Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard'ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan "Kılıçtaki Anka"yı sizler için çevirdik.

10. Yıl Şenliklerimize yine çok özel bir çeviri öyküyle devam ediyoruz. Bu kez karşınızda Kılıç ve Büyü türünün babası Robert E. Howard’ın kariyeri boyunca kaleme aldığı ilk Kimmeryalı Conan macerası olan “Kılıçtaki Anka” (The Phoenix on the Sword) var.

Howard’ın 1932 yılında Weird Tales dergisi için yazdığı bu hikâye, dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü barbarlarından Conan’ın ilk kez görücüye çıktığı serüven olma özelliğini taşıyor. Kimmeryalı, bunun ardından çok büyük bir popülariteye ulaşmış ve sizin de bildiğiniz gibi sayısız hikâyeye, kitaba, çizgi romana ve filme konu olmuştur. Marvel Comics tarafından yayınlanan fasikülleri takip edenler bu maceranın çizgi romana uyarlandığını da hemen hatırlayacaktır zaten.

Ne ilginçtir ki ilk macerasında Akilonya Kralı olarak görürüz kendisini. Yani orta yaşlı olduğu zamanlarda… Yani Howard onun korsanlık, hırsızlık ve paralı askerlik yaptığı gençlik yıllarını anlatırken hem kendisi hem de okurları Conan’ın er ya da geç bir kral olacağını biliyordu. Bunun yanı sıra barbarımızın en korkunç düşmanlarından Tutamon‘un da daha ilk hikâyede boy gösterdiğine şahit oluyoruz.

Lafı fazla uzatmıyor ve sizleri Kılıçtaki Anka ile baş başa bırakıyoruz. Keyifli okumalar!

***

KILIÇTAKİ ANKA

Robert E. Howard

Bölüm 1

“Şunu bilin ki prensim, okyanusların Atlantis’i ve parıltılı şehirlerini yuttuğu yıllarla Aryas’ın oğullarının doğduğu yıllar arasında akla hayale gelmedik bir çağ yaşanmıştı. Işıltılı krallıkların, dünyanın üzerine yıldızların mavi ışıltıları gibi yayıldığı bir zaman… Nemedya; Ofir; Britunya; Hiperborya; kara saçlı kadınları ve örümceklerin musallat olduğu gizemli kuleleriyle Zamora; şövalyeleriyle Zingara; sınırları Şem’in kırsal alanlarıyla belirlenen Koth; mezarlarını gölgelerin koruduğu Stigya; binicileri çelik, ipek ve altın kuşanan Hirkanya. Ama dünyadaki en mağrur krallık batıda yüce bir hükümdarlık süren Akilonya’ydı. İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi. Elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit, bir hırsız, bir yağmacı ve bir katildi. Derin hüzünler yaşamıştı ve devasa coşkular… Ve tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu.”

 – Bir Nemedya Efsanesinden

Parıltılı kulelerin ve gölgeli, sivri çatılarının üzerinde şafaktan önceki o hayaletimsi, karanlık sessizlik uzanıyordu. Bir labirentin gizemli ve dolambaçlı patikalarından farksız olan loş ara sokaklardan birinde esmer bir elin sinsice açtığı kapıdan dört maskeli adam çıktı aceleyle. Tek kelime etmeksizin, hızlıca loşluğa adım attılar; pelerinlerini sıkıca etraflarına sarmışlardı. Cinayete kurban giden insanların hayaletleri kadar sessiz bir şekilde karanlığa karıştılar. Arkalarında, kısmen açık duran kapının aralığında küçümseyen bir yüz görünüyor, bir çift şeytani göz loşluğun içinde kötücül bir biçimde ışıldıyordu.

“Geceye karışın gecenin yaratıkları,” dedi bir ses, alayla. “Ah, sizi ahmaklar. Felaketiniz kör bir köpek gibi tam arkanızdan geliyor ama siz bunun farkında bile değilsiniz.” Sesin sahibi kapıyı kapatıp sürgüledi, sonra da elinde bir mum olduğu hâlde arkasını dönüp koridor boyunca ilerledi. Asık suratlı, dev gibi bir adamdı; esmer teni, Stigyalı kanını ortaya çıkarıyordu. İç odalardan birine geçti, yani uzun ince bir adamın ipek bir divana yayılmış büyük ve tembel bir kedi misali mor renkli, eski bir sedirde uzandığı ve altından yapılma, koca bir kadehteki şarabını yudumladığı yere.

“Eh, Ascalante,” dedi Stigyalı, mumu bir yere bırakırken, “adamların yuvalarından çıkan fareler misali sokaklara sinsice dağıldı. Tuhaf maşalarla çalışıyorsun.”

“Maşa mı?” diye yanıtladı Ascalante. “Onlara göre maşa olan asıl kişi benim. Aylardır, yani Asi Dörtlü beni güney diyarlarındaki çöllerden buraya getirttiğinden beri düşmanlarımın tam göbeğinde yaşıyorum. Gündüzleri bu kuytu evde saklanıyor, geceleriyse karanlık ara sokaklarda ve onlardan da karanlık koridorlarda gizli gizli dolaşıyorum. Üstelik o isyankâr soyluların beceremediği şeyi de başardım. Hem onların hem de çoğu yüzümü dahi görmemiş olan diğer casusların aracılığıyla fitne ve fesat yaratarak imparatorluğu delik deşik ettim. Kısacası, gölgelerin arasında çalışan ben, güneşin altındaki tahtında oturan kralın düşüşüne giden yolu açtım. Bir kanun kaçağına dönüşmeden önce bir devlet adamıydım ben, Mitra aşkına.”

“Peki ya kendilerini senin efendin olarak gören şu ahmaklar?”

“Elimizin altındaki iş tamamlanana dek onlara hizmet ettiğimi düşünmeye devam edecekler. Onlar kim, Ascalante’nin zekâsıyla boy ölçüşmek kim? Karaban’ın yerden bitme kontu Volmana, Kara Lejyon’un devasa komutanı Gromel, Attalus’un şişman baronu Dion, kuş beyinli ozan Rinaldo. İçlerindeki çelik sayesinde onları bir araya getiren güç benim ve zamanı geldiğinde içlerindeki çömlek sayesinde onları paramparça edecek olan da benim. Ama bu, gelecekte yaşanacak bir olay; kralsa bu gece ölecek.”

“Günler önce imparatorluk süvarilerinin şehirden ayrıldıklarını gördüm,” dedi Stigyalı.

“Kâfir Piktlerin saldırdığı sınıra doğru at sürdüler – o barbarları kudurtmak için sınırın öteki tarafına gizlice kaçırdığım sert içki sağ olsun. Bunu Dion’un muazzam serveti mümkün kıldı. Volmana da şehirde kalan imparatorluk askerlerinden kurtulmamızı sağladı. Nemedya’daki soylu akrabası sayesinde Kral Numa’yı Poitainli Kont Trocero’yu, yani Akilonya vekilharcını huzuruna çağırtmaya ikna etmek kolay oldu. Kont Trocero’yu onurlandırmak için kendi askerlerinin yanı sıra imparatorluk muhafızları ve Kral Conan’ın sağ kolu Prospero da ona eşlik edecek elbette. Bu sayede şehirde yalnızca kralın kişisel muhafızları ile Kara Lejyon kalmış olacak. Gromel vasıtasıyla o muhafızların hovarda komutanını ayartmayı başardım ve gece yarısı adamlarını kralın kapısından uzaklaştırması için ona rüşvet verdim.

“Sonra, gizli bir tünel vasıtasıyla, on altı gözü dönmüş eşkıyamla birlikte saraya gireceğiz. Görevimiz tamamlandığında halk bizi bağrına basmayacak olsa bile Gromel’in Kara Lejyon’u şehri ve tahtı elimizde tutmak için yeterli olacaktır.”

“Dion tacı ona mı devredeceğimizi sanıyor peki?”

“Evet. O şişman ahmak, kraliyet kanından gelmesini gerekçe göstererek taht üzerinde hak iddia ediyor. Conan, Akilonya tacını zorla ele geçirdikten sonra eski hanedanlığın soyundan geldiği için hâlâ övünen adamların yaşamasına izin vererek büyük bir hata yaptı.

“Volmana önceki hükümdarın zamanında olduğu gibi yeniden kraliyet lütfuna sahip olmayı diliyor ki sefalet içindeki topraklarını yeniden eski görkemine kavuşturabilsin. Gromel, Kara Ejderlerin kumandanı Pallantides’ten nefret ediyor ve Bossonyalıların tüm o inatçılığıyla bütün ordulara tek başına komuta etmek istiyor. Aramızda bir tek Rinaldo’nun şahsi ihtirasları yok. Conan’ı medeni bir diyarı yağmalamak için kuzeyden gelen eli kanlı, kaba saba bir barbar olarak görüyor o. Conan’ın tacı almak için öldürdüğü kralı mükemmel olarak görüyor, sadece sanat dallarını himayesi altına aldığı nadir zamanları hatırlıyor ve saltanatı sırasında neden olduğu kötülükleri unutuyor. Halkın da unutmasını sağlıyor. Rinaldo’nun merhum zalime methiyeler düzdüğü, Conan’ı ise ‘cehennemden gelen kara kalpli vahşi’ ilan ettiği Kral İçin Bir Ağıt adlı şarkıyı daha şimdiden açık açık söylüyorlar. Conan gülüyor, ama halk hırlıyor.”

“Rinaldo’nun Conan’dan nefret etmesinin sebebi nedir?”

“Ozanlar güç sahibi kişilerden daima nefret eder. Onlar için mükemmellik her zaman bir sonraki köşenin ardında ya da ondan sonrakinin arkasındadır. Geçmişe ve geleceğe dair hayaller kurarak şimdiki zamandan kaçarlar. Rinaldo idealizmin meşalesi olduğunu, bir zorbayı devirmek ve halkı özgürleştirmek için doğduğunu düşünüyor. Bana gelirsek… eh, birkaç ay öncesine kadar hayatımın sonuna dek kervanları yağmalamak dışındaki tüm tutkularımı yitirmiştim; artık eski hayallerim yeniden canlandı. Conan ölecek, tahta Dion çıkacak. Sonra o da ölecek. Bana karşı koyan herkes, tek tek ölecek… ateşle, çelikle, ya da mayalamayı çok iyi bildiğin o ölümcül şaraplarla. Ascalante, Akilonya kralı! Sence kulağa nasıl geliyor?”

Stigyalı geniş omuzlarını silkti.

“Bir zamanlar,” dedi gizlemediği bir karamsarlıkla, “benim de ihtiraslarım vardı. Sizinkiler yanlarında basit ve çocuksu kalırdı. Ne hâllere düştüm! Eski akranlarımla hasımlarım Yüzük’ün hizmetkârı Tutamon’un bir yabancıya, hem de bir kanun kaçağına kölelik ettiğini, baronlarla kralların önemsiz tutkularına yardımcı olduğunu görebilmeyi çok isterlerdi şüphesiz!”

“Sen büyüye ve maskaralıklara bel bağlamıştın,” dedi Ascalante, ilgisizce. “Bense zekâma ve kılıcıma güvenirim.”

“Zekâ ve kılıç, Karanlık’ın irfanı karşısında saman çöplerinden farksızdır,” diye homurdandı Stigyalı, koyu renk gözlerinden kötücül ışıklar ve gölgeler geçerken. “Eğer Yüzük’ü kaybetmemiş olsaydım şu andaki konumlarımız tersine dönebilirdi.”

“Buna rağmen,” diye yanıtladı kanun kaçağı, sabırsızca, “sırtında benim kamçımın izlerini taşıyorsun ve büyük bir ihtimalle de taşımaya devam edeceksin.”

“O kadar emin olma!” Stigyalının şeytani öfkesi bir anlığına gözlerinin kızıl bir ışıkla parıldamasına neden oldu. “Bir gün, bir şekilde Yüzük’ü tekrar ele geçireceğim ve bunu başardığım zaman, Set’in yılan dişleri adına, bana yaptıklarının bedelini–”

Çabuk öfkelenen biri olan Akilonyalı hızla ayağa kalkıp Stigyalının ağzına sert bir tokat attı. Dudakları kanamaya başlayan Tutamon geriye doğru sendeledi.

“Çok ileri gittin köpek,” diye hırladı kanun kaçağı. “Dikkatli ol, ben hâlâ senin en karanlık sırrını bilen efendinim. Eğer cesaretin varsa damlara çık ve Ascalante’nin şehirde olduğunu, krala karşı komplo kurduğunu herkese haykır.”

“Böyle bir şeye cesaret edemem,” diye mırıldandı Stigyalı, dudaklarındaki kanı silerken.

“Hayır, edemezsin,” dedi Ascalante, pis pis sırıtarak. “Çünkü senin çevirdiğin bir dolap ya da ihanet sonucunda ölürsem güney çöllerindeki münzevi bir keşiş bunu anlayacak ve ona bıraktığım bir elyazmasının mührünü kıracak. Onu okuduğunda Stigya’da bir söz fısıldanacak ve gece yarısı güneyden bir rüzgâr çıkagelecek. O zaman başını nereye gömeceksin peki Tutamon?”

Köleyi bir titreme aldı ve esmer yüzü kül rengine büründü.

“Bu kadar yeter!” Ascalante buyurgan bir ses tonu takındı. “Yapmanı istediğim bir iş var. Dion’a güvenmiyorum. Ona atını malikânesine sürmesini ve bu geceki iş tamamlanana kadar oradan ayrılmamasını teklif ettim. O şişko ahmak, bugün kralın önünde sinirlerine asla hâkim olamaz. Onun peşinden git, yolda kendisine yetişemediğin takdirde de atını malikânesine sürmeye devam et ve biz sizi çağırtana kadar yanında kal. Onu gözünün önünden ayırma; korkudan şaşkına dönmüş bir vaziyette. Kendi kellesini kurtarmak adına Conan’ın yanına gidebilir, hatta panik hâlinde ona koşabilir ve tüm planımızı ortaya dökebilir. Git!”

Köle, gözlerindeki öfkeyi gizleyerek efendisinin önünde eğildi ve kendisinden istenileni yapmaya koyuldu. Ascalante ise şarabını yudumlamaya kaldığı yerden devam etti. Kulelerin sivri çatılarının üzerinde kan kadar kızıl bir şafak doğuyordu.

Bölüm 2

Savaş davullarının çaldığı ve basit bir savaşçı olduğum günlerde,
Altın renkli toz zerrecikleri saçarak kaçardı insanlar atımın önünde;
Ama artık büyük bir kralım ben ve herkes benim peşimde,
Şarap kadehime katılacak zehir ve sırtıma saplanacak hançerler ellerinde.

– Kralların Yolu

Geniş odanın içi, cilalı ahşap duvarların üzerine asılmış duvar halılarıyla, fil dişinden zemini kaplayan kalın kilimlerle ve karmakarışık oymalar ile gümüş süslemelerle bezeli, yüksek bir tavanla döşeliydi. Fildişinden yapılma, altın kakmalı bir çalışma masasının arkasında etrafındaki tüm bu şaşaaya ait değilmiş gibi gözüken, geniş omuzlu ve bronz tenli bir adam oturuyordu. Daha çok güneşin, rüzgârların ve yaban diyarlardaki yüksek bölgelerin bir parçasıymış gibi bir hâli vardı. En ufak hareketi bile doğuştan savaşçı bir adamın keskin zekâsıyla birlikte çalışan çelik gibi kaslarını gözler önüne seriyordu. Hareketleri ne incelikli ne de ölçülüydü. Ya bronz bir heykel misali kusursuz derecede kıpırtısızdı ya da izlemeye çalışan gözlerin takip edemeyeceği kadar süratli. Ama aşırı gerilmiş sinirlerin neden olduğu bir çabukluk değil, kedi gibi reflekslerden doğan bir hızdı bu…

Kıyafetleri kaliteli kumaşlardan dikilmiş olsa da basitti. Ne bir yüzük ne de başka bir süs eşyası takıyordu ve aslan yelesini andıran siyah saçları yalnızca başının etrafına sarılı, gümüş renkli bir kumaş parçası vasıtasıyla tutturulmuştu.

Adam altın kaplama divitini bırakarak balmumuyla kaplanmış bir papirüse harıl harıl çiziktirdiği işine ara verdi, çenesini yumruğuna dayadı ve kıskanç bir şekilde için için yanan mavi gözlerini önünde duran adama dikti. Karşısındaki kişi o sırada kendi işleriyle meşguldü; altın kakmalı zırhının kayışlarını çekiştiriyor ve dalgın dalgın ıslık çalıyordu – bir kralın huzurunda olduğu düşünüldüğünde oldukça yakışıksız bir hareketti bu.

“Prospero,” dedi masanın başında oturan adam, “bu devlet işleri beni şu hiç katılmadan yaptığım savaşlar kadar yoruyor.”

“Hepsi oyunun bir parçası Conan,” diye yanıtladı, kara gözlü Poitainli. “Kral sensin, rolünü oynaman gerek.”

“Seninle birlikte Nemedya’ya gidebilmeyi isterdim,” dedi Conan kıskançlıkla. “Kendimi asırlardır ata binmiyormuş gibi hissediyorum, ama Publius şehirdeki meselelerin hallolması için varlığıma ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Lanet olasıca!

“O zamanlar gözüme oldukça zor gözükmesine rağmen,” diye devam etti, sadece Poitainli ile konuşurken takındığı doğal bir içtenlikle, “eski hanedanlığı devirmek benim için gayet kolay olmuştu. Şimdi geriye dönüp izlediğim o vahşice yola baktığımda ve yorucu işlerle, yalan dolanla, katliamla, musibetlerle dolu günlerimi yeniden gözden geçirdiğimde hepsi gözüme bir rüya gibi görünüyor.

“Hayallerim çok geniş değildi Prospero. Kral Numedides ayaklarımın dibinde cansız yattığında ve kanlı başındaki tacı alıp kendimi hükümdar ilan ettiğimde en büyük hayallerimin sınırına dayanmıştım. Kendimi tacı ele geçirmeye hazırlamıştım, ona sahip olmaya değil. Özgür bir adam olduğum eski günlerde tek istediğim keskin bir kılıç ve düşmanlarıma giden dolambaçsız bir yoldu. Şimdiyse hiçbir yol dolambaçsız değil, kılıcımsa işe yaramaz.

“Numedides’i devirdiğimde bana Kurtarıcı diyorlardı… şimdiyse arkamdan tükürüyorlar. Mitra’nın tapınağına o domuz herifin bir heykelini diktiler ve halk oraya gidip önünde yas tutuyor, eli kanlı bir barbar tarafından öldürülen soylu bir azizin kutsal tasviriymiş gibi yüceltiyorlar onu. Akilonyalılar, ordularını zaferden zafere koşturduğumda benim bir yabancı olduğuma aldırmazdı, şimdiyse bir barbar olduğum için beni affedemiyorlar.

“Bugünlerdeyse Mitra’nın tapınağında Numedides’in anısına tütsüler yakılıyor. Hem de onun cellatları tarafından sakat bırakılıp kör edilen, oğullarını onun zindanlarında yitiren, karıları ve kızları onun haremine sürüklenen adamlar tarafından… Vefasız aptallar!”

“Bunun sorumlusu büyük ölçüde Rinaldo,” dedi Prospero, kılıç kemerini bir diş daha sıkarak. “Halkı galeyana getiren şarkılar söylüyor. Onu her zaman giydiği şu soytarı kıyafetleriyle birlikte şehirdeki en yüksek kuleye as. Bırak bestelerini akbabalar için yapsın.”

Conan, aslanlarınkini andıran kafasını iki yana salladı. “Hayır Prospero, o benim erişim alanımın dışında. Büyük bir ozan, bütün krallardan daha üstündür. Onun şarkıları benim kraliyet asamdan daha kuvvetli; çünkü benim için şarkı söylemeyi seçtiğinde kalbimi neredeyse yerinden söküyordu. Ben ölüp unutulacağım, fakat Rinaldo’nun şarkıları sonsuza dek yaşayacak.

“Hayır Prospero,” diye devam etti kral, şüphe ve karamsarlık dolu bir bakış gözlerini gölgelerken. “Haberdar olmadığımız gizli kapaklı, saman altından yürütülen bir şeyler var. Gençliğimde çalılıklara gizlenmiş bir kaplanın varlığını nasıl hissedebiliyorsam bunu da öyle hissediyorum. Kraliyet topraklarında isimsiz bir huzursuzluk kol geziyor. Ormanın ortasında yaktığı küçük bir ateşin başında çömelen, karanlığın içinde sinsice ilerleyen ayak seslerini işiten ve alev alev yanan gözlerin ışıltısını göz ucuyla gören bir avcı gibiyim. Keşke elle tutulabilecek, kılıcımla biçebileceğim somut bir şey bulabilseydim! Bu sözüme mim koy, Piktlerin son zamanlarda sınırlara bu kadar hevesli bir şekilde saldırması ve Bossonyalıların onları püskürtmek için yardım istemek zorunda kalması bir tesadüf değil. Benim de ordularımla birlikte at sürmem gerekirdi!”

“Publius bunun seni sınırların ötesinde tuzağa düşürüp öldürmek için düzenlenen bir entrika olmasından korkuyor,” diye yanıtladı Prospero, parlak zırhının üzerindeki ipek cüppeyi düzeltip gümüş bir aynada uzun ve çevik bedenini izlerken. “Bu yüzden şehirde kalman için ısrar etti. Şüphelerin sahip olduğun barbar içgüdülerinden kaynaklanıyor. Bırak halk söylenirse söylensin! Paralı askerler ve Kara Ejderler bizim tarafımızda, Poitain’deki her eşkıya da sana sadakat yemini etmiş durumda. Karşı karşıya olduğun tek tehlike bir suikast ve imparatorluk askerleri seni gece gündüz korurken bu imkânsız. Üzerinde çalıştığın şu şey de ne?”

“Bir harita,” diye yanıtladı Conan, gururla. “Saraydaki haritalar güneydeki, doğudaki ve batıdaki ülkeleri gösterme konusunda iyi, ama söz konusu kuzey toprakları olduğunda belirsiz ve eksikler. Ben de kuzey topraklarını ekliyorum. İşte şurası Kimmerya, yani doğduğum yer. Ve şu da–”

“Asgard ve Vanaheim,” dedi haritayı tarayan Prospero. “Mitra adına, o ülkelerin sadece birer masaldan ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştım.”

Vahşice sırıtan Conan istemsizce esmer yüzündeki yara izlerine dokundu. “Eğer gerçek olduklarını bilseydin gençliğini Kimmerya’nın kuzey sınırlarında geçirirdin! Asgard Kimmerya’nın kuzeyinde, Vanaheim ise kuzey doğusunda yer alır ve sınırlarındaki savaş hiç bitmez.”

“Kuzeyli halka mensup bu insanlar nasıl kimselerdir?” diye sordu Prospero.

“Uzun, sarışın ve mavi gözlü. Buz devi Ymir’e taparlar ve her kabilenin kendi kralı vardır. Dik başlı ve asabidirler. Tüm gün savaşır, bütün gece bira içip vahşice şarkılar söylerler.”

“Galiba senin de onlardan bir farkın yok,” diye güldü Prospero. “Gür kahkahalar atar, sağlam içer ve bağıra çağıra güzel şarkılar söylersin; gerçi hiç su dışında bir şey içen, gülen ya da kederli ağıtlar haricinde şarkı söyleyen bir başka Kimmeryalı görmedim.”

“Belki de buna sebep olan şey yaşadıkları topraklardır,” diye cevap verdi kral. “Oradan daha kasvetli bir diyar yoktur – tüm tepeleri, karanlık ormanları, neredeyse her zaman gri olan göğü, vadilerde kasvetle inleyen rüzgârları…”

“İnsanların karamsarlığa kapılmasına şaşmamalı,” dedi Prospero omuz silkerek, Akilonya’nın en güney vilayeti Poitain’in gülümseyen güneşiyle yıkanan vadilerini ve tembelce akan mavi nehirlerini düşünerek.

“Ne bu ne de öteki dünya için bir umuda sahipler,” diye yanıtladı Conan. “Tanrıları sonsuz bir sisle kaplı, güneşsiz bir diyarda, yani ölüler ülkesinde hüküm süren Crom ve onun karanlık ırkıdır. Mitra adına! Aesirlerin yolunu yeğlerim.”

“Eh,” dedi Prospero, sırıtarak, “Kimmerya’nın karanlık tepelerini arkanda bırakalı çok oldu. Artık gitmeliyim. Numa’nın sarayında senin şerefine bir kadeh beyaz Nemedya şarabı içerim.”

“İyi,” diye homurdandı kral, “ama Numa’nın dansçı kızlarını sadece kendi hesabına öp ki işin içine eyalet meseleleri karışmasın!”

Prospero odayı terk ederken gür bir kahkaha attı.

  • 19
    Shares
Sayfalar: 1 2 3




Genel Yayın Yönetmeni
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard için 5 yorum

  1. Crom aşkına! Bu Conan! Müzik gelsin!

    Not: Kral Conan için Barbar parçası çalmamı mazur görün. Kral Conan filmi gelseydi, onun soundtrackinden bir parça patlatırdım :grin:


  2. Büyük amme hizmeti olmuş, çıta çıkmış arşa inmez olur arza :baris:


Eski Yorumlar

PORTAL YORUMLARI

  1. Bay_Karamsar dedi ki:

    Ancak mutluluk gözyaşlarımın dinince okuyabildim. Elinize sağlık efendim 🙂

    Demek ilk Conan öyküsü, kral olduğu zamanlardanmış. Aklıma ister istemez ilk Elric öyküsü geldi. Zamanında, Conan okuyanlar da Elric okuyanlarda kahramanlarının geleceğinden haberdarken serüvenlerini takip etmişler demek. İlginç bir rastlantı.

    1. M. İhsan Tatari dedi ki:

      Teşekkürler, beğendiyseniz ne mutlu 🙂

      Moorcock’ın toplu eserlerini okumadım ama Elric’in 6 kitaplık normal roman serisi kahramanın kral olduğu günlerden başlayıp daha sonra ülkesiz bir gezgin olarak diyar diyar dolaşmasını konu alıyor. Conan ise ilk iki macerasında krallık günlerinde görülüyor, daha sonraysa gençlik günlerindeki maceralarını okuyoruz. Tam olarak aynı değil yani 🙂

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard’ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan “Kılıçtaki Anka”yı sizler için çevirdik.

  • 19
    Shares

 

 

Başa dönün