Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir – Mitoloji Dizisi #3

Mitoloji yazı dizimizin üçüncü bölümü "Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir" sizlerle.

Esen olsun.

Mitoloji ve edebiyat arasındaki ilişkiye “Tolkien Ne Yaptı?” başlıklı yazı dizisinde ve geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Vaktiyle Bir Atsız Varmış” isimli kitabımızdaki makalemde değinmiştim. O yüzden, “mitoloji şiirdir” ve alanımız bu yazıda karşılaştırmalı mitoloji olduğu için, “mitoloji, insanoğlunun ortak, evrensel şiiridir” tespitlerimin delillerine değinmeyeceğim. Yine, karşılaştırma “yapı”sını büyük oranda Jungçu anlayışın üzerine bina ettiğim halde, Jung’un ve etkilendiğim diğer düşünürlerin fikirlerinin ayrıntısını burada anlatmayacağım.

Jung, kolektif bilinçdışına hâkim bir takım arketiplerden bahseder. Bu arketipler, en yüzeysel ve basit anlatımıyla “tek bir bireyin hayal ya da icad edemeyeceği” ancak “kolektif bir süreç sonucunda oluşmuş” imge, yargı, algı ve idealar bütünü zihinsel “tipleme”lerdir. Bazı kavramlar arketipleşeceği gibi “antropomorfik” yani insan suretli arketipler de mevcuttur.

Benim görüşüme göre mitoloji, bu arketiplerin edebi ve özgün bir dil ve örgüyle anlatılmasından başka bir şey değildir. Ve karşılaştırmalı bir mitoloji okuması yapıldığında gözlemleyeceğimiz benzerlikler, “benzer şartlarda benzer evrimleşir” prensibi gereği ortaya çıkan, bilinçaltı evrenselden yerele uzanan arketip ve komplekslerle yoğrulmuş insanoğlunun, kolektif bilinçaltı fotoğrafındaki ortak kompozisyondur. En “ilksel” dolayısıyla temel olan arketip, motif ve kompleksler en fazla paylaşılan noktalardır. Ayrıca kimi kültür grupları ve havzalarında, bütün dünya ile paylaşılmayan yerel paydalar da mevcuttur.

Bu yazı dizisinde fazla ayrıntı ve tahlile girişmeyeceğim için, şahsi mitoloji anlayışıma göre dünya mitolojilerinden kimi motif ve karakterleri seçecek, “benzerlik”lere değinecek ve bu bölümü bitireceğim. Haliyle, her bir paragraftan bir diğerine atlandığı hissi olacaktır, o yüzden bu yazıyı dünyanın en derin ve bakir alanlarından biri olan “karşılaştırmalı mitoloji” okumasına girişmek isteyen insanlar için bir nevi reklam filmi gibi görünüz.

Zeus

Zeus

Öyleyse ilk olarak “basit”ten başlayalım: Yaşlı Bilge arketipini karşılayan “Baba Tanrı” figürü, neredeyse bütün dünya toplumlarında ortaktır. Esasında, iki versiyonu vardır; “Bilge Kadın” ve “Bilge Erkek”. Unutmamalı ki mitolojiye “yukarıda nasılsa yerde de öyle” düsturu hâkimdir. Mitolojideki bir değişim bize toplumun yaşam tarzında bir değişim olduğunu düşündürür, toplumun yaşam tarzındaki bir değişim de, mitolojide bir değişime yol açar. Bu bakışla bakıldığında, dünya toplumlarının ataerkil dönemlerinde bir bilge yaşlı baba figürünün tanrı olduğunu (Zeus, Dyeus, Gök Baba, Odin…), kimi anaerkil toplumlarda, anaerkil dönemde eşdeğeri bir anne tanrıçanın var olduğunu görüyoruz. İkinci duruma örnek, Çerkes Nart mitolojisindeki Nart Werserıj’dır.

Werserıj, Selçuk Bağlar çevirisine göre, “varlığın tümüyle sohbet eden” anlamına geliyor. (Çerkesçe “worşer”, sohbet etmek demek.) Buna göre Nart Werserıj, bilge tanrıça figürüne denk gelen bir Nart anasıdır. Ataerkil dönemde ise Nartların bilge lideri Wuezirmes (Karaçaylarda, Nart Örüzmek.) ve Oğul Tanrı figürünü karşılayan Sosruquo ile annesi Setenay, Werserıj’dan daha önemli bir hale gelmiştir.

