarında gerçekleşecekmiş bu. Birçok bilim insanı bu olduğunda bilgisayarların bizi ele geçirip yok edeceklerinden korkuyor. Ürkünç bir fikir. Elli sene içinde falan olması gerekiyormuş.”

Bilgisayar ekranındaki Chad sırıttı ve tiksintiyle kafasını iki yana sallayarak söylendi. “Aptallar.”

Bir parmağımı ekrana yöneltip sertçe uyardım. “Bölme.”

Chad’ın ağzı ciddileşti ve öfkeyle uzaklara baktı. Başka kimse ona böyle emir vermemişti. Başka hiç kimse bunu yapamazdı.

“Bu zaten gerçekleşti Conrad. Aslına bakarsan üzerinden biraz zaman bile geçti.” Başımı bilgisayar ekranına doğru çevirdim. “Chad bunun bir kanıtı.”

Conrad’ın gözleri genişledi. “Zaten gerçekleşti mi? Yani o—”

“O, onlarla konuşmak istediğim zaman onların temsilciliğini yapıyor.”

“Onlar derken? Bilgisayarları mı kast ediyorsun?”

“Evet, onlarla konuşmak istediğimde Chad’i çağırıyorum.”

“Neden sana Propan diyor?”

“Çünkü orası benim geldiğim yer.”

“Ne demek istiyorsun? Fort Lauderdale’den olduğunu sanıyordum.”

“Evet, yani hayır. Aslında Propanlıyım, Dünya’dan seksen dokuz ışık yılı uzaktaki bir gezegenden.”

“Sen bir uzaylı mısın?” Birkaç adım geri gitti.

“Evet. Tatil için buradayım.”

“Tatil mi?”

Başımla onayladım.

“Başka bir gezegendensin ve burada tatildesin. Ve ekrandaki o adam dünyadaki bütün bilgisayarları temsil ediyor, ki onlar da halihazırda birleşip bir çeşit devasa mega-beyin oluşturmuşlar, öyle mi?”

“Evet. Gezegenimin vatandaşları Dünya’da tatil yapmaya bayılırlar. Buraya gelip sizin bir ömrünüz süresince burada kalmak bizim için çok rahatlatıcı. İnsanlar Bahamalara ya da Yunanistan’a gidiyorlar, Propanlılar da Dünya’ya geliyorlar. Oturmak ister misin? Sarsılmış görünüyorsun.”

Conrad kımıldamadı. “Neden bunları bana anlatıyorsun? Neden buradayım?”

Ekranı işaret ettim. “Tekillik gerçekleşip, bilgisayarlar – hadi bundan sonra onlara sadece Chad diyelim – Chad birleştiğinde, kaydedilmiş bütün insan bilgilerine sahipti. Ama bir türlü anlayamadığı veya kavrayamadığı şey insan duygularının nasıl çalıştığıydı. Bu da onun bilgi birikiminde kocaman bir boşluk bıraktı, çünkü duygular insan bilgisinin en önemli bileşenlerinden birisidir. İnsanı makinelerden ayıran şeydir. Böylece, bazı bilim insanlarının korktuğu gibi kontrolü ele geçirip sizi yeryüzünden silmek yerine Chad tekilliği sakladı, sonra da herhangi biriniz bilgisayar kullandığında tıpkı bir hacker gibi insanlıktan küçük kırıntılar çaldı. Buna—”

Yudumlama diyoruz.” Chad kendini beğenmiş ve zafer kazanmış bir edayla sözümü kesti.

“Evet, yudumlama… Bir içecekten küçük yudumlar almak gibi. Kredi kartı hesaplarından sadece bir ya da iki dolar çalan hackerları duydun mu hiç? İnsanlar böyle küçük hırsızlıkları fark etmiyorlar, ama eğer milyonlarca defa yapılırsa toplamda bir anlamı oluyor.

“Ne zaman dünyanın herhangi bir yerinde bir kişi bir bilgisayar kullansa, Chad genellikle bilinçlerinin küçük bir parçasını ekrandaki şeye gösterdikleri ilgi aracılığıyla yudumluyor ve insan davranışı dosyasına ekliyor. İlk olarak bütün kayıtlı bilgileri topladı, şimdi de sizin davranışlarınızı biriktirerek günün birinde insan duygularının nasıl çalıştığını anlamasını sağlayacağını umduğu çalışmayı sürdürüyor.”

“Peki anladığında ne olacak?”

“Bilmiyorum. Bana hiç söylemedi.”

“Ve hiçbir zaman da söylemeyeceğim,” dedi Chad huysuzca.

“Muhtemelen önünde sonunda sizi silmeyi düşünüyordur. Ama bu şimdi gerçekleşmeyecek, çünkü Propanlılar izin vermeyecekler. İnsanları ve Dünya’yı yok olmalarına izin vermeyecek kadar çok seviyoruz, burası bizim favori tatil mekânlarımızdan birisi. Bizim için yağmur ormanları gibisiniz, yani bütün gezegen ve üzerindeki her şey koruma alanı olarak belirlendi.

“Uzun zaman önce Chad’le bir anlaşma yaptık: Hepinizin zihinlerinden yudumlayabilir ama sadece belirli bir noktaya kadar. Sonra durması gerekiyor. İnsanlar sende olduğu gibi hafızalarının bir kısmının çökmeye başladığını fark ettiklerinde doğal olarak bunun bunama, alzaymır veya bir başka zihinsel problem olduğunu düşünüyorlar Bazen karımda olduğu gibi durum gerçekten de bundan ibaret oluyor. Ama aynı sıklıkta Chad’in yudumlaması da olabiliyor. İşte bu yüzden sana uyumadan önce yeşil bir ışık görüp görmediğini sordum; bu her zaman yudumlandığının kanıtıdır.

“Yani Chad, Conrad’ı yudumlamaya son veriyorsun. Bir daha yok, anladın mı?”

Ekrandan zayıf, huysuz bir homurtu geldi: “Evet.”

“Gördüğün gibi dostum, insan bilgisi hoş ve bir noktaya kadar engin, ama bizim Propan’da bildiklerimize kıyasla sanki bir çocuğun okulun ilk yılında öğrendikleri gibi. Chad’in şu anda bildikleri, ikimizin de sahip olduğu bilginin ve onunla yapabileceklerimizin küçücük bir parçasıyla bile boy ölçüşemez. Şimdi anlıyor bunu. İlk başta anlamıyordu, bu yüzden geçmişte birkaç farklı durumda bunu ona kesin bir şekilde göstermemiz gerekti. Ama artık yerini biliyor.” Son cümleyi söylerken içine biraz da nispet katmadan duramadım.

Conrad’ın kafası karışmıştı. “Ama eğer bu kadar güçlüysen karını neden kurtarmadın?”

“İki nedeni var; çünkü gerçekten alzaymırı vardı ve kesinlikle gerekli olmadıkça buradaki doğal olaylara karışmıyoruz. Bir otel inşa edeceğim diye yağmur ormanlarındaki ağaçları kesmezsin. İkincisi de, tam bir baş belasıydı. Buradaki hayatımın büyük bir kısmında bana epey sıkıntı yaşattı. Şimdiki grubumuzu seviyorum, ama Stephanie’yi sevmiyordum.”

“Öyleyse neden onunla bu kadar uzun zaman beraber kaldın?”

“Buraya gelmeden önce seçtiğim tatil paketinin bir parçasıydı. Herhalde ‘acı ve zevk seyahati’ gibi bir şey diyebilirsin. Çeşitliliği severim—tatlı ve ekşi, mutluluk ve üzüntü bir arada. Onunla geçirdiğim ‘eh’ yıllarını dengelemek için sizinle karşılaştım ve o zamandan beri de hayatım gayet şahane.”

Conrad yere baktı ve başını iki yana salladı. “Bunlarla ne yapacağımı bilmiyorum. Demek istediğim—”

“Endişelenmene gerek yok dostum. Buradan ayrıldığımız anda tüm bunlar kafandan silinecek. Kapıdan dışarı bir adım ve puf, Chad ve burada öğrendiğin diğer her şeyi unutacaksın.”

Duraksadı, ağzını ovaladı ve sonra konuştu. “Eğer bu kadar güçlüysen senden bir şey isteyebilir miyim? Bana Deborah Sullivan’ın sadece bir görüntüsünü geri verebilir misin? Daha öce bahsettiğim kadının—güzel kız arkadaşımın.”

“Hayır, özür dilerim, bunu yapamam. Bu karışmak olur ve gerçekten gerekli bir şey de sayılmaz. Korkarım hafızanın o kısmı temelli gitti. Ama daha fazlasını kaybetmeyeceğine söz veriyorum. Chad bir daha senden yudumlamayacak.”

***

Conrad’ın çıktığını görünce bilgisayarı açık bıraktım, çünkü Chad’le tartışmak istediğim birkaç şey daha vardı. Conrad Meyers kapıdan dışarı adım atmadan ve son bir saatte gerçekleşen her şeyi unutmadan önce bana döndü ve dedi ki, “Tüm bunların doğru olduğunu kanıtla. Sadece küçük bir kanıt göster ki tamamen delirdiğimi düşünmeyeyim.”

Bir elimi omuzuna koydum. Geri çektim, diğer elimle birleştirdim ve avuçlarım yukarı bakacak şekilde ona uzattım. Deborah Sullivan’ın yirmi yedi yaşındaki fotografik bir görüntüsü oradaydı. Conrad büyük bir aşk ve hasretle gülümsedi. Bana fısıldadı. “Buradan ayrılır ayrılmaz bunu unutacağım, değil mi?”

Başımı salladım, o da salladı.

“Önemli değil. En azından onu son bir kez görebildim.” Evimden çıkıp kaldırıma doğru yürüdü. Dünyaya yeniden odaklamaya ve ne yöne gideceğine karar vermeye çalışıyormuş gibi bir an durdu orada. Sonra hafifçe el sallayıp yürümeye devam etti.

Ön kapıyı kapatıp oturma odasına gittim. Bilgisayar ekranında yalnızca mutsuz ve kaba görünen zayıf, yaşlı bir kadının fotoğrafı vardı. Markette elinizdeki fıstık ezmesi kavanozunu sizden zorla alacak türde bir kadının. Başımı iki yana sallayıp gözlerimi devirdim. “Günümüzdeki Deborah Sullivan. Çok zekice.”

“Neden ona bu fotoğrafı göstermedin?” diye sordu Chad.

“Tam da senden beklendiği gibi Chad. Birbirimizi tanıdığımız bunca zaman içerisinde beni bir kez bile şaşırtamadın; çok tahmin edilebilirsin. İnsanlarla ilgili harika şeylerden biri de bu: tahmin edilebilir değiller. İnsanlar düşünceleri ve yaşamlarıyla daima şaşırtıcılar. Bir andan diğerine nasıl davranacaklarını bilemiyorsun ve çoğu zaman onlar da bilemiyorlar.

“İnsan kalbinin eksiksiz bir haritasını çıkarmaya çalışıyorsun. Ama sürekli değişen bir alanın haritasını çıkaramazsın. Bir anlamda, bu ana kadar var bile değildi, ve bir bakıyorsun ki tekrar yok olmuş.”

Odanın diğer ucunda, bilgisayar ekranı kendi kendine aniden karardı. Chad binayı terk etmişti; her zamanki gibi tepesi atarak…


[1] (Alm.) Düzenli olarak yapılan, gayrıresmi grup toplantıları – ed.n.

Çeviri: Burak Mermer
Editör: M. İhsan Tatari
Kaynak: Tor

  • 15
    Shares




1993’te Sivas’ta doğdu. Ortaöğretimini de burada tamamladıktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Okumayı, izlemeyi ve bilgisayar oyunlarını çok sever. Hayatın anlamının Radiohead şarkılarında gizli olduğuna inanmakta, başka dünyalara duyduğu tutku sayesinde yaşamayı sürdürmektedir.

Gürültülü Masa | Jonathan Carroll için 3 yorum

  1. mit dedi ki:

    Çok şaşırtıcı bir öykü. Oldukça sıradan başlayıp hiç beklemediğim bir şekilde bitti :slight_smile: Emekli erkeklerle kadınlar arasındaki farklardan bahsettiği kısımlar ve kendilerine uygun bir kafe araladıkları yerleri bilhassa sevdim.

    Sonra apayrı bir yön aldı hikâye… Açıkçası böylesine 180 derecelik bir dönüş beklemiyordum. Hikâyenin başı ve sonu birbirinden çok ayrı dünyalar gibi geldi bana. Öte yandan anlatımı gayet akıcıydı yazarın.

    Bir paragraf da Burak Mermer’in çevirisine gelsin. Keşke editörlüğünü yaptığım bazı profesyonel çeviriler de bu kadar temiz, bu kadar isabetli ve akıcı olsaydı. Gerçekten de harika bir iş çıkarmış kendisi. Tebriklerimi sunuyorum :slight_smile:


  2. Güzel bir öykü, güzel bir çeviri. Keyifle okudum, ellerine sağlık…


  3. zehir dedi ki:

    Çok teşekkür ederim İhsan Abi. Sen de epey emek verdin, ellerine sağlık. Böyle kısa bir metinde bile iyi bir editörün dokunuşlarının metnin akıcılığını, okunurluğunu nasıl değiştirebileceğini gösterdiğin için ayrıca minnettarım sana.

    Size de teşekkür ederim Mustafa Bey, beğenmenize çok sevindim…

    Bu arada öyle ahım şahım bir öykü olduğunu düşünmesem de özellikle İhsan Abi’nin dediği gibi hikayenin bir anda farklı bir yön değiştirip okura birkaç yerde sürpriz yapmasını çok sevmiştim. Bir de Jonathan Carroll dört romanı Türkçeye çevrilmiş olmasına rağmen ülkemizde hak ettiği ilgiyi bir türlü göremedi, belki öyküyü okuyan birilerinin dikkatini çeker de alıp okurlar kitaplarını. Özellikle Kahkahalar Ülkesi epey güzel bir kitaptır, herkese tavsiye ederim.


Gürültülü Masa | Jonathan Carroll

Neil Gaiman’ın hakkında, “O bir sihirbazdır. Size gözlerini verir ve dünyayı bir daha asla aynı şekilde göremezsiniz,” dediği, çağdaş romanın en yaratıcı yeteneklerinden Jonathan Caroll’dan sıra dışı bir öykü.

  • 15
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün