in ,

Julia Cahill’in Laneti – George Moore | Çeviri Öykü

George Moore imzalı “Julia Cahill’in Laneti” öyküsü Türkçe olarak sizlerle. 1903 tarihli bu öykü, dönemin İrlanda’sındaki gündelik hayatı, din ve toplum ilişkisini ve sonu gelmez göçleri gözler önüne seriyor.

Julia Cahill'in Laneti – George Moore | Çeviri Öykü

İrlanda edebiyatının en güçlü kalemlerinden George Moore imzalı Julia Cahill’in Laneti isimli öykünün Türkçe çevirisi sizlerle.

George Moore, Fransız Natüralizminin İngiliz ve İrlanda edebiyatındaki ilk örneği olan roman, öykü ve şiirleriyle döneminin en yenilikçi ve en etkili isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Moore’un 1903 tarihli Julia Cahill’s Curse adlı bu öyküsüyle dönemin İrlanda’sındaki gündelik hayatı, din ve toplum ilişkisini ve sonu gelmez göçleri bizzat İrlanda kırsalında yaşayan bir arabacının ağzından dinliyoruz.

Hayat dolu olduğu için dışlanan ve şeytanlaştırılan Julia’nın öyküsü Sinem Akşen çevirisi ile sizlerle. İyi okumalar.


JULIA CAHILL’in LANETİ

1895 yılında İrlanda Sanayi Derneği temsilcisiydim. Peder O’Hara ile dokuma tezgâhları açmak, el işi öteberi dokumak, bir de bu işi köylü kızlara öğretmek için açılacak olan okulun nereye inşa edileceği konusunda anlaşmaya varmamız tam üç günümü almıştı.

Bu işteki en büyük desteklerimizden biriydi papaz. Sağduyulu, ölçülü bir adamdı; İrlanda’nın belki de en geçimsiz toprak sahibiyle geçinmeyi bilir, bununla da kalmaz ondan tavizler bile koparırdı. Papaz daha Culloch’a adımını atar atmaz bu toprak sahibi ona gelip traktörünün arkasında pulluğunu taktığı gibi kasabaya girip Culloch Mulloch bırakmayacağını söylemiş, ama pek uzun zaman geçmeden Peder O’Hara ne yapıp edip bir pastırma fabrikası kurmak için gereken sermayenin bulunmasında bu adamın nüfuzundan faydalanmıştı. Herhâlde Culloch kasabasının başına konmuş yegâne talih kuşu bu kıpır kıpır, bu ileri görüşlü mıntıka papazıydı. Yoksa bu kasabada ne bir tren istasyonu ne de bir liman vardı.

Gelgelelim, insanı kendine hayran bırakan niteliklerinden dolayı mıdır bilinmez, Peder O’Hara bu hikâyenin bir kahramanı değildir. Bizler güçsüz adamlardan, budalalardan, ileriyi göremeyenlerden hikâyeler çıkarırız. Pederin adını burada anmamın nedeni İrlanda’da tanıştığım kimi papazlara hiç benzemeyen halleridir.

Pazar sabahı erkenden ayrıldık. Yola çıkarken bana önümde en az otuz kilometre yol olduğunu söyledi. İlk durak Ballygliesane’dı. Peder Madden’in köy kilisesinde ayin devam ediyordu. Ayin biter bitmez onun da yanına uğrayacak, derneğimizin hedeflerini anlatıp artık Rathowen’a gitmek üzere yola koyulacaktım. Civardaki bütün rahipler yeni kilisenin takdis törenine katılmak için orada toplanacaklardı; büyük bir toplantı olacaktı.

Üstü açık atlı arabayla yolculuk edilirken ya memleket meseleleri üzerine nutuklar atılır ya da arabacıyla gevezelik edilir. Bizim arabacı pek bir sus pus göründüğünden, yol boyunca tarlaları seyrettim. Arazi verimsizdi; tarlaların cılız yeşili biraz ileride bataklığa dönüyor, bataklıklar sonra yine cılız yeşile bürünüyordu. Uzaklardaki dağlar bu manzaraya hüzünlü bir çerçeve oluyordu. Yol kenarında rastladığımız köylülerin bu toprağın çocukları olduğu besbelliydi. “Bu adamlar bu toprağın hamurundan yoğurulmuş,” dedim, “o toprağa benziyorlar, o toprağın suretinde.” Önlerinden geçerken bu köylülerin gözlerinden okuduğum hasreti tarif edecek sözcük bulmaya çalıştım. Ama bulduğum hiçbir kelime memnun etmedi beni.

“Bu hasret olsa olsa türkülerde dile gelir, halk ezgilerinde de bu vardır zaten.”

Bizim arabacının gözleri gibisine, sanki bu toprağın doğurduğu feri sönmüş, dalgın dalgın bakan gözlere, İrlanda’nın her köşesinde rastlanabilir. Acaba bu adamın yaradılışı da gözleri gibi sönük müdür diye merak ettim; bunu öğrenmek için Peder Madden’le ilgili sorular sordum ona. Konuşmaya pek niyeti yok gibiydi, ama sonra anladım ki suskunluğu konuşmayı sevmeyişinden değil, utangaçlıktanmış. Kibar, utangaç bir delikanlıydı. Peder O’Hara’nın İrlanda’nın en ıssız yerini göreceğimi söylediğinden bahsettim ona.

“Ona göre öyle elbet,” diye cevaplandırdı, yine bir sessizlik oldu. Bir iki kilometre sonra Peder Madden’in bulunduğu yöre yoksul bir yer mi yoksa diye sordum.

“Yok, aksine, memleketin en güzel yeridir,” dedi. Öyle deyince anladım ki bu Peder Madden’de esrarengiz bir şeyler vardı.

“İşte, kasabanın sınırı şurası.”

Kasabaya girer girmez buranın Culloch denilen yerden çok daha güzel olduğu halde daha tenha olduğunu gördüm. Toprak işlenmemişti, ama topraktan çok yıkıntılar çekiyordu insanın dikkatini. Çünkü bunlar kasabanın terk edildiği çiftlik çubuğun otlara teslim edildiği yirmi, otuz, kırk yıl öncesinin donuk yıkıntıları değil, daha dün diyebileceğimiz kadar yakın bir geçmişin yıkıntılarıydı. Sanki bunca ev bark, tarla takka daha yeni terk edilmişti. Öyle ki bazı ev çatılarının kirişleri hala sağlamdı; insanlar kendi istekleriyle terk etmiş olmalılar dedim arabacıya.

“Öyle tabii. Önünde sonunda hepimiz Amerika’ya göç etmeyecek miyiz?”

“Yani toprak sahibiyle ilgisi yok durumun, öyle mi?”

“Ah, toprak sahibinin elinden gelse hepsini geri getirirdi.”

“Peki ya papaz? Nasıl geçiniyor?”

“Öteki yakadakiler buradaki arkadaşlarına durmadan para gönderiyor, papazın geçimini sağlıyorlar. Peki, biz niye burda kalıyoruz? Zaten çoğumuz orda artık. Bundan sonra göç demek yurdu terk etmek değil, yurda dönmek oldu.”

Ona İrlanda’da dokuma tezgâhları kurmayı düşündüğümüzü, üstelik Peder O’Hara’nın bu iş için elinden geleni esirgemeyeceğine söz verdiğini söyledim.

“Bambaşka bi adamdır Peder O’Hara,” dedi.

“Yani sanayi şöyle bir silkelense insanlar göç etmekten vazgeçmezler mi sence de?”

“Pek umut yok,” dedi.

Peder O’Hara’nın mıntıkasının da, Peder Madden’ın mıntıkası kadar göç verdiğine inanmıyordu belli ki. Aklından neler geçtiğini öğrenmek için konuşmaya zorladım onu.

“Beyim bu kasabanın üstünde lanet olduğuna inanan çok insan var.”

“Ne laneti? Kim, niye lanet etsin ki kasabaya?”

“Beyim, kilisenin çanları ayin için çalmaya başladı.”

Dinledikçe kurşun gibi ağır havanın içinde sıkıntılı bir sesin çınladığını duyuyordum.

“Peki, Peder Madden ne diyor bu işe, haberi var mı lanetten?”

“Haberi olmaz olur mu hiç beyim, elbet haberi var.”

“O da inanıyor mu yani?”

“Kime sorsanız söyler, peder on yıldır kilisemizde ayinler düzenliyor sırf bu lanet üzerimizden kalksın diye.”

Çanın sesi iyice berraklaştı; arabacı elindeki kırbaçla bir yeri işaret etti, köknar ağaçlarının ötesinde bir haç göründü.

“Bakın,” dedi, “bu Bridget Coyne.” Yolda kör bir kadın vardı. Kör olduğu için gösteriyor sandım, ama bunda bu kadar şaşılacak ne vardı anlayamadım. Neredeyse varmıştık köy kilisesine, fırsat bulamadım Bridget Coyne da kim diye sormaya. Atı bağlayacak bir ahır bulup bulamayacağını soracaktım daha; yok, dedi lüzum yok. Otlasın diye atı, köy kilisenin bahçesine salacak, kendisi de kapının orada dizinin üstüne çökecekti ki hem ayini dinlesin, hem ata göz kulak olsun. “Ayinden bir buçuk saat sonra gelirsin.” Peder Madden’e faaliyetlerimizi genel hatlarıyla şöyle bir anlatmak için bir buçuk saat yeter diye düşünmüştüm. Önce her papaza bir uğrayıp meseleyi ayrıntıya girmeden anlatacak, bir iki hafta sonra da ikinci kez ziyaret edecektim hepsini; bu işin en mantıklı yolu buydu herhâlde. Bu sürede papazlar da akıllarına soktuğum bu fikri düşünebilecek, özümsemeye fırsat bulabileceklerdi. Bu adamların dost mu, düşman mı, yoksa hepten kayıtsız mı olduğunu çoğu zaman ikinci ziyaretimde anlardım.

Peder Madden’in kilisesinin görünüşünde tuhaf bir şeyler vardı, birkaç köylü oraya buraya çömelip oturmuştu. Köylülerin arasında arabacının bana yolda gösterdiği kör kadını gördüm. Ayin bitinceye kadar kıpırdamadı kadın, başına doladığı örtüsüyle dizinin üstüne çömelmişti, papazın çömezi ibadet vaktinin geldiğini anlatan çanı çalana kadar da yerden kalkmaya yeltenmedi. O gün ayin için gelen tek Allah kulu oydu, papazın çömezi sunak bezini ahşap parmaklıkların üstüne atmayıp bir ucunu kadına verdi. Kadın bezi sıkıca kavrayıp görmeyen gözlerini yukarıya kaldırdı, papaz kutsanmış ekmeği kadının diline bırakınca kadın başını geriye doğru çekti.

“Bu kör kadın,” dedim kendi kendime, “bu mıntıkanın son yerlisi olmalı.” Papaz sırf bu kadın için düzenliyordu ayini, ötekiler ya göç etmiş ya da ölmüştü.

Halkının göç ettiğini, kadın erkek bütün tanıdıklarının çoktan gittiklerini duyuyor, haftanın her yedinci günü kilisede ayini dinleyip kutsanmış ekmeği yiyor, günlerinin evinden çıkmadan böyle dolduruyordur herhâlde, diye düşündüm. Bugünü de ertesi günü de ondan sonraki günü de evinde oturup mutlu olmayı düşünerek geçirecek, sonra daha haftanın ortasında yedinci günü dört gözle beklemeye koyulacaktı.

Her şey garip bir semboldü sanki; kör kadın, kilise, hatta papaz bile. Papaz kısa, tıknaz bir adamdı; koca kafasında üç beş kızıl saç teli kalmıştı. Elleri tombul tombul, parmakları kısacık, tırnakları yenmişti. Burnu pek etli, gözleriyse küçücüktü. İnsanlara dönüp onlar için dua ederken bile bir buyurganlık vardı sesinde. İnsanın içine korku salan yüzünü anlatıyordu dinin. Vaazları cehennem ateşinden, kızgın demirlerden, fırınlardan, yabalı şeytanlardan geçilmiyordu. Onu dinleyenler korkuyla inliyor, başlarını sallayıp göğüslerini yumrukluyorlardı.

Ne Peder Madden’i sevdim ne de onun vaazlarını. Yörede pek az genç kalmış olduğunu hatırladım. Burada oturup yeni bir iş kolu kurmaya yardım etsin diye bu adamı ikna etmek, vakit kaybı gibi göründü gözüme. Gelgelelim bu iş için bütün papazların desteğini istemek görevimdi benim, öyle kendi keyfime göre papazlarından birini es geçmek hakkını kendimde bulmadım. Hem ne diyecektim sonra? Vaazlarını da kel başını da beğenmedim mi diyecektim? Ayin bitince papazla görüşmek için tören giysilerinin saklandığı odaya girdim.

Dar bir aralıktan ibaretti bu oda, içeride iki papaz çömezi vardı. Papaz tören giysilerini çıkarıyordu üzerinden. Gelen geçen kapıyı çalıyor, papaz da onlara yardımcıları aracılığıyla cevaplar veriyordu. Önce kendimi tanıttım, sonra derneğimizin hedeflerini kabaca anlatacaktım, ama ne mümkün! İkide birde sözümü kestiler. Tam ödeme düzenimizden bahsedecektim ki papaz, “Burada olmayacak bu iş, dinleyemiyorum seni. Benimle eve gelsen daha iyi olur,” dedi.

Onun hakkında düşündüğüm şeylere hiç uygun düşmüyordu bu davet; tarlaların ortasında yürürken şöyle karşılıklı bir çay içelim seninle, dedi bana. Sonra, Rathowen’daki yeni kiliseden söz ettik biraz. İnsanın içi gidiyordu yeni kilise inşaatı görünce, hakkımızda yok değildi hani. Kiliseler ha bire artarken insanlar azalıyor, zaten İrlanda’da iki temel fikir var deyiverdim, ya kendini dine vermek ya da göç edip gitmek.

“Görüyorum ki,” dedi Peder Madden, “şu yeni fikirler senin de aklına işlenmiş.”

“Ama,” dedim, “siz de bu memleketin yitip gitmesini istemezsiniz.”

“İstemem istemeye de,” dedi peder, “memleketin batacağı varsa batar zaten, ne gelir elden? Şimdi herkesler göçe güya karşı, hâlbuki onların bu işi daha önce nasıl destekledikleri dün gibi hatırımda. Öğret İngilizceyi, sonra yolla ülkeden, işte bir zamanlar derdinin dermanı buydu bu memleketin. Şimdi de kalkmış bunlar Kelt dilini öğrensin, memleketten gitmesin istiyorsunuz. Dahası bu sefer doğru yolu bulduğunuza pek bir eminsiniz. Burada böyle sessiz sedasızca köşemde oturduğuma bakma, yeni felsefelerin hepsinden haberim var. Millete akıl verdiğiniz yetmiyormuş gibi bir de Gotik üslubu da yeniden canlandırmaya çalıştığınızı duydum. Bundan sonra iş musiki ile edebiyata gelecek, bunca şeyi mezardan çıkardınız mı Hristiyanlık öncesi İrlanda’dan bahsedip duracaksınız.”

Dayalı döşeli, rahat bir kır evine vardık. Yerlerde iyi cins halılar, duvarlardaki raflarda sıra sıra kitaplar, şöminenin iki yanında pek rahat sandalyeler vardı. “Öteki yakadaki” insanları düşündüm.

Ocağın üstünden çaydanlığı alıp dedi ki:

“Gel şöyle çayımızı yudumlayalım, sen de bana şu dokuma tezgâhlarını bi anlat.”

“Pekâlâ, ama,” dedim, “Peder Madden, siz İrlanda’nın geleceğine inanmıyorsunuz ki. Yeni fikirlere de açık değilsiniz.”

“Yeni fikirler ha! Her on yılda bir önümüze yeni yeni fikirler sürerler. On yıl önce gelin Keltçe öğrenin desem deli diye tefe koyarlardı beni. Şimdi İngilizce öğrenin Amerika’ya gidin desem geri kafalı olur çıkarım bu sefer de. Sen buraya Peder O’Hara’dan geldin,” lafın gidişinden anladım ki bu iki papaz pek de iyi geçinemiyordu, “eminim sana benim mıntıkamdan Amerika’ya çok göç olduğunu söylemiştir. Kim bilir, belki de insanların göç etmesini iyi para kazanacak olmalarına değil de benim sıkı idareme bağlamıştır. Neymiş efendim, bir takım eğlencelere karşı çıkmışım. Peder O’Hara ile kafalarımız pek uyuşmaz. Hep kendi dediğine inanır o.”

Kahvaltı ederken Peder Madden, Peder O’Hara hakkında ciddi suçlamalarda bulundu, inşa ettirdiği o kilise, hâlâ kapanmamış o borçlar hakkında… Görüşlerini öğrenmek için can attığımı yüzümden okumuş olacaktı ki kahvaltı boyunca konuşmaya çekinmeden devam etti. Sofradan kalkınca bir cigara uzattım ona, gel şöyle, dağ bayır dolaşalım biraz dedim.

“Öyle ya,” dedi, “kızıp top sahasını kaldırdım diye geri kafalı bellediler bizi.”

“Top sahasını mı?”

“Eskiden kilisenin yanında bir top sahası vardı. Kilisede ayin mi varmış ne varmış, çocukların umurunda değil, varsa yoksa top peşinde koşturuyorlardı. Ben de kaldırttım. Bana bir dakika izin verirsen,” dedi ve öne doğru atıldı. Papaz duvardan aşağıya, sokağa atladığını gördüm. Sonra koştu bir süre. Bir yandan da konuşmaya devam ediyor, sesini bana duyurabilmek için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Duvara yanaştığım zaman, döndüğünü gördüm. “Dur yardım edeyim,” dedim, yukarı doğru çektim onu. Sonra yolumuza devam ettik. Soluk soluğa kalmıştı, biraz toparlanınca anlatmaya başladı; meğer bir kızla oğlanı dolaşırlarken görmüş.

“Evlerine yolladım ikisini de,” dedi.

Cevabını çok iyi biliyordum ya, yine de dayanamadım sordum, neden diye.

“Gençler sokaklarda öyle başıboş bırakılmamalı. Hem ben mıntıkamda piç kurusu istemem.”

Düşündüm de piç kuruları hiç çocuk olmamasından iyiydi aslında, hatta dinde de böyledir bu. Hayat olmasaydı din diye bir şey olur muydu hiç? Hem o piç kuruları da aziz mertebesine yükselemez mi yani?

“Dünyanın her tarafında böyledir bu,” dedim, “kızlarla oğlanlar birlikte gezer tozar. On sekizli, yirmili yaşlarda dağda bayırda, bahçe arasında buluşma heyecanıyla girer böyle şeyler köylülerin hayatına. Sonraları tarlanın toprağın işleri insanda arzu diye bir şey bırakmaz.”

“İrlanda insanı için en yüksek ahlak dindedir, cinselliğin yeri yoktur burada.”

“Peki, din soyumuzu sürdürmeye yarar mı? Bizim derdimiz bu soyu kurumaktan kurtarmak. Yoksa ne bu din, ne de bir başka din baki kalır.”

“Bunu şimdiden kestiremeyiz.”

Epeyce konuştuktan sonra cinlere perilere hâlâ inanan insan var mı diye sordum papaza. Memleketin ücra köşelerinde böyle inançların az da olsa yaşadığını söyledi.

“Bu adamların diriltmeye çalıştığı dil taa putperestlik devrinden kalma bir dildir. Oysa Peder O’Hara’ya sorarsanız putperestliğe ne kadar yakın olduğunu görmeden Protestanlığa bir o kadar uzak olduğunu söyleyecektir. Anladım ki folklor bu adam için öyle ya da böyle pek tatsız tuzsuz bir şeydi. Akşamları ateşin etrafında toplanıp halk masalları anlatılmasına nasıl son verdiğini kendince gerekçelerle anlattı. Sohbetimiz tıkanmıştı artık.

“Peder Madden, daha fazla vaktinizi almayayım. At hazır, araba hazır. Şu dokuma tezgâhı işini bir düşünün. Memleketin selameti için.”

“Memleketin selametini isterim elbet. Her ne kadar bahsettiğiniz o atölyeleri başlı başına bir nimet gibi görmesem de yardım edeceğim size. Bir de, Peder O’Hara’nın her dediğine inanmayın.”

 

At tırısa geçmişti, bense düşünüyordum. Demek İrlandalıların yüksek ahlak dediği şeyde cinsellik denen şeyin esâmesi okunmuyor ha!

“Bu doğruysa eğer, yazık bu köylülere,” dedim kendi kendime. Sonra Peder Madden’in dinin insanlık sayesinde var olduğunu kabul etmeyişi geldi aklıma, düşüncelere daldım gittim. Bu memlekette din öyle bir şey ki, hayatı ölüme kurban ediyor. Hâlbuki başka ülkelerde din hayatla uzlaşmayı bilmiştir. Güney memleketlerinde, kadınlar olsun erkekler olsun nefislerine düşkünlerdir, çünkü dini sorgusuz sualsiz kabullenmek istemezler. Kuzey memleketlerindeyse, kadını da erkeği de İncilin yorumlanışına ilgi duymuş, yeni yeni mezhepler kurmuşlardır. İnsanda ya iman vardır ya da ahlak. İkisinin birden olması pek mümkün değildir. Pederin o âşıkları nasıl kovaladığını hatırlayınca arabacıya dönüp sordum, buralarda kızlarla erkekler görüşüp sevişmezler mi hiç?

“Eskidenmiş o,” dedi arabacı, “ yok artık öyle şeyler.”

“O hâlde nasıl evleniyor insanlar?”

“O işi aileler görüyor. Buralarda çok duydum ben evleneceği kişiyi nikâhın kıyılacağı akşam görenleri. Onu geçtim bazısı evlendiğinin ertesi günü görür kiminle evlendiğini. Yarım sterlin için çok iş bozulur, hadi olur da yarım sterline bozulmazsa, bir sterline mutlak bozulur. Kız tarafı kırk dokuz sterlin verir, oğlan tarafı elli sterlin ister. O bir sterlin için sıkı bi pazarlık döner. Sonra da oğlanın babası şöyle der: O bir sterlini vermeyecekseniz kalsın, kız mız istemiyoruz.”

“Hiç genç bir kızla çıkıp şöyle biraz dolaşmayı canınız çekmez mi hiç?”

“Bizim de başka insanlardan farkımız yoktur beyim. İsteriz istemesine de bu memleketin töresi böyle. Adımız çıkıverir böyle bi şeye kalkışacak olursak.”

Bu genç arabacıyı sevmeye başlamıştım, şimdiye kadar bana verdiği cevaplar içinde beni en çok bu cevabı memnun etti. Ona Peder Madden’in dokuma tezgâhları kurmasına sırf insanlar bir araya gelir diye karşı çıktığını söyledim. Neymiş efendim, peder yanlarında yokken oğlanlar hiç bahsini açmamaları gereken şeylerden bahsederlermiş.

“Ne yani, şimdi adamların oturup kendileri hakkında konuşmasını bir papazın yasaklaması sence doğru mu?” diye sordum arabacıya dönerek, bu konudaki fikrini öğrenmeye kararlıydım.

“Doğru değil tabii. Erkekler bi araya gelince papazın bu gibi toplantılara karşı olduğunu söyleyecekler, onun bahsi açılmaması gereken şeyler dediği de bu ya zaten.

Her iş olacağına varır der durur, size de demiştir. Kılını kıpırdatmayışı da bundan ya. Yoksa bu yöredeki herkesin önünde sonunda buraları terk edeceğini, her yuvanın yıkılıp gideceğini kendisi de pekâlâ biliyor. Bi köy kilisesi kalacak ayakta. Öyle bi zaman gelecek ki Peder Tom’un söylediği ilahileri yalnız o kör kadın dinleyecek, kimseler kalmayacak. Bugün o kör kadını gördünüz mü ayinde efendim? Sağ köşede oturuyordu, başında bir örtü vardı.”

“Evet,” dedim, gördüm. Orada azizlik mertebesine ermiş biri varsa eğer, o da o kadıncağızdı.”

“Öyledir efendim, pek sofu bir kadındır. Onun sofuluğunu herkes bilir, buralarda Peder Madden’e kafa tutmaya cesaret edebilen tek insandır o; Julia Cahill’i de yanına almaya cesaret edebilen tek insan… Buralara lanet yağdıran Julia demek istiyorum.”

“Lanet yağdırmak ha! Herhâlde alay ediyorsun benimle.”

“Hayır, beyefendi, niçin alay edeyim. Üstümüzdeki uğursuzluğu anlatıyorum ben. O kız bu köye lanet yağdırdı yirmi yıl oluyor, öyle ki her yıl bi yuva çöküyor, bi aile göç edip gidiyor buralardan.”

“Bütün bu olan biteni Julia’nın bedduasına mı bağlıyorsun sen?”

“Elbette öyle,” dedi. Dalgın gözlerle atı kırbaçladı hafifçe, benim bu beddua işine inanmamam onun konuşma hevesini kırmış gibiydi.

“Peki,” dedim, “kimmiş bu Julia Cahill? Nasıl olur da bütün bir köye lanet yağdıracak kadar kudretli olur? Gençten biri midir bu, yoksa yaşını başını almış biri mi?”

“Gençten bi kızdı.”

“Öyleyse bu kudreti nereden almış?”

“Her gece dağa bayıra çıkmaz mıydı? Bi gece taa uzaklarda bir yerde görmüşler onu, bu dediğim dağlar nerden baksan on, on beş kilometre ötede. Orda cinden periden başka ne olur? Köye lanet yağdıracak kudreti ona başka kim verecek ki?”

“Peki, onu o dağlarda kim görmüş? Onca yolu bir gecede yürüyecek değil ya bu kız.”

“Bi çoban görmüş, beyim.”

“Belki de yanılmıştır.”

“Onu birisiyle konuşurken görmüş. Hâlbuki iki yıldır kimsecikler onunla konuşmaya bile cesaret edememişti. Bi o cinler periler, bi de bugün kilisede gördüğünüz o ihtiyar kadın…”

“Şu Julia’dan bahset bakalım biraz. Neydi cürmü?”

“Beyim, onun buraların en güzel kızı olduğunu söylerler hep. O zamanlar daha çocuk sayılırdım; sekiz dokuz yaşlarındaydım. Hayal meyal hatırlıyorum, uzun boyluydu, efendim, nerdeyse sizin kadar vardı boyu, duruşu dimdikti kavak ağacı gibi,” dedi, karşıda göğe uzanan üç ağacı göstererek. “Öyle bir salına salına yürüyüşü varmış ki o günlerin delikanlıları gözlerini ondan alamazlarmış, öyle anlatırlar. Kömür gibi kapkara gözleri varmış, efendim, yüzünden tebessüm eksik olmazmış. Pederin bu taraflara yeni geldiği günlerdeymiş. O zamanlar hâlâ görüşüp sevişmek gibi şeyler varmış; kadını da erkeği de evleneceği kişiyi kendisi bulurmuş. Yaz akşamları bağda bahçede, yolda sokakta düğünler dernekler kurulurmuş. Kimse Julia gibi oynayamazmış, çıkıp öyle bi döktürürmüş ki, herkes orda toplaşıp seyre dalarmış onu. Yazın bahçe aralarında onunla şöyle biraz dolaşan bi erkek artık mümkün değil, başka bi kadın hayal edemezmiş. Köyde herkes onun için deli divane olurmuş. Uğruna kavga edenler olurmuş. Papazın da hakkı yok değil, bu kızdan bi an önce kurtulmak lazım diye düşünmüş; yine de ona bu kadar yüklenmeyebilirdi. Peder bi akşamüstü Juliaların evine gitmiş. Julia’nın ailesinin hâli vakti yerindeymiş, işlettikleri bir dükkân varmış. Belki görmüşsünüzdür gelirken önünden geçtik, hemen köyün çıkışında. Ne diyordum, işte pederin onların evine gittiği gün, buraların çok zengin çiftçilerinden biri Julia ile evlenmek istiyormuş. Julia ile konuşmak yerine dosdoğru babasına gitmiş istemeye. Dükkânda karşılıklı iki tezgâh varmış, Julia da tezgâhlardan birinin başındaymış. Kız dükkânda çalışmakla ailesine epeyce para kazandırırmış. Bu zengin adam gelip Julia’nın babasına demiş ki: ‘De bakalım, Julia’yı alsam bana ne verirsin?’ Babası hiçbir şey istemeyen talipleri var onun, demiş. Julia tezgâhın başında sessiz sessiz dinliyormuş konuşulanları. Onunla evlenmek isteyen adam onun ne yürekli bi kız olduğunu anlayamamış. Öyle ki yetmiş sterlini koparıncaya dek adamı zorlamış, sonra belki beş on sterlin daha koparırım diye ona ‘Seksen sterlin vermezsen Julia evimin kapısından adımını atamaz’ demiş. Julia ise tek bi söz söylemeden öylece oturup dinliyormuş, işte o sırada papaz çıkagelmiş. Bi süre onları dinleyip Julia’nın yanına gitmiş, ‘Böyle bi kısmetin çıktığı için kendinle gurur duymalısın,’ demiş, ‘hem senin evlendiğini görmek de beni pek memnun edecek. Yoksa paraya maraya bakmadan baş göz edecektim seni. Sana artık tahammülüm kalmadı, mıntıkamda istemiyorum böyle şeyler. Her şey senin başının altından çıkıyor, yok dansmış, yok gezip tozmakmış, yok top oynamakmış… Hepsine bi son vereceğim bunların.’ Julia ağzını açıp da tek söz söylememiş, efendim. Sonra, peder hâlâ pazarlık eden adamların yanına gidip, ‘Gelin, yetmiş beşte uzlaşın siz’ demiş. Papaz araya girdi diye Julia’nın babası yetmiş beş sterlin vermeye razı olmuş, böylece üç adam bu evliliği bir karara bağlamış. Peder Tom gene, Julia gibi bir kızın nikâhını on sterlinden aşağıya kıymam diye düşünmeye başlamış. Kıza fikrini sormak akıllarına bile gelmemiş. Yine de bu işe ne der diye sözüm ona sormadan edememişler. Julia demiş ki, ben gönlüm olmadan kimseye varmam. Belki burdan belki de bi başka yerden kendim seçerim kime varacağımı. Benim varacağım adam parayla değil, benimle evlenecek, demiş. Nikâh defterine imzayı bastığında yahut ilk çocuk doğduğunda alacağı paraya tamah eden adamı ben istemem, demiş. E, beyim, zamane evlilikleri böyle. İşte, Peder Madden Julia’nın bu söylediklerini duyunca deliye dönmüş. Mıntıkaya daha yeni geldiği için Julia’nın nasıl başına buyruk bi kız olduğunu bilmiyormuş tabii, ama babası iyi tanıyormuş kızını. Ama yine de ağzını bile açmamış, kızının papazla atışması karşısında susmuş. Julia’nın talibine, ‘Benim güzel oğlum, sen kendi yoluna git, o sana varmaz, diyeceğim budur,’ demiş. Sonra pederin sözleri duyulmuş, ‘Köydeki bütün oğlanların başını döndürmeye devam etmene izin vereceğimi mi sandın? Onların senin uğruna dövüşüp sövüşmelerine seyirci kalacağımı mı sandın? Senin bi gün bi oğlanla, ertesi gün başka biriyle görünmene göz yumacağımı mı sandın? Geçen hafta kulağıma geldi, o zavallı Peter Carey aklını oynatmış senin yüzünden. Böyle şeyleri bundan böyle duymak bile istemiyorum. Yeter,’ demiş, ‘artık sana tahammülüm kalmadı. Ya burdan çekip gidersin ya da evlenirsin bi an önce.’ Julia birden başını kaldırınca, babası korkmuş. Papaza kızının artık akşamları oğlanlarla gezip dolaşmayacağına söz vermiş, herhâlde onu evde tutabileceğini sanmış. Esmekte olan rüzgârı keseceğine söz vermek gibi bir şey bu. Daha bi gün sonra, akşamüstü Julia bi delikanlıyla sokaktaymış, papaz görmüş; ertesi gün başka biriyle dolaşıyormuş, papaz yine görmüş. Bi aya kalmaz içlerinden biriyle evlenir diye pek aldırmamış. Duyduğuma göre papaz bi kere daha gitmiş Julia ile konuşmaya, sonra bi kere daha; Julia ise papazın yüzüne bakıp gülmüş. Artık papaz çareyi kilisede kürsüye çıkıp Julia’yı kötülemekte bulmuş. O gün papazın vaazı tüylerimizi diken diken etmişti der yaşlılar. Vaazında Julia’yı erkeklerin aklını başından alan bir şeytan ilân etmiş. Peder Madden’in böyle konuşmak için kiliseye geldiğini sanmam ama o lafa bi başladı mı kelimeler ardı sıra dökülüverir ağzından. Cemaat papazın dediklerinin yarısını bile anlamamış, ama çok fena hâlde korkmuş herkes. Hatta anladıklarından çok anlamadıkları korkutmuş onları. Ondan sonra konu komşu gidip Cahill’lerin dükkânından bi şey almaya korkar olmuş; onun aşkıyla deli divane olan oğlanlar bile Julia ile konuşmayı göze alamamışlar. Öz babası bile kızı kapı dışarı etmiş. Peder Madden halkı öyle bir korkutmuş ki kimse Julia ile tek bi laf etmez olmuş. Bugün kilisede gördüğünüz o kör kadın olmasaydı Julia düşkünler evine sığınmak zorunda kalacaktı. O kör kadının bataklığın orda bi kulübesi vardır, Julia oraya yerleşmişti. İki yıl kadar orada kaldı, üstü başı dökülüyordu, beyim, sırtına giyecek şey bulamıyordu. Yine de öyle güzeldi ki… Eskiden dükkânlarına doluşan oğlanlar belki bir an olsun onu görürüz diye bataklığın ordaki kulübeye dadanmışlardı. Kimsenin gözü onların üstünde değilken seyre dalıyorlardı kızı. Papaz ise Julia’ya verip veriştirmeye devam ediyordu. Kör kadını da Julia’ya karşı kışkırtmaya çalıştı papaz, ama elinden bi şey gelmedi. Kadın Julia’ya Amerika’dan para gelinceye kadar kol kanat gerdi. Kimileri onun için Amerika’ya gitti der, kimileriyse cinlere perilere karıştı. Ama bildiğimiz bi şey varsa o da bi sabah buralardan çekip gittiğidir. Bi sabah bizim arabacılardan Pat Quinn’in camını tıklatmış birileri, arabayı istemiş birini tren istasyonuna götürmek için. Saat daha sabahın beşiymiş. Pat’in de uykusu epeyce ağırdır, kalkamamış. İstasyona kadar yürüye yürüye gitti derler, şöyle böyle on beş kilometreden aşağı değildir.”

“Bedduadan bahsetmiştin.”

“Evet, efendim, pazara hayvan getiren bi adam görmüş onu, o gün pazar kurulmuştu. Yolun üstünde dikiliyormuş kız. Güneş daha tepeden yeni doğuyormuş. Arkasına bakıp büyün köye lanet okumuş, iki elini açıp göğe kaldırmış. O gün bugündür bu lanet konuşulur, her yıl bi yuva yıkılır.”

Delikanlı bu anlattıklarına besbelli inanıyordu. Görüyordum ki anlattığı hikâyeye inanmak hoşuna gidiyordu. Onun gözünde pek doğal, pek anlaşılır bir şeydi bu hikâye. Doğrusu, o anda ben de inandım bir köyün, yaşama sevincini kabul edemediği o cıvıl cıvıl kızı şeytana çevirişine.

“Bu adam hayatı reddediyor,” dedim kendi kendime, “ ama insanlar hayata bağlılar. Onların aradıkları şey hayatın ta kendisi.”

“Beyefendi, onu Amerika’da görenler olmuş, güzün ben de gideceğim oraya. Bilin ki arayacağım onu.”

“Yirmi yıl önce olmuş bitmiş bir şey değil mi bu? Nasıl tanıyacaksın onu? Kadın dediğin yirmi yılda öyle bir değişir ki inanamazsın.”

“O hiç değişir mi, beyim? Cinlere perilere karıştı bi kere. Beyim, bakın, tam rahiplerin katedralden çıkış vaktine denk geldik,” deyip kasabayı işaret etti.

Dümdüz bir arazinin tam ortasındaydı kasaba, biz yaklaştıkça kirli, yıkık dökük kulübelerin gerisinde katedralin görkemli duvarları yükseliyordu. Binayı çevreleyen, katedralden başlayan duvarlar kasabaya kadar uzanıyordu. Bu alanın içinde bir rahibe manastırı, okullar, çamaşırhaneler vardı; hepsi birlikte kocaman bir bulut kümesi gibi görünüyorlardı.

Acaba, dedim, o kadim güneş bir daha ne zaman doğacak da bu memleketi ışıtacak?

George Moore

Çeviri: Sinem Akşen 

Öyküyü orijinal dilinde okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Oyla!

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

Loki incelemesi eleştiri

Loki Dizisi İçin İlk Eleştiriler Gelmeye Başladı: Çoklu Evren Büyüyor

leyla ile mecnun exxen yeni deniz ışın

Yeni Leyla ile Mecnun Dizisinde Leyla’yı Canlandıracak İsim Belli Oldu