Oğul Tanrıdan bahsetmişken hemen açmak yerinde olacak sanırım. Oğul tanrı figürü, dünya mitolojilerinin ekserisinde “sevilen, benimsenen” tanrıdır ve birçoğunda bu tanrı kendisini feda eder / ölür. (Oğul tanrının psikolojik alanda “insanın kendisi”ni simgelediği ve oğul tanrının “işleri”nin kimi Jungçu anlamları alegorik ve mistik bir şekilde ifade ettiğini iddia ediyorum, ancak başlı başına bir yazı konusudur.)

Bilindik “Oğul Tanrılar” ile değil Japon mitolojisinden bir örnekle, Susanu ile başlayalım. Oğul tanrılar (her oğul tanrı değil, bu özel oğul tanrı tanımına uyanlar) genelde yıldırım, rüzgâr ya da fırtınayla ilişkilendirilirler. Nart mitolojisindeki Sosruko, Sümer’de Gılgamış, kuzeyde Thor ve Herakles, az çok bu sınıfa girerler. (Türk mitolojisinde bir dönem beliren Bay Ülgen karakteri de biraz karşılasa da, doğrudan “Oğul Tanrı” değildir.) Özellikleri, daha “dünyalı” oluşları, “tanrısal kat”ta değil, insanlar katında yaşamayı tercih etmeleri, bir dev, canavar ya da düşman öldürmeleri gibi bir monomit oluşturan işlevleridir. Güney bölgelerde “feda edilen oğul tanrı” motifi de vardır ki, Osiris’te belirginleşir, İsa ile son halini alır. (Tabii İskandinav Baldur’unu da saymak lazım:

Baldur

İskandinav mitolojisinde, iyilik ve güzellik Tanrısı “Baldur”, 12 kişinin davet edildiği bir yemeğe sonradan gelen Loki’nin hilesi sebebiyle öldürülür. Bir inanışa göre Baldur, Ragnarok’la dirilerek geri gelecektir. Toplamda 13 kişinin bulunduğu son akşam yemeğinden sonra 12 + 1. karakter tarafından hile ile öldürülmesi sağlanan İsa ve İsa’nın dirilişi motifine ne kadar benziyor değil mi?)

Susanu da böyledir. Arketipik olarak “delikanlılık çağındaki erkek”i tanımlar. Diğer oğul tanrılar gibi, bıçkın karakterinin yanında, insanoğluna hizmeti dokunan bir karakter olarak tasvir edilir. Ayrıca, diğer mitolojilerde sık sık görülen “koca yılanı öldürmek” motifi Susanu’da da görülür. Kendisi Orochi denen koca yılanı öldürmüştür. (Burada, Oğuz Kağan’ın da bir canavar öldürmekle meşhur olduğunu hatırlatıp, yazı dizisinin birinci bölümünde Oğuz Kağan’ı nasıl yorumlamak gerektiğine dair tezlerimin okunmasının faydalı olacağını belirtmek istiyorum.) Öyleyse, buradan, büyük oranda evrensel bir başka motif olarak “yılan”a geçebiliriz.

Yılan, çoklukla kötülüğün simgesidir. Hıristiyan kaynaklarında açıkça. Kuran’da geçiyor mu bilmiyorum ama israiliyat yoluyla İslami kaynaklara da girmiş. (Cennetten düşüşte rol oynayan karakter olarak yılan.)

Peki öncesine bakalım? Mitolojik dönemde yılan nedir? “Güneşi Yutan” diyebiliriz.

Mısır’da Apep, ya da Apophis, güneş tanrısı Ra’yı ya da güneşin kendisini yutmak için bekleyen yılan… Nart mitolojisinde, Çerkes versiyonunda da Yemınej güneşi yutmak için bekler ama Yemınej yılan şeklinde tasvir ediliyor mu, emin değilim. İskandinavya’da ise Jormungand alakalıdır; Jormungand dünya sularını çevreleyen bir yılandır ve daha da önemlisi son savaşta “gökyüzünü zehirleyecektir”. Güneşi fazla görmeyen İskandinav dünyasında, yılan-güneş düşmanlığının daha çok yılan-gökyüzü düşmanlığına dönüşmesi anlaşılabilir bir durum.

Türk mitolojisinde doğrudan bu motifle benzeşen bir yılan yok ama Oğuz Kağan’ın, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, öldürdüğü büyük canavarlardan biri de yılandır. (Bu canavarın ejderha, büyük bir yılan, büyük bir kertenkele ya da büyük bir gergedan olarak tasvir edildiği farklı kaynaklara rastladım.) Bu ise, başka bir yılan motifinin eşdeğeri; “dragonkiller” (büyük yılan öldüren). Dünyanın birçok yerinde, birçok mitolojide kahraman bir büyük yılan, bir ejderha öldürür: Yunanistan’da tanrı Apollon, Pithon denen büyük yılanı, Niebelungenlied’de Siegfried büyük bir ejderhayı, Türk mitolojisinde Oğuz Kağan, yine büyük bir yılanı.

Ragnar Lodhbrok

Yılan deyip geçmemek lazım diyelim ve “yılan öldüren kahraman” ile alakalı Viking şiiri Krakumal’den çevirdiğim iki bendi paylaşalım (Ragnar Lodhbrok hakkındadır):

“savurduk kılıçları
götaland’da bir zaman
yürüdük hür ve mağrur
ki ölsün ulu yılan
ve şora’yı almıştık
ki o çağdan beridir
tüylü donludur adım
dünyanın feleğine
mızrağı ben sapladım!

savurduk kılıçları
gençtim ben eyrasund’da
ırmak gibi kan döktük
adam yem ettik kurda
oldu kuşlara şenlik
kös vurdu kavi çelik
tolgaların örsünde
bata çıka kuzgunlar
dolandı kan gölünde”

Eh, “Jormungand”ın dünyayı “çevreleyen” yılan oluşuna değindik. Biraz etimoloji yardımıyla ilginç bir başka konuya geçelim: Evren.

Evren, hem “kâinat” manasına gelir (Divan-ı Lügat-it Türk’e göre), hem de “büyük yılan, ejderha”.

Etimolojik olarak mutlaka “evirmek”, “evrilmek” yani “dönmek”, “çevrilmek” gibi anlamlarla ilişkisi vardır ki, Arapça “felek” de böyledir. Hem kâinat, hem de “çark” manasına gelir.

Peki yılan neydi?

İskandinav mitolojisinde evreni ya da Midgard’ı sarmalayan yılan vardır, kendi kuyruğunu ağzında tutar, bir nevi “döngü”yü simgeler demiştik. Türkçede evren kelimesinin hem kâinat, hem büyük yılan anlamına gelmesi ilginç. (Burada belirtmem gerekir ki, bazı benzerlikler “benzer şartlarda benzer evrimleşir” prensibinden kaynaklanıyorsa, bazıları da kültürel etkileşimdendir. Bu ihtimali göz ardı etmemek gerekir.)

Arapça felek ile anlamsal benzerliğine gelince, bu bir etkileşimden kaynaklanmaz. “Benzer şartlarda benzer evrim gerçekleşir,” prensibinden hareketle diyebiliriz ki; yıldızların yıllık döngülerini, gök cisimlerinin yıl içinde gökte çizdiği rotaları gözlemleyen insanlar, birbirlerinden bağımsız olarak gökyüzü ve kâinata dönmek motifiyle ilişkilendirilen adlar vermişlerdir.

Yılan bahsi yeterli, “Seyahat Eden Tanrı”ya değinebiliriz şimdi.

 Zülkarneyn anlatısında geçen, Zülkarneyn'in Yecüc ve Mecüc'ü engelleyecek bir set inşa ettirmesini betimleyen, 16. yüzyıldan kalma bir Fars minyatürü.

Zülkarneyn anlatısında geçen, Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc’ü engelleyecek bir set inşa ettirmesini betimleyen, 16. yüzyıldan kalma bir Fars minyatürü.

Seyahat eden tanrı, bir yolculuk kurgusunda, bilgeleşen, değişen ve yükselen tanrının hikâyesini anlatır. Odin’in “Odin” olmasının hikayesi bir seyahat eden tanrı hikayesidir ki, en genç yansıması Zülkarneyn’de görülür: Zülkarneyn isimli bu zatın güneşin battığı yere gidip onu balçıklı bir gözede batar bulması ve yanlış bilmiyorsam güneşin battığı ve doğduğu yerlerde bir “deniz” motifine yer verilmesi ilginç. Mısır mitolojisine bakarsak, Selçuk Bağlar’ın yazdığına göre, “…eski Mısırlılara göre güneş her sabah Hazar denizinden doğmakta ve Kafkasya üzerinden geçip Taman’ın ucundaki Meot denizinde batmaktaydı.”

Benim baktığım mitoloji penceresine göre, Zülkarneyn figürü birçok motifin iç içe geçtiği bir figürdür. Boynuzlu tanrısal varlık figürü ki, Zülkarneyn, “iki çıkıntı sahibi” (zü: iki, karn: çıkıntı, eyn: çiftlik belirten çoğul) anlamına gelir, bereketle ilişkilendirilir ilk bakışta. Büyük İskender’den mülhem olduğu söylenir ki, “tanrısal hükümdar” motifine tekabül eder. Ama aynı zamanda, “ölüler ülkesine seyahat eden tanrı” motifi vardır. Kendisindeki Gılgamış, Odin ve Hermes, seyahat eden tanrı motifine karşılık gelirler.

Ki seyahat eden tanrı çoklukla “ölümle hesaplaşan tanrı”dır ki, ölümle hesaplaşma motifi olmadan mitoloji olmaz. Türk mitolojisinde bunun genç ancak sağlam bir yansıması örneği Deli Dumrul’dur.

Buradan karakterler değil kavramlar üzerine eğilecek olursak, sık sık değindiğim bir mesele olan “form” meselesine değinmek isterim. “Vaktiyle Bir Atsız Varmış” isimli kitapta yer alan yazımdan yapacağım bir alıntı, gayet yerinde olacaktır:

…Misalen, Pir Sultan’ın meşhur deyişindeki “kırk yıl dağda gezdim geyiklerinen” dizesi, bu motif ışığında yorumlanınca anlam kazanır. Rastgele bir benzetme değildir, köklü bir geleneğe, motife işaret etmektedir.

“Ete kemiğe büründüm / Yunus deyu göründüm” sözü de bu bağlamda yorumlanabilir.

Hurufilik vs. alanlarında, Ehl-i Haklarda, Yezidilerde gözlemlenen reenkarnasyon benzeri inançlarla ilişkisi konu dışı olsun şimdilik.

Türk mitolojisindeki don kavramı, dünya mitolojilerindeki “form”un eşdeğeridir. Türklerin özgün özellikleri bu motifin “don kavramı” mahiyetinde şekillenmesine sebep olmuşken, algısı ve dünya gözlemleyişi, davranış kodu farklı olan toplumlarda bu, “form vermek” ile ilişkili motiflerde karşımıza çıkar.

Söz gelimi, Druidizmde, ağaçların, deyim yerindeyse, “frekansına bağlanmak” vardır ki, druid kelime manası ile ağaç adam demektir. Derinlemesine sosyoloji, antropoloji vs. bilgisine sahip değilim tam anlamıyla bir terminoloji oluşturup tasnif yapmak için ama, burada beliren işaret, Türkler ve Keltler gibi bir takım milletlerin dünya/çevre algısının benzer olduğuna işaret eder. Bazı birtakım hint-avrupalı toplulukların mitolojilerine baktığımızda ise, formuna giren, “frekansını yakalayan”dan çok, “form veren”e rastlarız; Hephaistos mesela. Ki, bir şekilde bu uluslarla etkileşime girmiş ulusların mitolojisinde, “form veren” ile “formunu alan” aynı anda barınır. (İskandinavların Aesir grubu ilkine, Vanir grubu ikincisine yakındır.) Ayrıca Türk kültürüne de zamanla, “form veren” motifi girmiştir.

Bu iki kafa yapısı arasında köprü olan Kafkas mitolojisine baktığımızda ise, form veren ile “frekansına geçen” birlikte başat figürlerdir. Buna göre, Nart Tlepş, ki sonradan Sami etkisiyle Davut’tan etkilenerek “debet/debeç” olmuştur özellikle Karaçay versiyonunda, form veren demirci tanrıdır. Werserıj ise, şamanların, druidlerin anlayışına daha yakın olan ve baltık şamanizmindeki gezgin tanrıçalara daha çok benzeyen bir ana tanrıçadır. Sosyolog Selçuk Bağlar’ın tercümesine göre, Werserıj “worşer” (sohbet) ile aynı kökten bir isim ve “varlığın bütünü ile sohbet edebilen, hepsi ile senli benli olabilen” anlamına geliyor.

Sadece bir motif/olgu üzerinden yürüyerek, yukarıda birkaç çıkarım yaptım. Türkler ile Keltler arasında benzeşimler kurdum, ve Altaylı-Hint-Avrupa zıtlığında, coğrafi olarak ortada bulunan Kafkas kültür havzasının, tam da beklediğim şekilde, iki zıt kafa yapısının da motiflerini içeren bir mahiyette olduğunu tespit ettim. Mitoloji, benim takip ettiğim anlayışa göre, böyle yorumlanır.

Eh, tek kavram bu da değil. Sözgelimi, bir “kurtarıcı beklentisi” vardır ki;

Azteklerin Quetzalcoatl’ı bekleyişi ile Pir Sultan’ın “çeke sancağı götüre / şah İstanbul’a otura / frenkten yesir getire / horasan’a sala bir gün” diyerek Şah’ı bekleyişi, Noksani’nin “elinde zülfikar sahip zamanı / vakit tamam oldu, göndere Allah!” diye mehdi bekleyişi çok farklı değildir. Hristiyanların Nasıralı İsa dönecek diye beklemeleri, Vikinglerin Baldur’un dirileceği günü gözlemeleri de öyle. Ya da Altaylı ozanın “yerin çağı silkenip Altay batırlar uyganır” deyişi… Yunanlıların tiyatrosunda bütün sorunların çözümünün deus ex machinaya muhtaç oluşu… Evrensel bir “kurtarıcı beklentisi” motifine güzel örneklerdir.

Peki ya “düşüş”?

Bildiğim kadarıyla mitolojik metinlerin hepsine hâkim olan bir motif vardır: Düşüş.

Eski hep “altın”dır, gitgide kötüleşir, bozulur. Hesiodos’un altın, gümüş, demir (…) çağları, Kafkas mitolojisindeki “Nartların yeryüzünde yürüdüğü çağ”, İskandinavlardaki Baldur’un ölümünden önceki zamanlar, sanırım Pindaros’un tarif ettiği, insanların altın deriler giydiği, ölümlerinin tatlı bir uykuya varır gibi olduğu ilk yaratılan insanların çağı, Türk mitolojisinde etkisini bugün dahi Türk folklorunda, halk sanatında, her yüzyılda “eskiden ne güzeldi, şimdi her şey bozuldu” temasının hâkim olmasıyla görebildiğimiz eski çağın ulu kahramanları ve onların altın soyları motifi ve ilahiri ve ila… Mitoloji evrensel arketiplerin yerel araçlarla ifadesidir ve neticede çoğu zaman aynı şeyi söyler.

İbn Bahtişu'nun Menafiu'l-Hayavan adlı kitabından Âdem ile Havva'yı gösteren bir sayfa, 1928, Marega

İbn Bahtişu’nun Menafiu’l-Hayavan adlı kitabından Âdem ile Havva’yı gösteren bir sayfa, 1928, Marega

Bu motif kendisini hem şu anda bile günlük yaşamımızda kendisini gösterir, hem de böyle inanışlarda tezahür eder. Buna göre, “o eski zamanlar”da insanlar uzun yaşarlardı, hastalık nedir bilmezlerdi vs. Eğer doğru hatırlıyorsam, Pindaros’un “altın derili” ilk insanları İslami motiflere (israiliyat olarak da bilinir) şöyle bir efsane ile girmiştir: Cennette Âdem ve Havva, tırnağımıza benzeyen, parlak ve dayanıklı bir deriye sahipmiş. Ancak cennetten düştüklerinde (düşüş dedik, değil mi?) bu deri onlardan alınmış, sadece parmak uçlarında bırakılmış ki, bakıp bakıp o eski kirlenmez ve parlak elbiselerini anıp hüzünlensinler.

Dolayısıyla, mesela Nuh tufanı öncesi insan ömrünün 800 yıl olması inancı da, bundan kaynaklanır. İki bin yıl önce de insanlar “çok çok eskiler”in çok daha iyi ve güzel olduğuna inanıyorlardı.

Bir diğer motife “atlayalım”. “Asla mükemmel olamazsın!” motifi.

Sigurd, ejderha Fafnir’i öldürür ve kanında yıkanır. Böylece kendisine kılıç işlemeyecektir. Ancak uçarak gelip kürek kemiklerine yapışan bir yaprak, oraya kan gelmesini engeller. Ve sonunda Sigurd buradan aldığı bir yarayla ölür.

İsrailiyat kokan bir rivayete göre peygamber, amcası Ebu Talib’i cehennem ateşinden korumak için bütün vücudunu sıvazlar. Ancak ayak tabanını sıvazlamayı unutmuştur. Böylece Ebu Talib cehennemde sadece ayak tabanlarından yanacaktır.

Türk mitolojisinde Tepegöz’ün sihirli yüzüğü, gözünden başka yerine kılıç işlemesini engellemektedir. Ancak canavarın gözünü yaralamayı başaran Basat, yüzüğü alır, ardından devi öldürür. (Yüzük demişken, yüzük konusuna da girmek isterdim ancak, bu konuları “Tılsım, efsun, gizem” başlıklı yazıda ele alacağım.)

Achilles’i de annesi tanrıların kutsal suyunda yıkar ancak topuğundan tuttuğu için bu kısma su değmemiştir. Achilles buradan aldığı bir yarayla ölür.

Bütün bu motifler, “ne kadar uğraşırsan uğraş, asla mükemmel, külli anlamda tamamlanmış olamazsın” ana fikrini veren, aynı kurgulu farklı hikâyeler…

Tolkien Ne Yaptı – I.” Başlıklı yazımda değinmiştim, tekrar edeyim: “Boruya üflemek.”

İlginçtir, Jotunnheim’dan gelen devleri arkasına alan tanrı Sutr, Ragnarok’u (iskandinav kıyameti) başlatmak için Heimdall’ın koruduğu köprüye gelince, Heimdall, Gjallarhorn isimli borusunu öttürerek kıyameti haber verecektir. Bu yönden, arasında bildiğimiz hiç bir ilişki olmayan İskandinav mitolojisiyle benzerlik gösteren bir sami kültürü motifidir İsrafil ve Sur meselesi.

Başka bir dala atlayalım. “Kelle koltuğunda üç gün savaştı / Allah Allah deyip de geçer Genç Osman of of!” diye devam eden askeri marşı/şarkıyı çoklarımız bilir. “Başı koptuğu halde savaşan adam” meselesine bir değinmeli o zaman, hani Ömer Seyfettin’in “başını vermeyen şehit” başlıklı hikâyesine konu olan:

Kesik başını taşımaya devam eden aziz figürü Hristiyan dünyasında çok yaygındır; özellikle şehitlikle ilişkilidir. Ki, kimi araştırmacılar bu kültün arkasında Kelt kültürünün olduğu fikrindedirler; zira Keltlerde kelle avcılığı, kesik kafaya kutsallık atfedilmesi gibi durumlar yaygındır. Ki kafaları kesildikten sonra düşmanın kelle koleksiyonuna katmasını engellemek için kesik başlarını geri alan ve kesik başlarını taşıyan Kelt kahramanlarına dair mitolojik hikayelerin izi “Sir Gawain and the Green Knight” hikayesinde bile görülebilir; değişim ve evrimle oraya kadar taşınmıştır; diğer Hristiyan azizlerine dair hikayeleri de saymak gerekir tabii.

Sir Gawain and the Green Knight

Sir Gawain and the Green Knight

Ömer Seyfettin bir ihtimalle okuduğu batı yazınının etkisinde kalarak yazdı bu eserini. Gerçi bizde “kelle koltukta savaşmak” deyimi eski bir deyim ve zannetmiyorum ki batıdan geçmiş olsun. Bu açıdan, batı etkisinde kalmadan da yazmış olabilir. Eğer bu “ölen adamın kesik başını eline alması” sahnesi bizde de yaygınsa ve sonradan aldığımız bir kültür öğesi değil de tamamıyla kendimize ait olan bir şeyse, druidizm ve şamanizm arasındaki benzerliklere ek olarak, Kelt kültürü ile Türk kültürü arasındaki benzerlikler arasında sayılabilir.

Son olarak, sayılara değinelim. Neredeyse bütün “panteon”larda 12 başat karakter vardır ki, her bir karakter belli bir kavram / gücü simgelediği için, gayet anlaşılabilir bir durum. Ya da, doğadaki ana yönler ve belirgin döngülere gönderme yapan sayıların mitolojik anlamda değer kazanması beklenir bir şey. Ancak, öyle sayılar var ki, hem “neden bu sayılar önem kazandı?” sorusuna hem de “bu sayılar neden birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan kültürlerde karşımıza çıkıyor, birbirinden bağımsız mı everildi bu motifler, yoksa bir etkileşim sonucu mu?” sorusuna cevap aramayı oldukça çekici kılıyor.

Odin

Odin

13’e değinmiştik. O yüzden 32 diyelim önce. Yanılmıyorsam Alper Kabacalı’nın Neyzen Tevfik biyografisinde, Neyzen’in “inandım siv u du’ya ben ateşperest oldum” gibi bir mısrası vardı, siv u du Farsça otuz iki demektir. Hatta dipnot verilmiş olması lazım, “siv u du birleştirilip sû diye de okunur” gibi. Zerdüştlerde kutsal bir sayı imiş.

Hafızamı tarıyorum, 32’nin belirgin ve kutsallıkla alakalı olarak ortaya çıktığı bir diğer yer, İslam: 32 farz.

Daha ilginç bir sayı: 432.000.

Valhalla, İskandinav tanrısı Odin’in bir nevi “kışla”sı. Odin’in buradaki 540 kapının her birinden 800 adet olmak üzere çıkacak 432.000 askeri vardır. Hint mitolojisinde bir “tanrısal yıl” ya da “kozmik döngü” de 432.000 yıl sürer.

Çok fazla ayrıntılara, küçük motiflere girmek istemiyorum ama İskandinav Odin’in de “kuzgun”ları vardır ona haber getiren ve gözcülük yapan (Huginn ve Muninn); Karaçay yıldırım tanrısı Eliya’nın da:

“Kara karga col nökerlik eterikdi, Eliya
Hapar berirge sanga aylanıp keterikti, Eliya”

(Kara karga yol arkadaşlığı edecek, Eliya
Haber vermeye sana doğru süzülerek gelecek, Eliya)

Yazı dizisinin bu bölümünü uzun zaman önce bitirdim ancak 20 sayfa tuttu ve oldukça karmaşık, anlaşılmaz, zayıf bir haldeydi. Mümkün olduğunca sadeleştirip güzelleştirmeye çalıştım. Şüphesiz, neredeyse hiçbir sorunun cevabını veremeyen bir yazı. Ancak “karşılaştırmalı mitoloji” okumaya girişecek insan için belki ilgi çekebilir, ışık yakabilir, yol gösterebilir.

Ezen bolsun karındaş kalık.


Oğuz Kağan Efsanesi Üzerine – Mitoloji Dizisi #1

Hayalet Süvariler Mitinin Peşinde – Mitoloji Dizisi #2


NOT: Bu yazı dizisinde bulunan metinler, daha ayrıntılı ve toplu bir halde M. Bahadırhan Dinçaslan‘ın Aygan Yayıncılık’tan çıkan “Karşılaştırmalı Mitoloji: Tolkien Ne Yaptı?” adlı kitabında bir araya getirilmiştir.

  • 12
    Shares




Gazeteci, çevirmen, yazar, şair. Günde iki paket sigara içer. Tolkien sever. Sebze yemez.

Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir – Mitoloji Dizisi #3

Mitoloji yazı dizimizin üçüncü bölümü “Karşılaştırmalı Mitoloji: Evrensel Şiir” sizlerle.

  • 12
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün