Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard'ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan "Kılıçtaki Anka"yı sizler için çevirdik.

Bölüm 3

Kıvrılarak yatar yüce Set, oyuklarla dolu piramitlerin altında;
Dolanır durur esmer tenli halkı, mezarların gölgeleri arasında.
Söylediğimde o sözü, asla güneş yüzü görmemiş gizli uçurumlardan gelen,
Gönder öfkem için bir hizmetkâr, ey pullu ve parlak sürüngen!

Güneş batıyor, ormanın yeşil ve puslu mavi rengini kısa bir süreliğine altın sarısına dönüştürüyordu. Yavaş yavaş kaybolan gün ışığı hüzmeleri, bahçesindeki tomurcukların ve çiçek açan ağaçların arasında oturan Attaluslu Dion’un şişman elinde evirip çevirdiği kalın altın zincirin üzerinden yansıyordu. Dion mermer koltuğunun üzerinde kıpırdandı ve gizlice yaklaşan düşmanları tespit etmek istiyormuşçasına, beyhude bir çabayla etrafına bakındı. Cılız ağaçların oluşturduğu, çember biçimli bir korunun ortasında oturuyor, birbirine geçen dallar şişman gövdesinin üzerine yoğun bir gölge düşürüyordu. Yakınlarda bir yerde bir fıskiye gümüş renkli sular fışkırtıyor, büyük bahçenin çeşitli bölgelerindeki diğer görünmez fıskiyeler de sonsuz bir senfoniyi fısıldamaya devam ediyordu.

Dion yakınlardaki mermer bir sıranın üzerinde oturan ve kasvetli gözlerle kendisini izleyen iri yapılı, esmer tenli adam haricinde yalnızdı. Dion, Tutamon’u umursamıyordu. Onun Ascalante’nin epey güvendiği bir köle olduğunu az çok biliyordu, ama çoğu zengin adam gibi Dion da kendinden düşük konumdaki kişilere çok az önem verirdi.

“Bu kadar gergin olmanız lüzumsuz,” dedi Tutamon. “Planın başarısızlığa uğraması imkânsız.”

“Ascalante de diğer herkes gibi hata yapabilir,” diye çıkıştı Dion, başarısızlığın düşüncesi bile terlemesine neden olurken.

“O yapmaz,” dedi Stigyalı, vahşice sırıtarak, “aksi takdirde onun kölesi değil, efendisi olurdum.”

“Bu da ne demek oluyor?” diyerek meraklı bir tavırla ona döndü Dion, ama zihninin sadece yarısını konuşmaya vermişti.

Tutamon gözlerini kıstı. Demir gibi bir iradeye sahip olmasına rağmen uzun zamandır içinde biriktirdiği utanç, öfke ve garez yüzünden patlama noktasına gelmişti; her tür ümitsiz fırsata dört elle sarılacak hâldeydi. Farkında olmadığı şeyse Dion’un onu beyni ve zekâsı olan bir insan olarak değil, dikkate almaya değmeyecek bir yaratık, basit bir köle olarak gördüğü gerçeğiydi.

“Beni dinleyin,” dedi Tutamon. “Siz kral olacaksınız. Ama Ascalante’nin aklından geçenlerin çok azını biliyorsunuz. Conan katledildikten sonra ona güvenemezsiniz. Size yardım edebilirim. Eğer iktidarı ele geçirdiğinizde beni korursanız size hizmet ederim.

“Dinleyin lordum. Bendeniz güney diyarlarında büyük bir büyücüydüm. İnsanlar Rammon’dan nasıl bahsediyorsa Tutamon’dan da öyle söz ederlerdi. Stigya Kralı Ctesphon bana büyük bir onur vermiş, yüksek yerlerdeki büyücülerin mevkilerini düşürerek beni onların üstü hâline getirmişti. Benden nefret ediyorlardı, ama başka düzlemlerdeki varlıkları çağırabildiğim ve onlara istediğimi yaptırabildiğim için korkuyorlardı da. Set adına, düşmanlarım isimsiz bir dehşetin pençelerinin gecenin hangi saatinde boğazlarına sarılabileceğini bilemezdi! İlk insan çamurlu denizlerden sürünerek çıkmadan çok uzun bir zaman önce unutulan, yerin bir fersah altında uzanan, gece kadar karanlık bir mezarda bulduğum Set’in Yılan Yüzüğü’yle kara ve korkunç büyüler yaptım.

“Ama Yüzük bir hırsız tarafından çalındı ve güçlerim yok oldu. Büyücüler beni linç etmek için ayaklandılar, ben de kaçtım. Deve sürücüsü kılığına bürünüp bir kervana katıldım ve Koth diyarlarında seyahat ettim. Derken Ascalante’nin yağmacıları üzerimize çullandı. Benim dışımdaki herkesi katlettiler, bense hayatımı kimliğimi açığa vurarak ve Ascalante’ye bağlılık yemini ederek kurtardım. Ama bu anlaşma bana pahalıya mâl oldu!

“Ascalante ona bağlılığımın devamlılığını garanti altına almak için benim hakkımda bildiği her şeyi bir elyazmasına yazdı, onu mühürledi ve Koth’un güney sınırlarında yaşayan bir keşişin ellerine teslim etti. Ne o uyurken sırtına bir hançer saplamaya cesaret edebilirim ne de düşmanlarına yardımcı olup ona ihanet etmeye, çünkü aksini yaptığım takdirde keşiş kendisine söylenildiği gibi elyazmasını açıp okur. Ve tek bir kelimeyi telaffuz ettiğinde…”

Tutamon bir kez daha titredi ve esmer teni beyaza çaldı.

“İnsanlar Akilonya’da beni tanımaz,” dedi. “Ama düşmanlarım nerede olduğumu öğrenirlerse aramızdaki fersahlar bile beni bronz bir heykelin ruhunu bile paramparça edebilecek bir felaketten kurtarmaya yetmez. Yalnızca kalelere ve kılıçlı adamlardan oluşan ordulara sahip bir kral beni koruyabilir. İşte size sırrımı açıkladım ve benimle bir anlaşma yapmanız konusunda ısrar ediyorum. Ben size irfanımla yardımcı olurum, siz de beni korursunuz. Ve bir gün Yüzük’ü bulduğumda…”

“Yüzük mü? Yüzük mü?” Tutamon adamın mutlak egoizmini küçümsemişti. Kendi düşünceleriyle çok meşgul olan Dion, kölenin sarf ettiği kelimeleri dinlememişti bile; ama son sözcük, adamın benmerkezciliğinde küçük bir dalgalanmaya neden olmuştu.

“Yüzük mü?” diye tekrarladı. “Bu bana bir şeyi hatırlattı… iyi şans yüzüğümü. Onu güneyli bir büyücüden çaldığına ve bana şans getireceğine yemin eden Şemli bir hırsızdan satın almıştım. Mitra biliyor ya, ona kafi bir meblağ ödemiştim. Tanrılar adına, Volmana ve Ascalante’nin o kanlı planlarıyla beni içine sürükledikleri şey göz önüne alındığında sahip olabileceğim tüm şansa ihtiyacım olduğu çok açık. Yüzüğü takacağım.”

Tutamon öfkeden yüzü kararmış bir hâlde ayağa fırladı; gözleri karşısındaki ahmağın aptallığının derinliğini aniden keşfeden bir adamın buz kesmiş öfkesiyle alev alevdi. Dion onu görmezden geldi. Mermer koltuğun üzerindeki gizli bir bölmeyi açarak envai çeşit incik boncuktan oluşan bir yığını bir müddet karıştırdı: barbar muskaları, kemik parçaları, zevksiz takılar… batıl inançlarının kendisini toplamaya ittiği şans getirici tılsımlar.

“Ah, işte burada!” Tuhaf görünüşlü bir yüzüğü zaferle havaya kaldırdı. Bakır benzeri bir metalden yapılmıştı ve kendi etrafında üç kez dönen, kuyruğu ağzında, pullu bir yılan şeklinde işlenmişti. Sarı cevherlerden yapılma gözleri şeytani bir ışıkla parıldıyordu. Tutamon çarpılmış gibi bağırdı; geriye doğru sendeleyen Dion’un ağzı bir karış açıldı ve yüzü aniden kireç gibi oldu. Kölenin gözleri alev alev yanıyordu, ağzı ardına dek açılmıştı ve devasa, esmer elleri yırtıcı bir kuşun pençeleri misali öne doğru uzanmıştı.

“Yüzük! Set adına! Yüzük!” diye bağırdı. “Benim yüzüğüm… benden çalınan…” Stigyalının elinde çeliğin parıltısı görüldü ve geniş omuzlarının tek bir hareketiyle hançerini baronun şişman göğsüne sapladı. Dion’un yüksek perdeden attığı tiz çığlık, bir gurultuyla kesildi ve şişman bedeni erimiş tereyağı misali yere yığılıverdi. Son anına kadar bir ahmak olarak yaşadı, delicesine bir korkuyla öldü, nedeniniyse asla öğrenemedi. Cesedin yanına çömelen ve varlığını çoktan unutan Tutamon, yüzüğü iki eliyle birden kavradı. Koyu renk gözleri korkutucu bir hırsla yanıyordu.

“Yüzüğüm!” diye fısıldadı ürkütücü bir neşeyle. “Kudretim!”

O şeytani nesnenin üzerine bir heykel kadar hareketsiz bir şekilde eğilerek ne kadar durduğunu, yüzüğün kötücül aurasını içerek kendi karanlık ruhunu ne kadar beslediğini Stigyalı bile bilmiyordu. Sonunda, düşlerinden sıyrıldığında ve zihnini gezindiği karanlık cehennemlerden arındırdığında ay yükseliyor, bahçe koltuğunun arkalığını oluşturan pürüzsüz mermerin üzerine uzun gölgeler düşürüyordu. Onun hemen dibindeyse Attalus lordunun daha koyu gölgeleri yer alıyordu.

“Buraya kadar Ascalante, buraya kadar!” diye fısıldadı Stigyalı, gözleri zifiri karanlıkta bir vampirinki gibi kırmızı kırmızı ışıldarken. Öne eğilip kurbanının yattığı yerde biriken yapışkan havuzdan bir avuç pıhtılaşmış kan aldı ve bakır yılanın gözlerindeki sarı kıvılcımlar kızıl bir maskeye bürünene dek yüzüğü bununla ovaladı.

“Gözlerini karart mistik yılan,” dedi, kan dondurucu bir fısıltıyla. “Ay ışığına bakarak gözlerini karart ve onları daha karanlık uçurumlara aç! Neler görüyorsun ey Set’in Yılanı? Gece’nin uçurumlarından kimi çağırıyorsun? Yitmekte olan Işık’ın üzerine düşen gölge kimin? Onu bana getir ey Set’in Yılanı!”

Parmaklarının alışılmadık, dairesel hareketleriyle  -daima başladığı noktaya geri döndüğü bir devinimle- pulları okşarken ve alacakaranlık vaktinde mezarlıklarında canavarımsı şekiller gezinen kara Stigya’nın kasvetli iç kesimleri hariç tüm dünyada unutulmuş karanlık isimlerle korkutucu büyülü sözler fısıldarken sesi giderek alçaldı.

Etrafındaki havada, su yüzeyine yükselen bir yaratığın yol açtığına benzer bir hareket yaşandı. Kısa bir süreliğine, açık bir kapıdan geliyormuşçasına, isimsiz ve dondurucu bir rüzgâr esti üzerine. Tutamon arkasında bir varlık hissetti fakat dönüp bakmadı. Üstünde belli belirsiz bir gölge süzülen, ay ışığıyla aydınlanmış mermere dikti gözlerini. Tutamon büyülü sözleri fısıldamaya devam ettikçe gölge de büyüyüp belirginleşmeye başladı. Ta ki bariz ve korkutucu bir biçim alana dek… Dış hatları devasa bir babunu andırıyordu, ama yeryüzünde buna benzer bir hayvanın yürümüşlüğü yoktu. Hatta Stigya’da bile. Hâlâ o tarafa bakmayan Tutamon, kuşağından efendisinin sandaletini -bir şekilde işine yarayacağını ümit ederek her zaman yanında taşıdığı eşyayı- çıkarttı ve arkasına fırlattı.

“Onu iyi ezberle Yüzük’ün hizmetkârı!” dedi yüksek sesle. “Sahibini bul ve onu yok et! Gözlerinin içine bak ve boğazını parçalamadan önce ruhunu söküp at! Öldür onu! Evet…” Kör edici bir tutku patlamasıyla ekledi, “beraberinde kim varsa hepsini öldür!”

Tutamon ay ışığıyla aydınlanmış duvara düşen gölgelere baktığında dehşetengiz yaratığın biçimsiz başını eğdiğini ve iğrenç bir av köpeği misali avının kokusunu aldığını gördü. Ardından korkunç yaratık başını arkaya yatırdı, geriye çekildi ve ağaçların arasından bir rüzgâr gibi geçip gitti. Stigyalı çılgınca bir coşkuya kollarını havaya kaldırdı; dişleriyle gözleri ay ışığının altında parladı.

Nöbet tutan bir asker koşarak ilerleyen, devasa, alev gözlü, kara bir gölge duvarları aştığında ve rüzgârıyla onu savurduğunda korku ve şaşkınlık dolu bir çığlık attı. Ama o kadar hızlı bir şekilde geçip gitmişti ki şaşkına dönen savaşçı bir rüya mı yoksa bir halüsinasyon mu gördüğünden emin olamadı.

Bölüm 4

Dünya henüz genç ve insanoğlu zayıfken, gecenin iblisleri özgürce dolaşırken,
Elimde ateş, çelik ve upas ağacının zehriyle Set ile savaşırdım ben;
Şimdiyse uyuyorum bir dağın kara kalbinde ve asırlar çıkarıyorlar acılarını,
Unuttunuz mu kimdi Yılan’la savaşan, kurtarmak için insanlığı?

Altın kubbeli büyük yatak odasında tek başına yatan Kral Conan uyuyor ve rüya görüyordu. Dönüp duran gri sislerin arasından uzaktan gelen, hafif ve tuhaf bir çağrı duydu; ne dendiğini anlamamasına rağmen onu görmezden gelmeye gücü yetmiyor gibiydi. Kılıcı elinde olduğu hâlde gri sisin içine daldı; kendisini bulutların arasında yürüyen bir adam gibi hissediyordu. O, konuşulanları anlayıncaya kadar ilerlemeye devam ederken ses de giderek daha belirgin hâle gelmeye başladı: Uzay ve Zaman’ın ötesindeki uçurumlardan gelen çağrı onun adını seslendiriyordu.

Sisler incelmeye başladığında siyah bir kayadan yapılmış büyük, karanlık bir koridorda ilerlediğini gördü. Çevrede hiç ışık yoktu ama bir büyünün vasıtasıyla her şeyi tüm çıplaklığıyla görebiliyordu. Zemin, tavan ve duvarlar cilalıydı ve donuk bir şekilde parıldıyorlardı; üzerlerine kadim kahramanlar ile yarı yarıya unutulmuş tanrıların figürleri oyulmuştu. İsimsiz Yüce Eskiler’in devasa, gölgeli dış hatlarını gördüğünde titredi ve hiçbir ölümlü ayağın yüzyıllardır bu koridoru arşınlamadığını bir şekilde anladı.

Yekpare kayaya oyulmuş, geniş bir merdivene ulaştı. Her iki yanına oyulmuş ezoterik semboller o kadar eski ve korkunçtu ki Kral Conan’ın tüyleri ürperdi. Her bir basamağa Kadim Yılan Set’in nefret uyandırıcı şekli işlenmişti, bu yüzden Conan attığı her adımda topuğunu yılanın başına basıyordu. Tıpkı kadim zamanlardaki zanaatkarların amaçladığı gibi… Ama bu onu hiç mi hiç rahatlatmıyordu.

Lâkin ses onu çağırmaya devam etti ve sonunda, maddesel gözlerinin aşamayacağı bir karanlıkta, tuhaf bir lahde vararak bir mezarın üzerinde oturan, beyaz sakallı, belli belirsiz bir suretle karşılaştı. Conan’ın tüyleri diken diken oldu ve kılıcını sıkıca kavradı, fakat adam kasvetli bir tonla konuştu.

“Ey insan, beni tanıyor musun?”

“Tanımıyorum, Crom adına!” diye küfretti kral.

“İnsan,” dedi kadim varlık, “Benim adım Epemitreus.”

“Ama Arif Epemitreus bin beş yüz yıl önce öldü!” diye kekeledi Conan.

“Dinle!” dedi diğeri, emrivaki bir tonla. “Nasıl ki suya atılan bir çakıl taşı kara bir gölün kıyılarına kadar uzanan halkacıklar oluşturuyorsa, Görünmez dünyada olanlar da benim uykumu dalgalar hâlinde bölüyor. Seni uzun zamandır izliyorum Kimmeryalı Conan, zorlu badireler ve büyük başarılar seni bekliyor. Lâkin diyarlarda da büyük felaketler kol geziyor ve onların karşısında kılıcının sana faydası dokunmaz.”

“Bilmece gibi konuşuyorsun,” dedi Conan huzursuzca. “Bana düşmanımı göster, ben de kafatasını dişlerine kadar biçeyim.”

“Barbarlara özgü hiddetini etten ve kandan düşmanlarının üzerine sal,” diye cevap verdi kadim varlık. “Seni korumam gereken kişiler insanlar değil. İnsanoğlunun tahmin bile edemediği karanlık dünyalar var. Buralarda şekilsiz canavarlar cirit atar; şeytani büyücülerin emriyle Dış Uzay’dan çağrılabilen, maddesel biçim alabilen ve kurbanlarını parçalayarak yiyip yutabilen iblisler. Hanende bir yılan var ey kral… Stigya’dan gelen, karanlık yüreğinin gölgelerinde kara irfanlar barındıran bir sürüngen var krallığında. Nasıl ki uyuyan bir adam kendisine yaklaşan bir yılanı rüyasında görebiliyorsa, ben de Set’in talebesinin kirli varlığını hissedebiliyorum. Korkunç bir güçle sarhoş olmuş durumda ve düşmanlarına indirdiği darbeler krallığı yok edebilir. Ona ve cehennem kaçkını zebanilerine karşı kullanabileceğin bir silah vermek için çağırdım seni.”

“Ama neden?” diye sordu Conan, şaşkınca. “İnsanlar senin Golamira’nın karanlık kalbinde uyuduğunu, ihtiyaç anında Akilonya’ya yardım etmek için hayaletini görünmez kanatlarının üzerinde onlara yolladığını söylüyorlar ama ben… ben bir yabancıyım, bir barbar.”

“Sessizlik!” diye yankılandı hayaletsi ses, büyük ve gölgeli mağaranın duvarlarında. “Senin kaderin ile Akilonya’nınki bir. Kaderin ağlarında ve rahminde devasa olaylar şekil alıyor. Kana susamış büyücü, imparatorluğun kaderinin yolunda durmamalı. Çağlar önce Set bu dünyayı avını saran bir piton yılanı gibi kuşatmıştı. Tüm hayatım boyunca onunla savaştım, ki bu süre sıradan bir insan ömrünün üç katıdır. Onu gizemli güneyin gölgeli topraklarına sürdüm; fakat Stigyalı insanlar karanlıkta ona, bizim için baş-şeytandan farksız olan o varlığa tapmaya devam ediyorlar. Set ile savaştığım gibi ona tapanlarla, rahipleriyle ve çıraklarıyla da savaşıyorum. Kılıcını uzat.”

Conan merak içinde kendisinden istenileni yaptı ve böylece kadim varlık, kemikli parmaklarından biriyle kılıcın keskin ucunun üzerine, gümüş kabzaya yakın bir yere gölgelerin arasında beyaz bir ışık gibi parlayan, tuhaf bir şekil çizdi. Derken lâhit, mezar ve kadim varlık bir anda ortadan kayboldu ve Conan, şaşkına dönmüş bir vaziyette, altın kubbeli yatak odasındaki döşeğinde sıçrayarak uyandı. Rüyasının tuhaflığı karşısında afallamış olarak ayağa kalktığı esnada kılıcını elinde tutmakta olduğunu fark etti. Kılıcın üzerine bir sembolün, bir Anka’nın dış hatlarının kazındığını gördüğündeyse ensesindeki tüyler diken diken oldu. O anda lahitteki mezarın üzerinde de benzer bir şekli gördüğünü anımsadı. Şimdiyse onun taştan bir figür olup olmadığını merak ediyor, rüyasının garipliği karşısında ürperiyordu.

Derken, orada dikilirken, dışarıdaki koridorda duyduğu şüpheli bir ses onu hayata geri döndürdü ve araştırmak için duraksamadan zırhını kuşanmaya başladı; bir kez daha bir barbar, köşeye sıkışmış gri bir kurt gibi tetikte ve uyanıktı.

Sayfalar: 1 2 3
Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard için 5 yorum

  1. Crom aşkına! Bu Conan! Müzik gelsin!

    Not: Kral Conan için Barbar parçası çalmamı mazur görün. Kral Conan filmi gelseydi, onun soundtrackinden bir parça patlatırdım :grin:


  2. Büyük amme hizmeti olmuş, çıta çıkmış arşa inmez olur arza :baris:


Eski Yorumlar

PORTAL YORUMLARI

  1. Bay_Karamsar dedi ki:

    Ancak mutluluk gözyaşlarımın dinince okuyabildim. Elinize sağlık efendim 🙂

    Demek ilk Conan öyküsü, kral olduğu zamanlardanmış. Aklıma ister istemez ilk Elric öyküsü geldi. Zamanında, Conan okuyanlar da Elric okuyanlarda kahramanlarının geleceğinden haberdarken serüvenlerini takip etmişler demek. İlginç bir rastlantı.

    1. M. İhsan Tatari dedi ki:

      Teşekkürler, beğendiyseniz ne mutlu 🙂

      Moorcock’ın toplu eserlerini okumadım ama Elric’in 6 kitaplık normal roman serisi kahramanın kral olduğu günlerden başlayıp daha sonra ülkesiz bir gezgin olarak diyar diyar dolaşmasını konu alıyor. Conan ise ilk iki macerasında krallık günlerinde görülüyor, daha sonraysa gençlik günlerindeki maceralarını okuyoruz. Tam olarak aynı değil yani 🙂

Barbar Conan: Kılıçtaki Anka | Robert E. Howard

Robert E. Howard’ın yazdığı, tarihteki ilk Barbar Conan öyküsü olan “Kılıçtaki Anka”yı sizler için çevirdik.

Başa dönün